Bu Blogda Ara

11 Aralık 2010 Cumartesi

Mazhar Alanson - "Türk Lokumuyla Tatlı Rüyalar"


Bu sesi özlemiştik. Gerçi zaman zaman reklam filmleri (Öyle değil mi Alanson, bom bili bili bili bom...Alo alo...Orası neresi?) kimi zaman da film müzikleriyle (Bu ne biçim hikaye böyle?) hissettiriyordu varlığını, ama bunlar Mazhar Alanson’un yapabileceklerinin yanında devede kulaktı, bunu biliyorduk. Ve sonunda beklenen oldu. Kariyerinin ilk solo albümüyle Alanson karşımızda.
 
Mazhar-Fuat-Özkan denklemi bende hep şöyle çözümlenmiştir; Mazhar işin beyni, nispeten etnik, yerel, zaman zaman alaturka, biraz mistik ve tasavvufi şarkılar onun kaleminden çıkıyor. Fuat daha batılı, daha beynelmilel bir söylem peşinde, şarkılarında bu var. Özkan ise işin hem daha genç hem de daha uçuk tarafı. Bunlar gerçekten böyle olduğu için yazmıyorum. Dedim ya, bende böyle bir kanı uyandırırdı grubun ahvali. Zıtlıklar da içeren bu ahenk sonunda ortaya her biri sağlam bir yerde duracak çok iyi işler çıkıyordu , sonuç buydu, bu da bize yeterdi belki. Ülkemizde her gruba reva görülen muameleye onlar da çok maruz kaldılar. Herkes onların dağılmasını istedi, durmaksızın böyle haberler çıktı her yerde. Ama yıllar geçti ve her birinin aslında tek başına ne denli derya deniz olduğunu da öğrendikten sonra daha çok şaşırıldı dağılmamalarına. Bu kadar yükü olan üç yolcuyla bu sandal nasıl batmıyordu Allah aşkına ? Velhasıl Fuat Güner’den sonra Mazhar Alanson da solo albüm yaptı ama onlar hala dağılmış değiller.

Mazhar Alanson’un albümünü satın aldığımda, grup hakkında sahip olduğum bu kanaatin doğrulanmasını bekliyordum açıkçası. Tasavvufa ve oryantalizme her daim yakın durmuş Mazhar Alanson’dan bu meyanda şarkılar bekliyordum. Ama umduğum gibi olmadı. Son dönemde yükselen değer olan “rock”çılarla epey yol alan ama asıl patlamasını meşhur reklam filmi ve şarkısı sayesinde yapan “özgür kız (ya da oğlan) felsefesi” nin Mazhar Alanson’un solo albümüne bir alt-metin olarak döşendiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Biraz bohem, biraz entelektüel, yerelin suyundan içerken, beynelmilelin çöplüğünden de nasiplenmiş, sadece fiziksel anlamda değil ruhsal anlamda da seyyah bir dünya insanı. Sufi felsefesini büsbütün terketmemiş şüphesiz Mazhar Alanson; daha albümün ilk şarkısında karşılaşıyoruz  o bildik söylemle. Ama “özgür kız (ya da oğlan) felsefesi”nin bütün şarkıların altından geçerek albümü güncel ve genç olana yakınlaştırdığını söylemek pekala mümkün. Tüm bunları şarkı sözleri bazında söylüyorum tabii. Müzikal altyapı ve “sound”, zaten üstüne bir kelime dahi söylenmeyecek kadar yerli yerinde. 


Herkesin Mazhar Alanson şarkılarından farklı tatlar alacağı aşikar. Ben en çok “Ele Güne Karşı” albümünden ilham alanlardan olduğumdan kelli, tam da o albümden çıkmış gelmiş gibi duran “Yapma”yı sevdim. Hemen onu takip eden  “Hüznün Kuşları”nda Mazhar Alanson, Cemal Süreya’nın dizelerini müziklemiş, iyi de yapmış. Şiirin dokusunu bozmadan müzikle öpüştüren ender başarılı şarkılardan biri çıkmış ortaya. Tarkan’ın bilgisayar teknolojileriyle de desteklenen vibrasyon bulamacı sesinden dinleyip tam da tadına varamadığımız “Yandım”, sahibinin sesinden olağanüstü güzel bir şarkı haline gelmiş.

“Benim Hala Umudum Var”ı da önceden biliyoruz, “Her Şey Çok Güzel Olacak” filminden dolayı. “Hindistan”da, havaalanında “strip-tease” sahnesiyle gündem yaratan reklam filminin tema müziğini kullanmış Alanson. “Hamak” albümün yazlık mekanlara düşecek, popüler olmaya aday şarkılarından biri. “Jazz”, Mazhar Alanson’un sivri dilini ve ironisini özleyenlerin çok ama çok keyif alacakları bir şarkı. Cem Yılmaz’la düet yaptığını gazetelerden öğrendiğimiz ama albümde saklı tutulan bu bilgininin ışığında dinlerken kulak kesildiğimiz “Piskopat” biraz “Depresyondayım” modasının peşinden gitmiş gibi görünüyor. Özelllikle Burhan Bayar’ın yaptığı düzenleme o minvalde. “Rock” ağırlığını hissettiren “Ne Dersiniz”, “Bir Bilsen” ve “Ah Bu Ben” de böylesi şarkılar yapmaya çabalayıp da kıyısından geçemeyen yeni yetme “rock”çılara ders olacak nitelikte.

Pop müzik denen aşure her gün ekranlardan, radyolardan, gazetelerden servis edilip duruyor önümüze. Kaçmak, “Yok ben almayayım” demek nerdeyse imkansız. Ne kadar severseniz sevin, eninde sonunda içiniz almıyor. Sonra bulamacın içinden bir fındık geliyor kaşığınıza. Bir ikramiye gibi. Atıp ağzınıza, en azından bir süre farklı bir tadın, daha kendine has, daha diğerlerinin sosuna bulanmamış bir tadın keyfini sürüyorsunuz. Mazhar Alanson’un yeni albümü işte öylesi bir fındık, bir ikramiye.

Lütfen CD’lerinizi arşivlediğiniz rafta şöyle görünür, ortalarda bir yer açın. Çünkü bu albümün, epeyce bir zaman elinizin altında olmasını isteyeceksiniz. Böylesi albümler her saat başı çıkmıyor memleketimizde, hak ettiği değeri vermek lazım.

MAYIS 2002

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder