Bu Blogda Ara

18 Aralık 2010 Cumartesi

Nilüfer - "Sürprizler"


HAYALLERİM, PİLLİ PİKABIM... VE NİLÜFER !

Henüz orta okul sıralarındayken pilli bir pikabım vardı. Taşınabilir, saplı bir çanta şeklindeydi. Çantanın kilitlerini açtığınız zaman ortadan ikiye bölünüyor, bir yarısından pikap çıkıyor, diğer yarısı ise pikabın sesinin çıktığı kolonu taşıyordu. Üzeri formika kaplı, çekmeceli ve o zamanın anlayışına göre bir hayli havalı çalışma masam oturma odasının en mutena köşesinde durur, ders kitapları, defterler vesaire dolu masamın bir köşesinde pilli pikabım bütün azametiyle göz alırdı. Özel bir odam yoktu. Oturma odası aynı zamanda benim odamdı. Öğleden sonraları bazen ders çalışır, bazen kitap okur ama tüm bunları mutlaka pikabımda dönen bir plak eşliğinde yapardım. Kimi zaman annemin arkadaşları gelir ve her nedense misafirden misafire açılan misafir odasında değil, oturma odasında otururlardı. Onlar sohbet ederken ben masamın başında hem plak dinlemeye hem de ders çalışmaya devam ederdim. Ancak öylesi durumlarda çalacağım plaklara ayrı bir özen gösterirdim. Gelen misafir neyi sever, neden hoşlanır diye kendimce tahminler yürütür, hele pikabın hoparlöründen yükselen sese kulak kabartıldığını hissedersem dersi mersi bırakır, plak seçmeye koyulurdum. Bazen komşu kadınlardan biri “Ah çok severim ben bu şarkıyı,” derdi, ya da “Ajda Pekkan mı bu çalan ?”. Artık değmeyin benim keyfime. Henüz “dj” kelimesi memleket lügatine girmemişken, o günlerde dinlediğim ve sevdiğim şarkıları tamamen içgüdüsel bir iş edinmeyle birilerine dinletmeye çalışır, sanki o şarkıları ben yazmış, ben söylemişim gibi de heyecan duyardım her defasında. Üzerinden epeyce bir zaman geçtikten sonra ülkede böyle bir sektör oluşacağını ve zaman içerisinde benim de bu sektörde bir meslek edineceğimi o zamanlar söyleseler herhalde çok sevinir ama yine de inanmakta güçlük çekerdim.

“Bir meslek edindim” dedim demesine ama gelin görün ki ben hala bunun düpedüz bir iş olduğunun şuurunda değilim korkarım. Sevdiğim şarkıları birilerine dinletmek, benim aldığım keyfi dinleyenlerin de aldığını görmek ve o arada derede de o şarkılardan kendime pay çıkarmak, şarkının sevildiğini gördüğümde, en az şarkıyı yazan, çizen, söyleyenler kadar haz almak ve hatta gurur duymak için yapıyorum hala ne yapıyorsam.

Geçtiğimiz günlerde yine benzer bir heyecanla mikrofon karşısındaydım. Elimde yeni bir albüm duruyordu. Radyo programımda onu tanıtacaktım dinleyicilere. Dinlerken nefesimin kesildiği şarkıları bir de onlar duysun diye çalacak, ama bir yandan tatlarını da damaklarında bırakacak, albümü gidip satın alsınlar diye sezdirmeden telkin verecektim. Üzerime vazife edinmiştim bir kere. Satıştan pay verseler yeriydi bana. Pay may hak getire, böyle bir albüm yaptıkları için benim onlara üste para veresim vardı oysa. Albümün kapağında Nilüfer’in imzası vardı. Nilüfer ve  “Sürprizler”.

Albüm, son derece şık bir kapak tasarımıyla sunulmuş satışa. Ben hala şu plastik kaplara alışamadıysam da kabın içindeki kartonetin Feridun Ertaşkan imzalı tasarımı yine göz kamaştırıcı (tamamı kartondan mamül bir kapak tasarımının böylesi arşiv değeri taşıyan yapıtlar için daha yerinde bir seçim olacağı kanısındayım ben hala, plastik hep ucuzluğu çağrıştırmıştır bana zira.) Artık arşiv albümlerinin bir alameti farikası haline gelen plak görünümlü CD, Nilüfer’in eski resimlerinin altın yaldızlı çerçeveler içerisinde kartoneti süslemesi, o el işlemesi mücevher kutusu ve zarif şamdan, tüm bunları çevreleyen renkler ve desenlerle yaratılan çok zevkli ve incelikli tasarım için son zamanlarda gördüğüm en özenilmiş albüm kartonet çalışması dersem mübalağa etmiş olur muyum bilmem. 


Albüm kapağında yer alan fotoğraflar için kompozisyonları bizzat kendisi yapan Nilüfer’in bu övgüden hak ettiği payı da teslim etmeliyim. Yine bu tür albümlerin bir başka alameti farikası da Naim Dilmener yazıları kuşkusuz. Dilmener usta yine “emsalsiz” kalemiyle albümdeki şarkılar hakkında bir yandan resmi ve gayri resmi bilgiler veriyor, bir yandan da bütün zarafetiyle albüm hakkındaki düşüncelerini satır aralarına serpiştiriyor.

Kapak bilgileri ve Dani Grunberg’in yazısı da gösteriyor ki Odeon’un bundan önceki arşiv albümlerine emek veren ekip yine işinin başındaymış. Arşiv albümlerinin yorgun ama yenilmez savaşçısı Zeynep Göktürk, “dijital mastering”de Hale Aktaş ve az önce de ismini zikrettiğimiz Feridun Ertaşkan. Eksik olan bir tek Hakan Eren imzası iken, eklenen Nino Varon ismi olmuş bu kez. Gerçi isminin karşısında “Müzik Danışmanı” ibaresi dursa da herkes çok iyi biliyor ki şimdi yeniden ya da ilk kez yayınlanan bu şarkılar bundan yirmibeş-otuz yıl önce seçilirken, yazılırken, hatta kayda alınırken Nino Varon oradaydı. Bu mevzuu az sonra teferruatlı olarak masaya yatıracağız ama şimdi albümü dinlemeye başlıyoruz beraber. Hadi bakalım, basın CD çalarınızın 1 numarasına.

Albüm dünya popüler müzik tarihinin en çok satmış, en çok dinlenmiş ve söylenmiş şarkılarından birinin Türkçe versiyonuyla açılıyor; Barbra Streisand’ın sesiyle kulaklarımıza yer etmiş “Woman In Love”ın Fikret Şeneş sözleriyle kaleme alınmış hali, “Ben Seni Seven Kadın”. Fikret Şeneş’in şarkının orijinal hikayesine sadık kalarak yazdığı sözler ve Nilüfer’in Barbra Streisand’dan aşağı kalmayan yorumu nefes kesici. Bu şarkı ne yazık ki Nilüfer’in hiçbir albümüne girememiş, 45’liklerin can çekiştiği ara dönemde yayınlanmış ve hatta Nilüfer’in son 45’liği olarak müzik tarihine geçmesine rağmen Nilüfer kariyerine dönüp bir bakıldığında ilk hatırlanan şarkılardan biri olmamıştı yıllar boyu. Bu vesileyle şarkı nihayet hak ettiği ilgiyi görecek ve özellikle şarkının orijinali bilen yeni nesil, bu son derece başarılı aranjman ve yorum karşısında parmak ısıracaktır sanıyorum.

Bu şarkı, aynı zamanda ülkemizde telif haklarının yıllar önce işletilmeye başlamasının sayılı örneklerinden biridir. O günlerde Hey dergisinde yer alan bir haberde, şarkının Türkçe versiyonu için yasal izinlerini alan Balet Plak’ın, Nilüfer’in 45’liğinin satılan her kopyası için şarkının bestesini yapan Gibb kardeşlere telif ücreti ödeyeceği anlatılıyordu. Şarkıyı yıllar sonra CD üzerinde dinlerken aklıma hemen o haber ve haberi süsleyen, plak kapağıyla poz vermiş Nilüfer resmi geldi. Yabancı şarkıların sorgusuz sualsiz Türkçe’ye tornistan edildiği ve kelimenin tam anlamıyla tepe tepe kullanıldığı o yıllarda, şimdilerde çok sıradan sayılabilecek bir telif ödeme mevzuu işte böylesi bir tam sayfa habere dönüşebiliyordu. Acı acı gülümsüyor ve ikinci şarkıya geçiyoruz.

Yine albümlere girmemiş, 45’liklerinden birinde kalmış, yıllar sonra “Yeniden Yetmişlere” albümünde Nilüfer tarafından tekrar seslendirildiğinde o albümün lokomotif şarkılarından biri haline gelmiş “Of Aman Aman”, bütün eğlencesiyle ve bu defa orijinal haliyle karşımızda. Hemen ardından gelen “Ağlıyorum Yine”nin ise ayrı bir önemi var. Bu şarkı Nilüfer’in adını tüm Türkiye’ye duyuran ilk 45’liğinin iki şarkısından biri. Gencecik yaşın tedirginliğiyle biraz kırık, biraz ürkek ve çekingen yorumuna rağmen rezonansı alabildiğine yüksek sesi ve yer yer Ajda Pekkan etkileri hissedilse de kelimelere ve dolayısıyla notalara basış tekniğindeki şaşırtıcı profesyonelliğiyle Nilüfer, daha ilk plağında bugünlere geleceğinin, gelirken de ülkenin en önemli kadın şarkıcılarından biri olacağının ipuçlarını çok açık ve net bir şekilde vermiş aslında. Şarkıyı bir de bu bakış açısıyla dinlerken sanki onu ilk kez dinliyormuş ve hatta keşfediyormuşçasına bir heyecana kapılmaktan kendimi alamadım.

Ne yazık ki bu ilk 45’liğin diğer şarkısı olan ve aslında Nilüfer’in çıkış şarkısı da diyebileceğimiz “Kalbim Bir Pusula”yı bu albümde bulamayacaksınız. Bilin bakalım neden ? Şarkının söz yazarı olan ve Türk popüler müziğinin kilometre taşlarından, yaşayan efsanelerinden biri kabul edilen Sezen Cumhur Önal’ın o dönemde göğsünü gere gere imzasını attığı şarkılarının, bir başka deyişle özellikle altmışlı yıllar Türkçe sözlü popunun hemen hemen yarısı demek olan bir hazinenin bugünlere ulaşmaması için gösterdiği ısrarlı çaba doğrusu insanın aklını karıştırıyor. Alabildiğine roımantik, bazen çocuksu, kimi kez komik ama hep çok eğlenceli bulduğumuz o şarkıları biz çok seviyoruz oysa. Sezen Cumhur Önal’ın bu konuda nasıl kaygılar duyduğu konusunda ise fikir yürütmekte zorlanıyoruz. Nilüfer kariyerinin başlangıç noktası olan “Kalbim Bir Pusula”nın bu albümde olamaması büyük eksiklik.

1974 yılında ilk ve son kez düzenlenen Toplu İğne Yarışmasının TRT’nin tek kanallı siyah beyaz ekranına getirdiği görüntülerini hayal meyal hatırlıyorum. Ben her nedense hep “Hey Gidi Dünya Hey”in yarışmayı kazandığını sandım yıllar boyu. Ta ki bu işlere profesyonel olarak adım atıp da resmi bilgilere ulaşıncaya dek hafızam bu konuda beni hep yanılttı. Sanıyorum ki çocuk zevkimle en çok o şarkıyı sevmiş, kendimce onu birinci ilan etmiş ve hafızama öyle yazmıştım (ki Esmeray ve “Unutama Beni”dir asıl birinci.)

Aynı yarışmada Nilüfer’in söylediği şarkı ise sonrasında yayınlanan 45’lik nedeniyle kısa sürede ezberime alınmıştı. Ben pek seviyordum bu şarkıyı, özellikle “götür cehenneme” bölümünü Nilüfer’in kelimeleri yutarak “döööööğ cehenneme” diye söylediği kısım pek hoşuma giderdi ve ben de aynen öyle söylerdim eşlik ederken. Yıllar sonra şarkıyı CD üzerinde dinlerken yine en çok o kısmına takılıp kaldım. Ve enteresan bir şekilde bir  Oktay Yurdatapan (Tuğrul Dağcı) bestesi olan bu şarkının aslında ne kadar tipik bir seksenli yıllar Kayahan bestesi olabileceğini düşündüm. Bunu daha önce hiç fark etmemiştim ama bu şarkıyı seksenlerde Kayahan kendi bestesi diye ortaya çıkarsa herhalde kimse şüphe duymazdı. Bunda müthiş duyarlı bir müzisyen olan Oktay Yurdatapan’ın Nilüfer’in sesine nasıl şarkıların yakışacağına dair daha o günlerde gösterdiği ustalıklı ve zeki öngörünün payı olsa gerek. 

Nino Varon’un Nilüfer’in kariyerinde ne denli, önemli bir isim olduğu herkesin malumu. Daha bir lise öğrencisi iken katıldığı Altın Ses yarışmasında ondaki yeteneği keşfedip ona plak yapma teklifi götüren, o yarışmadan bir zaman sonra da olsa sonunda başlayan plak kariyerinin çok önemli bir bölümü boyunca her zaman Nilüfer’in yanında olan ve bugün envai çeşit payeye bölünmüş ve onlarca kişinin ayrı ayrı “profession” sıfatıyla yaptığı, müzik danışmanlığı, repertuar danışmanlığı, basın danışmanlığı, basın-halkla ilişkiler, yer yer menajerlik, kimi kez “vocal coach”, kimi kez söz yazarı hatta besteciliğini yapan Nino Varon oldu. Bir çok işbirliğinde, çok da iyi bilinir ki kolay kolay aynı lezzette tutmayan kimya, Nilüfer ve Nino Varon ortaklığında dört dörtlük tuttu. Öyle ki onların yolu ayrıldığında dahi Nilüfer’in başka isimlerle kotardığı her başarılı iş Nino Varon’u da uzaktan uzağa heyecanlandırdı.

Yazının başında bahsi geçen radyo programımda albüm hakkında söyleyecek sözü en fazla olan birkaç isimden biri olduğunu düşündüğüm Nino Varon’la telefon bağlantısı yapmıştım. “Ben Seni Seven Kadın” şarkısını duyduğumda bir prodüktör olarak Yeşil Giresunlu’yu çok kıskandım” diye anlatacaktı bu durumu Nino Varon. İşte böylesi bir kimyaydı Nilüfer ve Nino Varon arasındaki. Bu işbirliğinden bizim payımıza da onlarca unutulmaz şarkı düşmüştü. Söz ve müziğini Nino Varon’un yaptığı “Söyle Söyle Sever mi” de bunlardan biriydi ve bu albüm sayesinde o da 45’lik baskısından sonra ilk kez yeniden yayınlanıyordu.

Ve işte albüme adını veren “Süprizler” asıl bu noktadan sonra başlıyor. Hümeyra’nın sesiyle bugün dahi kulaklarımızda çınlayan “Yaş Otuzbeş”, Nilüfer’in yorumuyla ilk kez bu albümde karşımıza çıkıyor. Gencecik bir kızın bu biraz kaderci, biraz buruk Cahit Sıtkı Tarancı dizelerine getirdiği yorum çok etkileyici. Bu şarkıyı Nilüfer’in, Hümeyra yorumunu dinlemeden, hatta Hümeyra’dan önce söylemiş olması kuvvetle muhtemel. Bilirsiniz, Hümeyra’nın kelimeleri ezip büzmesi, heceleri ayırması, vurguları, aslında bütünüyle şarkı söyleme tekniği çok kendine hastır, çok özeldir. Nilüfer ise şarkıyı bambaşka bir yorumla söylüyor. İki yorumun birbiriyle uzaktan yakından ilgisi yok. Hatta şarkının bir cümlesi tamamen farklı (Hümeyra “Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var,” derken aynı yerde Nilüfer “Benim mi Allahım bu çizgili yüz,” diyor). Nilüfer daha ziyade yine Ajda Pekkan etkisinde. Özellikle “dante gibbbbi”, “mooooorrr halkalar”, “ortasındayıııııız ömrün”, “bakmadaaaağğğn gider” bölümlerinde Ajda Pekkan vurgularını çok net duymak mümkün. Yıllardır Odeon plak arşivinde kalmış bu deneme kaydının bu albümle gün ışığına çıkması bencileyin eskicibaşılar için gerçekten olağanüstü bir sürpriz. Şarkının ortasında bir yerlerde Nilüfer’in boğazını temizlediğini duymak da öyle. Albüm kapağındaki mücevher kutusunun neden orda durduğunu daha iyi anlıyorum bu şarkıyı dinlerken.

Sırada bir sürpriz daha var. İtalyanca bir şarkı; “Leggera”. Bu da daha önce yayınlanmamış bir deneme ve Nilüfer’in “Baştan Anlat” adıyla Türkçe söylediği şarkının İtalyanca versiyonu. Yurt dışında yayınlanmış Almanca sözlü şarkıları bir yana, bu farklı dillerdeki şarkıların neden kaydedildiği konusuna yine Nino Varon, radyo sohbetimiz esnasında şöyle bir açıklık getirdi: “Nilüfer’in İtalyan Lisesi mezunu olması ve yabancı dile yatkınlığı nedeniyle biraz ona kendisinin kendi artistik gücünü göstermek, motivasyon sağlamak, ama aslında en çok da denemek maksadıyla yaptığımız kayıtlardı.” Albümün akışında karşımıza çıkan ve tıpkı bu şarkı gibi daha önce yayınlanmamış kayıtlar olan “Pourquoi Parler D’amour” ve “Ancora” da benzer nedenlerle yapılmış olsa gerek.

Fransızca, İtalyanca ve birazdan bahsedeceğimiz Almanca şarkılar tamam, ama bir de Nilüfer’in İngilizce şarkısı var malum. Eurovision 1978 macerasında Grup Nazar’ın bir elemanı olarak seslendirdiği “Sevince”nin İngilizce versiyonu “Darling”. O da zamanında Balet Plak etiketiyle yayınlanmıştı. Keşke bu albümde o şarkı da olsaydı da “beş dilde Nilüfer” gibi bir payesi de olsaydı albümün (her zaman çok şey isteriz, biz arşivciyiz !)

Daha önce Tanju Okan ve Modern Folk Üçlüsü’yle birlikte seslendirdiği “Kim Ayırdı Sevenleri”nin solo Nilüfer yorumu da albümün sürprizlerinden biri. Çok güzel bir melodinin, aynı güzellikte Türkçe sözleri (yine Oktay Yurdatapan imzasıyla) ve Nilüfer’in gencecik sesiyle bu şarkı da dinlemelere doyulmayanlardan.

“Selam Söyle”nin Enrico Masias dolaylarından Fransızca versiyonu çok sempatik. O yıllarda muhtemelen çalıştığı firmanın yurt dışı ayağı öyle istediği için, şansını Almanya’da deneyen ve Almanca plaklar yapan Nilüfer’in Fransa ya da İtalya’da şansı daha mı yüksek olurdu acaba diye düşünmeden geçemiyor insan. Yine Nino Varon’dan alıntı yapmak gerekirse : “Şayet öyle olsaydı bugün bizim de bir Nana Mouskori’miz olabilirdi,” kim bilir? Nitekim sırada yer alan Almanya denemelerinden biri, Miss Nilufer’in Almanca plağından “Bau Mir Ein Paradies”, bir hayli zayıf ve etkisiz bir şarkı. Bu şarkının kaydının albümdeki diğer şarkılara nazaran bir hayli kötü olduğunu da eklemeliyim.

Sırada “Körebe” var. “Al Beni Çal Beni” 45’liğinin arka yüzünde yer alan bu Fecri Ebcioğlu şarkısı, Nilüfer’in ilk dönemlerini ziyadesiyle özetleyen enfes bir şarkı. Fecri Ebcioğlu karakteristiğinden midir bilinmez, bu şarkıda Nilüfer’in başından beri aslında hiç de yapmadığı bir şeyi yapıp yer yer bozuk diksiyonla şarkı söylediğine tanık oluyoruz.

“Körebe”nin hemen ardından Nilüfer’in yine Almanya’da basılmış 45’liklerinden alınma bir şarkı geliyor : “Italiano”. Bakmayın siz şarkının adına, şarkı elbette Almanca. Böylece Nilüfer’in Almanya macerasından geriye bugüne aktarılmamış dört şarkı kalıyor; “Anatol”, “Ali”, “Bilder In Meinem Herzen ve “Warum Muss Augerechnet Er Est Sein”. 

Ve geldik Nilüfer’le sürprizli yolculuğumuzun sonuna. Albümün kapanış şarkısı enfes bir Mina şarkısının inanılması güç Nilüfer yorumu. Nilüfer’in bu İtalyanca şarkıda gözle görülür bir Mina etkisi taşısa da, son derece başarılı olduğu aşikar. Bıkıp usanmadan defalarca dinlenebilecek bu muazzam şarkının “Sana Yazdım adını taşıyan Türkçe versiyonunu 1997 yılında Zerrin Özer’in söylediğini de hatırlatalım.

Bu durumda Nilüfer diskografisinde en başından sonuna dek CD’ye aktarılmamış neler kaldı bir bakalım. Öncelikle “Kime Küseyim ?”. “Ben Seni Seven Kadın” 45’liğinin B yüzünde yer alan bu şarkı Nilüfer diskografisinin en koyu arabesk şarkılarından biri (bana ne güneş doğmuş, ne gün ağarmış, benim dünyam daha dünden kararmış.) Muhtemelen de bu yüzden bu seçkinin dışında bırakılmış (Balet Plak’tan izin alma sorunu olmadığını biliyoruz).

Yine aynı sebeple yayınlanmadığını düşündüğüm bir diğer şarkı da “Boşverdim”. Gerçi arabesk değil, tipik bir yetmişli yıllar şarkısı ama bu şarkı da o derece Nilüfer’den duymaya alışık olmadığımız türden enteresan sözler içeriyor ki verin Seda Sayan’a söylesin (koparırım ellerini, oyarım gözlerini.) “Kalbim Bir Pusula”yı da sayarsak etti mi üç. Yukarıda bahsi geçen dört Almanca şarkıyı da dahil edersek yedi. İki de Grup Nazar (Türkçe ve İngilizce versiyonlarıyla “Sevince”.) Toplamda Odeon’dan geriye dokuz şarkı kalıyor demek ki.  

Geçelim Burç Plak’a. “Oh Oh” / “Beyaz Mendil” 45’liği, Nilüfer’79, Nilüfer’80 albümleri (ki her ikisi de ihtiva ettikleri alaturka ve arabesk şarkılarla çok enteresandır.) Bu albümlerden alınmış kimi şarkılarla oluşturulan ve sadece kaset formatında yayınlanan “Nilüfer Nostalji” albümü hala piyasada bulunabiliyorsa da bu kaset her iki albümün eksiksiz bir toplaması değil. Burç Plak’ın aslında Yavuz Plak’ın bir kolu olduğunu biliyoruz bilmesine ama Yavuz Plak’ın bu konudaki savrukluğu da Barış Manço ve Cem Karaca serileriyle belgeli. Dolayısıyla Nilüfer’in kişisel girişimi olmaksızın diskografisinin o bölümüne cd formatında ulaşmamız kısa vadede pek mümkün görünmüyor.

Sonrasında Yaşar Plak dönemi başlıyor ki birer tıpkı basım olmasalar bile en azından her bir “longplay”deki bütün şarkıların bir araya getirilmiş olmasından dolayı Yaşar Plak döneminin CD formatındaki baskılarına minnettarız. Üstelik her biri halen piyasada bulunabiliyor. Tabi Yavuz ve Yaşar plak günlerinde kaydedildiği halde plaklara alınmamış şarkılar var mı, varsa da “master” kayıtlar hala duruyor mu, onu bilemiyoruz.

Pilli pikabıyla komşu kadınlara plak dinleten çocuk nicedir piyasaya yeni çıkan albümler hakkında böyle enine boyuna yazılar döşüyor, ıdısından dıdısına kesilmedik ahkam, edilmedik laf bırakmıyor. Çünkü o çocuk hala dinlediği şarkıları çok seviyor. Hele hele o pilli pikabın üzerinden çıkıp da CD olarak eline gelivermişse bir gün, bir zamanlar sevdiği şarkılar, artık kalemini tutabilene aşk olsun. Sözün özü, şu yılbaşı üstü Nilüfer’in sürprizleriyle eski günleri bir kez daha yad etmek isterseniz bu albümü alın. Bilseniz de bilmeseniz de eşlik edin, bir yerinden başlayın Nilüfer’le birlikte söylemeye : “Al beni çal beni, dööööğ cehenneme, vur beni öldür beni yeter ki terketmeeeeee....”

ARALIK 2004

14 Aralık 2010 Salı

Eurovısıon Şarkı Yarışması Türkiye Finallerinde Selmi Andak Besteleri (1975-1995)

KISACA "MUCİZE"!

Memlekette popüler müziğin tarihiyle ucundan kıyısından ilgilenen herkes için son kertede yürek hoplatıcı bir albüm (ne yazık ki piyasada diyemeyeceğim) TRT-Market’lerde satılmaya başlandı. Bugüne dek eşi benzeri bir belki iki kez yapılmış, popüler müzik tarihinde atılacak çok ama çok önemli bir adımın umarım ki başlangıcı olacak, olağanüstü kıymette bir albüm bu; “Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye Finallerinde Selmi Andak Şarkıları”.

E ne var bunda ?” diyebilirsiniz. Öyle ya Selmi Andak bildik bileli bu piyasanın en coşkulu, en çalışkan, en üretken isimlerinden bir tanesi. Artık yeni neslin kerameti kendinden menkul besteci ve söz yazarlarından başını alıp da yüz vermediği şarkılarını, en azından “saygı” albümleri vasıtasıyla tekrar gündeme getiren Selmi Andak, üşenmemiş, bir de Eurovision Şarkı Yarışmalarında yıllar yılı yarışmış şarkılarını bir araya getirmiş, altı üstü yine “nostalji” yapmış diye düşünebilirsiniz. Ama kazın ayağı öyle değil. Bu son albüm, neresinden baksanız artık kanıksamaya başladığımız “nostalji” albümlerinin çok ötesinde bir ehemmiyet taşıyor, hatta abartmaktan asla çekinmeyen naçizane yazarınız olarak diyebilirim ki “mucize”nin ta kendisi !

“Altın Mikrofon” gibi “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” gibi, onlardan evvel “Eski 45’likler” serisi gibi son derece kıymetli ama sayıca ne yazık ki az albüm, yakından takip edenler biliyor ki orijinal kayıtlar ihtiva ediyordu. Kimileri bizzat “master” bantlardan, kimileri plaklardan aktarılmış kayıtlar, CD üzerinde görücüye çıktığında sevincimiz sonsuz olmuştu. Tülay German ve Tanju Okan albümlerinde ise daha önce yayınlanmamış kayıtlar dinleyip kendimizden geçtik. Hakan Eren, Zeynep Göktürk, Naim Dilmener, Gökhan Aya, Hasan Saltık ve toplasanız bir elin parmağı etmeyecek sayıda insanın kişisel gayretleri ve sadece bu işe gönül verdikleri için karşılıksız olduğunu bile bile sarf ettikleri emekleri sayesinde bugün popüler müziğin karanlıkta kalmış bir bölümü gün ışığına çıktı. Bu işe en çok önayak olması gereken birkaç merciden birisi olan TRT ise yıllar boyu kılını bile kıpırdatmadı. TRT arşivindeki eşsiz kıymette kayıtlar, kurum içerisindeki bir kaç programcı ve prodüktör dışında kimsenin ilgisini bile çekmedi, “diskotek” tabir edilen arşivlerde makara bantlar bozulmaya terk edildi.

Bugün hala Ankara sahaflarında üzerlerine “Yayınlanır” ya da “Yayınlanmaz” damgaları vurulmuş, yani TRT arşivinde olduğu halde bir şekilde elden çıkarılmış plaklara rastlamak mümkün. Zamanında Ankara Radyosunun arka bahçesinde yakılan plaklardan ve bozulduğu için çöpe atılan makara bantlardan ise hiç söz etmeyelim isterseniz. Buna rağmen TRT’nin hala ülkenin en yaygın, en saygın ve en ciddi yayın kuruluşu olduğunu, kurulduğu ilk günden bugüne ülke müziğine sayısız değer kazandırdığını, alaturkanın ve halk müziğinin bugünlere bozulmadan ulaşmasında nasıl etkin bir rol oynadığını inkar etmek de mümkün değil. Ne var ki “Türk Hafif Müziği” tamlamasını icat eden de aynı kurumdu, bilmem anlatabiliyor muyum ?


Şimdi gelelim yeni Selmi Andak albümüne. Albüm, Selmi Andak ustanın Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye finallerinde yarışmış on şarkısını ihtiva ediyor. Ama ne ihtiva etmek! Bir kere bütün şarkılar, zamanında yapılmış orijinal kayıtlar. Hepsi bu halleriyle ilk kez CD üzerinde karşımıza çıkıyorlar. Üstelik bazıları daha önce hiçbir formatta basılmamış. Dahası, ikibinlerin iki önemli starının amatörlük zamanlarına denk gelen iki kayıt da ilk kez bu albümle gün ışığına çıkıyor. Neresinden baksanız bir dolu sürpriz bir arada. Yani albümün TRT-Market’ler dışında bir yerde satılmaması dezavantajına rağmen aranıp bulunması ve satın alınması neredeyse farz, tabi az buçuk ilginizi çekiyorsa bu nevi sürprizler.

Albümün ilk iki şarkısı, malum yarışmanın Türkiye’de ilk kez tertip edildiği 1975 senesinden. O yıl Selmi Andak iki bestesiyle Türkiye finalinde yarışmıştı. Her ikisinin sözleri de Çiğdem Talu tarafından kaleme alınmış şarkılardan birini Gökhan Abur, diğerini Yeliz seslendiriyordu. Her ikisi de daha sonra plak olarak yayınlanan ve Türk popunun ölümsüz klasikleri arasında giren “Bir Gün Karşılaşırsak” ve “Hayalimdeki Adam”, bu albümde olağanüstü güzel Timur Selçuk düzenlemeleriyle, orijinal plak versiyonlarıyla çıkıyor dinleyici karşısına. O yıllarda henüz adı çok fazla duyulmamış bir isim olan Yeliz’in yarışmada ikinciliği Atilla Atasoy’la paylaştığını da mutlaka hatırlayanlar vardır.

Eurovision Türkiye tarihine “Necovizyon” olarak geçen ve yarışan beş parçanın dördünün Neco tarafından seslendirildiği Eurovision 1982 Türkiye finalinden bir Selmi Andak bestesi var sırada. “Gramofon”, tamamıyla yarışma düşünülerek hazırlanmış tipik bir Eurovision şarkısı. O yıl yapılan Türkiye finalinde bu şarkı “Hani” ve “Rönesans” ın ardından üçüncülüğü almıştı. Aynı yıl piyasaya çıkan “Bugün Ve Yarınlara” adlı Neco albümünde de yer alan şarkıyı da yıllar sonra ilk kez CD üzerinde dinliyoruz.

Eurovision 1984 Türkiye finalinde Coşkun Demir’in seslendirdiği “Sanki Dün Gibi”, Selmi Andak’ın en güzel bestelerinden biri. Şarkı finalde dereceye girememiş ve bu haliyle yayınlanmamıştı ama aynı yıl yayınlanan “Benim Sevdam” adlı Nil Burak albümünde “Çal Aynı Plağı Çal” adıyla ve farklı sözlerle yer almıştı (Malum Selmi Andak klasiği, aynı beste farklı sözler.) Şarkının o versiyonu da çok etkileyici, bulabilirseniz dinlemenizi tavsiye ederim.

Sırada sadece Selmi Andak kariyerinin değil, Türk popüler müzik tarihinin en çarpıcı, en olağanüstü şarkılarından biri var : “O Şarkıyı Henüz Yazmadım”. “Uluslararası Ödüllü Selmi Andak Şarkıları” albümünde beni hayal kırıklığına uğratan yeni versiyonuyla dinlediğimiz şarkının bu hali büyüleyici. Aysel Gürel’in muazzam sözleri ve Neco’nun tüyler ürperten yorumuyla birinci sınıf bir şarkı. Ne yazık ki o sene bu şarkı da üçüncülükle yetindi ve büyük finale “Halay” ve Beş Yıl Önce On Yıl Sonra gitti. Bu şarkı gidebilseydi şayet, kim bilir belki sonuç çok farklı olabilirdi.

Ve işte şimdi sırada albümdeki en heyecan verici kayıtlardan biri var; “Bir Sevgi Yeter” ve Nükhet Duru – Neco ikilisi. 1985 Türkiye finalinde Olcayto Ahmet Tuğsuz’un önerisiyle bir araya gelen bu iki ünlü isim, daha sonra ondan habersiz iki besteciyle daha anlaşacaklar ve finalde Tuğsuz’un iki, Selmi Andak’ın ve Selçuk Başar’ın birer bestesi olmak üzere toplam dört şarkıyla yarışarak şanslarını artırmayı deneyeceklerdi. Aynı ikili 1984’ü 85’e bağlayan yılbaşı gecesi televizyonda bir de Atilla Özdemiroğlu bestesi seslendirmişlerdi ve bu beş şarkılık ortaklık hiçbir formatta yayınlanmayarak TRT’nin arşivine gömülüp kalmıştı. Finalde dereceye giremeyen bu şarkı, yıllar sonra “Selmi Andak’a Saygı” albümüne ad olacak ama ne enteresandır ki o albümde de yer almayacaktı. Kısmet bu albümeymiş demek.

Yine aynı yıl bu kez Nil Burak’ın seslendirdiği o meşhur “Güneş Bir Kere Doğdu” da bu albümde yer alan şarkılardan. O finalde üçüncü, peşinden gidilen Palermo Müzik Festivali’nde birinci olan şarkı, Nil Burak’ın “Oldu Olacak” albümünde yer almıştı almasına ama o albümdeki versiyon bu versiyon değildi. Dolayısiyle (bileeeemiyorummm) bu şarkı da bu haliyle ilk kez yayınlanıyor.

Hani yazının başında bir yerlerde bahsetmiştim ya ikibinli yılların iki önemli starı da acemi halleriyle yer alıyor bu albümde diye, şayet bu işleri yakından takip eden biri değilseniz bunu albüm kartonetine bakarak anlamanız mümkün değil. Neden mi ? Çünkü mesela bizim bildiğimiz Seden Gürel, bu albümde Kutlubay soyadıyla karşımıza çıkıyor. İlk kez 1981 Eurovision Türkiye elemelerinde Aydın Esen’in bestesi “Dostluk” u seslendiren, ancak jüri seçimiyle solistliğini Kayahan’a kaptıran Seden Kutlubay, 1986 yılında bu kez Klips Ve Onlar topluluğunun bir üyesi olarak karşımıza çıkmış ama bu kez de yurt dışına gitmekten cayınca, yerini Candan Erçetin’e bırakmıştı. 1987 Türkiye finalinde Vedat Sakman’la düet yaparak söylediği bu şarkı, daha sonra Ajda Pekkan tarafından plak yapıldı (ayrıntılar için bknz: “Selmi Andak’a İkinci Saygı” başlıklı yazı.) Şarkının bu versiyonu daha önce yayınlanmamış olması hasebiyle albümün en nadide parçalarından biri.

Albümdeki bir diğer gizli star ise Asya. Nilüfer marifetiyle adı Asya’ya evrilmeden önce, Eskişehir’in Mithat Körler’den sonra memleket pop müziğine hediye ettiği yegane isim Tülay Saygın olarak az biraz tanıdığımız şarkıcımızın bu ilk deneyimini, yarışmada ona herhangi bir derece kazandırmamış olsa da, yıllar sonra CD üzerinde dinleyebilmek oldukça enteresan. Bu şarkı da yarışmanın akabinde Nilüfer’in  “Sen Mühimsin” albümünde “Bir Dünya Doğuyor” adıyla yer almıştı. Tülay Saygın’ı Asya olarak tanımamız ise bu yarışmadan tam dört yıl sonra oldu.

Ve albüm, 1995 yılında Grup Met tarafından seslendirilmiş bir diğer Eurovision şarkısıyla sona eriyor. Ne şarkı ne de grubun performansı dikkat çekici. Albüm illa ki on şarkıya tamamlanacaksa, en azından Eurovision 1986 Türkiye finalinde yarışan ve Nil Burak & İbo tarafından seslendirilen “Yaşa Yaşa” da kullanılabilirdi ki “Duysun Şarkılar”dan çok daha ilgi çekici olurdu, en azından yakın bir tarihte yitirdiğimiz İbo’nun sesini de ilk kez CD üzerinde dinleyebilmek açısından (her ne kadar bu albüm yayınlandığında İbo henüz ebediyete intikal etmemişse de.)

“Orijinal kayıtlar” deyip duruyorum ya yazının başından beri, albümde hiçbir “re-mastering” ya da ne bileyim, dijital temizleme, dip ses alma, derleyip toparlama işine girilmemiş kayıtlar üzerinde. Öyle ki şarkıları dinlerken yer yer kaset kalitesiyle yetinmek zorunda kalabiliyorsunuz, eh buna da şükür, bunu bulamayanlar da var tabi.   
 
Albüm kartonetinde Türkiye’de Eurovision Şarkı Yarışmaları denince akla ilk gelen isimler, Bülent Özveren, Bülent Osma ve Bülent Varol (niye hep Bülent ki?) ‘un yanı sıra TRT Genel Müdürü vasfıyla (sabık) Yücel Yener ve Halit Kıvanç ve Atilla Dorsay gibi birkaç ismin Selmi Andak hakkında yazdıkları var. Zaten siyah beyaz ve son derece özensiz hazırlanmış kapak kompozisyonunda, şarkılar hakkında benim şu yukarda yazdıklarım kadar olmasa bile, ucundan kıyısından bir bilgi, bir resim, vesaire rastlamak mümkün değil. Şahsen ben böyle bir albüm yayınlıyor olsam “Popüler müzik tarihinde ilk defa ! Daha önce yayınlanmamış kayıtlar!” ve benzeri onlarca çığırtkan cümleyi albümü satın alacakların gözüne sokmaktan imtina etmez, içine de külliyatlı bir kitapçık ekler, ne var ne yok dökerdim. Ama bana soran olmadı ne çare !

Bu albüme sahip çıkmak zorundayız ki TRT bu işin gerisini getirsin. Mesela bir de Olcayto Ahmet Tuğsuz şarkıları yayınlasın. Sonra Selçuk Başar, Melih Kibar, Atilla Özdemiroğlu vs. böyle gitsin. Çok iyi biliyoruz ki birkaç kayıp şarkı dışında hemen hemen bütün şarkılar TRT arşivinde mevcut, hani bilmeyen varsa, bilsin diye söylüyorum.

Bu yazıyı da böylece noktalarken, bir diğer Selmi Andak albümünde sizlerle yine görüşmeyi umut ediyorum. Selmi Andak’da bu azim ve enerji oldukça o daha çok albüm yapar, ben daha çok yazarım ve siz de daha çok okursunuz nasılsa.

KASIM 2003  

Uluslararası Ödüllü Selmi Andak Şarkıları

SELMİ ANDAK’A İKİNCİ SAYGI

Herkes bir tane bile yapamazken Selmi Andak ikinci kez bestelerini bir araya getirdiği bir seçkiyle, kelimenin tam değilse bile benzer anlamıyla bir “saygı” albümüyle daha huzurlarımızda (Cümlede bahsi geçen “herkes”e, Fecri Ebcioğlu’ndan Fikret Şeneş’e, Özdemir Erdoğan’dan Timur Selçuk’a kadar dahledebileceğiniz isim sayısını varın siz hesap edin.) Saygı albümünün mutfağında saygı gösterilen zat-ı muhterem ne kadar dolaşmalıdır, elbet tartışılabilir. Bülent Ortaçgil gibi “Çocuklar heves edip bi şey yapmışlar, karışmak olmaz,” da diyebilirsiniz, Ülkü Aker gibi “saygı”nızı cebinizden devşirebilir ve devşirdiğinizle kalıp ucuzluk raflarına talim etmekten kurtulamaz, ya da Barış Manço gibi ebediyete intikalinize dek bekler ve kemiklerinizi sızlatacak bir projenin husule getirilmesine en azından şahit olmayabilirsiniz, o sizin bileceğiniz iş. Uğur Akdora lugatinden bir deyimle “cavala cos” müzik piyasasının içinde en başından bugüne dek epeyce emek harcamış, mücadele etmiş ama kıymeti de her nedense pek bilinmemiş müzik adamlarımızdan Selmi Andak, çok belli ki kimsenin bir acele önayak olmayacağı bir işi, henüz hayatta iken ortaya çıkarmak, en azından bu keyfin tadına varmak istemiş.

2000 yılında yayınlanan “Bir Sevgi Yeter” isimli “Selmi Andak’a Saygı” albümü, ne Selmi Andak’a yakışmış ne de o şarkıları vakti zamanında çok sevmişleri memnun etmişti. Oysa Selmi Andak’ı tanıyanlar biliyordu ki onun heyecanı ve hevesi her dem genç, her dem yeniydi. Üstelik o, bir dolu uluslararası festivalde ödüller kazanmış bir bestecimizdi. Vedat Sakman’ın yakınlarda kurduğu mütevazı firma, şöyle hallicesinden bir sponsorun ve dahi T.C.Kültür Bakanlığı’nın da desteğini alırsa, o çoğunu kimsenin bilmediği, bilse bile hatırına getirmediği ödüllü şarkıları pekala bir albüm haline getirebilirdi. Üstelik sadece Selmi Andak’ın hatırı için, şarkıcısından sunucusuna, tiyatro oyuncusundan yazarına bir dolu da insan kolaylıkla çorbaya tuz serperdi. Geriye bir tek Selahattin Beyazıt’a  katkılarından dolayı teşekkür etmek kalırdı ki, o teşekkür de albüm kapağında edilir, olur biterdi. Nitekim oldu, bitti ve biz merakla beklediğimiz “Uluslararası Ödüllü Selmi Andak Şarkıları” albümüne nihayet kavuştuk.


Eskiden sevdiğim şarkılar konusunda öyle böyle muhafazakar değilim bilirsiniz. Biri çıkıp o canım şarkılardan birini yeniden söylemeye, orasını burasını değiştirmeye kalktığı zaman çok kolay ikna olmuyor, sonuna kadar direniyor, ama ne çare ender de olsa kimi zaman yeni yapılanı beğenmekten de geri kalmıyorum. Ancak ikilenen Selmi Andak albümlerinde bir türlü içime sindiremediğim şey şarkıların ilk söyleyenlerinin yerine olmayacak isimlerin “vekalet” etmesi. “Vekalet” ne demek bilirsiniz, daha fazla söyletmeyin beni. Söz konusu ilk söyleyenlerin hemen hepsi hayatta, bunu bilmekteyiz. E, öyleyse nedir bu durum ? Buyurun beraber dinleyelim :

Ve Ben Yalnız : Sevinç Tevs’in yerini doldurmak mümkün değil elbette, bir o kadar yeri doldurulamaz Gönül Turgut (Allah uzun ömür versin), üstüne para verseniz ne şarkı söylüyor, ne sahneye çıkıyor, amenna kendi tercihidir, Ersan Erdura nerelerde bilinmez, e peki madem Işın Karaca fena bir seçim değil, her ne kadar bu şarkıya fazla “soprano” kaçsa da.

Bir Kelebek Gibi : Zümrüt’ü ara ki bulasın. Asu Maralman ninni söylese dinlenir. Fakat bilmeyen vardır diye söylüyorum, Fikret Şeneş’in muhteşem sözleriyle aynı bestenin “Böyle Bir Raslantı” isimli bir Sibel Egemen versiyonu var ki bu kuşlu, kelebekli versiyondan kat be kat güzel doğrusu. 

Gurbet Yorganı : İşte orijinal yorumcusuyla albüme girmiş ender şarkılardan biri. Esin Afşar yirmi yıl sonra da söylese bu şarkıyı, bilin ki yine böyle söyler, şüphe duymayasınız diye söylüyorum.

Dinle : Selmi Andak şarkılarına hep çok yakıştırdığım bir ses Asya. Ersan Erdura hala kayıp, Çetin Alp hala sabıkalı (Opera Operaaaaa). Asya da şarkının hakkını vermiş. Amma ve lakin bu şarkının da Ülkü Aker sözleri, Ajda Pekkan yorumuyla “Yıllar” adını taşıyan bir başka versiyonu daha var ki (Hani Ajda’nın Kekeva’yla harbi neticesi “Sevdim Seni” albümünün ikinci baskısına silah zoruyla giren o üç şarkıdan biri) çok daha etkileyici, çok daha dinlemelere seza. (Selmi Andak şarkıları hep böyle iki üç sözlü mü, evet aynen öyle, nedendir bilemiyorum yaaani ?!)

Güneş Bir Kere Doğdu : Nil Burak’ın sesinden Palermo Müzik Festivali birincisi olmuş bu canım şarkı, bu albümde Gülcan Altan isimli, isimsiz bir şarkıcıya nasip olmuş. Fena da olmamış hani. Gülcan Altan’ın daha uzun bir süre isimsiz kalmayacağı ayan beyan ortada. Nil Burak’ın mini eteğiyle sahnenin bir o yanına bir bu yanına yürüyerek güneşi doğurttuğu günleri bu kafayla daha çok ararız biz. (Kuşlar bu noktada devreye girdi ve bana bu şarkının kaydı için Nil Burak’ın aranıp bulunamadığını söyledi. İlginç!)

O Şarkıyı Henüz Yazmadım : Türk popunun gelmiş geçmiş en güzel şarkılarından biri diyeceğim ama Naim Dilmener “Üç Kalp ne güne duruyor ?” diye bana çıkışacak. Nil Burak söyledi, Atilla Atasoy söyledi, Çetin Alp söyledi, Burak Uçkun söyledi kesmedi. Serpil Barlas’ın ustalığını konuşturduğu en yeni ve en fevkalade versiyon da Flash TV’ den gayri medyamızda neşredilmeksizin arşivlere gömüldü. E, illa ki Neco söylesin mi dediniz, buyurun size henüz yazılmamış şarkının 2003 versiyonu (Kuşlar yine geldi ve dedi ki; şarkının ilk versiyonunu aranje eden Uğur Dikmen, aranjesinin birebir alınması halinde kıyameti koparacağına dair tehditkar bir tavır sergileyince, bu farklı versiyon biraz da mecburiyetten husule gelmiş.)

Hayat Pencerenin Dışında : Dışında mışında değil, boşuna yormayın kendinizi. O sizin bildiğiniz pencere ve hayat olayı Eurovision 1987 Türkiye finallerinde soket çoraplı, kot etekli ve vatkalı ceketli Seden (Kutlubay soyadlı) Gürel tarafından icra edilirken vardı. Üstüne bir de evli barklı “Süperstar”ımız söz konusu yarışmada jüri üyesi olarak görev yaparken, şarkı sırf yarışmayı kazamasın da kendisine kalsın diye “sıfır” puan vermiş, sonra da “Süper Star 4” albümünde aynı sözleri yineleyip aynı adlı şarkıyı terennüm etmiş ve biz de böylece hayatın pencerenin dışında olduğuna iyiden iyiye inanmıştık. Ama bu albümde iki İtalyan şarkıcı, vakti zamanında Pamukkale Uluslararası Şarkı Yarışmasında ödül aldıklarından olsa gerek, şarkıyı hallaç pamuğuna çevirmişler en İtalyan’ından. Şarkı ciddi ciddi bir İtalyan şarkısı olmuş bu haliyle, hiç de fena değil aslında, al Sanremo’ya götür. Tevekkeli değil, dinlerken Ricci E Poveri geldi durdu aklıma, hayırlara vesile olsun (Cosa sei, cosa sei, cosa seiiiiii…)

I’ll Never Say Goodbye Again : Bu şarkıya bir kulp takamadım. Bulgar şarkıcının kötü ve Türk şarkı sözü yazarının ondan da kötü İngilizcesi dışında şurup tadında bir şarkı, fevkalade.

Sen misin ? : İnsanın yiğidi öldürse de hakkını veresi geliyor. Memlekette çıkmış bulunan her saygı sevgi albümüne adını yazdıran Sezen Aksu, her şeye rağmen şarkı söylüyor. İyi de yapıyor. Çünkü şarkı söylemek lazım, hem de çığlık çığlığa, biliyorsunuz. Şarkının Neco versiyonu bir yana, ödüllü Nur Yoldaş versiyonu da şüphesiz eşsizdir ama Hakan Eren’in programında defalarca çalınmasına rağmen hiç dinleyemedim, ne desem boş.

Gone Forever : Bunun sunuşunu da, sözlerini de, söyleyenini de bünyem kaldırmadı, yanlış olmasın, besteye lafım yok. Ama ben “zap”lıycam müsaadenizle. (Hadi bir önceki şarkıyı Sezen seçti diye Nur Yoldaş söyleyemedi, e bari bunu söyleseydi, aynı yarışmada Nur Yoldaş bu şarkıyla da yarışmışken üstelik. Nasip meselesi işte, nasipten fazlası olmuyor.)

Yaşamak : Şarkıyı seslendiren Füsun Coşkun, şarkıyı Discovery Beste Yarışmasında öyle bir seslendirmiş ki, “performance” ödülü almış almasına amma, albüm kartonetinde bu husus ifade edilmemiş. Şarkı güzel, şarkıcımızın “performance”si de göz dolduruyor, daha ne olsun?

Yine dallanıp budaklana budaklana buralara kadar geldik. Oysa daha albüme “sunumlarıyla ses verenler” den bahsedecektim (Bu arada bu “sunum” kelimesinin tam Türkçe karşılığı nedir bilen var mı Allahaşkına ?) O “sunum”ları şenlendiren enfes melodiyle her defasında kendimden geçişimden, “sunum”ların şarkılarla iç içe geçirilmesinden ve “track”lere ayrılmamasından dolayı bir radyo programcısı olarak duyduğum sıkıntıyla hicranlara gark oluşumdan, Metin Uca’nın sesini ilk duyduğumda “Kim bu kadın yahu, Ayşe Özgün mü ?” diye sorarak komik duruma düşüşümden, Vedat Sakman’ın, Füsun Coşkun’un albümünden sonra bu albümde de aranjör sıfatıyla beni hayal kırıklığına uğratışından, disk kapağını içine sokulduğu karton muhafazadan çıkarabilmek için yarım saat kan ter içinde mücadele verişimden ve o gün bu gün kapağı muhafazaya geri takmaya cesaret edemeyişimden söz edecek ve lafı iyice ballandıracaktım. Ama bana ayrılan sürenin bu sefer de sonuna geldim sevgili okuyucular. Kaldı ki Selmi Andak’ın üçüncü bir hamleyle bu kez de TRT ortaklığıyla bir “Eurovision Şarkıları” albümünü piyasaya sürdüğünü henüz öğrenmiş bulunuyorum (Şok! Şok! Şok!) O albümün eleştiri yazısında görüşünceye dek, esen kalın, en güzel günler, en güzel geceler sizlerin olsun !

EKİM 2003