Bu Blogda Ara

22 Ocak 2011 Cumartesi

Erol Evgin - "Tüm Bir Yaşam"

“HUH HAH KAZAÇO !”

“Kazaço” dansım komşu kadınlar arasında büyük sükse yapıyordu. İnsanlara “Merhaba” ya da ne bileyim “Günaydın” bile demekten çekinen, tanımadığı birileriyle konuşmak zorunda kaldığında avuç içleri terleyen, kalp çarpıntıları çeken bir çocuk neden kendini konu komşunun önüne atıp hoplaya zıplaya dans eder ki? Bu ne karşı konulmaz beğenilme duygusudur ki kendini tek başına Tolga Han dans grubu sanma cüreti verir 13 yaşındaki bir tüyü bitmemişe? Her defasında çılgınca alkışlayan, takdir dolu cümlelerle ruhumu okşayan komşu kadınlar ve bu saçma sapan dansı bana öğreten Nükte de en az benim kadar suçludur şüphesiz.

O zamanlar nereden bilirdim memleket insanının eğlenmek bahis konusu olunca Ajdar’a bile alkış tutacak denli şuursuzlaşabildiğini, coşku vermeye de almaya da bayıldığını. Uzattıkça uzatırdım dansı. Alman Dschinghis Khan (Cengiz Han) topluluğunun Rus esintileri taşıyan şarkıları “Rocking Son Of Dschinghis Khan” çalmaya başladığında kollar çapraz vaziyette omuzlarda birleştirilir, ayaklar halay çekermiş gibi bir sağa bir sola sallanırdı. İkinci harekette pozisyon bozulmaksızın yavaş yavaş yere çökülür, zıplaya zıplaya geri kalkılırdı. Sonra eller belde birleştirilir, zıplamaya devam edilir, kol kola girilir, sağa sola dönülür ve yine hoppidi hoppidi hoplaşılırdı: “Huh hah kazaço, huh hah kozaço !...”


Ben amcamın kızının en yakın arkadaşı olan Nükte’den bu kadarını öğrenmiş, ama bununla da yetinmeyip, işin içine bir de Purdey tekmesi dahil etmiştim. Purdey, ünlü İngiliz klasiği Tatlı Sert dizisindeki kahramanlardan biriydi. Miss Emma Peel’i canlandıran kadın oyuncu diziden ayrılınca yerine Gambit adlı genç bir erkek ajan ve Purdey gelmişti. Sarı saçları Mirelle Mathieu modeli kesilmiş bu zargana misali zayıf kızcağızın en büyük marifeti kötü adamlara tekme savurmaktı. Durduğu yerde hiç beklenmedik bir şekilde bir ayağını havaya kaldırır, tek hareketle karşısındakinin elindeki silahı yere düşürür, onu etkisiz hale getirirdi. Biz çocuklar arasında Purdey tekmesi diye anılan bu erken dönem Matrix hareketi, “Kazaço” dansının sert figürleri arasına pek yakışmıştı.


Bir de müziği fazla yerel bulduğum için değiştirmiş, Abba’nın “Volues Vous” adlı parçasını daha uygun görmüştüm bu şaşaalı dansıma. Şarkının özellikle “aha, aha” diye devam eden bir bölümü vardı ki o kısımda bir sağ ayakla Purdey tekmesi savurdum, bir sol ayakla. Hareket bittiğinde dengemi sağlamak biraz zor olurdu ama yaptığım şey zaten dengeli bir insanın yapacağı iş değildi.


O günlerdeki en yakın arkadaşım Uğur da bana özenir, benimle birlikte o da atardı kendini ortaya. Eli ayağı uzamış, buna mukabil gövdeleri kısa kalmış, burnu sivilceli, sesi kart biz iki ergen ve Abba eşliğinde “Kazaço”!

Benim “Kazaço” dansına fena halde sardırdığım günlerde Türkiye’de müzikaller furyası hükmünü sürmekte idi. “Yedi Kocalı Hürmüz” ve “Hisseli Harikalar Kumpanyası” ile doruk noktasına çıkan bu furya neticesinde ortalık tiyatronun, müziğin ve dansın bir arada sunulduğu gösterilerden geçilmez olmuştu. “Kanlı Nigar”, “Selam Meloş”, “Geceye Selam”, “Şen Sazın Bülbülleri”, “Grand Kabare” ve daha neler neler...


Hangileri gerçekten müzikaldi, hangileri aslında sadece bir müzikli gösteriydi, tartışılır. Ama Batıda çoktan suyu çıkarılmış bu türü, alaturka temaşa sanatıyla çala kalem harmanlayıp Batılı örnekleriyle ilgisi bile olmayan yeni bir tür çıkarmıştık ortaya ve hepsinin adını da topyekun “müzikal” koymakta beis görmemiştik o günlerde. Ne olsa gazinolar eski ihtişamını yitirmiş, sokağa çıkma yasakları gece hayatını yerle bir etmişti. En ucuz yollu eğlence sayılan sinemalar, beşinci sınıf arabesk filmler, onlardan daha az kahredici olmayan iç bunaltıcı entelektüel filmler, ya da ucuz avantürlerle günü kurmaya çalışıyor, dramatik tiyatrolar ise kemikleşmiş seyircisinden gayrisine hitap etmiyordu. Müzikaller yeni ve farklı bir eğlenceydi. Ne kadar arz edilse o kadar talep görecekti, belliydi. Ondandır uzayıp gitti bu furya. Bir süreliğine alan da razı oldu satan da.

Bugünlerde tekrar eski günlerine dönmeye başlayan Yeşilçam, o günlerde ha öldü ha ölecek, bir hasta adamdı. Seks filmleri nedeniyle Yeşilçam’a küsen seyirci ne yapılsa sinema salonlarına geri dönmüyordu. Kemal Sunal da olmasa neredeyse popüler film çıkmayacaktı artık. Müzikallere akın akın gitmekte olan seyirciyi sinema salonlarına çekmenin bir yolu kalmıştı, müzikal film yapmak. Hem de öyle şarkılı, türkülü filmlerdeki gibi, başroldeki şarkıcının filmin konusuyla ilgili ilgisiz şarkı söylediği türden bir müzikli film değil, gerçek bir müzikal. Yeşilçam tarihi boyunca bir elin parmaklarını aşmayacak sayıda örneği görülmüş bir deneme. Filmin adı “Renkli Dünya” idi. Başrollerde Erol Evgin ve Gülşen Bubikoğlu vardı.


“Renkli Dünya”yı yukarılarda bir yerde bahsi geçen arkadaşım Uğur’la birlikte sinemada seyretmiştik. O günden sonra bir daha “Kazaço” dansı yapmadık. Bütün o alkışlara, takdir edilmelere ve komşu kadınlar arasında sınırlı kalsa da, edindiğimiz hatırı sayılır üne rağmen, aramızda hiç konuşmadan sessiz bir karar almış ve ondan sonra gelen bütün teklif ve ısrarları da geri çevirmiştik. Zannederim ne denli kötü dans ettiğimizin farkına varmamızı sağlamıştı o film. Gülşen Bubikoğlu’ndan bile daha kötüydük dans konusunda. Kendimizi başka alanlarda geliştirmeliydik. Nitekim ben kısa bir süre sonra her bir sayısı el yazması olarak ve tek nüsha hazırlanan, benden başka yazarı ve okuyanı olan bir dergi çıkarmaya başlayarak yayıncılığa soyundum (derginin ismi de “Çan Çan”dı, artık ne demekse), Uğur da her oynadığımızda gözünü hırs bürümesine sebep olan Borsa (Monopoly adıyla da bilinir) oyununun incelikleri üzerine ihtisas yapmaya koyuldu.

“Renkli Dünya” filminin bahsi ne vakit, nerede geçse, aklıma şu yukarıda anlattıklarım gelir. Nitekim Erol Evgin’in eski şarkılarıyla kotarılmış yeni albümünü elime alınca da aynı “ekstrem tenakuz”lara kapıldım ve gözümün önünden bir film şeridi gibi geçip giden bu fuzuli anımı sizlere paylaşmak istedim sevgili okuyucular. Yoksa asıl konumuz anlaşıldığı üzere yeni ve yine çok heyecan verici Erol Evgin albümü: “Tüm Bir Yaşam”.

Radyo ODTÜ geleneksel yaz konserlerinin bir yenisi 2006 yılı Mayıs ayında yapılacaktı. Farklı bir konser düzenlemek istiyorlardı bu kez. “Ah! Mazi...” tadında bir şeyler de olsun istiyorlardı konserlerde. Onlara birkaç alternatif önermiş, ama bu işin en güzel Erol Evgin’le olabileceğini söylemeyi de ihmal etmemiştim. Nitekim muhtelif görüşmelerden sonra onlar da Erol Evgin’la anlaşmışlardı. Saatler sürecek bir konser boyunca önce Levent Yüksel, ardından Zuhal Olcay ve Bülent Ortaçgil sahneye çıkacak, gecenin assolisti ise Erol Evgin olacaktı.

Buraya kadar her şey iyi, güzeldi. Ancak Mayıs ayından beklenmeyecek derecede soğuk bir havayla karşılaşınca hepimiz ne yapacağımızı şaşıracaktık o gün. Konser ODTÜ stadyumunda yapılmaktaydı zira. Herkesin tek bir endişesi vardı. Gece çöktükçe hava daha da soğuyacak, son ismin sahneye çıktığı dakikalarda, zaten saatlerdir üşümüş olan seyirciler istemeye istemeye de olsa belki de stadyumdan ayrılacaklardı.

Kulis çadırında epeyce bir süre sohbet ettiğimiz Erol Evgin de aynı endişeyi taşıyordu. Her zaman ki güler yüzlü ve zarif tavrıyla bu endişesini ört bas etse de, gözlerinden okunuyordu sıkıntısı. Ne var ki beklenenin tam aksi oldu ve Ortaçgil ve Olcay’ın şarkılarını sessiz sakin dinleyen binlerce kişilik kalabalık, Evgin’in sahneye çıkmasıyla birlikte adeta bir futbol maçındaymışçasına coştu, ortalık şenlik kıyamet bir hale dönüştü. Organizasyon sorumlusu Radyo ODTÜ elemanları şaşkınlıktan küçük dillerini yutacaklardı o anda. Doğrusu ya, ben bile bu kadarını tahmin edememiştim. O gece gün boyu üşümekten yorgun düşmüş o halimizle seyirciyle birlikte bağıra çağıra Erol Evgin şarkılarına eşlik etmemiz görülmeye değerdi. Evgin’in muhteşem sahne performansı, bitmek bilmeyen alkışlar ve o tüyler ürperten muazzam coşku da.

Kulis çadırında bulunduğumuz dakikalarda Erol Evgin’le yeni projeleri üzerine konuşmuştuk. “İşte Öyle Bir Şey”in devamını getirmek istiyordu. Bahis konusu albüm için yazdığım yazıyı henüz okumamıştı. Bence tez elden okumalıydı. Naçizane sözcülüğümde, hayranlarının ondan daha neler istediğini anlatan bir bölüm vardı çünkü o yazıda. Şaka yollu da olsa, gerçeğe dönüşmesinin imkansız olmadığını bildiğim temenniler (Bknz: “Play It Again Sam” başlıklı Yavuz Hakan Tok yazısı). Nitekim yazıyı okuduğunu çok sonra öğrendiğimde beni çok hoş bir sürpriz bekliyordu. “Senin önerine uyduk,” diyecekti bana Erol Evgin, “Albümün ismini “Tüm Bir Yaşam” koyduk”. İşte tam o dakika, üzerinden tam yirmibeş yıl geçmişken, ayağa fırlayıp tekrar “Kazaço” dansı yapmak geldi içimden. Neyse ki yaş kemale erdi ereli sevincimi bu kadar şuursuzca ifade etmenin her ortamda manalı olmayabileceğinin bilincindeydim. Sadece gülümsemekle yetindim.


“Erol Evgin’in Renkli Dünyası” adlı albüm 1982 yılında, “Renkli Dünya” filminin gösterime girdiği günlerde piyasaya sürülmüştü. Filmdeki şarkıların büyük bir kısmı, yeni düzenlemelerle Erol Evgin tarafından yeniden seslendirilmişti bu albümde. Filme ayılıp bayıldığım için plağını bir koşu gidip satın almış, tamamı Çiğdem Talu ve Melih Kibar imzası taşıyan şarkıları uzun süre dilimden düşürmemiştim. Bu üçlü ne yapsa bayılıyordum zaten, aksi düşünülemezdi. Ancak bir derdim vardı. Filmdeki bazı şarkılar bu albümde yer almıyordu. Mesela filme adını veren şarkı. Sonra filmin en eğlenceli sahnelerinden birinde bütün mahalle halkının, yani Adile Naşit’in, Ayşen Gruda’nın, Mürevvet Sim’in ve daha bir dolu Yeşilçam emektarının hep birlikte kendi sesleriyle söyledikleri “Talih Kuşu Kondu Başımıza” cümlesiyle başlayan şarkı. Ve elbette başrol oyuncusu Gülşen Bubikoğlu’nun söylermiş gibi yaptığı şarkıları seslendiren Yeliz’in sesi. “Bir Bakışın Yetti”, “Yabancı” ve “Memleket Hasreti”ndeki Erol Evgin - Yeliz düetleri. Nitekim çok uzun yıllar sonra televizyondan kaydedecek ve ancak bu yolla arşivime katabilecektim benim için çok kıymetli o şarkıları.

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Tüm Bir Yaşam” adlı albümde “Erol Evgin’in Renkli Dünyası” 33’lüğünde yer alan on şarkının onu da bulunuyor. Ne var ki bütün çabalara rağmen “Renkli Dünya” filminin “master” ses kayıtları bulunamadı. Erol Evgin’in elindeki bantlardan sadece bir tek şarkı çıktı ki o da bu albüme konuldu zaten. Bahsi geçen Erol Evgin – Yeliz düetlerinden biri; “Bir Bakışın Yetti”.


Albümün geri kalanında başka sürprizler de var. “İşte Öyle Bir Şey” albümünde plak versiyonuyla yer alan “Hep Böyle Kal”ın daha önce hiç yayınlanmamış farklı bir versiyonu, bu sürprizlerin en büyüğü. Melih Kibar’ın piyanosu eşliğinde seslendirilmiş bu versiyon Evgin’in tek bir piyano ile bile ne denli etkileyici şarkı söylediğini gösteriyor bize bir kez daha. Melih Kibar’ın piyanosunun tuşlarına nasıl aşkla dokunduğuna böylesi katıksız şahit olmak da ayrıca heyecan verici. Türk popunun en dokunaklı aşk şarkılarından biri olan “Hep Böyle Kal” başka bir değer ve anlam kazanıyor bu yorumuyla.

Daha önceki albümde hem orijinal, hem de “remix” versiyonu ile yer alan “Söyle Canım”ın yayınlandığı yıl itibariyle bu albümde de olması gerektiğini düşünmüş Erol Evgin. Ben olsam gerek duymazdım ama ne gam, nerde duysak yine aynı coşkuyla dinlemiyor muyuz bu şarkıyı da?

Erol Evgin ismini ülkedeki herkese ezber ettiren “Şoför Mehmet / Tanrım Bu Hasret Bitse” 45’liği de bu albümün bir başka sürprizi. Bu şarkılar Melih Kibar bestesi değil belki ama Evgin kariyerinin kilometre taşları olarak, ilk kez CD üzerine aktarılmış olmaları büyük önem taşıyor. Üstelik kayıtlar “master” bantlardan yapıldığı için son derece temiz. 

Onbeş şarkılık bu albüm sadece Erol Evgin diskografisinin önemli bir kısmını daha gün ışığına çıkarmakla kalmıyor, Türk popunun mucizevi işbirliklerinden birinin bir dolu çarpıcı örneğini daha gözler önüne seriyor. Bu şarkıları bilenler kadar bilmeyenler de çok şey bulacaklar bu albümde. Her şeyden önce bugünlerde neredeyse unutulmuş bir yaşam tarzının, başka bir bakış açısının, zarafetin, nezaketin, sahiciliğin, içtenliğin izlerini... Sonrasında şarkı sözünden, bestesine, düzenlemesinden yorumuna, kusursuz bir teknik ve profesyonellik.

Bu albümü ilk elime aldığım gün, bütün şarkıları ezbere biliyor olmama rağmen birkaç kez üst üste dinlemekten kendimi alamadım. Bir Gülşen Bubikoğlu geliyordu gözlerimin önüne, kafasında koca koca tüyler, her dem hayran olduğum afili saçları ve yürek çelen gülümsemesiyle sahnede, arkasında tipik bir müzikal koreografisi icra etmekte olan yeni yetme Çiğdem Tunç, Burçin Orhon ve diğer USG dansçıları, bir Purdey tekmeleri savuran ergen ben...

Bir yanda sevdiği kızı kaçıran kötü adamları sille tokat döve döve bayıltan en “Cüneyt” Erol, bir yanda “aha, aha” nidaları eşliğinde zıplarken tavandaki avizeleri sallayan (şimdilerde saygın bir diş hekimi, bu yazdıklarımı okursa bir daha benle hayatta konuşmaz sanırım) çocukluk arkadaşım Uğur... Derken kafamda bir şimşek çaktı! Öyle ya, bir önceki yazıda isteyeceğim her şeyi istemiştim Erol Evgin’den. E şimdi ben “Tüm Bir Yaşam” için bir albüm yazısı yazdığımda sonunu nasıl bağlayacak, bu defa ne isteyecektim? İşte onu o dakika bulmuştum.

Şu ana dek Çiğdem Talu – Melih Kibar ve Erol Evgin şarkılarından oluşan iki albüm yayınlandı. Üçlünün yeniden yayınlanmayan birkaç şarkısı daha var ama bir albüm dolusu değil. Pekala ya Çiğdem Talu ve Melih Kibar’ın Erol Evgin’den başka şarkıcılar için yaptıkları şarkılar? Bu serinin üçüncü albümünde neden o şarkılar bu defa Erol Evgin’in sesinden karşımıza çıkmasın?

Tanju Okan’dan Nükhet Duru’ya, Seyyal Taner’den Füsun Önal’a, Hümeyra’dan Coşkun Demir’e bir dolu isme verilmiş neresinden baksanız seksene yakın şarkı var. Onları şöyle bir gözden geçirsek. Onbeş tanesini seçsek. Sonra onları o günlerin aranjman stiliyle yeniden düzenlesek, bugünün ritim anlayışına pek de yüz vermesek. Bazı şarkıları asıl sahipleriyle düet yapsak... Mesela yıllarca birlikte sahneye çıkan ancak hiçbir albümde birlikte şarkı söylemeyen Erol Evgin ve Nükhet Duru ikilisinden “Söyletme Beni” düetini duymayı kim istemez? Ya Zerrin Özer’li bir “Seni Seviyorum” düeti? Seyyal Taner’le “Gülme Komşuna”, Füsun Önal’la “Beni Hatırlar mısın?”... Bir kez de Erol Evgin’den dinlesek “Koca Çınar”ı ya da “Bu Gece”yi...

Hayal etmesi bile güzel... Bilmem zor mudur böyle bir işe kalkışmak? Bilirim aslında da bilmesem daha iyi. Çünkü bazen bir kuyuya taş atmaktır en kolayı. Ben de öyle yaparak bitirim bu yazıyı.

ÖNEMLİ NOT : “Kazaço”  dansı küçük yaştakilerin ruhsal gelişimini etkileyebilecek öğeler içermekte olup, yapılması tavsiye edilmez. Lütfen denemeyiniz.

OCAK 2007  
   




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder