Bu Blogda Ara

11 Aralık 2010 Cumartesi

Deniz Seki - "Aşkların En Güzeli"

DENİZ SEKİ’NİN “EVRAK-I METRUKE”Sİ 

‘Vokalistin starlığa doğru önlenemeyen yükselişi” masalını ilk kez doksanlı yılların hemen başında duyduk. Yıllarca Şat Yapım’ın prodüksiyonlarında Nilüfer, Füsun Önal, Cici Kızlar, Melike Demirağ ve daha bir sürü isim birbirine vokal yapıp dururken, Zerrin Özer Erol Evgin’in, Mazhar-Fuat-Özkan Ajda Pekkan’ın vokalistiyken kimsenin umurunda değildi. Sahnede, ekranda ya da plaklarda stardan gayrisi ortalama dinleyici ve seyirci için hiç mi hiç önem arz etmedi. Ne vakit Sezen Aksu, “eküri”sinden vokalistlerini döküp saçtı ortalığa, “her vokalist potansiyel bir stardır” fikri, dinleyicisinden yapımcısına, menajerinden bizzat vokalistin kendisine dek herkesin zihnine yerleşti.

Sahnede ya da stüdyoda solistin kahrını çeken, yeri geldiğinde kusurunu örten, “sound-check”lerde solist yorulmasın diye gırtlak patlatan, sahnede solistten daha uyanık olmak zorunda olup, şarkı sözünün unutulmasından tutun da şarkıya yanlış tonla başlanmasına kadar her türlü muhtemel aksaklıkta anında devreye girerek durumu kurtaran, hatta işi had safhaya getirip solistin terini silen, suyunu getiren o vefakar, cefakar ve fedakar vokalistler nazar-ı dikkatimizi cezp eder cezp etmez kanaat getirdik ki, işleri zor, hem de çok zor.

Külkedisi masalını zaten severdik. Bu kadar çile çekmiş ama hep geri planda kalmış emekçi tayfasının bir gün gelip de sahne üzerinde starın durduğu yerde duruyor olması, kendi adını taşıyan albümlerle “müzik-market” vitrinlerini şenlendirmesi nerdeyse bizim gururumuz, olacak, göğsümüzü kabartacaktı. Hırsı boyunu aşmamış biz vasat izleyicinin bu “önlenemeyen yükseliş” masalından payımıza düşen, Külkedi’sinin mutluluğuna gözlerimizi yaşartmak, alkış üstüne alkış patlatmaktı. Bundandır milletçe vokalistleri çok sevdik. Sabreden vokalistin gün gelip solist olması ilahi adalete inancımızı katmerledi, bize güç ve umut verdi.

Liseden mezun olur olmaz spikerlik sınavlarına girerek başarılı olan ama gönlünde yatan aslanın müzik olması sebebiyle şarkıcılıkta başarılı olabilmenin yollarını arayan Deniz Seki, tesadüfler eseri Melih Kibar’ la tanışıp, reklam müziklerine sesini verirken (unutmayınız ki böyle durumlarda asla normal yolla tanışılmaz, muhakkak tesadüfidir), biz ortalama müzik dinleyicileri memleketin ikinci pop patlamasının tozu dumanında kimi bulursak onu dinliyor, her dinlediğimizi mutlaka bağrımıza basıyor, bununla da yetinmeyip, ülkede düzenlenen bilumum yarışmaları hevesle takip ederek bağrımıza basacak daha fazla popçu bulabilmenin yollarını arıyorduk (Yazının burasında yazar o günleri özler.)

Yıllarca hangi kıstaslarla ve neye dayanarak yapıldığını asla bilemediğimiz, bugün artık tarifelere bağlandığı ayan beyan ortada olan müzik listelerini memlekete ilk kez getiren ve bizi “Top On” kavramıyla tanıştırarak müziğimizin gelişmesine büyük hizmet eden Show TV’nin muhtemelen yine müziğimize katkı sağlamaktan başka bir amaç gütmeden düzenlediği Pop Show yarışmalarının üçüncüsü 1995 yılında yapıldı. Yarışmanın birincisi gencecik bir kız olacaktı. Adı Deniz Seki’ ydi. Deniz Seki, müzisyen arkadaşı Ahmet Altuğ’ un bir bestesine, onunla birlikte söz yazmıştı. İki gencin birlikte kaleme aldığı şarkı sözleri “Sevmezdim hiç kimseyi, kendimden başka, aklımdan geçmiyordu, düşmek bu aşka,” diye başlıyor ve sürüp gidiyordu. Doksanlı yıllar bize sadece yeni şarkıcılar değil, yeni besteciler ve yeni söz yazarları da kazandırıyordu, kazandıracaktı. Bu şarkı, bunun ne ilk ne de son müjdecisiydi.

Deniz Seki, sonraki iki yıl bilumum genç starlarımıza vokal yapıp, şarkı introlarına  “aaaahihayyyyyaaaaaa” larıyla katkıda bulunur, hatta kliplerde boy gösterirken, bir yandan da hem camiada tanımadığı kimse kalmamacasına çevre yapacak, hem de albüm çıkarabilmek için o günlerde piyasanın en dişli iki firması arasında mekik dokuyacaktı. Albümü geciktiren bu mekik dokuma süreci bir yandan da işe yaramış ve çevre edinme çabalarının ucu Sezen’ e kadar gitmiş, albümün “demo”sunu dinleyen Sezen çok etkilenerek, o günlerdeki aşkına yazdığı bir şarkıyı Deniz’ e hediye etmişti. O sıralar albüm çıkarmanın en birinci şartı “Bir Sezen bestesi bulunmalı”ydı. O da yerine getirilmişti ya, sonunda piyasanın görüp göreceği en enteresan ortaklıkla albüm yayınlandığında takvimler 1997 yılını gösteriyordu. Raks Müzik’e bağlı prodüksiyon firması Plaza Müzik ve Deniz Seki’ nin mukavele yaptığı Özer Plak, eşi benzeri görülmemiş bir şekilde bir araya gelmiş ve “Hiç Kimse Değilim” adını taşıyan albümüyle Deniz Seki, vokalistlikten solistliğe böylece terfi etmişti (Yazının burasında yazar gururlanır.) 


Hiç kimse değildi, o Deniz Seki’ ydi. Albüm, buram buram Sezen kokan hediye Sezen Aksu şarkısı “Ahmet” le başlıyor, Yıldız Tilbe’den ayırt edilemeyecek bir sesle söylenmiş “Kop Gel Günahlarından” ve Emel’ den ayırt edilemeyecek bir sesle söylenmiş “Benim Derdim”le devam ediyor, o günlerde aynı firmadan bir albüm çıkarıp ortadan yok olan kült şarkıcılarımızdan Nilüfer Örer’ in ses ve tonu ve tınısının her nedense ve nasılsa aynen yakalandığı “Yeter ki Sev”le taçlanıyor, dinleyene Seden Gürel’ in söylediğini zannettiren Aykut Gürel bestesi “Uslanmam”la sona yaklaşırken, malum yarışmada Deniz’ e birincilik getiren şarkıyla bitiyordu: “Beni bırakıp gidersen, başka birini seversen, aşkımı ziyan edersen, gözünün yaşına bakmam canım.” 

Deniz Seki’ nin milyonlara mal olması için fazla zaman geçmesi gerekmedi. Artık kaseti vardı ve sahnenin gerisinde değil, ortasında duruyordu. Onu da bağrımıza basmıştık nitekim. Üstelik her kaseti olan şarkıcının muktedir olamadığı kadar da sahneye hakim, eğlendiren, kendini dinleten bir solistti. Piyasa tabiriyle “iş yapıyor”du ve bu işler bir yandan, “uzun aralıklarla albüm çıkaran oturmuş şarkıcı” olabilme kaygısı bir yandan derken ikinci albüm için hiç mi hiç acele etmedi.

Ne var ki müzik piyasasında dengeler bu iki yıl içerisinde bile süratle değişmişti. Oysa Deniz, daha adını ilk kez duyduğumuz yarışmada da göstermişti ki, kendisi de üretebiliyordu. Bunun farkında olmayan dinleyiciler Deniz Seki’ nin ikinci albümünü ellerine aldıklarında ne denli gafil olduklarını göreceklerdi. Albümün adı boşuna “Anlattım” konulmamıştı. Bu sefer el alemin Ahmet’ini Mehmet’ini değil, kendi hikayelerini anlatıyordu Deniz. Kıpkızıl saçları, çocukça kıvrılan  dudakları ve soluk kesen bakışlarıyla “Zor mu?” diye haykıran genç kadın, iki sene önceki heyecanlı, kararsız ve yolunu bulamamış genç kızdan fersah fersah farklıydı. “Sebep saadetken, mutsuz olmak olur mu”ydu? Olmazdı elbette.


Albüm kartonet yazısında Ozan Çolakoğlu’na “Seninle müziğimi paylaşmak öylesine özel ki,” diye yazmıştı Deniz. Artık onun bir müziği vardı. Bu naif, ama hayli melodik şarkıları Türkçemizi biraz zorlar, anlam bütünlüğü ve gramer kaygısından biraz feda edersek, pekala severek dinleyebilir, hatta kolayca eşlik bile edebilirdik. Nitekim biz de öyle yaptık. “Değerini Bilemedin”le eğlendik, “Aşkıma Ait”le neşelendik, “Sana Sığınıyorum”la hüzünlere boğulduk. Her ihtimale karşı, tüm bunlar kesmezse diye albüme konulmuş “Dile Kolay” ın, neo-arabesk yorumunu ise başımıza taç ettik. Öyle ki Ajda Pekkan külliyatından bihaber nesiller, şarkıyı Ajda da söyleyince bir konserinde, Ajda’ nın “Deniz Seki şarkısı söylediğini heyecanla anlattılar orada burada.

Hedef onikiden vurulmuştu kelimenin tam anlamıyla. Şimdi televizyon televizyon, kanal kanal, radyo radyo gezilecekse, hevesli genç kız telaşıyla değil, “besteci, söz yazarı ve yorumcu” adabıyla salınmalıydı ortalıkta. Bu yafta, namzetlerinden bir gömlek üstün kılardı taşıyanı. Hatta taşıyanın nasıl taşıdığına bağlı olarak, belki de bin gömlek, kimbilir ? (Yazının burasında yazar teşbihte hata olur mu olmaz mı bilemez.)

Nitekim çok ama çok sade, duru, sakin ağırbaşlı kapak resimleriyle karşımıza çıkıveren üçüncü albüm de bu sınıf atlamanın altını iyiden iyiye çizmelerden geçilmeyecekti. Bir kere, bir önceki albümle arasında üç sene vardı ki, bu her bar programı yapan şarkıcının kolay kolay göze alabileceği bir süre değildi. İkincisi, albümün adı “Şeffaf”tı. Bir önceki albümde anlattıklarıyla yetinmeye niyeti yoktu belli ki, bu defa içini dışını dökmüştü. Ya da içi dışı o kadar birdi ki, bu durum tek kelimeyle “Şeffaf” diye nitelendirilebilirdi, artık nasıl düşünürseniz.


Gelin görün ki ben bir önceki albüme gösterdiğim safdil iyi niyeti ne kadar sürdürmeye çalıştıysam da “Hayat ne kadar karışık bir mekan”, “Çırpınır durursun son nefesine dair,” ya da “Ağladım yalnızlığa, su gibi, şeffaf gibi,” ve hatta “Gidelim buralardan, ya da bu diyarlardan,” gibi cümleler karşısında bu defa aciz kalmıştım. Oysa Deniz, albüm kartonetinde dinleyicilerinden kendisine yansıyan ışığı hissettiği müddetçe, kalplerimizin şeffaf kalan kısmını asla matlaştırmamamızı diliyordu ki belki de albümün anahtar cümlesi buydu da ben, aranjmanların altın çağında kalmış Sezen Cumhur Önal duyarlılıklarımla bugünün üslubuna vakıf olamıyordum, orası biraz karışık.

Nihayetinde iyi kötü devşirilmiş melodiler, hiç de küçümsenmeyecek ustalıkta düzenlenmiş (her daim Murat Yeter), eni konu da güzel çalınmış, albüme maddi ve manevi epey el emeği göz nuru dökülmüştü bu çok belliydi ki emeğe saygı adına boynum kıldan inceydi. Deniz Seki’ nin şarkıcı olarak kendi bestelerinde çok daha başarılı olduğu da aşikardı. Üstelik tepeden tırnağa albümü dikkatle inceleyen biri, özellikle teşekkür yazılarını okurken fark ediyordu ki, Deniz Seki bu işe canla başla gönül vermiş, yaptığı işi aşkla seviyor ve yaptığı işe sonuna kadar inanıyordu. Ama tüm bunlar 2002 yılında piyasaya çıkmış “Şeffaf” albümünün kısa süre sonra “müzik-market”lerin ucuzluk reyonlarına düşmesine engel olamadı.

2003 yılının sonbaharında ise dördüncü albümüyle tekrar karşımıza çıktı Deniz Seki. Bir önceki albümün üstünden henüz bir sene geçmişken bu aceleci tavır, bu her daim durum kurtarmaya yaramış “ara albüm” projesi boşuna değildi. Gün “cover” günüydü ve Deniz Seki’nin aklına o güne dek her nedense kimsenin akıl edemediği bir fikir gelmişti. Eski şarkıları yeniden söylemek ve ama bunu görüntüsü, kıyafetleri ve konseptiyle de eski tadında yapmak. Doğrusu hiç de fena fikir değildi. Üstelik repertuar konusunda danışılabilecek en doğru kişinin, Hakan Eren’ in de kapısı çalınmıştı proje kapsamında. Kendi adıma merakla beklediğim bir albümdü. Baştan sona “cover” bir albüm yapmanın elitist örneğini Zuhal Olcay vermiş, bu deney neredeyse mükemmel sonuçlanmış, daha sonra daha orta karar bir albümle Yaşar bu işe kalkışmış ama doğru seçilmemiş şarkılar nedeniyle çok da ses getirmemişti. Bakalım Deniz Seki ne yapacaktı ?

“Aşkların En Güzeli”, Deniz Seki’ nin başından beri birlikte çalıştığı Şahin Özer Müzik Yapım etiketiyle piyasaya sürüldü. Albümün kapağı, bahsi geçen fikrin de habercisiydi. Çok stilize edilmiş de olsa, dekolte Belgin Doruk kostümleriyle çekilmiş fotoğraflarla bezeli kartonetin ve plak görünümündeki diskin tasarımı son derece maksadına uygun yapılmıştı ve albümün albenisini de yükseltiyordu. Bu haliyle zaten merakla beklediğim albüm, benim için iki katı heyecan verici olmuştu. Nitekim daha ilk dinleyişte bir değil, birkaç kez döndürdüm albümü disk çalarımda. Sonra bir zaman bekledim kağıda kaleme sarılmak için. Yazının bundan sonraki bölümünün, bu albümün bana düşündürdükleriyle kotarılmış bir “albüm eleştirisi” olduğunu söyleyerek şu ana kadar okuduklarınızın, okuyacağınız eleştirinin girizgahı olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum vuruş sayısı nedir bilmeyen naçizane yazarınız olarak (Yazının burasında yazar “otokritik” yapmaktan bile imtina etmeyen mütevazı tavrıyla göz doldurur.)


Albüm için seçilen şarkıların Deniz Seki’nin sesine en uygun şarkılar olması kadar, yeri geldiğince ticari, bugün de hit olabilecek, hatırlayan ve bilenler bir yana, hiç bilmeyenleri de sarıp salmayacak şarkılar olmasına özenle çaba sarf edilmiş, bu belli. Yine de kendi adıma yakın bir tarihte Zuhal Olcay’ın bize tekrar hatırlattığı “Ölsem de Bir Kalsam da Bir” ve yine çok kısa süre önce Asya’nın yanı sıra Füsun Coşkun’un da yeniden söylediği “Sensiz Saadet” yerine başka şarkılar bulunamaz mıydı diye düşünmekten kendimi alamadım. Üstelik albümün bütün çalış süresinin 36 dakika bilmem kaç saniye olduğu düşünülürse, en az iki şarkı daha rahatlıkla konulabilirmiş ama her nedense bundan imtina edilmiş.

Hemen bütün şarkılar alabildiğine gürültüsüz patırtısız, sade ve temiz bir aranjeyle yeniden düzenlenmiş, hatta “Böyle Gelmiş...” ve “Rüzgar Gibi Geçtin” gibi bazı şarkılarda orijinal aranjmandan birebir esinlenilmiş. Dinleyeni yormayan, 8 kanallı stüdyo günlerinin ilkel ama kişilikli “sound”una ihanet etmeyen, bugünün ritim anlayışını da gözden ırak tutmazken, şarkıları aranjörün kendini gösterme çabalarına kurban etmeyen düzenlemeler kimi kez basit denecek kadar usta işi. Ancak aynı şeyi Deniz Seki’ nin icrası için söylemek mümkün değil. Dördüncü albümünü çıkarmış bir şarkıcının artık iyi kötü kendini bulmuş olmasını bekliyorsunuz. Hele hele o şarkıcı kendini yorumcu diye vasıflandırma gayreti içerisindeyse. Oysa bu albümde her şarkıda başka bir şarkıcı var gibi. Bunun şarkıların orijinallerini seslendiren şarkıcılara bir gönderme olma ihtimali de dinleyenin aklına “niye ki ?” sorusunu getirmekten başka bir işe yaramıyor.

Kartonette yer alan şarkı sözlerinin başına, şarkılar ve şarkıları ilk söyleyenler hakkında kısa bilgiler yazılmış ki bu ince düşünceye alkış tutmak gerek. Ancak, albüm kapağında “Böyle Gelmiş Böyle Gider” diye yazılmış şarkının –ki değil; “Böyle Gelmiş Böyle Geçer Dünya” orijinal adı”- arka kapakta anonim, kartonette Rahbani bestesi olarak gösterilmesi, yine bestecileri bal gibi bilinen “Anlamadım Gitti”, “Kalbimi Kim Çalıyor” ve “Aşk Dediğin Laftır” ın “anonim” diye geçiştirilmesi bu konuda gösterilen özen konusunda şüphe uyandırıyor. O güzelim kapak kompozisyonunda Özer grubuna bağlı Radyo Bravo’nun reklamı da göze hiç mi hiç hoş gelmiyor.

Her albümde böylesi detayları sıralayıp vıdı vıdı etmekten hoşnut olduğumu elbette söyleyemem. Ama albüm çıkarmak bir anlamda kitap yazmaya ya da film çekmeye benziyor. Yaptığınız iş siz isteseniz de istemeseniz de tarihin bir yerlerine not düşülüyor ve onu değiştirme şansınız artık yok. Bu kadar insanın önüne beğenmeleri, dinlemeleri, satın almaları için kendi imzanızı altına attığınız bir şey sunuyorsanız, iyi niyet, heves ve hatta hırsın ötesinde dikkat, özen ve saygıyı da sonuna kadar gözetmek zorundasınız. Bencileyin pireyi deve yapan ya da pire sanılan şeyin aslında deve olduğunu yüzünüze vurmak için tetikte bekleyen birileri mutlaka çıkıyor çünkü (Yazının burasında yazar işaret parmağını okuyanın gözüne sokar.)

Kuşkusuz ki Deniz Seki bu albümden epey ekmek yiyecek, şarkılar kliplerle desteklendikçe uzunca bir süre gündem teşkil edecek. Nitekim radyolar şimdiden albümdeki bir çok şarkıyı “playlist”lerine dahil ettiler bile. Son yıllarda başından sonuna dek sıkılmadan dinlenecek albüm bulamamaktan şikayetçi herkes “Aşkların En Güzeli”ni en çok bu yüzden sevecek. Ve muhtemelen bu albüm, Deniz Seki diskografisinin de en çok satan albümü olacak. Her ne kadar albüm, farklı “müzik-market”lerde farklı fiyat etiketleriyle satılsa da, eğere hala almadıysanız 6.700.000 TL. etiketini gördüğünüz her hangi bir yerden hemen alın, her şeye rağmen verdiğiniz para için pişman olmayacaksınız. Hatırlayın, ne demiştik : “Sebep saadetken, mutsuz olmak olur mu?” Olmaaaaaaaaaazzzzzzz!

EYLÜL 2003

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder