Bu Blogda Ara

10 Şubat 2011 Perşembe

Bülent Ortaçgil - "Sen"

ÇAKIL TAŞLARINI DENİZE ATAN ADAM


Uzun yıllardır yitirilmiş eski değerlerimiz arasında ilk sıralarda sayılan “mahalle kültürü”, bir süredir geri döndü! Çağın gereğine uygun olarak format değiştirmiş olsa da, iç dinamikleri neredeyse tamamen aynı. Zamana ayak uydurmuş sadece; adı Twitter olmuş!


Bir Bülent Ortaçgil yazısına bu tespitle başlamam ise tamamen kaderin bir oyunu. Ben tam da bu yazının hem öznesi hem de refakatçisi olacak albümü çaldırmaya başlayacaktım ki telefonumda, el alışkanlığıyla Ipod ikonu yerine Twitter ikonuna dokunuverdim ve karanlık ve yağmurlu bir Pazar öğleden sonrasının buram buram can sıkıntısı yüklü “tweet”leri, daha uygulamayı kapatmaya fırsat bulamadan dökülüverdi ekrana.

Son birkaç yılın en medyatik kadın popçusu kendisine saat başı gönderilen sepet sepet çiçeklerin resimlerini koymuş, “Ev çiçek bahçesine döndü, yeter!” “tweet”iyle dost düşman çatlatıyordu. İki “blog” yazarı, muhtemelen iki gün sonra pek samimi olmalarına vesile olacak bir söz dalaşıyla ortalık yerde birbirlerine verip veriştiriyor, birileri televizyonda ne izledi, gördüyse bir “tweet”le duyuruyor, birileri her yediğini, içtiğini, gezdiğini, üstelik resimli olarak takipçileriyle paylaşıyordu. Birileri birilerinin söylediklerini RT (“retweet”) yaparak söyleyenin asla tanımadığı başka birilerine iletiyor, kimi felsefi, kimi muğlak, kimi komik, kimi acılı, kimi saçma, kimi manalı, kopuk kopuk, 140 karakterlik cümlecikler alt alta dökülüyor, dökülüyordu.

Mahallelerde de böyle olmaz mıydı? Evine yeni bir iki eşya, üzerine yeni bir kıyafet alınca gösterenler (“mention”), göstermeyenleri uzaktan uzağa izleyip ne almış, ne giymiş, ne takmış takip edenler (“follower”), kim nereye gitmiş, kim kiminle gitmiş, ne yemiş, ne içmiş ya birinci ağızdan ya da ağızdan ağıza duyuranlar, birinin söylediğini yemeden içmeden bir diğerine aktaranlar (“retweet”), yedikleri içtikleri ayrı gitmezken kim bilir hangi sudan sebeple kavgaya tutuşan, kavgalı ve dahi küsken, ansızın can ciğer kuzu sarması olanlar… Hayatı mahallede yaşayıp, mahalle dışında yaşadıklarını da bir koşu gidip mahalleye anlatma telaşında kalanlar, hayatı mahalle kadar sanan, kendi gerçekliğini mahallenin gerçekliğinde sınayan, mahallede var oldukça hayatta var olduğuna inananlar… Yok muydu?.. Paragrafı başından itibaren “mahalle” kelimesinin yerine “Twitter” koyarak okuyun bakalım, değişen bir şey olacak mı?






Bir dokunuşla kapattığım Twitter, bir dokunuşla açtığım Ipod, dökülen ilk notalar, Ortaçgil’in sesi ve ilk cümleler…“Oturmuşum deniz kıyısına, tam da kayanın karşısına, çakıl taşlarını suya atarım…”

Hadi buyurun, buradan yakın! İlk üç cümle, bütün bir albümü anlattı bile. Deniz kıyısına, kayanın karşısına oturmuş, çakıl taşlarını suya atan adamın şarkılarını dinleyeceğim. “Tut”lardan “çek”lerden, “güvensiz tayfa”lardan, “korktuğu rüzgarlardan” soyunmuş, arınmış, “artık hiç canı yanmayan; çünkü denize açılmayan” kaptanın hikayelerini dinleyeceğim. Bülent Ortaçgil’in “Sen” albümünü dinleyeceğim.



Geçen yazın en güzel gecesini Ortaçgil’in 40’ıncı yıl konserinde yaşamış, bir Açık Hava dolusu şanslıdan biriydim. Sahneden gelip geçen her bir şarkıcı, başka bir Ortaçgil şarkısını dillendirir, seslendirirken, o bir kenarda, kah gitarı, kah sesiyle kendi şarkılarına çocuğunun elini tutan bir baba şefkatiyle eşlik ederken, şarkılar Maçka sırtlarından Boğaz’ın Marmara’ya döküldüğü sulara doğru akar, gökyüzünde yıldızlar yeryüzünü hiç olmadığı kadar aydınlatır ve hatta ısıtırken, hepimiz aynı büyünün tesiri altında, bir ağızdan çalmış, söylemiştik gece boyu. Bir ağızdan söylenmesi onca zor o kadar şarkıyı bu kadar dilimizden, kalbimizden geçirebilen adam, ne olsa büyücü olmalıydı bu çağda, bu zamanda.



O konserde almıştım yeni albüm müjdesini. Bundan bir önceki albümün; “Gece Yalanları”nın müjdesini de bir konserde aldığımı düşünmüş, Ortaçgil’le birlikte yemek yediğimiz, röportaj yaptığımız o şahane ODTÜ gecesini burnumun direği sızlayarak hatırlamıştım. Şimdi 2011 yılı albümü elimdeydi, dinliyordum.

Ortaçgil bu albümde, daha ilk cümlede söylediği gibi, denizin tam kıyısında durmuş. Hemen her şarkının ya içinde ya da içinden deniz geçiyor; olmadı, kokusu duyuluyor. Bunu üstadın Bozburun’a iyiden iyiye yerleşmiş olmasına bağlayanlar varsa da, bana mesele sadece fiziki anlamda denize yakın olmakla açıklanabilirmiş gibi gelmiyor. Kaldı ki başından beri deniz, Ortaçgil şarkılarının temel izleklerinden biridir. Kızını bile “adı denizden gelen kızım” diyerek sevmiş bir adamdır Ortaçgil. Tıpkı bir önceki albümün yalan ekseninde dönen şarkılardan oluşması gibi, bu albümün de bilinçli bir seçimle “Denize Doğru” yürüdüğünü söylemek yanlış olmaz (en azından kartonetten bile belli öyle olduğu.)



Sokakları (hepsi değilse bile, bir kısmı) denize açılan bir şehirde yaşayan ben ve bencileyin nice Ortaçgil müptelasının denizle ilişkisi renginden, kokusundan, manzarasından, olsun olsun midyesinden, balığından pay almaktan ibaretken, Ortaçgil “Çözdüm her şey çok basit, denize doğru üç beş dakika yeter derdimi anlatmaya, zaten çoğu şey değmez çok konuşmaya,” diyerek bakıyor denize. Bizim baka baka en az ikiye böldüğü şehrin kendisi kadar kanıksadığımız deniz, onun için “eskittiği kentin” sokaklarından, “soğuk suratlardan” kaçmak demek. O, kararını çoktan vermiş; biz daha neye karar vermemiz gerektiğinin bile farkında değiliz.

Bir sonraki şarkı ciddi ciddi veriyor aslında ipuçlarını, “İstediğini yap, çok geç olmadan,” diyerek… “Sana bir şey söyleyeyim mi? Doğru yanlış yoktur; başka yönlerden bakan insanlar vardır,” diyerek… Şarkının her cümlesini yazıya dökesim, Twitterlar, sözlükler, Facebooklar, profil durumları filan derken, dört yanımız feylesof cümlelerden geçilmiyorken, sahici bir bilgenin, bir ozanın şarkıladığı şunca hayat bilgisinin cümle cümle altını çizesim var aslına bakarsanız ama maalesef yerim dar. Hemen bir sonraki şarkıya geçiyorum.



Bu albümü bundan önceki Ortaçgil albümlerinden ayıran en büyük fark, albümün tamamına tıpkı bir denizin dalgaları gibi yayılan, gidip gelen, azalan, çoğalan, köpüren kemanlar. Albüm boyunca hemen her şarkının sözleriyle dans ediyor, hatta bazen (“Sen Sorumlusun” da olduğu gibi) bizzat şarkının sözlerine dönüşüveriyor kemanlar. Bu da albümü dinlerken bir denizin kıyısında olduğumuz hissini pekiştiriyor. Nitekim bu şarkıda da Ortaçgil, “ipek yumuşaklığında deniz”e bakarken, “denizde, kıyıda, bütün kumlara” adı yazılmış aşkın izini sürüyor. “Aklın havadaysa ve sen yerdeysen; bir de fark ettiysen, acıtır” diyor sonra tutup. Ortaçgil bu işte; bize bildiğimizi söylüyor ama öyle bir söylüyor ki bildiğimizi bilmediğimize uyanıyoruz. Daha ilk dinleyişimde “Acıtır”a bir cümle de ben eklemek istedim bu yüzden (şarkının melodisiyle lütfen); “Ortaçgil şarkıları sakin sakin, usul usul… Acıtır!”

Sırada “Adalar” var. Şarkının daha girişinde kemanların yürüyüşüyle, kızgın güneşli bir yaz günü, bir teknede, denizi ve poyrazı yara yara ilerlerken tuzlu suyun yüzünüze çarpan serinliğini hissediyor, ufukta görünen adalara bakar buluyorsunuz kendinizi. Sonra Ortaçgil alıyor zaten sözü; “Gittik gittik denize açıldık, rüzgara bindik, taşındık.” Sonra şarkının orta yerinden geçen gitar solunun yarattığı yetmişli yıllar coşkusu, “artık dar gelen odalara” sığamayan ruhun tenakuzlarını dinleyene nota nota hissettiriyor, iyi geliyor.



Albümün yedinci şarkısı “Telefon”, Ortaçgil’in modern zamanların cep telefonu olgusunu ve algısını, didaktik olma pahasına tefe koyduğu bir şarkı. Fikret Kızılok’la ortak işleri dışında genellikle sözünü ince ince söylemeyi seçen Ortaçgil, “İstediğimde bulurum seni, artık özelin yok,” diyerek tavrını baştan koyuyor ve “Bu Şarkılar Adam Olmaz”dan sonraki en doğrudan vuruş yapan şarkısıyla cep telefonlarının hayatlarımıza getirdiği “ulaşılabilirlik” lüksüne/esaretine kafa tutuyor (yine de asla “bu kötüdür” demeden.) Belli ki cep telefonlarından hayli mustarip üstat. Eh, bunu dillendirmek de ancak onda sakil durmuyor madem, albümün deniz kokusu duyulmayan tek şarkısı da kabulümüzdür öyleyse.



“Yaşadık ve öğrendik, her şey başka şekilde, taşırım hala ayrıntıları içimde,” diyen “Ayrıntılar”, ellili yaşlarına ermiş bir adamın kendiyle olduğu kadar dünyayla da ödeşmesinin şarkıya dökülmüş hali. Bir yaşamış ve öğrenmişten daha iyi kim anlatabilir ki yaşanılacağı ve öğrenilmesi gerekeni?..

1974 tarihli ilk albüm “Benimle Oynar mısın?”dan çıkarılmış bir şarkı olan “Niçin”, yıllar sonra ilk kez bu albümde yer alarak bizi hikayenin başına döndürüyor. Dinlediğiniz zaman ve mekan, hal ve şart ne olursa olsun, Ortaçgil şarkılarının içinizde uyandırdığı türlü hissin en baskınını yine Ortaçgil bizden önce, hem de çok çok önce sezip şarkılamış. “Niçin” işte o şarkı. Zira geride bıraktığımız sekiz şarkının uyandırdığı his tam da bu; “Hadi yürüyelim açık havada!” Eğer bu şarkıya kadar hala bunu yapmadıysanız, Ortaçgil’in davetini de kıracak değilsiniz ya!

Ve şahane bir finalle albüm nihayete eriyor. Sadece parmak şıklatmaları eşliğinde “Sen - Ben” diyor Ortaçgil bu defa. Bu kısacık ve tadına doyulmaz şarkının sonunda da, tıpkı sahnede, konserlerinin sonunda yaptığı gibi sadece “Hoşça kalın,” diyor, gevrek gevrek gülüyor ve gitarını da alıp gidiyor. Neyse ki Ipod tekrar “mode”unda. İkinci bir dokunuşa gerek kalmadan başa dönüyor albüm; “Oturmuşum deniz kıyısına, tam da kayanın karşısına, çakıl taşlarını suya atarım…”

Baş kemancısı Türk olan Hollanda menşeli yaylı grubunun, Ortaçgil’in uzun süredir yol arkadaşları olan Baki Duyarlar, Birol ve Gürol Ağırbaş, Cem Aksel ve Birsen Tezer’in, kartonet için olağanüstü deniz resimleri çeken Aykut Uslutekin’in albüme katkıları büyük. Ortaya çıkan şeyse uzun uzun dinlebilecek, kolay kolay elden, dilden, yürekten düşmeyecek şarkılarla dolu bir Ortaçgil klasiği. Şapkamı çıkarıyor, önünde saygıyla eğiliyorum. 

OCAK 2011

1 Şubat 2011 Salı

Aşkın Nur Yengi - "Gözümün Bebeği"

"BEST OF AŞKIN"

Aşkın Nur Yengi’nin 2007 yılında yayınlanan “Aşk’ın Şarkıları” albümü eskileri temize çekmiş, ama çok da tat vermemişti. Herkes Aşkın’dan yeni bir albüm bekliyordu. Aslında “Aşk’ın Şarkıları” bir ara albüm olarak düşünülmüştü ama o ara gereğinden fazla açılmış, repertuar bir türlü toparlanamamış, köprüyü geçerken aranjör değiştirilmiş; yani yeni bir albüm öncesi yaşanan olağan ve olağan dışı sancıların hepsi katmerli bir biçimde yaşanmıştı. Sonra bir gayret, albüm 2011’in ilk günlerinde dinleyici karşısına çıkarıldı.


Albüm piyasaya çıkmadan hemen önce radyolara ve internete servis edilen şarkı “Öpeyim Geçsin” oldu. Ne var ki beklenmedik bir şekilde, bu şarkı hemen hiç heyecan uyandırmadı. Eski stil bir şarkıydı; daha ziyade doksanlı yıllardaki hareketli şarkıların izini sürer gibiydi. Dinleyene klişelerden klişe beğendiren (ismim aşk oldu, ne çok çektim aşktan meşkten, kaderin cilvesi, sevda yaraları vb.), “aman hadi yeter boş ver gitsin” gibi kalabalık cümlelerle melodiye sarılamayan, zorlanan ve bu nedenle teknik olarak da aksayan şarkı sözleri nedeniyle pop bir şarkı için şahane bir slogan olabilecek “Öpeyim Geçsin” lafı da güme gitmiş gibi duruyordu. Belki de hepsi bahaneydi de, asıl sebep sadece Aşkın’dan yıllar sonra beklenen şarkının bu olmamasıydı.

Şarkı tek başına albüm hakkında bir fikir vermediği ve beklentilerin de uzağına düştüğü için, albümü merakla bekleyenler, sosyal paylaşım sitelerinde verip veriştirmeye çoktan başlamıştı ki, beklenen tarihten birkaç gün önce, “Gözümün Bebeği” adı verilmiş albümün raflara çıktığı haberi duyuldu. Yeni şarkılar yapmasını merakla bekleyip, çıkar çıkmaz bir koşu aldığımız, heyecanla dinleyemeye koyulduğumuz ne kadar az isim kaldığını düşünerek açtım CD ambalajını ve vakit kaybetmeden dinlemeye başladım.


Albüm “Öpeyim Geçsin”le açılıyor. Bu şarkının söz yazarı Günay Çoban için de, bestecisi Serkan İzzet Özdoğan için de gönül rahatlığıyla denilebilir ki, şu ana dek yazdıkları şarkılar içinde neredeyse hiç boş yok. Gerçi Günay Çoban daha kıdemli; doksanlardan beri çok sayıda şarkı sözüne imza attı. Buna karşın ikibinlerde tanış olduğumuz besteci Serkan İzzet Özdoğan da az sayıda ama hep iyi şarkılarla çıktı karşımıza bugüne dek. Gelin görün ki “Öpeyim Geçsin”in albüme hareketli “hit” olsun diye yapıldığı o kadar belli ki, bu ısmarlama iş hem söze hem müziğe, samimiyetsizlik olarak yansımış. Buna karşın yine de kötü bir şarkı değil “Öpeyim Geçsin”. Hatta başka bir şarkıcının albümünde rahatlıkla çıkış şarkısı bile olabilirdi; ama Aşkın’da değil.

Zaman zaman aralarına kara kedi girmiş olsa (ya da öyle olduğu iddia edilmiş olsa) da, Aşkın Nur Yengi’nin Sezen Aksu’nun ilk göz ağrısı olduğu bir gerçek. Nitekim Aşkın hem evlendiğinde, hem de doğum yaptığında Sezen’den hediye olarak birer beste gelmiş. Uzun süredir gün ışığına çıkmayı bekleyen bu iki şarkı da bu albümde yer alıyor.

Şarkılardan birini, albüme adını da veren “Gözümün Bebeği”ni ikinci sırada dinliyoruz. Her kelimesi, her notasıyla Sezen kokan bu şarkı, Aşkın’ın “Sıramı Bekliyorum” albümündeki şarkıların ruh haline ve müzikal tınılarına şöyle bir dokunup, yüzünü bugüne dönüyor. “Gözümün Bebeği” iddialı ve çarpıcı bir şarkı değil belki ama bu sade ve dokunaklı haliyle de Aşkın’a çok yakışmış.


Sırada yetmişlerden bu yana şarkılarıyla Türk popuna epeyce malzeme yaratmış Fransız şarkıcı Enrico Masias’ın bir şarkısının Türkçe versiyonu var. Cezayir asıllı Masias’ın 2006 yılında yayınlanan “La Vie Popularie” adlı albümüne adını veren şarkı, tıpkı yıllar içinde Türkçe’ye kazandırılmış onlarca şarkısı gibi oryantal melodisi ve ritmiyle çok bizden duruyor.
Bu şarkı albüm için seçilen ilk şarkılardan biriydi. Ne var ki Türkçe sözler konusunda epeyce uğraşıldı. Sezen Aksu’dan Zeki Güner’e kadar bir çok kişi Türkçe söz yazdı, ancak hiç biri istenildiği gibi olmadı. Nihayetinde şarkının albüme Günay Çoban sözleriyle girdiğini duyduğumdan beri merakla bekliyordum.

Şarkının melodik yapı ve stil olarak Aşkın’ın ilk albümüne yakın bir yerlerde dolaştığını, bu yüzden de doğru seçilmiş bir şarkı olduğunu düşünmekle beraber, bu sözlere ısındığımı söyleyemem doğrusu. Yine yersiz bir klişe bombardımanı ve şarkıda da denildiği gibi “eski Türk filmlerinde” kalmış çocuksu duyarlılıklarla, neresinden baksanız eski duran, bugüne ait olmayan bir aşk şarkısı olmuş “Hayırlı Olsun”. Eğlenceli olmasına eğlenceli; ama bilmem bu yeter mi?

Dördüncü sırada bir Yunanca şarkının “cover”ı var; “Başka Sözüm Yok”. Yunan popunun sevilen isimlerinden Notis Sfakianakis’in 2007 yılında yayınlanan “Polihroma Ke Edona” adlı albümünde yer alan “To Finale Tis Kardias” adlı şarkı, Türkçeye Günay Çoban’ın yazdığı sözlerle kazandırılmış. Benim albümde en sevdiğim şarkı bu oldu. Gerek Sinan Ceceli imzalı düzenlemesi, gerek şarkının ruhuna çok yakışmış Türkçe sözler, gerekse Aşkın’ın yorumu dört dörtlük. Şarkı bu haliyle orijinal versiyonundan çok daha etkili bir hale gelmiş. Aşkın’dan ilk albümü tadında şarkılar duymak isteyenler, bu şarkıyı muhtemelen çok sevecekler.


Her zaman iyi işlere imza atmış iki ismin, Sude Bilge Demir ve Bülent Özdemir’in ortak çalışması “Tutmadın”, albümün çizgi üstü şarkılarından. Mustafa Ceceli’nin düzenlemesiyle şarkı yer yer Candan Erçetin sularında geziniyor. Erdem Sökmen’in gitarı, Kadir Okyay’ın kemanı ve Cengiz Baltepe’nin akordeonu doyumsuz güzellikte. Keşke davul da akustik olsaymış.

Bu arada hem “Tutmadın”da, hem de albümdeki diğer bir çok şarkıda vokal yapan Mustafa Ceceli ve Betül Demir’i de tebrik etmek gerekiyor. Artık epeyce yol almış profesyonel birer solist oldukları gerçeğini bir kenara bırakıp, bir şarkılık, iki şarkılık bir jest gibi değil de bir vokalist gibi albümün bütününe ses vermeleri alkışı hak ediyor.

Sırada albümdeki ikinci Sezen Aksu şarkısı “Yasak Elmam” var. Yine şiirli şarkı sözleri melodisinin üzerine çıkan feylesof söylemli bir Sezen şarkısı ve Sezen şarkılarında sesi sanki başka türlü tınlayan şahane bir Aşkın dinliyoruz. Şarkının Sezen Aksu tarafından kaydedilmiş “demo” versiyonu bir süredir internette dolaşıyordu zaten. Henüz dinlememiş olanlara onu da dinlemelerini tavsiye ederim.

Söz ve müziği Yusuf Kaya’ya ait “Bekleyenim Var”, albümün bir diğer “cover”ı. 1983 yılında yayınlanan üç albümde birden yer alarak (Yusuf Kaya’nın “Sitemim Var”, Ümit Besen’in “Dostlar Sağ Olsun” ve Kamuran Akkor’un “Sev Yeter” adlı albümleri) o yılın en gözde şarkılarından biri olan “Bekleyenim Var”, 2002 yılında da “seksi şempanze” Yıldız Kaplan’ın ilk albümünde “Arkadaş Kalalım” adıyla “cover” yapılmıştı. Şarkının bu yeni düzenlemesinde nefesli sazlarla gayet eğlenceli bir Balkan havası yaratılmış.


Sekizinci sırada yer alan “Kibrit ve Alev”, daha albüm yayınlanır yayınlanmaz ön plana çıkan şarkılardan biri oldu. Yine bir Günay Çoban-Serkan İzzet Özdoğan çalışması olan bu şarkının öne çıkmasında,Aşkın’a çok yakışan “hüzünlü aşk şarkısı” janrına sonuna kadar sadık kalınmış olmasının payı büyük. Aşkın’ın “Ay İnanmıyorum” ve sonrasında yayınlanmış herhangi bir albümünde benzerlerine çokça rastladığımız türden bir şarkının bugün fazladan kıymetli sayılmasının sebebi hikmetini ise bugünün olmamış, eksik kalmış, duygusu yarım şarkılarında aramak gerekir gibi geliyor.

Sırada yine bir Serkan İzzet Özdoğan bestesi var; ancak bu defa sözleri Hakkı Yalçın kaleme almış. “Kahve Bahane”, adının da çağrıştırdığı üzere alaturka soslu bir şarkı ve gerek sözleri, gerekse melodik yapısıyla Aşkın’ın sesine yakışan ve albüme hareket katan şarkılardan biri olmuş.

Albümün son şarkısı yine bir “cover”. İlk kez 2009 yılında Atakan’ın “Zor Sevda” isimli ilk albümünde yayınlanan “Ayrı Gayrı”, bu defa Aşkın’ın yorumuyla çıkıyor karşımıza. İlk yayınlandığı günlerde de beğenilen şarkı, Aşkın’ın bu yorumuyla da albümün dikkat çeken şarkılarından biri oldu. Şarkının her iki versiyonunu arka arkaya dinleyip, ister istemez kıyaslayınca, Atakan versiyonunu daha etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. Buna karşın “Ayrı Gayrı” bence doğru bir seçim olmuş ve sanırım yıllar sonra da bu albümden hatırlanan birkaç şarkıdan biri olacaktır.

Sonuç itibariyle; bu albümü yer yer Aşkın’ın eski albümlerinin tadını verdiği için sevmekle, bugüne ait olmayan eski bir müzikal stile sırtını yaslamış olması nedeniyle sevmemek arasında bir yerlerde kaldım. Aşkın’dan bir Demet Akalın’la, bir Hande Yener’le rekabet etmesini beklemek haksızlık olur. Onun durduğu yer çok başka. Sadece bu bile albümün bugünün popüler müziğinin sularında seyretmemesinin nedenini açıklayabilir ve aslına bakarsanız çok da haklı bir gerekçe olur. Kaldı ki Aşkın’ın kıdeminde bir şarkıcının da istediğini yapma hakkı sonuna kadar vardır.




Albümde en sevmediğim ise kartonet oldu, bunu da söylemeliyim. “Photoshop”un da bir hududu olmalı. Bu dondurulmuş suratlar, bu heykel ifadesizliğinde bakışlar, çizgisiz, çapaksız, pürüzsüz yüzler göze sanıldığı kadar hoş görünmüyor; hatta hiç hoş görünmüyor. Kartonet tasarımı ise neresinden baksanız aceleye getirilmiş gibi duruyor.

Ortalarda olmadığında yokluğu hissedilen bir ses Aşkın Nur Yengi. Bu albüm o yüzden kıymetli. “Gözümün Bebeği”ni üst üste birkaç kez dinlediğinizde, hepsi Aşkın’dan ilk kez duyduğumuz şarkılar olduğu halde, sanki bugüne dek yaptığı bütün albümlerin bir özetini, bir “best of”unu dinler gibi oluyorsunuz. Bu da albümün süpervizörlüğünü üstlenen ve bu konuda artık rüştünü iyiden iyiye ispat eden Hakan Eren’in bir başarısı.

Bu kadar bekledikten sonra daha fazlasını ummuyor muyduk; umuyorduk elbette. Ama elimizde duran da az değil. En azından Aşkın’ın daha iyilerini yapabileceğine umudumuzu yok etmiyor bu albüm. O zamana kadar “Gözümün Bebeği” bizi oyalar mı, oyalar. E hadi, dinleyelim o zaman!


OCAK 2011

ENBE Orkestrası - "Kalbim"

“HERKES BURADA, ENBE NEREDE?”

Yetmişlerde siyah beyaz televizyonda ender zamanlarda “dış kaynaklı müzik” yayınlanırdı. O ender zamanların yegane starları ya İtalyan şantöz Rafaella Carra ya da Alman James Last Orkestrası olurdu. Bunca gelişkin televizyon sektörüne rağmen memlekette ne kadar denense bir türlü tutturulamayan “Saturday night show”un en ama en alasını Rafaella Carra yapar, James Last Orkestrası ise bütün o vakvak gitarları ve ben diyeyim on, siz deyin yirmi trompetli nefesli ordusuyla devrin en popüler şarkılarını büyük bir coşku ve neşe içinde çalar dururdu. Hayran hayran bakar, yutkunurduk. Bizim de şahane orkestralarımız vardı o dönemlerde ama gönlümüzde James Last’ın yeri ayrıydı.

ENBE Orkestrası, 1993 yılında Engin Titiz ve Behzat Gerçeker tarafından kuruldu. Tıpkı James Last Orkestrası gibi, ne bulursa çalan, ama illa ki poplaştırıp çalan bir orkestraydı. Farklı olarak solistleri  vardı bizimkilerin; sadece çalmıyor, söylüyorlardı da. Alaturkadan türküye, aryadan mamboya, uçsuz bucaksız da bir repertuarları vardı. Mesela sosyetik bir düğünde ya da kalburüstü bir şirketin afili bir yemeğinde bağlama, davul, zurna ile misket çaldırıp halay çektirseniz avama kaçar, alay konusu olurdunuz. Oysa ki böylesi bir orkestra önce aryalarla başlayıp, gecenin sonunu “Caney Caney”le getirebilir, kimseye de avam görünmezdi. Nitekim bu gerçekten işe yarayan bir formül olsa gerek ki ENBE ve benzeri bir dolu orkestra, epeyce fazla sayıda “extra” da alarak üstelik, en krizli, en sıkıntılı zamanlarda ve onca kalabalık kadrolarına rağmen var olmaya devam etti.

ENBE Orkestrasının 13 yıl süren ilk dönemi gayet başarılı geçti. Hemen hiç boş kalmadan o bayi toplantısı senin, bu Çırağan düğünü benim çaldılar, söylediler. Hatta 1997 yılında bir de albüm yaptılar. “Müziğimizle Evreni Kucaklıyoruz” gibi gayet iddialı bir isim altında piyasaya sürülen bu albümde klasikleşmiş pop şarkıları ve poplaştırılmış kimi klasikler vardı. Ne ki, şarkıların ne kadarının orkestra tarafından çalındığı bir muammaydı, zira altyapılarda davul başta olmak üzere, o dönemin pek tercih edilen marifetli klavyelerinden çıkan enstrüman taklidi yapay seslere fazlaca rağbet edildiği açıkça duyuluyordu.


2006 yılında ENBE Orkestrası’nın EN’i ve BE’si yollarını ayırmaya karar verdi. Bir ortaklığın anlaşmazlık sonucu bölünmesi ne sorun getirirse, hepsi yaşandı ve alacak verecek hesapları sona erdiğinde, kadronun büyük kısmı Engin Titiz tarafına geçse de, ENBE adı Behzat Gerçeker’de kaldı.

Aynı yıl ENBE Orkestrası’ndan ziyade Behzat Gerçeker’in ön plana çıkarıldığı bir albüm piyasaya sürüldü. “Düşler” adı verilmiş bu albüm DMC etiketiyle piyasaya çıkmıştı. Henüz DMC’nin Behzat Gerçeker hakkında uzun vadeli planlar yaptığını bilmiyor, bu albümün ülkede yokluğu çekilen “yerli asansör müziği” kategorisinde epeyce yüksek satış yapmasını bekliyorduk.


Derken 2007’nin Kasım ayında DMC, büyük bir tanıtım kampanyasıyla, çok iddialı, çok şatafatlı bir albüm sürdü piyasaya. Albümün kapağında çok ışıltılı harflerle sadece ve sadece “ENBE Orkestrası” yazıyordu.


Anlaşılan bu albüm yeni bir başlangıç kabul edilmiş, bundandır ki albüm kartonetinde “Müzikal yaşamında sahne performansının dışında ilk kez bir albüm ile müzik dinleyicisi ile buluşan ENBE Orkestrası” tabiri kullanılmıştı. Aynı yazıdaki “Vizyonu evreni müzikle kucaklamak olan ENBE Orkestrası” tanımı ise kulağa çok tanıdık geliyordu.

ENBE Orkestrası’nın adını taşımakla beraber, sadece “CD Extra” olarak en sona konulan dört şarkıda orkestra müziğinin varlığı hissedilebilen bu albüm uzunca bir süre konuşuldu. Aranjör Mustafa Ceceli’yi ilk kez şarkıcı olarak dinleyici karşısına çıkaran Sezen Aksu bestesi “Unutamam” ve internet sayesinde keşfedilmiş Aslı Güngör’ün dillere marş olacak “Kalp Kalbe Karşıdır”ı, albümün alıp yürümesine yetmişti. Üstelik o günlerde ardı ardına epeyce yüksek satışlı albümlere imza attığı için DMC’nin yere göğe sığdıramadığı Ferhat Göçer, ENBE albümü boyunca da durup durup ses gösteriyor (tam 4 şarkıda), albümün satışına satış kazandırıyordu. 

Koskoca Ajda Pekkan bile ENBE Orkestrası’nın albüm yaptığını duyduğunda arayıp albümde yer almak istediğini söylemişti; ya da en azından bütün gazetelerde böyle haber yapılmıştı ki, orkestranın sahnede izleyenlerden gayrisi için pek de bir anlam ifade etmeyen saygın kimliğinin de altı kalınca çizilmiş oluyordu. Hepsi yetti, albüm sattı.

2009’un Temmuz’unda Altan Çetin’in yazdığı ve söylediği “Martılar” adlı şarkının iki versiyonla yer aldığı “single”, pek de ilgi görmemiş, ne Altan Çetin, ne de ENBE için bu ortaklık parlak sonuç vermişti. 


Ve nihayet, 2010’un son günleri takvimlerden birer birer koparken, yeni ENBE Orkestrası albümü, yine şenlik kıyamet bir tanıtım seferberliği ile piyasaya sürüldü.


DMC bu yeni albümü de boş bırakmamış ve elindeki bütün kozları oynamış. Bunu daha albümü dinlemeden anlamak mümkün. Zira Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Tarkan ve Müslüm Gürses gibi klasikler bir yana, yeni neslin en popülerlerinden Ziynet Sali ve Mustafa Ceceli, onlar da yetmezse diye bir dönemin kıyamet koparmış uluslar arası yıldızları Jose Feliciano, Christian Adam ve Jean Francois Michael’le albüm öyle böyle iddialı değil. Orkestradan kimse yok mu peki? Neyse ki var; onlardan da yeri gelince bahsedelim.

Albüm Tarkan’ın seslendirdiği bir Sezen Aksu bestesiyle başlıyor. Düzenlemesini Mustafa Ceceli’nin yaptığı bu şarkı, genellikle albümlerin sonuna konan “misyon şarkıları”ndan biri gibi aslında. Hani savaşın kötülüğünden, barıştan, kardeşçe yaşamaktan, dünyada dostluğun ve sevginin yeşerip insanların el ele mutlu güzel günlere yürümesini telkin veren “misyon şarkıları” vardır ya. Bunlar illa ki senfonik olurlar, bu mecburidir. İnsanın dinlerken tüyleri ürperir, koşup Afrika’daki açları besleyesi, yağmur ormanları kurtarası filan gelir. Hah işte, “Her Şeye Rağmen” tam da öyle bir şarkı. Sezen Aksu’nun “Deniz Yıldızı” albümünde kullandığı ve maksat itibariyle “Her Şeye Rağmen”le kardeş sayılabilecek “Tanrı’nın Gözyaşları” bundan çok daha etkili bir şarkıydı oysa. Belli ki şarkının kendisinden daha çok Sezen Aksu ve Tarkan isimleri önemsenmiş ve bu şarkı albümün açılışına konulmuş.


“Her Şeye Rağmen”in en güzel tarafı, Tarkan’ın şarkıyı o alışageldiğimiz ve hatta çoğu zaman dinlerken yorulageldiğimiz vibrasyonlara fazla eğilim göstermeden söylemesi olmuş. Muhtemelen şarkının ciddiyetine uysun diye daha az titreyen, kelimelerle yerli yersiz sevişmeyen bu ses, Tarkan’ın ilk dönemlerini hatırlattı bana.  

İkinci sırada bir düet var. Mustafa Ceceli ve Elvan Günaydın’ın bu düeti bir Ravi İncigöz bestesi; “Eksik”. Maksat DMC’nin yeni keşiflerinden biri olan Elvan Günaydın’ı lanse etmek mi, Ferhat Göçer’den boşalan “her albüme sesini bahşeden”, “sevenlerini düet manyağı yapan” ve “kliplerinde illa ki mikrofon karşısında şarkı söyleyen” takım elbiseli erkek şarkıcı kontenjanını Mustafa Ceceli’yle doldurmak mı (Göçer başka bir firmaya transfer oldu zira), yoksa şu ana dek yayınlanan şarkılarına bakılırsa, yıldızı parlamaya çok müsait yeni nesil bestecilerden Ravi İncigöz’e mi yatırım yapmak, orası bilinmez. Ama şarkı o kadar garanti bir hit ki, her şekilde albümün lokomotifi olduğu tartışılmaz. Bundandır ki ilk klip de bu şarkıya çekildi.



Elvan Günaydın, henüz çok genç olmasına karşın, belli ki bu yola baş koymuş, hatta daha şimdiden hırsını ve azmini de kuşanmış. DMC gibi bir firmanın desteğiyle ve böyle bir yerden işe başlamak da herkese nasip olmaz. Elvan Günaydın’ın internette var olan birkaç şarkısını daha dinledim. Adapazarı’nda bir stüdyoda yapılmış “demo” kayıtlar ve cep telefonu kamerasıyla çekilmiş canlı performans görüntüsü de dahil olmak üzere tüm kayıtlarda ve dahi “Eksik”de hissedilen Beyonce, Christina Aquilera ve benzerlerinin gırtlak oyunlarına özenmekten vazgeçebilirse, Elvan Günaydın’ın önceki ENBE albümü keşfi Aslı Güngör’den daha uzun ömürlü bir şöhret yakalaması şaşırtıcı olmaz. Ayrıca, şarkı yazmaya çabalamak yerine, şarkıcılığına yatırım yaparsa daha başarılı olabileceği de aşikar.

Bir de söylemeden geçemeyeceğim; ben olsam Ceceli’yi bir süre dinlendirir, gözden ırağa çekerdim. Buna ondan ziyade bizim ihtiyacımız var gibi görünüyor zira.

Ravi İncigöz’e gelince… İnternette  hakkında yazılanlara bakılırsa Ravi İncigöz’ü hem Şahin Özer hem de Ferhat Göçer, sokakta gitar çalıp şarkı söylerken keşfetmiş. Ne kadarı doğru bilinmez (doğrusunu öğrenmek için kendisine ulaşmaya çalıştıysam da, nedense cevap alamadım) ama kendi albümünün hazırlıklarına devam eden Ravi İncigöz, şayet Ferhat Göçer’in programında izlediğimiz gibi şarkı söylüyorsa, albüm yapmakta acele etmemeli bence. Aksi takdirde albüm yaptıktan sonra karizmasını yitiren ilk besteci olmayacak çünkü.

Albümün üçüncü şarkısı yine bir düet. Geçtiğimiz yaz boyu konserlerinde Ajda Pekkan’ın sahnesine bu şarkıyla konuk olan Eren Sandal, söz ve müziğini de kendisine ait “Sev Beni”yle ilk kez bu albümde karşımıza çıkıyor. Aslında bu albümde başka bir Eren Sandal bestesi olacak, bu şarkı ise Ajda Pekkan’ın albümünde yer alacaktı ama Ajda’nın albümü ertelendi ve muhtemelen konserlerde şarkının aldığı reaksiyonun rüzgarı kesilmeden “Sev Beni” yayınlansın diye böyle bir değişikliğe gidildi. 


Şimdilik göründüğü kadarıyla Eren Sandal bir erkek pop yıldızının sahip olması gereken bütün niteliklere, hatta fazlasına sahip ki, o da ilk işinde Ajda Pekkan’la çalışmak gibi çok ama çok büyük bir şans yakalamış. Bu şansı iyi kullanırsa, arkasını getirebilirse adından epeyce söz ettirebilir.


Bu noktada Samsun Demir’in (DMC) yeni yetenekler keşfetmek ve onları lanse etmek konusundaki başarısını da alkışlamak gerekiyor. “Lanse etmek” tabirinin altını özellikle çizdim zira neresinden bakarsanız bakın aslında bu şarkının da tıpkı bir önceki şarkı gibi ENBE Orkestrası’yla hiçbir ilgisi yok. Ne çalmış, ne söylemiş, ne de düzenlemişler arasında orkestradan birileri var. Ama ENBE üst başlığında büyük büyük yıldızların ışığında adı sanı duyulmamışların göz önüne çıkarılması gayet akılcı bir pazarlama taktiği.

Albümün dördüncü sırasında bir Ajda Pekkan “cover”ı var. Ta seksenlerden bu yana Ajda Pekkan şarkıları Türk popunun belkemiği vazifesi görüyor. Süper starın şarkıları da kendisi gibi zamansız olduğundan mıdır nedir, tekrar söylenmedik şarkısı neredeyse kalmadı. Efsane albüm “Süper Star ‘83”ün hitlerinden biri olan “Düşünme Hiç”, bu albümde Aytekin Kurt’un yorumuyla yer alıyor.


Türk popunun epeyce geç tanıştığı “remix” kültürüyle çok çabuk sarmaş dolaş olmasında büyük payı olanlardan biridir Aytekin Kurt. Aranjörlüğü ile epeyce tanınmış iken, ilk kez bir önceki ENBE albümünde şarkı söyleyerek karşımıza çıktı. Yine eski bir Ajda şarkısı olan “Hancı”ya Aytekin Kurt’un getirdiği yorum da şahane olmuştu; bu da aynen öyle. Şarkının düzenlemesini de Duran Genç’le birlikte yapan Aytekin Kurt, eski bir şarkıyı yeni kılmanın, onu hırpalamadan ve yormadan bugünün kulağına yatkın hale getirebilmenin şifrelerini çoktan çözmüş görünüyor. Hani başından sonuna dek böylesi şarkılardan oluşan bir albüm yapsa, almamak, dinlememek için hiçbir sebep yok.

Sırada albüme adını vermeyi sonuna kadar hak eden şarkısıyla Müslüm Gürses var. Ceceli’nin solo albümünde yer alan “Tenlerin Seçimi” şarkısının da sahibi olan besteci Aram Avagyan, halen Amerika’da yaşıyor ve dünyanın dört bir yanında dinlenen bestelere imza atıyor. “Kalbim” çok sade, çok naif, neredeyse seksenli yılların Ümit Besen, Ferdi Özbeğen şarkılarına göz kırpan, ama bu haliyle de bugünün Türkiye’sindeki popüler müziğin nabzını çok doğru yerden yakalayan bir şarkı olmuş. Sertab’ın albümünde yer alan” İstanbul” adlı şarkısıyla yıldızı parlayan Ersel Serdarlı, bu şarkıya çok etkileyici sözler yazmış, bu tarz şarkıları uçurmayı çok iyi bilen aranjör Sadun Ersönmez de nefis piyano partisyonlarıyla afili bir düzenlemeye imza atmış.


Müslüm Gürses’i böylesi şarkılar söylerken dinlemeyi yadırgamamaya başlayalı çok oldu. Söylediği şarkıların altından girip üstünden çıkan Müslüm “Baba”nın bu şarkıyı kenarından köşesinden fazla da çekiştirmeden, gayet “edepli” söylemesi de tamamdır ama Göçer ve Ceceli’den sonra Müslüm Gürses de artık bir “overdose” etkisi yaratmaya başlamış mıdır, yoksa çoktan yaratmış mıdır; işte bu tartışılır.

Albümün altıncı sırasında bir Tulon Kurter bestesiyle Ziynet Sali çıkıyor karşımıza. Rum tavernası şarkıcılığı ve bu titrin etrafında dolaşan ilk iki albüm sonrasında çok akıllıca manevralarla Türk popunun birinci ligine çıkmayı başaran Ziynet Sali, son zamanlarda kariyerini tamamen Sinan Akçıl’a emanet etmiş gibi görünüyor (ki umarım öyle değildir). Neyse ki bu şarkı Sali’yi bu genellemenin dışına çıkarıyor.


“Dolaşayım Damarlarında” gürültü patırtı yapmadan akılda kalabilen, 2010 “trend”i sakin bir şarkı. Erdem Sökmen’in (kartonette nedense Erden yazılmış) gitar solosuyla lezzetlenen şarkının kıvrak perküsyon yürüyüşü de kulağı yormuyor. Zaten daha fazlasını da vaat etmeyen, yer yer Gülben Ergen’in “Uzun Yol Şarkıları”nın arasından kaçıp gelmiş duygusu uyandıran, az iddialı bir şarkı.

Şarkının bestecisi Tulon Kurter ise Soner Arica, Nadide Sultan, Şahsanem, Aydın ve Ebru Destan gibi isimlerin albümlerinde şarkılarıyla adından söz ettirmiş, buna karşın son dönem popular müziğinde çok da ön plana çıkmamış bestecilerden biri. Bu album sonrasında şeytanın bacağını kırması kuvvetle muhtemel.    

Farkında mısınız, albümü yarıladık ama hala ENBE Orkestrası ortalarda yok! Ya da var ama bunu biz bilmiyoruz zira albüm kartonetindeki resimlerde gözükenler de dahil olmak üzere, orkestrada kimler çalıyor, buna ait hiçbir bilgi yok. Evet bildiğimiz bir şey var; katıldıkları organizasyona ve organizasyon sahiplerinin taleplerine göre orkestra kadrosu azalıp çoğalabiliyor, e haliyle zaman içerisinde gidip gelenler de olmuştur ama en azından bu albümde boy gösteren orkestra elemanlarının isimleri yazılsa olmaz mıydı? Bence olurdu; varlarsa tabi.

Orkestranın resmi internet sitesinde de orkestrada çalan ve söyleyenler isimler hakkında bir bilgiye rastlamadım. Buna karşın sitede dikkat çeken bir ayrıntı var. Sitede yer alan bu ve önceki albüm kapak tasarımlarında aynı yazı karakteriyle kullanılan ENBE Orkestrası başlığının altına Behzat Gerçek ismi yerleştirilmiş. Oysa piyasadaki CD kapaklarında öyle değil. Acaba bir markalaşma stratejisi olarak, biz sadece Behzat Gerçeker’in mi ismini bilmeliyiz? Kim bilir, belki de.


Sırada yine Mustafa Ceceli tarafından yeniden düzenlenmiş ve seslendirilmiş eski bir şarkı var; “Yağmur Ağlıyor”. Şarkının bestesi Ahmet Kaya’nın ağabeyi Mustafa Kaya’ya ait. Doksanlı yılların başında üç albüm yayınlayan ve kardeşiyle hemen hemen aynı tarzda şarkılar söyleyen Mustafa Kaya’nın albümleri çok fazla ses getirmemişti. 1990 yılında “Deli Gözbebekleri” adı verilmiş albümünü Neşe Karaböcek’in sahibi olduğu Altın Plak hesabına yayınlayan Mustafa Kaya’nın bu bestesinin sözleri de Neşe Karaböcek tarafından yazılmış ve “Yağmur Ağlıyor”, aynı yıl piyasaya sürülen Karaböcek albümüne adını vermişti.


Doksanların başındaki pop patlamasında pek de dikkat çekemeyen bu Neşe Karaböcek şarkısı, son birkaç yıldır internette sürekli elden ele dolaşıp duran bir şarkıydı. Nicedir internet etkisi sayesinde zamanında şu veya bu şekilde servis edilememiş, göz önüne yeterince çıkarılamamış kimi şarkılar tamamen gündelikten bağımsız bir şekilde popüler olabiliyor; buna alıştık denilebilir. Nitekim “Yağmur Ağlıyor” da böyle olmuş, enteresan bir şekilde yükselerek, gizli bir “hit”e dönüşmüştü ki nihayet keşfedildi.

Şarkı Samsun Demir tarafından fark edilmiş. Demir bir gece yarısı şarkıyı Mustafa Ceceli’ye göndermiş ve onun sesine çok uyacağını söylemiş. Ertesi gün Samsun Demir posta kutusunda bu şarkının Ceceli tarafından yeniden düzenlenmiş ve kaydedilmiş halini bulmuş. Sonra bir gün şarkıyı dinleyen Behzat Gerçeker, tam da albüm için aradığı şarkı olduğunu söyleyip “Yağmur Ağlıyor”u ENBE’nin ikinci albüm repertuarına almak istemiş. Böylece bu albüm için seçilen ilk şarkı bu olmuş. Bu çok yerinde seçim için Samsun Demir’i kutlamak gerek; Ceceli doz aşımı çekincesini göz ardı etmeden tabi.

Ve nihayet albümün sondan beşinci şarkısında ENBE Orkestrası arz-ı endam ediyor ve orkestranın solistlerinden biri olan Ayşen, “Korkak Kız”la karşımıza çıkıyor.


Doksanlı yıllarda yaptığı iki albümden sonra herkesin çok şey beklediği Ayşen, bir daha solo albüme girişmeyip, orkestra solistliğini tercih etti. Daha fazla göz önünde olmanın daha çok popülerlik ve dolayısıyla daha çok para demek olduğu şu zamanlarda bu vazgeçiş ancak ve ancak “sadece müziği tercih etmek”le, “müzisyen olmak”la açıklanabilir.

Bir önceki albümde yine bir Ajda Pekkan “cover”ı olan “Yeniden Başlasın”ı seslendiren Ayşen, bu defa da seksenlerin meşhur “hit”lerinden “She’s A Maniac”ı kendi yazdığı Türkçe sözlerle seslendirmiş. Şarkı sözü tekniği açısından çok doğru ve hatta çok başarılı bu “cover”, ne çare ki Volga Tamöz’ün düzenlemesine rağmen yeni durmuyor. Ayşen’in birkaç cümle önce övgüler sarf ettiğim müzisyen duruşuna karşın Amerikan aksanlı Türkçe şarkı söyleme tekniğini de çok sevdiğimi söyleyemem.

Sırada yine orkestra elemanlarından Ali Erenus’un seslendirdiği “Doğum Günün Kutlu Olsun” var. İlk kez 1967 yılında Berkant tarafından plak yapılan bu şarkı, üstelik de Türkçe sözleri Sezen Cumhur Önal tarafından yazılmış olmasına rağmen (niye “rağmen”, bilen bilir) yıllar sonra yeniden karşımıza çıkıyor. Altmışların tüm iyimserliği ve safdilliği ile coşup taşmalara pek müsait bu şarkının Ceceli imzalı yeni düzenlemesi de gayet eğlenceli olmuş. Bundan sonra memlekette tertip edilen doğum günü kutlamalarında bu şarkı çalınır, söylenir mi? Neden olmasın?..

Bundan sonra gelen son üç şarkının her biri yayınlandıkları yıllarda satış rekorları kırmış, dünya çapında “hit”lere dönüşmüş, artık klasikleşmiş yabancı şarkılar. İşin enteresan tarafı bu şarkıların bizzat yorumcuları tarafından yeniden seslendirilmiş olması. Bu üç uluslar arası tanınmış şarkıcının varlığı albümün çıtasını biraz daha yukarı çekiyor. 



Jose Feliciano’nun “Rain”i Ceceli düzenlemesiyle, Jean Francois Michael’in “Si L’amour Existe Encore”u ve Christian Adam’ın “Si Tu Savais Combien Je Taime”sü ise Tolga Bedir’in düzenlemeleriyle girmiş albüme. Aslında bir caz müzisyeni olan Tolga Bedir’in düzenlemeleri, bu eski nesil şarkıları farklı kapılardan geçirerek bugüne getirirken, en çok da caza dokunuyor.


Albümün son şarkısı “Si Tu Savais Combien Je Taime”, geçtiğimiz yıl Candan Erçetin tarafından seslendirilen bir reklam müziği olarak epeyce konuşulmuştu. Her üç şarkının yıllar önce yapılmış Türkçe versiyonlarını hatırlayanlar da olacaktır mutlaka. Bu üç şarkının fikri bile tek başına bir albüm projesi olabilirmiş, onu da söylemeden geçemeyeceğim (bir albümden üç albüm çıkardıysam bu yazıda, bu başarı benim mi, Samsun Demir’in mi onu da bilemedim).

Sonuç itibariyle, şu iyi müzikten kısır zamanlarda, üstelik de yılbaşı üstü gibi şenlikli, alışverişli şu günlerde böylesi bolca “hit” barındıran, renkli, cümbüşlü bir albüm alınır mı alınır, dinlenir mi dinlenir. Kapaktaki o Swarovski taşlı, ışıltılı ENBE logosu da oyalar bizi, aklımıza şu soru gelmediği sürece: “Herkes burada iyi hoş da, peki ENBE nerede?”

ARALIK 2010

Sıla - "Konuşmadığımız Şeyler Var"

KONUŞURUZ BE ABLA!


Sıla ilk kez “Sıla” dizisi sayesinde dikkatimi çekmişti. Dizinin yayınlandığı günlerde ATV ekranında dakika başı dönüp duran tanıtımlarda (hep de reklama girince aniden artar ya televizyonun sesi) canhıraş bir “Can perperişan, eşim dostum uyansın!” haykırışıyla kim bilir kaç kez yerimden hopladığımı düşününce, aslında dikkatimi çekmesinden öte bir şeydi Sıla’yı merak edişim. Tabi hiçbir zaman Kenan Doğulu’nun sıkı takipçilerinden olmadığımdan, onun vokalistliğini yaptığını filan bilmiyordum. Birkaç albüm kartonetinde ismini görmüşlüğüm vardı, gerek vokal, gerekse söz yazarı ve besteci olarak. Ama bu ses hepsinden daha fazla kaşımıştı merakımı: “Can perperişan, eşim dostum uyansın!” “Abla tamam, hemen uyandırıyorum, yeter ki bir daha bağırma öyle!”Şaka bir yana, Sıla’nın diziyle aynı adı taşıyor olması nasıl bir tesadüftü bilmiyorum ama, işin içinde Sezen Aksu’nun parmağı olması şarkıyı da, şarkının söyleniş biçimini de anlaşılabilir kılıyordu. Ne ki albüm çıkınca gördük ki Sıla’nın Sezen’e hiç mi hiç ihtiyacı yok ve o da bunun farkında ki albümde bahse konu şarkı dışında Sezen’in elinin değdiği şarkı da yok. Olsa olsa Sezen ekolünden esinlenmeler var. Hem de pek çok. E bunu da mazur görebilirdik; asri zamanlarda Sezen Aksu’dan etkilenmeyen yoktu ki zaten. Hem Sıla, “Sıla”yı da yeniden, daha sakin ve edepli söylemişti albüm için. O değil ama başka bir şarkıyla dehşet saçıyordu bu defa: “…ne güvenen şöyle gelsin, bizde böyle bundan sonra!” 

Bu “harbi kız” jargonunun tek şarkılık olduğunu sanmakla yanıldığımızı anlamamız uzun sürmedi. Arada bir aşkından perişan olduğu adama yanıp yıkılsa da, çoğunlukla memleketin kimseye eyvallahı olmayan arıza kadınlarına rol modeli olabilecek şarkılarla çıkacaktı karşımıza bu ilk albüm ve sonrasında Sıla. Bu ne kadarı hesap edilmiş, ne kadarını kendiliğinden çıkagelmiş bilinmez yaşam stiline (bugünün lisanında “staytla” da deniyor) ait şarkıların, hem kadınlar hem de enteresandır ki erkekler cephesinden epeyce alıcısı çıktı. Nil Karaibrahimgil “fazla ergen”, Sezen Aksu “fazla olgun”, Candan Erçetin “fazla snop”, Yıldız Tilbe “fazla delibozuk”, Funda Arar “fazla evli barklı”, Hande Yener “fazla elektronik”, Demet Akalın “fazla tiki”ydi demek. Yirmili yaşların sonu, otuzlu yaşların başına denk gelen şehirli kadın şarkıları Sıla’dan ezber edilecekti bundan sonra.


Edildi de nitekim. Yeri geldi “Kenar Süsü”, “Köşe Yastığı”, “Rus Ruleti” ve benzeri tamlama yağmurlarıyla seksenli yılların Ahmet Selçuk İlkan yaratıcılığına rahmet okuttu Sıla, yeri geldi “Sevişmeden Uyumayalım”la, “İnşallah”la, “Yara Bende”yle geleneksel arabeski bugünün Asmalımescit’inden geçirdi. Slogan bulmada, şarkı sözlerine zeka tozları serpmede gösterdiği beceri inkar edilemez yetkinlikteydi. Dünya görüşünün ve duruşunun yanı sıra, etkileyici fiziğinin de hayran sayısını günden güne arttırdığının ispatı, kolay kolay herkese nasip olmayacak o ekşisözlük “entry”leriydi. İşin şarkıcılık kısmı ise bütün bunların gölgesindeydi şimdilik. Ne gamdı. Nevi şahsına münhasırlığınız kabul görmüşse şayet, sırtınız yere gelmez, hikmetinizden sual olunmazdı. Sıla sadece iki albümle, bu potaya girmeyi haydi haydi başarmıştı.

Sıla’nın ben dahil tüm takipçilerini (“follower” da diyoruz biz onlara) merak içerisinde bırakan yeni albümü, gizli gizli haber sızdırmalar, stüdyo aşamalarından Twitter’a “çok yorulduk,sabaha kadar stüdyodaydık”lar uçurmalar, teknik ekiple bar çıkışları görüntülenmeler filan olmadan, sanki bir günde yapılmış da bitmiş gibi ansızın çıkıverdi piyasaya. Önce “Acısa da Öldürmez” klipi ve şarkısı medyaya servis edildi, ara uzamadan da albüm raflara kondu.


Sıla’nın saçını kabartmış Nefertiti pozuyla şenlendirdiği kapağı başta olmak üzere, çıkış şarkısı ve onu takip eden on şarkı ve bir “remix”le epeyce dikkat çekici bu albümü “Konuşmadığımız Şeyler Var” adını taşıyordu. On şarkılık albümlerin yavaş yavaş unutulmaya başladığı bir dönemde “cover”sız mavırsız, baştan ayağa taze bir albüm yapmak cesaretten de öte, cüretti artık. Albümü yapan içinde, yayınlayan için de. Dolayısıyla bu iddia hem Sıla’ya hem de Sony Müzik’e aitti.

Sıla’yı iki kelimeyle tanımlamak istediğimde (ki bu yazının devamı için buna mecburum), dünya dillerinde daha önce hiç kullanılmamış bir tabir icat etmekten başka çarem kalmıyor. Sıla sıcak “cool” bir artist. Alabildiğine serin duran ama insana sıcaklık veren bir sanatkar. Hakkında çok az şey biliyoruz ve bu haliyle şu modern zamanlarda eski nesil starların büyüsünü bünyesinde muhafaza edebiliyor. Buna mukabil şarkılarındaki eyvallahı olmama halinin gerçek hayattaki duruşuyla zerre çelişmiyor olması da onu sıcak kılıyor. Çekiniyor, saygılı bir sevgiyle hayranlık duyuyor, ama çok da kendimizden buluyor, ya da belki de ona benzediğimize inanmak istiyoruz bir yandan. Üzerine yüzde doksan kendi imali müziğini ve müziğinin felsefesini de koyduğunuz zaman, toplamda bencileyin takipçilerinde uyandırdığı hissiyat gösteriyor ki; genç nesilden ikibinlerin ikinci on yılına kelimenin gerçek manasıyla “star” giren bir isim varsa, o da (kadınlar kategorisinde elbette) Sıla’dır. Geri kalanı hamdır, yarımdır ve hatta yamalaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle dinlemeye başladığım Sıla albümü tahmin edeceğiniz üzere, beğendirdikçe beğendirdi kendini bana. “Acısa da Öldürmez” zaten alabildiğine banko bir slogan şarkıydı ama ardından gelenler de hiç fena değildi doğrusu. Bugünün lisanından en popüler, en dile pelesenk, en can alıcı kalıbı (“kafa” kalıbını) bile eni konu şahane bir şarkıya dönüştürmüştü ya Sıla, onu bu anlamda Sezen’e benzetenler pek de haksız sayılmazdı bundan kelli.

“Oluruna Bırak”, “Boşver” ve “Cam”la yaşamaya dair öğütlü cümlelerini şarkılayıp döken Sıla, “Vur Kadehi Ustam”la cümle ehli keyifleri harbi kızın akşam sofrasına davet ediyor; o da olmazsa ağır bir “Gol” atarak kafa tutuyor mahalle baskısına. “Zamanında”yla bayram zamanları şekerci reklamlarından başka bir yerde izi kalmamış aile duyarlılıklarını yüklenip yaşından olgun gösteriyor, derken “Tam da Bugün” ve “Boş Yere”yle her şeye rağmen aşkın var olduğuna bizi inandırıyor. Hepsi çok sahici ve en slogan şarkı bile tuhaf bir şekilde samimi. Sıla’nın alabildiğine mesafeli şarkı söyleme stiline rağmen, şarkıların duygusu dinleyene geçiyor. Bu noktada da daha yüksek bir şarkıcılık performansı beklemiyorsunuz Sıla’dan. “Böyle iyi” hissi uyandırıyor; sahip çıkıyor çünkü şarkılarına.



İlk albümünden bu yana müzisyen Efe Bahadır’la çalışıyor Sıla. Bu müzikal ortaklık, tutarlı bir stil bütünlüğü olarak geri dönüşüyor şarkılarda. İkibinlerin kulak aşinalığında çok da yeni bir şey vaat etme ya da en azından günü yakalama kaygısı taşımayan, içine kapanık, hatta bir parça da muhafazakar bir tavrı var Sıla tarzının. Sahnede orkestrayla çalınıp söylenmiş de öyle kaydedilmiş duygusu uyandırıyor dinleyende; bugünün stüdyo tekniklerinden o derece uzak. Bütünü değilse bile çoğunluğu bu minvalde şarkıların. Söze, melodiye dayalı bir müzikal tercihin yorumu da böyle olmalı zaten. Hatta elektronik değil, gerçek davulun, yaylıların, bas gitarın ön plana çıktığı Efe Bahadır düzenlemelerinde yer yer Onno Tunç tadı alındığını söyleyebilmek bile mümkün.

“Sevişmeden Uyumayalım”ın rüzgarı kuvvetli estiğinden midir nedir, alaturkası daha bol bir albüm bu. Bu nedenle açılışta yer alan giriş taksiminin, albüm boyunca etkisi hissedilecek alaturka sos hakkında fikir vermesi açısından “Öndeyiş” diye adlandırılması gayet yerinde olmuş. Albümün böyle açılıp, (daha önce Ferhat Gçöer tarafından seslendirilmesine rağmen, sahibinin sesinde asıl şimdi inandırıcı duran) “Vur Kadehi Ustam”la kadeh tokuşturularak bitmesi de dinleyende yüksek doz alaturka etkisi yaratmıyor değil. Fena mı? Elbette hayır.

Bana sorarsanız, albümde en çok “Zamanında”yı sevdiğimi söyleyebilirim. Bu çok kişisel bir tercih elbette, albümün geneline göre “Zamanında” daha orta yaşlı bir şarkı. “Gol”ü “Kafa”dan çok daha eğlenceli bulduysam da, albümün ikinci kozunun “Kafa” olacağını kestirmek zor değil. “Oluruna Bırak” ve “Boş Yere” ise daha şimdiden “online” müzik dinleme sitelerinde ön plana çıktı bile. “Tam da Bugün”ün müzikalite açısından diğerlerinden bir adım öne çıktığı da bir gerçek ki benim “Zamanında”dan sonra albümde dinlemekten en çok keyif aldığım ikinci şarkı da bu.

“İmza” albümü 2009 yılının hemen hemen tüm ödül törenlerinden bir ya da birden fazla ödülle dönmüştü. Aynı şeyi 2010 için bu albümden beklemek de pekala mümkün. Üstelik önceki albümlerine kıyasla Sıla’nın bu albümünde dillere düşecek şarkı sayısı bir hayli fazla. Uzun zamandır bu uzunlukta bir albümü baştan sona dinleyememiştik. Bunu dinleyebiliyoruz üstelik. Sıla’nın yazı boyunca saydığım niteliklerini de buna eklersek, bir pop müzik dinleyicisi daha fazla ne ister ki bir pop müzik yıldızından? Konuşmadığımız şeyler kalmıştır mutlaka. Onları da sonraki albümlerde konuşuruz be abla!

ARALIK 2010

Tarkan - "Adımı Kalbine Yaz"

TARKAN'IN SON VURUŞU


Şunu kabul etmek lazım ki Tarkan’ın dinleyici nezdinde kredisi hep sanıldığından çok daha yüksekti. Hakkında yazılan ve epeyce sarsıcı iddialar içeren kitaplara, nedense ve nasılsa bir skandala dönüşen “Çişim geldi,” gafına, günün birinde ortaya atılan bir takım resimlere, yurt dışı macerasının gölgesinde yurt içinde tepetaklak olan kariyerine ve nihayetinde uyuşturucu kullandığı iddiasıyla göz altına alınmasına rağmen görünen bir gerçek vardı; ilk yeni başarısında, memleket onu tekrar bağrına basmaya hazır ve nazırdı. Nitekim yeni albüm “Adımı Kalbine Yaz”, büyük bir coşku ve heyecanla karşılandı.

1992’yi 1993’e bağlayan gece, ilk özel televizyon kanalımız Star 1’in yılbaşı eğlencesinde iki yeni isim birden dikkatleri üzerine çekmiş ve gelen yıl onların olmuştu. Bunlardan biri kara kuru, çocuk denecek yaşta ama kocaman sesli bir genç kız, Ebru Gündeş, diğeriyse doksanlar modeli kabarık saçı, sarı siyah ekose pantolonu, ayrık dişleri ve tuhaf dansıyla Tarkan’dı.


Her ikisi de kendi alanlarında en büyük isimler arasına girdiler, hatta Tarkan daha fazlasını da gördü; isminin başına (pek sevimsiz bir unvan da olsa), halkın gözünde eriştiği mertebeyi kısa yoldan özetleyiveren “megastar”  sıfatı, üstelik daha yolun neredeyse başındayken yerleştiriliverdi.



O gün bugün aradan yirmi yıla yakın zaman geçti ve erken kazanılmış her paye gibi “megastar”lık da her zaman aynı parlaklıkta aydınlatmadı Tarkan’ın yolunu. Özellikle 2003 yılında yayınlanan “Dudu”dan bu yana elle tutulur bir “hit” çıkaramamış olması ve sürekli cepten yemesi, 2010 yılında yayınlanacak yeni albümü daha da kritik kılıyordu ki albüm, bir son dakika manevrası nedeniyle biraz gecikmeli de olsa 2010 yaz sezonunu kaçırmadan piyasaya sürüldü. E biz de ne yaptık, (eski Hey’cilerin tabiriyle) aldık, dinledik ve eleştirdik.

Albüm, bir süre ince sadece dijital ortamda piyasaya sunulan “Sevdanın Son Vuruşu”yla açılıyor. Uzun süredir heyecanla beklenen yeni Tarkan albümünün habercisi olarak bu şarkının piyasaya sürülmesi, epeyce kafa karışıklığı yaratmıştı. “Bu mudur yani,” diyenler kadar, “Tamam olmuş bu defa,” diyenler de vardı. Temkin ağır basıyordu yine de. Çünkü “Sevdanın Son Vuruşu” ne kadar da olsa öyle aman aman “hit” potansiyeli olan bir şarkı değildi ve bu iki anlama gelirdi; ya önce piyasayı ısındırmak için fazla güçlü olmayan bir şarkı ortaya atılıyordu, ya da en büyük kozu bu şarkı olan, yani belli ki beklendiği kadar güçlü olmayan bir albüm geliyordu.


“Sevdanın Son Vuruşu”nun en büyük kozu, hiç kuşkusuz Aysel Gürel’in imza attığı şarkı sözleri. Söz konusu Aysel Gürel olunca “imza atmak” tabiri lafta kalmıyor; duyduğunuz her cümle “Ben Aysel Gürel’in kaleminden döküldüm,” diyor yüksek sesle. Ancak şu da bir gerçek ki, Aysel Gürel’in ölümünden sonra bestelenen hemen hiçbir şarkı sözü henüz “hit” olmadı. Çünkü bir “Firuze” gibi, bir “Sen Ağlama” gibi besteyle birlikte ya da bestenin üzerine yazılmış şarkı sözleri değildi geride kalanlar. Besteciye adeta hareket alanı bırakmayacak kadar kusursuz bir teknikle yazılmış, kendi iç ritmi ve melodisi olan şarkı sözleriydi bunlar. Yapılan hiçbir beste, şarkı sözünün üzerine çıkamadı bu yüzden. Bu anlamda söz yazarlığından çok besteciliği tercih edilebilecek Tarkan’ın bu çok kıymetli şarkı sözüne, kendi müzikal duruşu içerisinde en doğru besteyi yaptığını söyleyebilmek mümkün.

Tarkan’a duyulan özlemle kısa sürede hemen her yerde çalınmaya başlanan bu şarkı, etkisini henüz yitirmemiş, hatta belki de yeni yeni sevilmeye başlamışken, albümün açılışında yer alması şaşırtıcı değil. Albümdeki en etkili şarkının A1 olma zorunluluğu yok elbette. Kaldı ki bu albümde en etkili şarkı hangisi, onu kestirmek de kolay değil.


İkinci şarkının söz ve müziği Mithat Can Özer’e ait. “Acımayacak”, ilk bakışta “Acayipsin” ve “Şımarık”ın izinden gidiyormuş gibi görünüyor. “Acayipsin”deki doksanların bıçkın mahalle delikanlısı, “Acımayacak”da ikibinli yılların beyaz gömlekli, otuz yaş üstü Sortie, Reina erkeğine dönüşmüş. Jargon aşağı yukarı aynıysa da, en hafif tabiriyle “asıldığı” (“yazdığı” da deniyor bugünün lisanında) kız mahalleden değil artık belli ki; gece çıkmak, dans etmek isteyen cinsten. Üstelik de “ilik gibi”! Bahis konusu diğer iki şarkının neresinden baksanız onbeş yıllık formülüne tamamen sadık kalınmış olmasına rağmen, aynı etkiyi yaratacağını hayal etmek biraz zor. Yaratırsa da, bu kadarını artık İsmail YK’nın bile yapabildiği bir dönemde, bunu Tarkan’ın ve Mithat Can Özer’in başarı hanesine yazmalı mıyız, işte buna emin değilim.

Albümün üçüncü şarkısı yine bir Tarkan bestesi olan “İşim Olmaz”. Sözleri Yıldız Tilbe tarafından yazılan bu şarkı, bildik Tarkan şarkıları tadında. Söylenenlere göre albüme sonradan eklenen iki şarkıdan biri buymuş. Bence iyi ki eklenmiş, çünkü eski Tarkan havasını taşıması ve kolay akılda kalması nedeniyle “İşim Olmaz”ın bu albümün sevilen şarkılarından biri olacağını düşünüyorum. Özellikle girişteki yaylı partisyonları, son dönüşten önceki gitar solo ve şarkı boyunca ney ve kavalanın vokal yaparmışçasına eşliği, aranjör Ozan Çolakoğlu’nun aslında kolaylıkla sıradana dönüşebilecek şarkıları yükseltip parlatmasındaki becerisine bir kez şapka çıkarmamıza neden oluyor.


“Kayıp” albümün sevilecek şarkılarından bir diğeri. Şarkının sözleri bugüne dek çok sayıda “sağlam” şarkı sözüne imza atmış  Günay Çoban’a ait. Tarkan’ın bestesi de yorumu da sözlerdeki hüznün altını asla abartmadan çiziyor ve şarkı başından sonuna dek içinizi ince ince acıtıyor. Öyle ki, şarkının sonunda şiir okumak aslında çok beylik ve çok demodeyken, “Kayıp”ta hiç de öyle gelmiyor.

Bundan üç ay önce piyasaya sürülen Soner Arıca’nın yeni albümü “Yarın Her Şey Değişebilir”de de “Kayıp” adını taşıyan bir şarkı olmasına rağmen, teknik olarak iki şarkının benzediğini söyleyebilmek mümkün değil. Soner Arıca’nın birebir alıntı olmasa da aynı buluştan yola çıkan ikinci bir şarkı yazılmasına gösterdiği tepki konusunda fikir yürütmek içinse, söz yazarı Günay Çoban’ın bu konuda ne diyeceğine kulak kabartmak gerekiyor.


Albümün merakla beklenen taraflarından biri de hiç kuşkusuz Sezen Aksu’nun yıllar sonra yeniden bir Tarkan albümünde isminin yer almasıydı. Bu en az bir “Acayipsin”, en az bir “Şımarık” demekti belki de. Ne var ki bir önceki albümden son anda çıkarıldığı söylenen Sezen Aksu bestesi “Biraz Nezaket”, daha sonra Günce’nin albümünde yer almış ve hemen hiç dikkat çekmemişti. “Metamorfoz”un başarısızlığını “Sezen Aksusuzluğuna” bağlayanlar da az değildi. Bu şartlar altında en çok heyecan uyandıran da bu yeni albümdeki Sezen şarkılarıydı haliyle. Oysa albüm çıkınca hep beraber gördük ki sadece iki şarkının sözlerinde Sezen Aksu’nun imzası var.


İşte “Öp” bu şarkılardan biri. Bestesi Ozan Çolakoğlu’na ait bu şarkının sözlerine Tarkan da Sezen Aksu’yla birlikte imza atmış atmasına da, ortaya çıkan şarkı sözü “şelale saçlar”, “bal dudaklar” gibi bildik Sezen usulü halk ozanı tamlamaları ile “can ciğer kuzu sarması”, “şeytana uymak” gibi bildik Tarkan usulü deyimler ve atasözleri derlemelerinden fazlasını içermiyor. Kaldı ki öpmek fiili de başta Tarkan’ın “Şımarık”ı olmak üzere, yakın zamanda Kenan Doğulu’nun aynı adlı şarkısı ve bir çok başka şarkıyla epeyce eskitilmiş, esprisini yitirmiş değil mi? Ya da şöyle sorayım; tıpkı “Acımayacak” gibi, “Öp” de doksanlardaki Tarkan’ın ekmeğini yemeye çalışmıyor mu? Peki bu şarkıyı yaratan bu büyük isimler bundan kat be kat daha iyisini yapamaz mı? Elbette yapar. Ama belli ki acele edilmiş.


“Adımı Kalbine Yaz”ı ilk dinlediğinizde herhangi bir Coşkun Sabah, hatta Sinan Özen şarkısından farkı nedir diye düşünüyorsunuz ister istemez. Bildiğimiz udlu, gitarlı, pop-alaturka bir şarkı. Ama işte Tarkan farkı da burada başlıyor. Nasıl “Gül Döktüm Yollarına” bin yıldır çalınıp söylenen eğlencelik alaturka şarkılarımızdan zerre farklı değildiyse ve ona rağmen eni konu bir “hit”e dönüştüyse, “Adımı Kalbine Yaz”da da aynı güç, daha ilk dinleyişte hissediliyor. Bunda Tarkan’ın sesi ve yorumunun bu tür şarkılara daha çok yakışıyor olmasının payı büyük. Yurt dışı için hazırlanan albümün ve dahi “Metamorfoz”un beklenen heyecanı yaratmaması da bundan değil miydi zaten? İçinden alaturkası alınmış Tarkan ne yapsanız, tatsızlaşıyor.

Aynı şarkının albümün onuncu sırasında yer alan “Ozinga Club Mix”iyle birlikte uzunca bir süre Tarkan severleri oyalayacağını ve bu albümün klasiklerinden biri olacağını söylemek yanlış olmaz. Müzikalite olarak bakarsak, albümün en iyi şarkısı mı? Asla değil! Ama galiba ticari açıdan en doğru şarkısı.


Albümde sözleri Sezen Aksu tarafından yazılan bir diğer şarkı ise “Sen Çoktan Gitmişsin” adını taşıyor. Bestesini Ozan Çolakoğlu’nun yaptığı bu şarkı ise, albümün en az ticari şarkısı. Çok sakin, çok kendi halinde, sözünü ince söyleyen, yükselmeyen, bağırıp çağırmayan bir şarkı ve bu anlamda da albüm genelinden farklı bir yerde durduğu aşikar. Kartonette büyük harflerle belirtildiği üzere, bu şarkıda Sezen Aksu aynı zamanda vokal de yapmış ama şarkıyı dinlerken o mırıl mırıl vokallerin Sezen’e ait olduğunu ayırt edebilmek biraz zor.

Altı şarkı olarak tasarlanan ilk halinde albüme dahil edilmeyip, sonradan eklenen şarkılardan biri de Gülşah Tütüncü imzası taşıyan “Usta-Çırak”. Tek bir melodinin etrafında dolanan, ardı ardına sıralanan sözleriyle bir tekerleme duygusu uyandıran ve aslında sıradan olabilecek bu şarkı da kışkırtıcı düzenlemesi, vokalleri ve Tarkan’ın “seksi” yorumu ve ile dikkat çekici hale gelmiş.


Bundan önce iki bestesi daha, popüler isimler tarafından seslendirilen Gülşah Tütüncü’nün sağlam bir desteği olduğu ortada. Bu üç şarkıdan yola çıkarak, solo albümünü merakla beklediğimi söyleyebilirim. 

Sekiz yeni şarkının ardından, albüm beş “remix”le tamamlanıyor. Belli ki üzerine oynanacak şarkılara “remix” desteği yapılmış. “Acımayacak”ın Gürsel Çelik “remix”i ile daha önce de bahsi geçen Ozan Çolakoğlu imzalı “Adımı Kalbine Yaz” “remix”i, havada karada iş yapar görünüyor. Suat Ateşdağlı ve Kıvanç K. İmzalı “Sevdanın Son Vuruşu” “remix”lerinin bende aynı heyecanı yarattığını söyleyemeyeceğim. Zaten çok dar bir alanda gol atmaya çalışan “Öp”ü ise Gürsel Çelik imzalı “remix” bile ayağa kaldıramıyor. 

Sonuç itibarıyla; “Metamorfoz”dan iyi mi ? Evet! İş yapar, Tarkan’ı eski ihtişamlı günlerine geri döndürür mü? Kuvvetle muhtemel! Bu albüm Tarkan kariyerinin neresindedir? Onu zaman gösterir. Tarkan’ın yapabileceklerinin en iyisi, sahiden son vuruşu mudur? Bence hayır, ama galiba onu da zaman gösterecek.

AĞUSTOS 2010