Bu Blogda Ara

22 Aralık 2011 Perşembe

Mazhar - Fuat - Özkan - "Ve MFÖ"

TAVŞAN KANI MFÖ


Türkiye’de “rock” müziğin bugün anladığımız tanımı seksenli yıllarla birlikte şekillenmeye başladı. Öncesinde yapılanların “rock’n roll”dan Anadolu-popa uzanan bir çizgide, kimi kez deneysel arayışlar, kimi kez de taklitler ya da öykünmelerden öteye geçebildiğini söyleyebilmek biraz zor.

Yurt dışında yayımlanan albümlerin buralara kolay kolay ulaşmıyor olması kadar, grup kurmak ve müzik üretmek için ihtiyaç duyulan enstrümanların ülkeye çok zor sokulabiliyor olması da, seksen öncesi “rock” müziğin ilerlemesini engelleyen önemli bir faktördü kuşkusuz. Üstüne üstlük “rock” denilen türün makamsal, komalı ve tek sesli Türk müzik geleneği içerisinde bir tabanı, zemini de yoktu. Ondandır ki önceleri Anadolu-pop denilen türle melez servis edilmişti  bu yaban müzik.


Batılı anlamda özgün “rock” grupları ve şarkılarının ortaya çıkabilmesi için önce dinleyicinin ama daha da önemlisi müzik piyasasının buna alışması, destek vermesi gerekiyordu. Nitekim seksenlerin ilk yarısında ortaya çıkan Türk “rock” gruplarının genellikle İngilizce sözlü çalışmaları, belirli bir kitlenin ötesine geçip, ülke çapında bir dinleme alışkanlığı yaratmaya yetmedi.

O vakitler “rock” müziğin Türkçe yapılamayacağına dair kemikleşmiş fikrin, “rock” müziğin geniş kitlelerce benimsenmesini epeyce geciktirdiği bir gerçek. Daha da fenası, “rock” müzik üreten ve dinleyenler, orta sınıf ahlakında serseri, sorunlu, uyumsuz, uyuşturucu kullanan, alkolik, sürekli siyah giyinen ve hemen hiç yıkanmayan, serbest seks ve ilişkiler yaşayan insanlardı. Özellikle medyanın döne döne pompaladığı klişe buydu. Ve ön yargıları kırmak her zaman en zoruydu.


Neyse ki “rock” gruplarının önyargı kırmaya çabalamak gibi bir derdi yoktu. Onlar kendi kendilerine çoğalıyor, yenileniyor, tecrübeleniyor, yol alıyorlardı. Devil, Whisky, Kramp, Hardal ve E-5 gibi gruplar yavaş yavaş da olsa adlarını duyururken, ön yargı kırma işini onlar adına üstlenen, Mazhar-Fuat –Özkan üçlüsü olacaktı.

İçine bolca pop, biraz Anadolu-pop, birazcık da alaturka baharatı katılmış olsa da, “rock” bir temel üzerine inşa edilmiş ilk albümleri “Ele Güne Karşı Yapayalnız”, o güne dek bu tarz bir albümün ulaşabileceği en büyük başarıyı kazandı. Albümdeki bir çok şarkı “hit” oldu, plakların daha az sattığı o günlerde bu 33’lük çok sattı, çok çalındı, dinlendi.


Bu doz iyiydi. “Rock”tan korkanları ürkütmeyecek, kulakları alıştırıp, popüler müzik algısında değişikliğin ilk kıvılcımlarını çakabilecek kadardı. Nitekim öyle de oldu ve arkası geldi.

Bu hikayeye çeşitli yan roller, ara hikayeler eklemek, ilave saptamalar yapmak çok mümkün elbette ama lafı uzatmamak adına kaba taslak bir çıkarım yapmak gerekirse; “rock” müziğin ülkedeki gidişatında, hiç “rock” dinlememişlerin kulak aşinalığında, “underground” grupların yer üstüne çıkıp, müzik pazarında değer bulmasında filan bahis konusu MFÖ albümünün ve grubun sonrasında yayımladığı albümlerin az buz pay sahibi olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Doksanlarda anlı şanlı birer “rock” yıldızına dönüşecek bir dolu ismin seksenlerde beslenip büyüdüğü, hatta ilk gruplarını seksen sonu doksan başlarında kurdukları da biliniyor.


Tüm bu akışın genel seyrinde yeri mıhlanmış Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray gibi isimlere nazaran daha şehirli, daha genç bir söylemin peşinden giden, zaman içerisinde tasavvuftan, “grotesk”e, “rap”ten proteste,  farklı kaynaklardan da beslenen MFÖ müziği, en sert noktasına 1995 yılında yayımlanan “MVAB (Mazeretim Var Asabiyim Ben” ile ulaşmıştı.

Neredeyse “Dağıldılar, artık bir araya gelmezler” dedirtecek kadar  uzun bir aradan sonra, 2006 yılında yayımlanan “AGU” ise “MVAB”nin aksine durgun, yorgun ve hatta biraz da bıkkın bir müziğin izlerini sürüyordu. “AGU”nun ses getiren şarkısı, seksenlerin udi şarkıcı müziğinden yol almış gibi gözüken “Sarı Laleler” oldu ama peşinden albümü yürütecek ikinci bir “hit” çıkmadı.


Sonra yine ara açıldı ve Mazhar Alanson’un ikinci solo, Özkan Uğur’un ilk solo albümü beklentileri, Fuat Güner’in yeniden basılan “Aziz Fuat” ve Alanson’un “Mazhar Olmak” kitabına ilave “home-made” albümünün  avuntuları içerisinde iken biz, yeni MFÖ albümü 2001 yılının son çeyreğinde nihayet piyasaya çıktı.

Yaş, olgunluk, tecrübe, saygınlık, popülerlik, hayran sayısı ve benzeri daha nice kriteri üst üste koyduğunuzda elde edeceğiniz kıdem katsayısı, müzik dünyasındaki dokunulmazlık, üzerine söz söylenmezlik derecenizi de belirliyor üç aşağı beş yukarı. Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün böyle bir mertebesi var. Sahnede delirme haklarını kullanıyor, gençlik, ergenlik, çocukluk günlerimizin en mutena köşelerinde duran o şahane şarkılarını her türlü eleştiriye, aksi söze rağmen yıllardır durup durup reklamlara satıyor, zaman zaman müziği rafa kaldırıp dizide, sinemada oynuyor, canları isteyince albüm yapıyorlar.


Son kez bundan yedi-sekiz sene önce gittim ve “Belki de bir daha MFÖ konserine gitmemeliyim,” dedim içimden. Gitmedim de. Bütün şarkıların bir ağızdan söylenmesinin yarattığı sinerjinin yerini kalabalık koronun detone kakafonisi almaya başlamış, Mazhar Alanson’un şarkı aralarında uzadıkça uzayan ve nereye gittiği belli olmayan monologları rotasından çıkmış, Özkan Uğur’un çıkardığı sesleri izleyicilere tekrar ettirerek yarattığı espri kabak tadı vermişti. Koskoca MFÖ külliyatı azmış, yetmezmiş  gibi, “Yandım”ın dönüp dönüp tekrar söylenmesi de cabası.

İki binlerde “Yandım”ın getirdiği sesin peşinden koşup, “AGU” albümünü “Sarı Laleler”le satmalarını da anlamsız bulmuştum. “Rock” müziğin popüler arenada dümeni giderek eline aldığı o günlerde, işin babalarını daha cesur, daha taviz vermez, daha sert görmek beklentisi içerisindeydim kendi adıma. Ortam buna müsaitti. Bu yine de “Sarı Laleler”i sevmeme engel olmadı, o ayrı. Onlar ne yapsalar, notaları başka türlü tınlıyor, başka bir yerden dokunuyordu hâlâ.


Mazhar’ın giderek çatallanan, düpedüz yaşlanmış adam sesine tezat Fuat’ın hâlâ on yedi yaş tazeliğindeki sesi, Özkan’ın kafa sesi vokalleri ve bu üçünün bileşiminden doğan, kulaklarımıza bildik bileli aşina, ahbap, akraba uyumun hatırı bir fincan kahveden fazlaydı.     

Bu duygu ve düşünceler içerisinde albümden ilk servis edilen şarkı olan “Hep Yaşın 19”la müşerref olduğum gün, pek de memnun mesut olmamıştım açıkçası. “Sarı Laleler”i çekmiş, uzatmış, yine udi şarkıcı ekolünden bir Biricik Suden’e ilan-ı aşk şarkısına imza atmıştı Mazhar Baba. Üstelik şarkıya Suden tarafından çekilen klip de en çok “bu şarkı bana yazıldı”nın üzerini fosforluyordu bütün o şahane turne arabası, sahne arkası, babaların en doğal hali görüntülerine rağmen.


Neyse ki albümün bütünü hiç de fena değildi.

Albüm babaların orta yaşın üstüne göndermeleri ile dolu. “Hep Yaşın 19” zaten başlı başına bu minvalde bir şarkı. Yanı sıra; “Mükemmel bir yaştasın, bana bağlanma,” diyen “Bu Aşk Olur mu?”, “Saçımızdaki beyazlarla daha da güzeliz şimdi”, diyen “Sorma”, “Henüz varmadı tren o son istasyona,” diyen “Masal” ve tüm bu cümlelerin, imaların üzerine ağır ağır dökülen Mazhar’ın tarazlanmış sesi albümün demini koyultuyor, tavşan kanı yapıyor.

Bireysel ve müzikal farklılıklarını zamanla net bir şekilde ayırt ettiğimiz üç müzisyen, kendilerine ait şarkıları kartonete bakmaya ihtiyaç olmaksızın hissettiriyorlar. “Sensiz Olamam”ın bir Özkan Uğur şarkısı oldu çok belli mesela. “Masal” ve “Çözemedin” de birer Fuat Güner bestesi olduklarını adeta bağırıyorlar. Mazhar’ın sofistike ve sufi etkileşimli tarzı ise “Vur Vur” ve “Milenyum Süvarileri”nde ayan beyan fark ediliyor. Ama tıpkı üçünün farklı vokal tekniği ve ses tınısının bileşiminden doğan uyum misali, müzikal anlamındaki farklılıkları da ortaya kısaca MFÖ dediğimiz tarzın ta kendisini çıkarıyor ki bize her birinin solo işlerinden daha cazip, daha etkileyici gelen de tamamen bu.

Ben galiba bu albümde en çok seksenler MFÖ şarkılarına daha yakın duranları sevdim. “Yamuk mu Var” böyle bir şarkı mesela. “Masal” tam bir “Vak The Rock” albümü şarkısı. “Kıskanınca” ve “Vur Vur” da “No Problem” dönemlerini hatırlatıyor. 2009 yılında yayımladığı ilk albümü “B1” ile adından söz ettiren Bora Uzer bu albümde sıkı bir aranjör olarak çıkıyor karşımıza. İmza attığı beş şarkı, hem çok sade, hem de enstrüman virtüözlüğünü ön plana çıkaran, yani MFÖ müziğine yakışan düzenlemelerle ön plana çıkıyor. Albümde aranjör olarak yer alan diğer isimler ise Kamil Özler, Ercan Saatçi, Fuat Güner, Özkan Uğur, Gültekin Kaçar  ve Cengiz Köroğlu.


Daha önce Yonca Lodi tarafından bestelenen ve seslendirilen Aysel Gürel şarkı sözü “Çözemedin”in bu albümde Fuat Güner tarafından yeniden bestelenip seslendirilmiş olması ise bence açık seçik bir “gaf”! Olur a, pek duyulmamış, bilinmemiş bir şarkı sözünü yeniden bestelemek anlaşılabilir belki ama Yonca Lodi’nin “Çözemedin”i tam anlamıyla “hit” olmuş bir şarkı idi. Yan, biraz dramatize ederek aynı kefeye koymak gerekirse, “Ele Güne Karşı”yı başka bir besteyle dinlemek ne ise, bu da o olmuş üç aşağı beş yukarı. Yersiz olmuş; hatta ayıp olmuş.

Burada bir ayrıntı var ki söylemezsem dilim şişer. Daha geçenlerde Müjde Ar yine bir gazete haberinde evindeki bir sandık dolusu bestelenmemiş Aysel Gürel şarkı sözünden bahsediyordu. Aysel Gürel’in öldüğü günden bu yana buna benzer belki elli tane haber yapıldı. Gürel’in bestelenmemiş binlerce şarkı sözü artık adeta bir şehir efsanesi. Ancak o gün bugün kaç tane “yeni” Aysel Gürel şarkısı dinledik Türk popunda? Benim aklıma bir “Sevdanın Son Vuruşu” geliyor, bir de Erol Evgin, Funda Arar albümlerinden birkaç şarkı… Toplasanız bir elin parmaklarını geçer mi bilmem.

Peki nerede bu “binlerce” şarkı sözü? Neden bestelenemiyorlar? Önlerindeki engel ne ya da kim?..        


Albüm kartonetine gelince… Biricik “yenge”mizin kapak fotoğrafının ve sektörün marka olmuş grafikerlerinden Özgür Arcan’ın kartonet tasarımının gayet şık ve gayet ağırbaşlı olduğunu söyleyebilmek mümkün.    

Evet kabul etmeli ki bu albüm bir “Ele Güne Karşı” değil. Ama “Geldiler”den bu yana Mazhar-Fuat-Özkan imzası taşıyan (o saçma “best of”lar da olmak üzere) en iyi albüm bence. Bu kanaatim tamamen öznel de olabilir. Fakat söz konusu MFÖ ise, birazcık öznel olmaktan kimseye bir zarar gelmez. Siz de dinlerken duyduklarınızı şahsileştirin, hatta düpedüz duygusal yaklaşın zira MFÖ bunu hak edeli çok oluyor!    

ARALIK 2011 

16 Kasım 2011 Çarşamba

Hande Yener - "Teşekkürler"


BANA TEŞEKKÜR ETME!


Son birkaç yıldır dakika başı yeni bir saç rengi ve yeni bir albümle karşımıza çıksa da, henüz kredisini tamamen kaybetmediğinden midir gözümde nedir, her defasında bir merakla dinleyemeye oturuyorum Hande Yener’i. Galiba hepsinden daha çok “Belki bu defa aklı başına gelmiştir. Belki bu defa olmuştur,” ümidi ağır basıyor bu merakta.

Öyle ya, daha ilk albümüyle ciddi bir çıkış yapıp, ikinci albümüyle zirveye oturmuş, iki binlerin ilk yarısını zirvede geçirmişti. “Sen Yoluna Ben Yoluma” ve “Kırmızı” adeta iki binli yılların “Bambaşka Biri”si, “Seveceğim Gezeceğim”i olmuş ve Hande Yener (biraz mübalağa etmek gerekirse) kendi döneminin Ajda Pekkanlığına oynamaya başlamıştı.


2005 yılında “Apayrı” albümüyle elektronik müziğe göz kırpması, o günlerin şartları içerisinde anlaşılabilir bir tercihti. Onun yaptığına çok benzer işler yapan bir sürü isim türemişken, herkesi ters köşeye yatırmak, başka yola sapmak ve peşinden gelenleri şaşırtmak tam da “star” tanımının içini dolduran hareketlerdi.

Bir sonraki albüm “Nasıl Delirdim”de değişimin gözünü çıkaran, o esnada bir yandan da birkaç yıl önce yaptığı müziği şimdi yapanları “bakkal müziği” yapmakla suçlamaya başlayan; yani sınıf atladığını düşünen ve bizim de öyle düşünmemizi isteyen Hande Yener, özellikle “Kibir” ve “Romeo”nun “hit” olmasından sonra kendini nasıl kaptırdıysa artık, sanırsınız elektronik müzik modern çağın klasiği, Hande Yener/Erol Temizel de Mozart’ı Beethoven’i, öyle bir ruh haliyle gezdi epeyce bir süre.


“Nasıl Delirdim”le tadında kalması gereken arayış, 2008’de yayımlanan “Hipnoz”la tatsızlaşmaya başlamıştı ki, yaptığı işin o kadar da ahım şahım olmadığı, melodisiz müzik ve anlamsız söz dizimleriyle Nilay Dorsa’nın bile Hande Yener kadar albüm yapabildiği ortaya çıktı. 2009 çıkışlı “Hayrola” ise büsbütün kabak tadı vermişti.

İnsan eli (ve elbette ruhu) marifetiyle çalınan enstrümanlardan tamamen arındırılmış elektronik müzik, zaten yeterince sentetik değilmiş gibi, bir de ruhsuz ve duygusuz bir vokal tekniğiyle icra edilir biliyorsunuz. Hande Yener de sanırım elektronik müziğin en çok bu tarafını sevdi.


Yer yer Sezen Aksu etkisinde, biraz Endülüs, biraz Makedon, baştan ayağa Akdeniz gırtlağıyla şarkı söylüyor iken, İngiliz aksanlı bir Türkçeyle yorumsuz/mimiksiz şarkı söylemek şüphesiz ki daha kolaydı ve elbette daha havalıydı. Zaten ülkenin sonradan zengin ailelerinin yeni yetmeleri de benzer bir üslupla konuşuyordu. Yani bu tarz tam Reina’lık, Sortie’lik, Alaçatı’lık, Torba’lıktı. E Hande’nin hedef kitlesi de Anadolu kırsalı değildi haliyle.

Peki sonra ne oldu? Ne olacak; Hande Yener ettiği onca lafı yedi ve yüzünü kızartıp popa geri döndü. Sanırım ki geri döndüğü anlaşılmasın diye de melodisiz şarkı stilini ve ruhsuz vokal tekniğini bu yeni nesil pop şarkılarına da ithal etti. Ve bunu kimle yaptı? Elbette zaten uzunca bir süredir bu mantıkta şarkı üretmekte olan Sinan Akçıl’la.


Onno Tunçların, Uzay Heparilerin, Cenk Taşkanların, Garo Mafyanların ve Aykut Gürellerin şarkı yazdığı/düzenlediği bir pop müzik geçmişinin şahidi iken, Sinan Akçıl’ın iyi bir besteci ya da aranjör olduğunu söyleyebilmek mümkün değil; Allah çarpar adamı. Zaman zaman iyi işler yaptığı olmuştur elbette ama bu onun adının yukarıda saydığım isimlerin arasında sayılmasına mümkün değil, yetmez.

Bestecilikte fabrikasyon çalışmasının ve dahası şarkı söylemeye teşebbüs etmesinin pek fena hatalar olduğunu düşünmekle beraber, onun bu kadar talep görmesiyle koşut olarak çeşme akarken küpünü doldurmak gibi bir gayrete girmesini de anlaşılabilir buluyorum. Birileri de gelip benden iyi mi kötü mü bakmadan beste almak için büyük büyük paraları önüme serse, ben de “Aman bu şarkım kötü oldu, bunu vermeyeyim,” diye düşünmem herhalde. Alan razıysa veren neden razı olmasın? Eh bir de popüler müziğin ahlâkı olmaz diye düşünenlerdensiniz, bu iş bitmiştir. Belli ki Akçıl da bu fikirde. Hem bu kadar eleştirildiği halde, hem de şarkıcılar ve yapımcılardan bu kadar talep görüyorsa, suçlamamız gereken o mu; bir daha düşünmeliyiz belki de.


Dolayısıyla Hande Yener de popa dönüş albümü “Hande’ye Neler Oluyor”u tamamen Sinan Akçıl’a emanet ederken en ufak tereddüt göstermedi. Zaten on bir şarkının on birini birden ondan alacak kadar güvendiyse bestecisine, kim ne diyebilirdi ki?

Sinan Akçıl basit bir çözüm bulmuştu, elektronikle epeyce zaman yitirmiş, handiyse küme düşmüş Hande’yi popun birinci ligine döndürmek ama döndürürken de renk vermemek için. Yener’in bir dönem ortalığı kasıp kavurmuş “Kırmızı”sından esinlenerek “Bodrum”u, “Acı Veriyor”undan esinlenerek de “Çöp”ü bestelemiş, elektroniğe başlangıç noktası sayılabilecek “Kelepçe”den ise “Sopa”yı çıkarmıştı. Her üçü de orijinallerinin “seyreltilmiş” versiyonlarıydı. Hande’nin elektronik vokal tekniği de aynen devam ettiği için hesapta yiğitliğe de bir şey sürdürülmemiş oluyordu.


Hande Yener arayı fazla soğutmadan, ikinci bir “Made by Sinan Akçıl” albümle, “Teşekkürler”le geçtiğimiz günlerde tekrar arz-ı endam eyledi.

Artık iddia edildiği gibi sevgili olmalarından mıdır; yoksa Hande söylediği (ve bizim inanmak istemediğimiz) gibi sahiden Sinan Akçıl’ı “Onno Tunç’u” olarak mı görmektedir, orası bilinmez. Ama bu ortaklığın benzer ikinci bir albümle süreceğini duyduğumda sonrasında olacakları , inşallah yanılırım diye düşünmekle beraber, aşağı yukarı tahmin etmiştim. Albümün şu ana kadarki gidişatı  yazık ki yanılmadığımı gösteriyor.


Her şeyden önce albümü baştan sona dinlediğinizde aklınızda kalan 48 dakikalık tek bir şarkı oluyor. Onun da melodisini hatırlamakta zorlanıyorsunuz; çünkü yok! Sanki Sinan Akçıl uykusunun kaçtığı bir gece oturmuş ve sabaha kadar 12 şarkı bestelemiş. Sabaha karşı artık iyice uyku bastırmış olmalı ki, son bir gayretle “Aşkın Dili (Nonazayi)”ni yazarken de elinde olmadan biraz saçmalamış.

Ertesi gece stüdyodaki mikserde kayıtlı biri yavaş, diğeri hızlı şarkılar için hazır maket altyapıların üzerine şarkıları oturtmuşlar, sonra da sağına soluna farklı sesler döşeyerek farklı gibi tınlayan şarkılar elde etmişler.


Albümde belki de tek iyimser yaklaşılabilecek şey, Hande Yener’in bazı şarkılarda iki binlerin ilk yarısındaki ses rengini ve şarkı söyleme stilini anımsatan bir yorumu tercih etmesi. Hani bir tık daha ileriye giderse, (Fazıl Say gibi bir “usta”dan sonra bu kelimeyi kullandığım için çok özür diliyorum ama maalesef daha kibar bir tanımı yok) “yavşak” şarkı söyleme stilinden tamamen kurtulabilirmiş gibi görünüyor.

Bunun ötesinde bu albüm en ufak yeni bir şey barındırmıyor. Her şey bir önceki albümün tekrarı/çeşitlemesi ve dahi eski Hande Yener albümlerinin suyunun suyu gibi. Melodik ve müzikal fakirliği bir yana, “Kalbine bulutluyum” gibi, “Sonunu mutlu görmek değiliz” gibi alabildiğine ifade bozukluklarıyla dolu, kopuk kopuk ve birbirinden manaca bağımsız satırlardan oluşan şarkı sözleri dinleyenden tahammül istiyor.


Akçıl’ın şarkıcılığına yöneltilen bunca eleştiriye rağmen Hande Yener’le bu albümde de bir düet yapmasına, “Aşkın Dili”nin ana fikrinin “Honki Ponki”den alenen “esinlenme” olmasına, Hande Yener’in 2005 yılından bu yana takındığı tutarsız görselliğin gün geçtikçe göze daha pespaye ve ucuz (sandığı gibi Madonna ve Lady Gaga ayarında asla değil) görünmesine filan hiç girmiyorum zira kırıcı olmak istemem.

Hande Yener’in öyküsünün alt metninde ne yazık ki yıllardır “bir kariyer nasıl mahvedilir”i okuyoruz ibretle. Umarım ve dilerim ki daha fazla gecikmeden kendini toparlar. Çünkü onun iki binlerden bu yana, hatta bugün bile tek başına, açık ara farkla zirvede olmaması için hiçbir neden yoktu (rekabet ettiği Demet Akalın’dan hem ses hem de şarkıcılık olarak kıyaslanamayacak kadar farklı bir yerde durduğu gün gibi ortadayken). Yok eğer bu albümden sonra bile hala Akçıl’la birlikte Sezen Aksu-Onno Tunç olduklarına inanmaya devam edecekse, korkarım birkaç yıl sonrası bile Hande Yener için artık çok geç olacak.

Not: Yazının başlığı mı? Bu yazıyı okursa zat-ı şahaneleri, zaten teşekkür etmeyecektir doğal olarak. Ben gardımı baştan alayım dedim; başkaca bir manası yok!


KASIM 2011

10 Kasım 2011 Perşembe

DJ Gülbahar Kültür - "Turkish Pop Hits Volume III"



1965 yılında Ordu’da doğan Gülbahar Kültür, 1979'dan bu yana Almanya’nın Bremen eyaletinde yaşıyor. Babası vakti zamanında Almanya’ya çalışmak üzere giden Türk işçilerdenmiş. Bremen Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı ve Kültür Bilimleri bölümlerini bitirmiş ve sonrasında serbest gazetecilik, yazarlık ve yeminli tercümanlık yapmaya başlamış.

Yabancı bir ülkede, o ülkenin kendi dilinde yazıyor ve yazdıklarıyla kabul görüyor olmanın handiyse imkansızlığının üstesinden gelebilmiş biri Gülbahar Kültür. 1993 yılından beri Berlin Kadın Yazarlar Birliği, 1994 yılından beri de Alman Yazarlar Sendikası üyesi. Hem Almanca hem de Türkçede yayımlanmış bir çok kitabı, şiirleri ve çevirileri var.


1999'dan bu yana WDR-Funkhaus Europa radyosu için iki saatlik müzik bir programı hazırlamakta olan Gülbahar Kültür, müzikle olan bağını “Dj”lik yaparak da sürdürürken, bir yandan da yıllardır dünyanın dört bir yanından derlediği müzikleri bir araya getirdiği şahane albümlere imza atıyor.  


“Oriental Garden”, “Latin Garden”, “Gypsy Garden”, “African Garden”, “Asian Garden” serileri ve çeşitli ülkelerin şarkılardan derlenmiş “Made In ….” serisi ile bu konuda hatırı sayılır bir isim yapmış durumda. Tamamen Türkçe şarkılardan oluşan “Made In Turkey” serisi ise hiç Türkçe müzik dinlememiş bir çok Avrupalıya ilk kez Türk popu dinleten albümler olarak biliniyor.

Gülbahar Kültür imza attığı albümlerde yer alacak şarkıları uzun araştırmalar ve dinlemelerden sonra seçiyor. Çok bilinenlerin arasına her albümde mutlaka birkaç yeni ismi de dâhil ediyor. Onun bakışında ve müzikal anlayışında, umut vaat eden yeni isimler keşfetmek, onların şarkılarını derlemelerine koymak yaptığı işin en keyifli tarafı. Seçkiyi tamamladıktan sonra elindeki şarkıları art arta dizmekse en sancılı ama en yaratıcı süreç.


Kadri Karahan’la yaptığı röportajda*, yazarlıktan gelen kelime cambazlığıyla albüm derleme macerasını şöyle özetliyor Gülbahar Kültür:  “Tüm bunlar yaşanırken bazen kendimi dans gösterisine hazırlanan bir koreograf gibi hissediyorum :) Bazen de kısa filmleri toplayıp bunlar arasından beğendiklerini kendi kurgusuyla uzun metrajlı filme çeviren bir yönetmen gibi. Aslına bakarsan her seferinde başkalarının sırtından kendi bestelerimi yapıyorum :) Tüm bunların yanında en önemli kriter yaptığın işi sevmek ve sonuca en az senin kadar inanan bir ekip.”

Türkiye’de iki albümlük “Babylon Bar” serisine imza atan, bir dönem Açık Radyo’da program da yapan Gülbahar Kültür’ün “Turkish Pop Hits” başlığıyla hazırladığı serinin üçüncü albümü de geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı.


Albüm kartonetine bir göz attığınızda, yan yana asla düşünemeyeceğiniz isimleri ardı ardına sıralanmış görmek önce şaşırtıyor sizi. Şarkıları birbirinden bağımsız dinlediğinizde de bu ilişkiyi kurabilmek pek kolay görünmüyor. Ne var ki albümü başından sonuna dinlediğinizde her şey öylesine yerli yerine oturuyor ki; Gülbahar Kültür’ün deyimiyle “kısa filmler”, anlamlı ve çok etkileyici bir uzun metrajlı filme dönüşüyor. Kültür’ün asıl mahareti de bu zaten. Onun imzası olan albümlerin bunca ilgi görmesinin sırrı tam da burada saklı.

“Turkish Pop Hits Vol.III”, Mişa’nın Türkiye’de “single” olarak yayımlanan şarkısı “Bitti”yle başlıyor. Kapanışta ise Kahramanmaraşlı televizyon ve radyo programcısı Dvj Alper, yani Alper Taşlıalan’ın “Biri Gider Biri Gelir” adlı şarkısı var.

Burcu Güneş, Murat Boz, Murat Dalkılıç, Mansur Ark, Bengü, Volga Tamöz, Deha, Ayşe Özyılmazel, Ediz, Can Bonomo, Hepsi, Murat Eryalçın, Ebru Polat ve Aydilge de albümde yer alan diğer isimler.


Türkçe popüler müziğin farklı uçlarından, yaş ortalaması değil belki ama, müzikal çizgisi genç 16 ismin ardı ardına sıralanan şarkılarıyla albüm eğlenceli, hafif, hem dinlemelik, hem dans etmelik bir çizgide hiç teklemeden, zorlanmadan, dinleyeni çetrefilli yollara sokmadan, alabildiğine akışkan başlıyor ve bitiyor.


İçinde sevmediğiniz şarkılar, hiç dinlemediğiniz şarkıcılar yok mu? Benim vardı mesela. Ama nasıl çok lezzetli bir yemeğin içindeki sevmediğiniz bir muhteviyat (belki bir sebze ya da baharat) bütünün lezzeti içinde asla rahatsızlık vermezse damağınıza, burada da aynen öyle oluyor. Hele ki biraz pop severseniz, kulaklarınız bayram ediyor.

Gülbahar Kültür’ü Sadece Twitter’dan takip ederek bile kıvrak zekasına, dilbazlığına, müzikal duyarlılığına hayran olmak mümkün. İmzasını attığı işlerle Almanya’da adından çok söz ettirmiş ve halen ettirmekte olan bu Türk kızını ve yaptıklarını eğer hala keşfetmediyseniz, daha fazla gecikmeyin.

EYLÜL 2011

Eylem - "Bugün Burda"



Altmışlı yıllarda başlayan furyayla yurt dışında çalışıp para kazanmaya gitmiş Türkiyelilerin orada doğmuş, büyümüş ve yetişmiş ikinci, hatta üçüncü kuşaklarının Türk pop müziğine girişi doksanlı yıllara denk gelir. Cartel, Rafet El Roman, (Ah Canım) Ahmet, Yurtseven Kardeşlerle başlayıp devam eden bu zincire iki binlerde eklenen halka ise Hadise-Atiye-Eylem üçlüsü oldu.


Bu üçlüyü emsallerinden ayıran en önemli fark, yaptıkları müziğin tamamen Batılı tınlamasıydı. Onlardan öncekiler gerek görünüşleri, gerekse müzikleriyle arada kalmışlığın ya da sentezin (bazen biri bazen öbürü ağır basacak şekilde) gözünü çıkarırken, bu üç isim de Türkiye’de ilk tanındıklarında pek de Türkiyeli gibi değillerdi.

Gerekçesi ne olursa olsun Türkçe’nin düzgün telaffuz edilmediği şarkılarla (altmışlı yılların Ajda şarkıları hariç) başım hiçbir zaman hoş olmadığından, Hadise’nin Türkçe şarkılarına mesafeli davranırken, İngilizce şarkılarına herkes gibi ben de öldüm bayıldım.

Buna karşın, ne yalan söyleyeyim, Atiye’ye hiçbir zaman sempati duymadım. Tamamen kişisel olarak sesini ve şarkı söyleme stilini sevmemekle birlikte, genel geçer beğeni ölçütleri içerisinde de Atiye’nin müziğinin dinleyenlere ilkel şarkı sözleri ve çocukça bir müzikal tavırdan öte bir şey sunmadığını düşünüyordum.


Gel zaman git zaman, Hadise’nin iyiden iyiye Türkçe şarkılar söylemeye başladığı günlerde, aslında sanıldığı kadar da umut vaat etmediği hissine kapılmıştım ki, tam da o sırada Eurovision sahnesindeki başarısızlığı doğruladı bu hissimi. Hemen ardından gelen “Bence evlenmeliyiz, hem de bu sene” felaketini ise kulaklarımı tıkayarak geçiştirdim. Son albümünün çıkış şarkısını ilk kez seslendirdiği Power Türk gecesinde dans ederken o ağzından, burnundan, kulaklarından, saç diplerinden taşan hırsı ve hatta öfkesi onun umduğu gibi  “vay be” dedirtmekten ziyade “yazık be” dedirtti ben dâhil pek çok kişiye.


Üçlüden geriye kala kala Eylem kalmıştı. İçlerinde en iddiasız, en az mütevazı ve en az gösterişli görünen, handiyse evimizin kızı Eylem.

2006 yılından bu yana iki albüm ve bir “single” yayımlayan Eylem, yakın zamanda piyasaya çıkan yeni albümü “Bugün Burda”yla yoluna devam ediyor.


İçinden geçedurduğumuz şu internet çağında artık müzikte hiçbir günah saklı kalmıyor. İster bir şarkıdan esinlenin, ister bir klipten, ister görsel alıntı yapın, ister sözel, er ya da geç enseleniyorsunuz. Sanal âlem, bu işi kendine meslek edinmiş “intihal hafiyeleri” ile dolu nicedir. Hâl böyleyken memlekette yerli Beyonceliğe soyunmayı, Shakiralıklar taslamayı filan yemiyor kimse. Buradan alınabilecek bir mesafe yok artık. Eskidendi o işler.

İşte tam da bu noktada Eylem’in son albümü “Bugün Burda”yla bahis konusu diğer iki isimden bir adım öne geçtiğini söyleyebilmek pekâlâ mümkün. Çünkü Eylem, bu albümüyle öncelikle kendi müziğinde ilerleme kaydetmiş gibi gözüküyor.


Özellikle albümün çıkış şarkısı “Hayat Devam Eder”, Eylem’in sadece, Türkçeyi İngilizce telaffuzla çekiştirip yayarak şarkıları gırtlak oyunlarına bulayan ve ne kadar iyi dans edebileceğini göstermek gayretiyle her klipte yerli yersiz kıvrılıp bükülmekten bir hal olan özenti bir karbon kopya Christina Aguilera (ve benzerleri) imajını altüst ederek, ona yeni bir ivme kazandırıyor. Birbirinden eğlenceli ve kolayca dile düşmeye aday iki şarkı; “Kaldır Elleri” ve “Aşkım Diye Bağırırım” da bunu destekliyor.

Etkin bir şekilde yaylı partisyonlar üzerine kurulu vurucu bir “slow” olan “Helal Olsun” da (“wohooo ohooo yeahhh” kısmı hariç) albümün ilk dinleyişte dikkat çekenlerinden.


Albümün geri kalanı ise “R&B” sularında gezinen ve önceki albümlerindeki Eylem’e daha yakın duran şarkılarla dolu. Türü sevenlerin kayıtsız kalamayacağı, en azından doğru dürüst şarkı sözleriyle benzerleri arasından sıyrılan eli yüzü düzgün şarkılar bunlar.

Albümün bütünü içerisinde eğreti duran “Feslikan” ve daha önce farklı dillerdeki versiyonlarıyla birlikte “single” olarak yayımlanmış “İstanbul 2010” ise kendi adıma ikinci kez dinlemeden geçtiğim, hatta “keşke albümde olmasalardı” dediğim şarkılar oldu.   


www.gercekpop.com ve www.fatihmelek.net internet sitelerindeki müzik ve sinema üzerine yazdıklarıyla tanıdığımız Fatih Melek, bu albümdeki bir çok şarkıya (bazılarında Eylem’le ortaklaşa) imza atmış ve belli ki Fatih Melek ile Eylem’in kimyası çok doğru tutmuş. Albümde Fatih Melek imzası, kendine ait sıcak renkler taşıyan, yaygın eğilimin aksine ağlamaklı olmaktan özenle uzak durmuş, ferah, genç ve taze şarkılar olarak kendini gösteriyor.

Orhun Sevindik tarafından yapılan düzenlemeler, türün doğası gereği tamamen elektronik sesler üzerine inşa edilmiş. Belli ki şarkılar da bunu istemiş zaten. Modern ama daha da önemlisi, başından sonuna abartısız bir müzikal çizgisi var albümün.


Bununla birlikte Eylem Türkçe şarkı söylemeye devam etmek niyetinde ise, diksiyonunu (özellikle sesli harflerini) düzeltmek için biraz gayret sarf etmeli.  Belki biraz daha “Hayat Devam Eder” gibi şarkıların peşinden gitmek de onun lig atlamasına yardımcı olabilir. Zira hedef kitle göz önüne alındığında, Türk popüler müziğinin skalası içerisinde R&B ve türevleriyle daha ileri gidebilmek pek mümkün görünmüyor.

NOT: Konuşma dilinde hepimizin “burda” diye telaffuz ettiği kelimenin yazı dilindeki karşılığı “burada”dır ve doğrusu da budur. Keşke albümün adında geçen bu kelime de doğru yazılmış olsaydı.

EYLÜL 2011

9 Kasım 2011 Çarşamba

Ajda Pekkan - "Farkın Bu"

“FARKIN NE?”


Henüz albüm çıkmadan ilk şarkı “Yakar Geçerim” radyolara servis edildiğinde, Twitter’da şuna benzer bir yorum yazmıştım: “Bu yazın şarkısını Ajda Pekkan yapmış, herkese geçmiş olsun!”

Aradan bunca zaman geçtikten sonra bunu hatırlatmamın sebebi, kehanetimin doğru çıkması. Yok hayır, öyle “aman da ben nasıl da iyi bilirim bu işleri” diye bağlayacak değilim lafı; aksine genellikle yanılırım bu tip tahminlerimde. Adına popüler müzik denilen karmaşık işte kimin, neyin, nasıl, ne derece sevilip tutulacağını önceden kestirebilmek her babayiğidin harcı değildir. Bu işi meslek edinmiş prodüktörler bile ters köşeye yatar kimi zaman; kaldı ki bir gariban müzik yazarı niye yatmasın? Mesele o değil. Mesele görünen köyün kılavuz istememesi. Şöyle ki…


Bir kere Tarkan eli değmiş ne varsa kredisi yüksek oluyor dinleyici gözünde. Bunu daha önce de deneyimledik birkaç kez. Tarkan’ın Sibel Can’a verdiği B sınıfı şarkılar bile iyi iş yaptıysa, Ajda’ya verdiği haydi haydi yapacaktı, burası belliydi.

Sonra ortalıkta bir düet lafı dolaştı ama Tarkan tıpkı Nazan Öncel’in albümündeki gibi burada da düet filan yapmamış, olsa olsa “vokal” denilebilecek bir “sesli dokunuş”la yetinmişti. Ama dedim ya Tarkan’ın sesinin (tabirimi mazur görün) ölüsü bile para ederdi havada karada. Değil “Aaaaaaa” demesi, “intro”nun üzerine öksürmesi bile yeterli olurdu. Bu memlekette pop müzik pop müzik oldu olalı gündem teşkil etmiş bir (süper müper değil artık) starlar ötesi yegane sanatkârımızla, muhtemelen gelecek kuşakların hafızasına benzer sıfatlarla kazınacak şimdilik sadece “mega” starımızın aynı şarkıda şu veya bu şekilde buluşması hiç de az şey değildi.


Tamam düetlerden/müzikal ortaklıklardan hepimize fenalıklar geldi kabul ama takdir edersiniz ki bu bir Ferhat Göçer-Petek Dinçöz ya da ne bileyim Mustafa Ceceli-Elvan Günaydın ortaklığı değil. Koskoca Ajda ve koskoca Tarkan’dan bahsediyoruz. Destur çekelim. Çekmeliydik yani. Çekmeyenler oldu; fena da yanıldılar. Tüm sayısal/fiziksel veriler (tıklanma, dinlenme, radyolarda çalınma, kulüplerde bangırdatma oranları) kadar genelin ortak fikir paydası da gösteriyor ki, 2011 yazına damgasını vuran şarkı “Yakar Geçerim” oldu.

Fark ettiyseniz “Bu şarkı Ajda’ya yakıştı mı?” sorusunun cevabını saklı tuttum yukarıdaki paragrafları yazarken. Çünkü asıl eleştirilen nokta tam da burasıydı. Ajda “ufak ufak uzarım” der mi? Ya da “pılımı pırtımı”?.. Bu zamanda “sevene zulmetmek” alaturkalığı mı kaldı? Ya da üstat Dilmener’in dört başı mamur bir Ajda hayranı olarak tek cümleyle özetlediği gibi; “Koskoca Süper Star çoluk çocuğun elinde oyuncak” mı edildi?..


Peki o zaman bir de başka bir pencereden bakalım. Ajda Pekkan’ı Ajda Pekkan yapan nedir sizce?.. Sadece şarkıları mı?.. Bence değil. Ajda Pekkan daha ilk günden beri (altmışlı yıllardan bahsediyorum) hep görüntüsüyle koşut bir şarkıcılık başarısını sürdürdü. Tam da bir “star”da olması gerektiği gibiydi her şey. Bir illüzyon gösterisiydi. Oysa o aslında “Kapı açık arkanı dön ve çık” derken de öyle bir kadın değildi. Öyle olsa, o şarkıyı söyledikten beş yıl sonra evinin kadını olup, kocasına kendi elleriyle pişirdiği kahveyi servis ederken mutlu mesut görüntülenmeyi göze alabilir miydi?


Ajda’nın hangi şarkısı ya da hangi albümü Türkiye’de popüler müziğin gidişatını değiştirdi; yeni, farklı, denenmemiş, çığır açan ve benzeri sıfatların her hangi birisine layık görüldü? Tabii ki bir çok konuda örnek ve öncü oldu ama örnek olduğu konu hiçbir zaman müzikal duruşu değildi. Hatta kim bilir belki müzikal bir duruşu da yoktu!

Mesela bahis konusu ettiğimiz “Bambaşka Biri” bugün hâlâ Demet Akalın ve türevlerinin ekmek yemesini sağlıyor. Peki Ajda o şarkının neresinde?.. Ben söyleyeyim; sadece taşıyıcısı ya da başka bir deyişle mankeni. Evet, Allah için güzel bir manken. Öyle dik duruyor, öyle yürüyor, öyle bir taşıyor ki ona biçilen şarkıları, biz onu gerçekten şarkıdaki kadın sanıyoruz. Ama aslında şarkı(lar)daki kadın Fikret Şeneş’ten başkası değil!


Denilebilir ki, başından beri Ajda Pekkan’ın bir bütün olarak elbiseyi güzel taşıma kaygısı, elbisenin kendisinden daha önemli oldu. Nitekim üzerinde en kötü elbise bile güzel durdu bu yüzden. Çünkü onun derdi kendini en güzel, en genç, en hayranlık uyandırıcı, en popüler kılacak elbiseleri giymekti. O elbiseleri kimin, nasıl yarattığı hiç önemli değildi. Bundan kırdı geçti birlikte çalıştığı herkesi. Bir Fikret Şeneş’i küstürdü, bir Şehrazat’ı… Elli bin yeni söz yazarı (buna ben de dahilim), besteci ve aranjör denedi, bugün beğendiğini yarın hiç beğenmedi; üç gün birlikte can ciğer kuzu sarması çalıştığını, dördüncü gün kapının önüne koyuverdi. Çünkü o “ne yazık ki çerçeve değil; resim arıyor”du! (Ajda’nın bütün hayatını özetleyen bu tuhaf cümlenin Serdar Ortaç’ın kaleminden çıkmış olmasındaki paradoksu ne kadar yazsam bitmez, o ayrı.)


Şimdi elli yıla yaklaşan müzik yolculuğu boyunca müzik adına duyduğu tek tük kaygı da hep kendine baktığı aynada görmüş bir “star”dan bahsediyoruz. Bu kadın altmış beş yaşından sonra neden bu minvalde kaygılara bulansın ki? Ne yapmasını bekliyoruz mesela? Bir caz albümü (ki mutlaka şahane yapar yapsa)? Zuhal Olcay, Bülent Ortaçgil ayarında kalburüstü bir şeyler? Opera aryaları ve klasik “balad”lar dolusu bir albüm?.. Hadi hepsinden geçtim; o çok sevdiğimiz yetmişli, seksenli yılların Ajda’sına geri dönse?..


Ajda’nın istediği bunların hiç biri değil. O bugünün Kral Tv’nin Top 20 listesinde Demet Akalınlarla, Hande Yenerlerle, Gülşenlerle yarışmak istiyor. Ve yarışıyor da nitekim. Nasıl mı?.. Bir Tarkan bestesiyle tabii ki! Bu kadar basit.

Eğer bugün Ajda’nın “Yakar Geçerim”i söylemesini eleştireceksek, o zaman starımız şahanemizin tam da Fransalara gidip gelmelere doyamadığı, yurt dışına açılıp açılıp sarı saçları ve yapma çilleriyle geri döndüğü, gözümüze Batılıdan da Batılı gözüktüğü günlerde plak yaptığı “Kaderimin Oyunu”nu, “Dert Bende”yi ne yapacağız?


İlk kez tamamen yerli bestelerden oluşturulan ve “jazzy” bir “sound” yakalamak için özellikle Garo Mafyan’la çalışılan 1982 çıkışlı “Sen Mutlu Ol” albümündeki aynı adlı şarkı ve hemen ardından gelen zır arabesk “Felek”i nereye koyacağız?

Ya o ayılıp bayıldığımız “Ajda ‘90” albümündeki onca şahane şarkı arasında bir anlamsızlık abidesi gibi duran “Hayırdır İnşallah” (nam-ı diğer “Ne ala Mualla”) neyin nesiydi? Ondan daha da anlamsız “Sarıl Bana”yı, “Tazem”i ve daha nicelerini duymadık, dinlemedik mi?

Yani Ajda bunu ilk kez yapmıyor sizin anlayacağınız. Çünkü onun dert ettiği duruş, müzikal bir duruş değil. Popülerin tam ortasında durmak istiyor. Ve biz de onu orada seviyoruz zaten. Gerisi yersiz “aman hiç beğenmedim”cilikten öteye geçmiyor.


Bütün bunları üst üste koyduğunuzda, yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı defalarca kalıp değiştirmiş, son dakikaya kadar da son halini alamamış “Farkın Bu”, tek bir şarkısıyla bile başarıya ulaşmış bir albümdür. Ajda’nın yaşına geldiğinde , peşi sıra sürüklediği neredeyse bir insan ömrü kadar uzun bir kariyere rağmen, yenilenip, yeni kalıp, ayakta durabilen ve torunu yaşındakilerle aşık atabilen ikinci bir “star” çıkarsa günün birinde, Ajda’nın hatalarını o zaman tartışmaya başlayabiliriz. Ama şimdilik averaj Ajda’da!

“Yakar Geçerim”in gözle görülür başarısını ve (fazla geç kalmadan üzerine gidildiği takdirde) en az üç “hit” daha çıkarabilme potansiyelini bir kenara koyar ve bir bütün olarak albümü ele alırsak, bambaşka bir tablo çıkıyor karşımıza.


“The Best Of Ajda”yla doksanlı yılları tam da son dönemecinde, kıl payı kârda kapatan Ajda’nın, iki binlerin başından beri derli toplu bir albüm çıkaramadığı ortada. “Farkın Bu” ne yazık ki bu genellemeyi değiştirmeyecek bir çalışma olmuş.

“Diva” felaketinden sonra “Sen İste”yle tekrar yol almaya başlayan Ajda, “Cool Kadın”da sadece birkaç şarkılık sükse yapmış, albümün tamamı dişe dokunur çıkmamıştı. “Aynen Öyle” nispeten daha derli toplu dursa da, tam da Ajdalık Şehrazat şarkılarının (muhtemelen yine Ajda’nın isteği doğrultusunda yapılmış) fazla sentetik düzenlemeleri, müzikal açıdan tatsız bir albüm çıkarmıştı ortaya.

Kuşkusuz ki gelecekte iki binlerin Türk popu bahis konusu edilirken “Sen İste”, “Vitrin”, “Aynen Öyle” ve “Flu Gibi” başta olmak üzere, bu albümlerden bir çok şarkı da listeye girecek; ama yine de bu albümlerin hiç biri “Süper Star” serisinin ilk üç albümünden biriyle bile denk olamayacak, bunu da kabul etmek lazım. İşte “Farkın Bu” da aynı kararsız ve yarım yamalak yoldan gitmişe gibi görünüyor.


Bu albümdeki şarkıları iki ayrı kategoride toplamak mümkün. Öncelikle “Yakar Geçerim”in öncü olduğu “bugünün popu” kategorisi. “Arada Sırada”, “Hadi Gel” ve “Özetle” bu başlığın altına alınabilecek diğer şarkılar. Bu dört şarkı da başka bir kaygı taşımaksızın, doğrudan doğruya bugünün dinleyicisi yakalamak maksadıyla albüme konulmuş, bu çok belli.

Bir Sinan Akçıl bestesi olan ve aslında çıkış şarkısı yapılması düşünülürken neden sonra vazgeçilen “Arada Sırada”, üç versiyonla albüme girdiğine göre, albümü kotaranların beklentisini yüksek tutmuş bir şarkı olsa gerek. Haksız da sayılmazlar. O kadar yapışkan bir melodisi var ki şarkının, nakarat bölümünün bir türlü akmayan, dile takılan şarkı sözlerine rağmen, “hit” olması neredeyse kesin gibi. (Tam da bu satırları yazdığımın ertesi günü Sinan Akçıl’ın Twitter’da (imlâsını değiştirmeden alıntılıyorum) “ARADA SIRADA''sarkısını aynı albumun çıkış sarkısından daha cok sahiplenen Turk halkına tesekkur ederim..sevgiler..” yazması konusunda bir yorum yapmamak için kendimi zor tuttuğumu bilmenizi isterim.)


“Arada Sırada”nın Ajda’ya, Ajda’nın da bu şarkıya kattığı hiç bir şey yok. Sözgelimi Ziynet Sali de söylese dile düşermiş bu şarkı. Hatta Ajda’nın doksanların başında her nasılsa kapıldığı ve artık kurtulmuş görünse de, bulduğu her fırsatta tekrar ortaya çıkardığı şu boğum boğum gırtlak nağmelerinden, o abartılı Ebru Gündeş soslarından arınsa, daha bile etkili bir şarkı haline gelebilirmiş.   

“Hadi Gel” ise tam tersine, çok sıradan bir Serdar Ortaç şarkısı olabilecekken, Ajda’nın sesinde dikkat çekici ve akılda kalıcı bir hale dönüşüyor. Ne ki bu şarkının sözleri tam anlamıyla deli saçması. Evet, Serdar Ortaç şarkılarında hiçbir zaman edebi mısralar aramadık, hatta yeri geldi onu böyle de kabul ettik ama “Yürekte yara küsmeden” ne demektir Allah aşkınıza? “Olası gözyaşı”nı geri istemek nasıl bir şeydir? Peki bir insan nasıl “servet” olur?.. Bu ve buna benzer, neredeyse her cümlede başka türlü bir akıl durgunluğu (dumur) yaşatan tanımlar, tabirler, ifadelerle dolu bir şarkı “Hadi Gel” (“Biraz erkek olalım” kısmına hiç girmiyorum farkındaysanız). Hani o sözlerinden dolayı eleştirilip duran “Yakar Geçerim” var ya, gayet masum kalıyor “Hadi Gel”in yanında inanın.


Albüm piyasaya çıkmadan ve son halini almadan çok önce Ajda Pekkan bu şarkıyı bir televizyon programında ENBE Orkestrası eşliğinde “playback” yaparak söylemiş, sonra Serdar Ortaç, henüz izni için imza bile vermediği şarkısının televizyonda seslendirilmesinden rahatsız olunca bir takım gel-gitler yaşanmıştı. Şarkının albüme girmeyeceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak iş sonradan tatlıya bağlanmış olacak ki şarkı albüme girdi ama epeyce geri plana itilmiş olarak. “Single” olarak çıksa “Resim” kadar olmasa da ona yakın ses getirebilecek “Hadi Gel”in bu albümde pek şansı yok gibi gözüküyor.

Söz ve müziği Onur Baştürk’e ait “Özetle” ise diğer üçünün arasında en genç duran, buna karşın en zayıf kalan şarkı. Melodiye değil, ritme yüklenmiş bu şarkının dans edilen, eğlenilen mekânlarda çalınma ihtimali yüksek evet ama öyle kolay eşlik edilebilecek, ezbere alınıp, birlikte söylenecek bir şarkı değil. Keşke Ajda bu şarkının nakarata doğru yürüyen bölümlerini böyle Ferhat Göçer janrından bir pes bir dik söylemek yerine sadece pesten ama adeta fısıldar gibi, seksi bir sesle söyleseydi. Çok başka bir etki yaratılabilirdi sanki.    


Albümdeki bir diğer kategori ise eski Ajda şarkılarını hatırlatan, daha ziyade seksenlerdeki Ajda’nın rüzgârını estiren dört şarkı; “Farkın Bu”, “Yine Tek”, “Heves” ve “Asla”. Zaten “Heves” dışındaki diğer üç şarkının üçü de yabancı şarkılar üzerine yazılan Türkçe sözlerle oluşturulmuş (eskiden “aranjman” adı verilen yöntem) “cover”lar. Ajda’nın her dönem, her devirde şarkıcı olarak en iyi olduğu alan tam da bu zaten. Özellikle “Farkın Bu”, adeta “Süper Star ‘83” albümünden arta kalmış gibi duruyor, gerek şarkının melodik yapısı, gerekse Ajda’nın vokal tekniği açısından.


Yakın ya da uzak çevremden, albümü dinleyen, bilen hemen herkesten edindiğim izlenim, “Yine Tek”in açık ara önde olduğunu gösteriyor. Hareketli “hit”ler bir yana konulursa, “Yine Tek” sahiden de farklı bir etki bırakıyor dinleyende. Bu şarkı da “Sen Mutlu Ol”dan çıkıp gelmiş gibi. O albümdeki Garo Mafyan düzenlemelerinin tadı çok belirgin hissediliyor. Ajda’nın Doğulu olmaktan da, Batılı olmaktan da vazgeçmemiş yorumu ise en çok bu şarkıya cuk oturuyor.

“Asla” diğer ikisine göre daha yeni duran, doksanlar civarında gezinen bir “cover”. Ciddi bir şarkıcılık performansı gerektiren, enteresan bir melodik yürüyüşü var bu şarkının ama haliyle Ajda haydi haydi üstesinden geliyor. Her ne kadar Nazan Öncel’in yazdığı Türkçe sözler, Öncel’den beklenecek kadar şaşırtıcı olmasa da, “Asla”, albümün çıtasını yükselten şarkılar arasında rahatlıkla sayılabilir.


Söz ve müziği Muraz Aziret imzası taşıyan “Heves” ise, klasik Ajda tarzının izinden giderken biraz daha “Cool Kadın” albümüne yakın duran, biraz “Vitrin”, biraz “Amazon” etkisi hissedilen bir şarkı. “Başıma taç olsun, canıma yoldaş olsun,” başta olmak üzere klişeler üstü şarkı sözleri ise hayal kırıklığı yaratıyor. Keşke biraz daha özen gösterilseymiş.

Albümün bence en kötü şarkısı ise bu iki kategoriye de dâhil edilemeyecek tek şarkı olan “Ucuz Roman”. Ne Ajda’ya, ne de Yüksek Sadakat’e yakışıyor bu “Ucuz Roman”. Adeta zorla yapılmış gibi. Hani Ajda’nın “rock” söyleme hevesi deseniz, şarkının “rock”la da pek bir ilgisi yok. Enerjisi düşük, gidişi yoran, niye başlayıp niye bittiği belli olmayan, sıradanın da altında seyreden bir şarkı bu. Albüm sıralamasında “Ucuz Roman”ın hemen ardından “Arada Sırada”nın Seda Sayan versiyonunun gelmesi de bir başka ironi (Aslında Sinan Akçıl ve Tolga Kılıç versiyonu ama, stili “ver Seda Sayan söylesin” ya, o bakımdan).


Yeri gelmişken, “ay çok şahane bir şarkı bulduk, hadi dinleyicilere versiyonlardan  versiyon beğendirelim” mantığıyla “Arada Sırada”nın suyunu çıkarmaktansa, başka birkaç şarkıya daha farklı versiyon yapılsa daha iyi olabilirmiş. “Yine Tek”in hareketli bir versiyonu hiç de fena olmazmış mesela.

Albümde çok sayıda aranjörle çalışılmış. Ozan Çolakoğlu, Volga Tamöz, Sinan Akçıl, Emrah Karaduman, Selim Çaldıran, Tolga Kılıç ve albümün müzik direktörlüğünü de yapan Cem İyibardakçı. Her biri üzerine düşeni  hakkıyla yapmış olsa da, müzikal bütünlüğün önündeki en büyük handikap galiba bu çok çeşitlilik olmuş.


Bir de atlanmaması gereken önemli bir husus var. Herkesin bildiği üzere altmışlı yıllarda ve yetmişlerin bir kısmında şarkı kayıtları stüdyolarda canlı çalan enstrümanlar eşliğinde, bir defada yapılırdı. Sonra teknoloji geliştikçe enstrümanlar önceden kaydedilmeye, şarkıcılar bu “playback”lerin üzerine söylemeye başladı. Şimdilerdeyse hepsi birbirinden ayrı yapılıyor desem yeridir. Yani bırakın şarkıcının bir şarkıyı bir kerede baştan sona okumasını, her bir kelimesini başka bir gün söylemesi dahi mümkün. Nitekim bu rahatlığı, kolaycılığı, hileyi (artık adına ne derseniz deyin), kullanmayan yok gibi. Peki sizce Ajda’nın buna ihtiyacı var mı?

Yani Ajda stüdyoya girip dört dakikalık bir şarkıyı “playback” üzerine (elbette birkaç provadan sonra) bir defada söyleyemeyecek bir şarkıcı mı? Bence değil. Hatta şu an ülkede bunu yapabilecek yeterlilikteki sayılı şarkıcıdan biri. Ama her nedense Ajda’nın vokal kayıtları hep kesik kesik, kopuk kopuk. Belli ki kesilmiş, yapıştırılmış, “edit”lenmiş, hatta belki de “Pro Tools”lanmış (bir çeşit ses düzeltme programı).


Aslında bu problem son birkaç yıldır yayımlanan tüm albümlerde var ama doğrusu bu ya, Ajda’ya yakışmıyor. Ben Ajda Pekkan olsam, girer bir defada okur ve sesimin üzerinde bu kadar çok oynanmasına, ruhunu, duygusunu kaybedip mekanikleşmesine izin vermezdim naçizane.

Bir hayli “Photoshop”lanmış olmasına karşın, Ajda’nın şahane göründüğü Nihat Odabaşı imzalı kartonet resimleri ve genel olarak kartonetin tüm tasarımı gayet şık ve albenili. “Yakar Geçerim”in klibinde albüm kapak resimlerinin görselliğine gönderme yapılması ise görsel bütünlük açısından son derece yerinde bir tercih. Ajda tam da görmek istediğimiz gibi. Yaşsız, kusursuz, çok çarpıcı ve hatta eni konu seksi.


Belki “Farkın Bu” gibi iddialı bir ismin içini doldurmayacak bu albüm. Belki “Farkın Ne?” sorusunun Ajda kariyerindeki karşılığı olmayacak. Ama kabul etmeli ki Ajda’nın bu albüme kadar gelmiş kariyeri de öyle böyle değil. En iyilerinizi yolun çok başında yapmışsanız, sonra ne yapsanız dudak bükülür, kolay hazmedilmez. Yine de yazının başında saydığım nedenlerden ötürü, bu albüm görevini yerine getirmiş, 2011’i de Ajda dinleyerek, (dinlemesek bile) Ajda konuşarak geçirmemizi sağlamıştır. Kim bilir belki de Ajda’nın farkı aslında budur!

EYLÜL 2011