Bu Blogda Ara

14 Aralık 2010 Salı

Seyyal Taner - "Seyyalname"

"SICAK, TAZE VE ÖZEL..."
 
Seyyal Taner döndü. Bundan birkaç zaman önce “Keşke Geri Dönse” diye başlık atarken onun hakkında yazdığım yazıya, hayata bırakılmış “keşke”lerin çok da kolay geri döndürülemeyecek yitip gitmişlere atfen söylenegeldiğini gayet iyi bilmekle beraber, yine de kocaman bir umudu da taşımıyor değildim içimde. Çünkü ufak tefek haberler geliyordu hakkında.

Sonra Hakan Eren bir gün beni Seyyal’le tanıştırdı. Tam da şu anda dinlemekte olduğum albümün çalışmalarının başladığı günlerde. Onların da herkes gibi birer insan oldukları gerçeğine kendimi bir türlü ikna edemediğimden, her tanıştığım çocukluğumun starı karşısında dilim dolaşır, elim ayağım birbirine karışır, tutulur durur, sadece hayran hayran bakakaldığımda kalırım ya, Seyyal’in yüz yüzeyken de tıpkı sahnede ya da televizyonda olduğu gibi insana rahatlık ve güven veren  sıcaklığı karşısında iyi kötü birkaç laf söylemeyi becerebilmiştim. Ona ne çok hayran olduğum zaten her halimden belliydi de, ben yine de altını çizerek dönmesinden ne kadar memnun olduğumuzu (ben ve temsil ettiğim tüm Seyyal hayranları adına) yineledim durdum.

Sonra albüme girecek bazı şarkılar ve aranjeleri yapacak bazı şahıslar üzerine konuşuldu. Tabii ben konuşulanlardan ziyade, her zaman yaptığım gibi karşımdaki kişinin hayatı ve kişiliği (yani görmediğimiz, bize göstermediği tarafından) üzerine ipuçları toplamakla meşguldüm. Yerdeki halıdan, sehpanın üzerinde durakalmış kuru pasta tabağına,  Seyyal’in üzerindeki ev kıyafetinden, belki de ilk kez fön makinesinden geçmemiş haliyle gördüğüm saçlarına varana dek her ayrıntıyı didik didik ediyordum haliyle biraz da arsız gözlerle.

Bazı insanların star doğduğuna inananlardanım. Sahneye çıkmasalar, alelade işlerde çalışsalar, çok sıradan hayatlar da yaşasalar, starlığı yüzünden okunan, elektriğiyle sizi şöyle bir sarsan insanlar vardır. Çok az bulunur ama hemen fark edilirler. Girdikleri, bulundukları yeri değiştirir, tüm bakışları, ilgiyi ve merakı üzerlerine çeker, hiç konuşmadan bile varlıklarını sezdirir, çoğu zaman hiç sebepsiz kendilerine hayran bıraktırırlar. Bugünün dünyasına irili ufaklı onlarca isim, arkalarında kocaman bir orduyla itile kakıla star yapılmaya çalışılırken, star doğmuş kimilerinin durdukları yerde hiçbir şey yapmadan bile heyecan vermesi bundandır. O gün evinde gördüğüm Seyyal, belki de görüp göreceğim en “bakımsız” Seyyal’di ama o haliyle bile inanın bana tek kelimeyle büyüleyiciydi.

Takdir edersiniz ki bu halet-i ruhiye içerisinde satın aldığım “Seyyalname” albümü hakkında tarafsız yorum yapmam hayli zor. Bir kere  çalışmaları bir süredir devam eden resmi internet sitesi www.seyyaltaner.com açılıp da albüm kapak tasarımı burada karşıma çıkınca nasıl mest olduğumu anlatamam. Genellikle albüm kapaklarında çok da özenilmemiş kompozisyonlara Seyyal’in kişisel karizmasını yansıtan fotoğraflar eşlik ederdi. Hatta son iki albümünde Erol Atar’ın doksanlı yıllarda isimli isimsiz her şarkıcıya çektiği cinsten sıradan fotoğraflar vardı. Oysa bu albüm için özene bezene nefis bir tasarım hazırlanmış ve albümün adıyla koşut bir konsept yaratılmıştı.


Bu çok şık tasarıma imza atan Nazlı Öngan ve Bilal Dede’ yi ne kadar tebrik etsek az. Keşke Elenor Plak paraya biraz kıyıp, bu denli özenli bir tasarımın ruhuna daha uygun bir ambalaj içerisinde sunsaydı albümü diye düşünüyor insan ister istemez. Kapaktaki motifler, Seyyal’ in doğulu güzelliğinin en çarpıcı yanı, o simsiyah bakışları ve etkileyici tebessümünü taşıyan eflatun dudaklarıyla, son zamanlarda gördüğüm en güzel albüm kapağı kuşkusuz bu. “Seyyalname” gibi bir isim de albümün hem konseptine hem içeriğine, hem de tasarımına  o kadar denk düşüyor ki, “Bu kadar olur,” diyesi ve bu albümün “isim annesi” Banu Kırbağ’ı da can-ı yürekten tebrik edesi geliyor insanın doğal olarak. Yalnız küçücük bir hatayı belirtmeden geçemeyeceğim bu arada, eğer Seyyal’in a’sına inceltme işareti koyuyorsak, name’nin a’sına da koymamız gerekmez miydi ? Ya da başka bir fikre göre, ikisine de koymamamız ?...

Seyyal Taner, albümün proje aşamasında www.birzamanlar.net de yer alan şarkı seçimi anketinin sonuçlarına neredeyse birebir uymuş. Kendisini sevenlerin ve bunca yıldır takip edenlerin onun “Best Of” albümünde hangi şarkıları görmek istediği konusunda bu anket sayesinde ortaya çıkan ciddi sonucu yabana atmamış. Bizim starlarımız pek hayranlarının lafını dinlemez, hatta pek değil, hiç dinlemez, bilirsiniz. Kendilerini başarıya götürecek ipuçlarını yakınlarda değil, uzaklarda ararlar hep, nedendir bilinmez. Seyyal her zamanki işine özenen tavrı ve akıllıca karar verme yeteneğiyle kendisinden istenen neyse onu yapmış, anlamsız gövde gösterilerine girişmemiş. İyi de yapmış doğrusu, çünkü son zamanlarda sayıları hayli artan “Best Of” albümler içerisinde bu kadar amacına ulaşanına pek rastlamadım ben açıkçası. Albüm tam anlamıyla, eksiksiz bir “Seyyalname”.

Daha açılış parçası “Alladı Pulladı” nın ilk nağmeleri kulaklarınıza çarparken, anlıyorsunuz ki değişik tatlar alacaksınız o eski şarkılardan. Şarkıların yeni düzenlemelerinde Doğudan, belki Mısır, belki İsrail üzerinden gelip, Akdeniz’in tuzlu sularına kadar uzanan, oradan Endülüs’e göz kırpan bir renk cümbüşü sizi bekliyor. Biraz “World Music” sularında gezinilmiş, ama iç piyasanın arz-talep dengeleri göz ardı edilmemiş, deyim yerindeyse fazla da “uçulmamış”.

İlk dinleyişte yadırgadığım parçalar olmadı dersem yalan olur. Özellikle benim için hala hiç de eski olmayan doksanlı yıllarda yapılmış Seyyal şarkılarının yeni düzenlemeleri bazen beni şaşırtmadı değil. Ancak dinledikçe albümün bütününde –iki aranjörle çalışılmış olmasına rağmen üstelik- sağlanmış olan tutarlılık ve şarkıların eski versiyonlarının asla altına düşmeyen modernize edilmiş hallerindeki bir bütün oluşturma gayreti çok da sıcak gelmeye başladı bana. Bu anlamda çok ama çok riskli olan sevilmiş şarkıları yeniden ambalajlayıp sunma çabasının amacına ulaştığını, hatta bazı şarkıların eski versiyonlarından bile daha parlak hale geldiğini söylemek mümkün.

Doksanlarda orta halli bir Metin Özülkü düzenlemesiyle dinlediğimiz “Alladı Pulladı” nın yeni versiyonunda özellikle girişinin oldukça etkileyici olduğunu söyleyebilirim mesela. “Kalbimi Affettim” ve “Sarmaş Dolaş” ın Latin versiyonları da hem modern, hem de sade halleriyle kulağa çok hoş geliyor. “Ele Güne Karşı”yı beğenmeyebilirsiniz, illa ki sahibinin sesinden dinlemeyi yeğ tutanlardansanız. Ancak bu şarkıyı MFÖ’den çok önce Seyyal’in ekranlarda çok defa seslendirdiğini ve her nedense plak yapmadığını biliyorsanız, ilk kez Seyyal’in sesinden basılı hale gelmesi açısından ilginize mazhar olabilir.

Ben kendi adıma bir tek “Nanay”ı gereksiz buldum bu albümde. Ne Seyyal’le özdeşleşmiş bir şarkı, ne de Seyyal’in kariyeri için önemli  ama sanırım yukarıda da bahsettiğimiz “World Music” konseptinin yerel ayağı olsun diye konmuş albüme. Genel olarak, az önce de bahsettiğim üzere, eski ustalardan Osman İşmen ve adını ilk kez bu albümde duyduğum ancak muhtemelen bundan sonra daha sık duyacağım Teoman Alpsakarya’nın tüm düzenlemeleri son kertede derli toplu ve eli yüzü düzgün. Bu vesileyle aranjörlere de bir alkış tutmalıyız.

Albümde hiçbir şeyi sevmeseniz bile güncel ritimlerle yenilenmiş şarkılarıyla Seyyal’in nasıl dans edebileceğini gözünüzün önüne getirip heyecanlanıyorsunuz albümün çıkışına. Mikrofon sehpasını eline alıp, saçlarını bir oraya bir buraya savururken, tek ayağıyla yeri sürekli döverken, bütün vücuduyla müziğin ritmine teslim olmuş bir “sahne yaratığı”nın muazzam şovu… Seyyal en kötü şarkıyı bile soluksuz izlenecek bir şovun parçası yapabilecek bir şarkıcıdır, bu tartışılmaz. Belki de bundan, Seyyal şarkıları dinlerken, görüntüsü de eşlik eder muhayyileme. Ancak hiçbir şarkısı Seyyal’ in kendisinden daha fazla öne çıkmamış, ya da görüntüsü şarkılarını silip atmamış, Seyyal Taner için her iki kriter de başa baş durmuştur, pek öyle herkeste olmadığı üzere. Ondandır “Son Verdim”in Ebru Aydın versiyonu pek eğreti, pek emanet gelmiştir kulaklarımıza. Seyyal şarkıları bir tek Seyyal’den dinlenirzira.

Yetmişlerden bu yana hayatımızda bir şekilde yer almış Seyyal şarkıları artık tek bir albümde. İkibinlerin ilk yarısında onunla tekrar kucaklaşıyoruz. Albümün kapak yazısında şöyle demiş Seyyal; “Evet, biliyorum bu kez uzun sürdü. Ama her buluşmamız gibi bunu da sıcak, taze ve özel olmasını istedim. Sular durulsun diye, kendi rüzgarımızı kendimiz oluşturalım diye bekledim...” Sıcak, taze ve özel... Doğru kelimeler bunlar olabilir mi Seyyal’le kucaklaşmalarımız için? Demek ki o öyle düşünüyor. Yeni nesil şarkıcılar ve onların cehaleti kendinden menkul hayranları şöyle bir izlesinler bakalım, nasıl olurmuş, nasıl yapılırmış bu işler. Tabii asri zamanların karmaşık piyasa oyunlarına yenik düşmezse bu canım albüm.

Geçen sefer bir dilek tutmuş, “Keşke Seyyal geri dönse,” demiştim, gerçekleşti. Buradan yola çıkarak biraz şımarabilir ve şimdi de şunu dileyebilirim; “Keşke bir de yeni şarkılarla dolu bir albüm yapsa!” Seyyal Hanım?.. Ne dersiniz ?..

HAZİRAN 2002


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder