Bu Blogda Ara

1 Şubat 2011 Salı

Kibariye - "4 Mevsim"

KIRMIZILI KADIN


“İkonik hafıza” diye bir şey var, biliyorsunuz. Hafızanın, anlık görüntüleri şıpınişi kaydeden ve asla unutmayan kısmına deniliyor. Ben şahsen, bizzat, kendim, hafızamın büyük parçasının “ikonik” olduğuna sizi temin edebilirim. Tamam, eskiye çok düşkünüm; eski şarkıları, plakları, şarkıcıların diskografilerini filan ezberde tutuyorum, hiç unutmuyorum, o ayrı. Ama bir de çok net görüntüler, eşyalar, objeler, kıyafetler var hatırımda. Tamamen bir dönemi, bir zamanı, mekanı, bir insanı hafızamda yıllar boyu yaşatmamı, hiç unutmamamı sağlayan “ikon”lar.

Mesela çocukluğumdan hatırladığım en eski şey; evin yeşil kumaş kaplı koltukları… Annemin Rahime teyzemin düğününde giydiği üzerinde kocaman ve rengarenk çiçek baskıları olan siyah tuvaleti… Eniştemin mobilyalı şahane müzik dolabında gömülü otomatik pikap… Ve benzer onlarca, yüzlerce “ikon”, hep bir fotoğraf keskinliğinde net duruyor hafızamda.

Tabi önceki yazılarımı okuyanların hatırlayacağı o meşhur kareler; Seyyal Taner’in Perihan Abla’daki mavi saçları, Nil Burak’ın bir sayım günü ilk televizyona çıkışındaki ekranın üçe bölünmüş görüntüsü, Nükhet Duru’nun bürosunda bir öğleden sonra bizi ağırlarken üzerindeki uzun, siyah elbise gibi bir dolu “ikon”la akla takılıp kalmış anlar, zamanlar, yaşanmışlıklar… E buna “ikonik hafıza” denmez de, ne denir?


Bu mevzuu niye açtım durup dururken, şimdi ondan bahsedeyim. Aslında sebep, sadece bir kırmızı elbiseydi. Ama en kırmızısından! Kırmızının en çok yakıştığı kadının üzerinde apansız görüverdiğim ve beni çok eski bir zamana, soğuk ve karlı bir yılbaşı gecesine götürüveren o elbise...


O zamanlar, tıpkı bu zamanlarda olduğu gibi, yılbaşı gecelerinde orta halli ailelerde “feneri nerede söndürsek” kaygısı yaşanmaz, pastalı börekli, envai çeşit meyveli, çerezli, anne imali yılbaşı sofraları başında televizyon ve bilemediniz tombala eğlencesiyle yeni yıla girilirdi. O yıl da öyleydi bizim için. 1980 bitiyor, 81’e giriliyordu.

O sene televizyonda Amerika’da yetmişlerde yayınlanmış bir uzay dizisi gösterilmeye başlanmıştı. Dizi gelecekte, 1980 yılında geçiyordu ve dünya baştan aşağı değişmiş görünüyordu. Oysa 1980’i uğurladığımız o gece, ağır aksak ve koyu gölgeli geçip gitmekte olan hayatlarımızdaki tek değişiklik, televizyonda ilk kez bir dansöz çıkacak olmasıydı.

Kapı komşumuz Doğan Amcalar da bizdeydi. Babam ve Doğan Amca, edep sınırlarını asla aşmadan, heyecanla beklediğimiz dansöz hakkında ince ince göndermeli şakalar yaparken annem ve Makbule Teyze yalancıktan kızıyor, bu tatlı çekişme, gecenin neşesine neşe katıyordu. Biz Uğur ve Umur’la birinci çinkoyu önce hangimiz yapacak telaşesi yaşarken, büyüklerin oyunu hiç de ciddiye almayan lakayt tutumlarından ziyadesiyle rahatsız oluyorduk. Zaten tombala sık sık annemin ikramlarıyla kesiliyor, annemin ikramlarınınsa ardı arkası kesilmiyordu. Araya babamların rakı ve meze takviyeleri de girince, iş çığırından çıkıyor, nerde kalmıştık, en son kaç numara çıkmıştı, kaçıncı çinkodayız soruları havada uçuşuyordu.

Yeni yıla dakikalar kala, önce Zeki Müren “Bir Demet Yasemen”i söylemiş, ardından Erol Evgin “Söyle Canım”la bizi neşelendirmişti. Saat tam onikide ekranda havai fişekler patlarken biz de ayağa kalkmış, birbirimizin yeni yılını öpüşe koklaşa tebrik etmiş, “blue-box” teknolojisinin en şatafatlı görüntüleriyle karşımıza çıkan Nesrin Topkapı’yı tarihi bir ana tanıklık ediyor olmanın heyecanıyla soluksuz izlemiştik. Hülya Koçyiğit’in yılbaşı mesajı, ardından Kamil Sönmez, Sezen Aksu filan derken yeni yılın ilk bir saati geride kalmıştı bile.

Tombalaya çoktan geri dönmüştü ki, bir ara bir şey oldu. Hepimiz durduk. Durmamıza sebep olan şey, televizyondan yükselen sesti. Ufak tefek, kara kuru bir kızcağız, üzerinde askısız, kat kat, ama alabildiğine sade bir elbise, gözler kapalı, kaptırmış kendini “Küm bülür, küm bülür,” diye bir şarkı söylüyordu. Ne dediği doğru düzgün anlaşılmıyordu aslında. Şarkı da bildiğimiz arabesk bir şarkıydı ki, TRT’de yılbaşı gecesi olmasa asla çalınmazdı bu tür bir şey. Şarkıyı söyleyen kız deseniz, zerre kadar dikkat çekici değil. Ama nasıl bir ses! Daha önce hiç duymadığımız türden, nasıl içten, nasıl yürekten ve nasıl sahici söylüyor o yırtık, buğulu, çatallı sesiyle.





Tombala da, annemin ikramları da, babamların rakı takviyesi de bir dört dakikalığına durmuş, hepimiz adeta televizyona kilitlenmiştik. Şarkı bittiğinde herkes birbirine “Neydi bu?” der gibi bakıyor, bu kızcağızın kim olduğunu merak ediyordu.

Ertesi gün anlayacaktık ki, o gece sadece bizim evde değil, Türkiye’de televizyon olan her evde aynı şaşkınlık yaşanmış, aynı soru sorulmuştu. Kimdi bu kız? Evet, sunucu şarkıdan önce adını anons etmiş, ama daha önce duyulmamış bu tuhaf isim, merakı daha da arttırmaktan bir işe yaramamıştı. Kimdi bu Kibariye? Şimdi herkes bunu merak ediyordu.

Kibariye’nin o gece, henüz daha 20 yaşında, hayatında ilk kez televizyonda görünürken giydiği askısız elbise kırmızı renkteydi. Her ne kadar o günlerde televizyon yayını siyah beyaz olsa da, ekrandaki grinin tonlarından anlıyorduk o rengin aslında kırmızı olduğunu. Ne de olsa, bunca yıllık siyah beyaz televizyon izleyicisiydik. Nitekim ertesi günü gazetelerde Kibariye’nin boy boy resimlerini görünce de yanılmadığımızı anlayacaktık. Elbise hakiki kırmızıydı.


Bu hikayeden yıllar, yıllar sonra, bu satırları kaleme almadan birkaç gün önce, bir müzik markette Kibariye’nin yeni albümüyle karşılaşıp, kapak resminde onu kırmızı bir elbiseyle görünce, “ikonik hafızam” anında devreye girecek ve beni o bir türlü unutamadığım yılbaşı gecesine geri götürecekti. Neresinden baksanız 30 yıl geçmişti aradan. O, hangi kameraya bakacağını bilemediği için gözlerini kapatmış “Küm bülür, küm bülür” diye içli içli haykıran 20 yaşındaki genç kız, artık ülkenin en sevilen kadın şarkılarından biri olarak anılıyordu. Ve bu yeni albümü, herkes gibi benim için de heyecanla beklenilen ve bir an önce dinlenilmesi gereken bir albümdü. “Photoshop”u fazla kaçmış kapak resmini bile umursamadan gözü kapalı alabilirdim bu albümü. Yakın bir zamanda, Yılmaz Morgül’ün albüm kapağını görmüştüm bir kere. Bundan sonra hiçbir kapak beni daha fazla şaşırtamaz, hatta üzemezdi nasıl olsa.



Tıpkı Sibel Can gibi Kibariye’nin de Tarkan’a ihtiyacı olmadığını düşünenlerdenim ben. Kibariye’nin, Tarkan tarafından “remix”lerle filan da cılkı çıkarılmış “Gülümse Kaderine”yi söylemesini bile gereksiz buluyorken, bu defa da “Arada Bir” gibi etkisiz bir şarkıyı sırf Tarkan’ın bestesi diye seslendirip, bir de albümün ilk sırasına koymasına anlam veremedim bu yüzden. Tarkan’ın şarkıya vokal yapmış olması da bu gerçeği değiştirmiyor; “Arada Bir” B sınıfı bir şarkı ve Kibariye’nin bile bu şarkıya daha fazla değer kazandırması mümkün değil.



İkinci sıradaki “Konuşsana Bir Tanem” ise ilk şarkının tam aksine, daha bir dinleyişte tokat gibi çarpan, çok etkili bir şarkı. Şarkı sözlerinin tıkış tıkış sıralanmadığı şarkılarda Kibariye gönlünce basıyor hecelere ve bu söyleyiş biçimiyle yüreğimize daha çok dokunuyor. “Konuşsana Bir Tanem” tam da böylesi bir şarkı. Seksenli yıllarda Müslüm Gürses, Gülden Karaböcek ve Harika Avcı’nın da seslendirdiği bu şarkı, Kibariye’nin sesiyle bambaşka bir anlam kazanmış ve albümün de en iyi şarkılarından biri olmuş. Gerçi piyanonun ön planda olduğu düzenlemesiyle şarkı, sıkı Kibariye takipçileri için biraz fazla batılı duruyor; bu yüzden de kolay algılanmayabilir hatta klip çekilmiş olmasına rağmen albümde öylece kıyıda köşede kalan şarkılardan biri de olabilir ki öyle olursa gerçekten yazık olur.

Üçüncü sırada Tan imzalı bir şarkı var. Tam da Demet Akalın ekolünden bu şarkının Kibariye’nin albümüne günceli yakalasın diye konulduğu çok belli ama artık bu tarz şarkılarla Demet Akalın’ın kendisinin dahi günceli yakaladığı söylenemez. Kaldı ki “zeki kadın” olduğu için değil, saflık derecesinde temiz olduğu için gönüllerde taht kurmuşken, bu şarkıda anlatılan hikayenin Kibariye’nin dilinde inandırıcı olduğunu söylemek de mümkün değil.

Kibariye albümlerinin olmazsa olmazı hep “cover”lardır. Öyle ki albümlerinde çoğu zaman artık dillere sakız olmuş, hatta modası geçmeye başlamış popüler şarkıları “cover” yapar ama bu bile heyecanla dinlememize engel olmaz. Onun o serbest uçuş şarkıcılığı, “bakalım nasıl söylemiş” merakımızı hep taze tutar çünkü. Kariyeri boyunca albümlerinde en olmayacak şarkıları söylemiş ve hep oldurmuş, yakıştırmıştır. Nitekim kural yine değişmiyor ve bu albüm de büyük çoğunluğu daha önce başka şarkıcıların seslendirdiği şarkılardan oluşuyor. İşte sırada son dönemin en sevilen şarkılarından biri olan “Buz” var.

“Buz”, tam da “artık sıkıldık” diye düşünürken, Kibariye’nin sesinde kelimesi kelimesine yeniden hayat bulmuş. Soner Sarıkabadayı son bir yılda sayısız şarkıcıya beste verdi. Şarkı sözü dizimi, kullandığı teknik ve melodik yapı benzerlikleri nedeniyle artık onun şarkılarını, etiketini okumadan tanır hale geldik. Hatta işin tuhafı, şarkılarını kim söylerse söylesin (Sertab hariç), biraz onun gibi söylüyor ki en çok da böyle ayırt ediliyor Soner Sarıkabadayı şarkıları. Dolayısıyla, kimselere vermeyip kendi seslendirdiği “Buz” da hafızamıza onun sesiyle neredeyse kazındı. Hal böyleyken, Kibariye’nin gırtlağından başka bir lezzetle yeniden yeniden dinleyebiliyor ve asla sıkılmıyorsunuz.



Aynı şey, “Buz”un hemen ardından gelen “Yanayım” için de geçerli. Zaten alabildiğine Roman havalı bu şarkı, Kıbrıs menşeli Babutsa’nın fevkalade keyif verici versiyonundan sonra, Kibariye’nin dilinde de gayet yerinde tınlıyor, yabancılık çektirmiyor.

Albümün en güzel şarkılarından biri var sırada. Sözleri Aşkın Tuna’ya, bestesi Coşkun Kıvılcım ve Ali Yılmaz’a ait “Elimdeki Resmin”, Kibariye’nin seksenli yıllarda seslendirdiği “has arabesk” şarkılara benziyor. Bu şarkı 2005 yılında yayınlanan Cengiz Kurtoğlu albümü “Ayrılık Saati”nde de yer almıştı ama ismi ve nakaratı dışında iki şarkı arasında hiç benzerlik kalmamış ve Kibariye versiyonunda şarkı adeta yeniden yazılmış. Bu şarkıya çok pes seslerde başlamasına rağmen hiç zorlanmadan istediği notalarda dolaşan Kibariye, en dik seslere çıktığında da tüylerimizi diken diken ediyor ve şarkının hakkını sonuna kadar veriyor. “Elimdeki Resmin” sonbaharda çekilecek bir klipin desteğiyle, kolaylıkla dillerde dolaşan bir şarkıya dönüşebilir.

Kibariye’yle 1998 yılında bir röportaj yapmıştım. Masalsı yaşam öyküsünü kendi ağzından anlattırarak, röportajı dramatik soslarla süslemek derdindeydim ve bunun için harika bir başlangıç cümlesi bulduğumu sanıyordum. Şuydu bulduğum cümle; “Kibariye denince benim aklıma hep bir Külkedisi masalı geliyor”. Aslında klişenin kralını bulduğumu şimdi görebiliyorum ama o zaman ben de toydum ve sanırım Kibariye de, çünkü bana aynen şöyle bir cevap vermişti; “Hayır yanlışınız var, benim asıl çıkışım “Kim Bilir”dir. Hatta “küm bülür” diye söylerdim o zamanlar, sonra düzelttim. “Külkedisi” ondan çok sonra. İlk ben “Kim Bilir”le meşhur oldum, siz o zamanları bilmezsiniz!”


Klişenin kralıydı belki ama, aslında doğruydu. Kibariye’nin yaşam öyküsü gerçek bir Külkedisi masalı gibiydi ve elbette konumuz Kiboş’un 1995 yılında yayınlanan “Külkedisi” adlı albümü değildi.

Nüfus kağıdına “Bahriye” yazılmasına rağmen, ailesi doğduğu günden itibaren ona “Kibariye” demiş, ilk duyduğunda herkesin yadırgadığı bu isim, sanıldığı gibi enteresan bir sahne adı olsun diye sonradan konulmamıştı. Daha çocuk denecek yaşta pavyonlarda şarkı söylemeye başlamış, bir süre sonra onu her gece pavyona getirip götüren taksi şoförüne aşık olmuş ve onunla evlenmişti. Sonra bir gün o günlerde organizatörlük yapan eski Beyaz Kelebekler üyesi Cengiz Akyüz, Kibariye’nin elinden tutacak, ve onu İzmir’de çalıştığı Çağlayan Saz’dan alıp, İstanbul’daki Stardust gazinosuna transfer edecekti. Kibariye şöhreti çok hızlı yakalamış, kısa sürede tüm olan bitene kendisi bile inanamamıştı.

Ne var ki en sıkıntılı günlerinde bile mutlu olmasını sağlayan yuvası, şan, şöhret ve para sahibi olduktan sonra artık eskisi gibi olmayacaktı. Düzenli bir işi olmayan, Kibariye’nin menajerliğini yapan kocası, zaman içerisinde artık o eskiden sevdiği adama benzememeye başlamıştı. Kibariye her şeyden çok bir çocuk istemekteydi. Oysa bir türlü çocukları olmuyordu. Kocası bunun sebebinin Kibariye olduğunu söylemiş, o da buna inanmış, bütün arzusunu ve özlemini içine gömmüş, bağrına taş basmıştı. Şarkı söylerken mutlu oluyor, şarkı söyleyerek bütün sıkıntılarını unutmaya çalışıyordu. 



Kibariye günün birinde kocasının kendisini en yakın arkadaşıyla aldattığını öğrendi. Bu, bardağı taşıran son damla olacak ve bu defa affetmeyecekti. Üstelik boşanma safhası geldiğinde onu daha üzücü haberlerde de beklemekteydi. Yıllar boyunca alın teri dökerek kazandığı bütün para kocasının hesabındaydı ve o beş parasızdı. Bu haber gazetelere yansıdığında o hiç konuşmadı, sadece sustu ve hayata sıfırdan, yeniden başladı.

Şimdi evli olduğu adamla o zor günlerde tanıştı. Aralarındaki yaş farkına aldırmıyordu, yıllar sonra yeniden aşık olmuştu çünkü. Evlendi ve kısa bir süre sonra da hamile olduğu haberi duyuldu. Sonra kızı doğdu. Kızı 1,5 yaşına geldiğinde, mesleğine geri döndü. Bu onun ikinci baharıydı ve artık mutluydu.



İşte kısaca özetmeye çalıştığım, bu film senaryolarını aratmayan hikaye, “İkinci Bahar”ın albüme neden alındığını açıklıyor aslında. Söylenmekten yorgun düşmüş bir şarkıdır oysa. Kibariye’nin hatırına bile bir daha dinlemeye bayılmayacağım şarkılardan biridir benim için. Ama hayatında gerçekten ikinci bahar yaşayan Kibariye için belli ki bu şarkının bir anlamı var deyip hemen bir sonraki şarkıya geçiyorum.

Bir sonraki şarkı da en az “İkinci Bahar” kadar dillere pelesenk olmuş bir şarkı. “Yiğidim Aslanım” her şeye rağmen, her defasında birlikte söyleme isteği uyandıran, adeta marş coşkusunda bir şarkıdır. Şiirin anlattığı can yakıcı hikayeyi, ağır bir öfkeye, haksızlığa alabildiğine isyana dönüştürür notalar. Hiç kimse duymadan hükümler giyen, ekmek kadar temiz, su gibi aydın o yiğit yüreğinizi dağlar. Ona o hükümleri giydirenleri hiç bağışlamaz, yıllar ama yıllar boyu bu ülkede o veya bu taraftan, şu veya bu nedenle hüküm giymişlerin vebalini boynunuzda hissedersiniz.

Ne ki, seksenlerde taverna şarkıcılarının repertuarlarına bile girmiş, yerli yersiz her albümde kullanılmış ve dahi türkü muamelesi yapılmış şarkılardan biridir “Yiğidim Aslanım”. Bu albümde de öyle duruyor zaten; tamamen yersiz. Evet Kibariye daha önceki albümlerinde de bunun muadili şarkılar söyledi söylemesine ama artık seksenlerde değiliz ve bence buna hiç gerek yoktu.

“Boş Ver Aldırma”, albüme hareketli şarkı kontenjanından girenlerden olsa gerek. Zira herhangi bir özelliği olmayan, boşluk dolduran şarkılardan biri gibi duruyor.
“Sürgünüm”, eski stil bir arabesk şarkı. Başta da söylediğim gibi, Kibariye bu tarz şarkılarda daha çok kendini buluyor, bu şarkıda da taşın yerinde ağır olduğunu bir kez daha ispatlıyor.



Albümün kapanışında şahane bir roman havası var; “Güvercinim”. Romanlığını asla inkar etmeyen ve hatta her fırsatta altını çizen Kibariye, bunu nedense saklama, hatta inkar etme ihtiyacı duyan başka meslektaşları gibi davranmamakla da çok gönül kazandı. Onu herkes en saf, en doğal ve en Roman haliyle sevdi ve o, bu halini hiç değiştirmedi. “Güvercinim”, söz ve müziği Kİbariye’nin erkek kardeşi Hasan Tokmak’a ait bir şarkı. Şarkının bestesine ayrıca Coşkun Kıvılcım’da katkıda bulunmuş. Bu şarkıyla albüm çok eğlenceli bir şekilde, adeta tadını damakta bırakarak bitiyor.

İçinde 11 şarkı yer alan ve “remix”siz (kemiksiz der gibi oldu bu), 52 dakika çalma süresi olan bir albüm, bugünün şartlarında az şey değil. Kaldı ki ufak tefek eksik gediklerine rağmen, bütünüyle bakıldığında, verdiğiniz parayı hak edecek bir albüm olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çocukluğun yılbaşı geceleri hep aynı şekilde biterdi. Gün içerisinde, o gece sabaha kadar uyanık kalmaya ne kadar azmetmiş olursak olalım, gecenin sonu oturma odasındaki divanda sızıp kalmak olurdu. Annem gün ağarırken beni uyandırır, üstümü çıkarıp pijamalarımı giydirmeye çalışırdı. Onlar yeni yatıyor olurlardı ve ben yine sabaha kadar oturmayı başaramadığım  için söylene söylene pijamalarımı giyer, kalın ve ağır yorganımın altına girerdim. Akşamüstü kızartılmış böreklerin yağ yanığı, gece boyu kim bilir kaç kez ikram edilmiş kolonya ve salatanın soğanı eşlik ederdi ne kadar cam açılsa, mum yakılsa da azalmayan sigara dumanı ve rakı kokusuna.

Boşalan rakı şişesinin kapağını dibinde kalan rakıyla ıslatır, şişenin ağzına ters şekilde koyarsanız, kendi kendine birkaç kez açılıp kapanır. Buna “rakıya göbek attırmak” derdi babam. O gece de yapmıştı. 1980’i 81’e bağlayan yılbaşı gecesi. Yıllar boyunca boşalan her rakı şişesi bana babamın o çocuksu oyununu hatırlatacak, o yılbaşı gecesinin kırmızı elbiseli Kibariye’sinden sonra hatırımda kalan bir başka ikonu da göbek atan rakı şişesi olacaktı. Çok uykum vardı. Uyanır uyanmaz ne yapmalı ne etmeli, Büyük Çarşı’daki plakçıya bir uğramalıydı. Kibariye’nin plağı bir an önce alınmazsa olmazdı. Acaba yeryüzünde yeni yılın ilk dileği olarak “Kibariye”nin plağını isteyen benden bir başka çocuk daha var mıydı? Hiç sanmıyordum. Gözlerimi kapattım, uyku kardeşin elini tuttum.

TEMMUZ 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder