Bu Blogda Ara

9 Nisan 2011 Cumartesi

Barbaros - "Barbaros"

“ALTINCI HİSSİM BENİ YANILTMADI”YSA…


Her ne kadar Erol Büyükburç gibi genellemeler üstü bir örnek dursa da önümüzde, şöyle bir genelleme pekala yapılabilir ki; bizim doksanlı yıllara dek popüler müzikte erkek şarkıcı algımız Erol Evgin ekolüydü. Yani beyefendi, kibar, ama romantik ve dahi duygusal, tercihen evli, mutlu ve hatta çocuklu.

“Erol Evgin ekolü”, yeri geldiğinde sahne ışıklarının altında pırıltılı gömlekler, vatkalı ceketler giyse, arkasına afili dansçılar alsa, hatta kimi zaman kendisi de danslara eşlik etse de, şarkı söyleme stili kadar hal ve tavırlarıyla da erkeksi duruşunu her daim koruyan erkek şarkıcı demekti. Fazlası zaten yakışmaz, yakıştırılmazdı.

Ne var ki doksanlı yılların yeni türedi popçuları bu algıyı tamamen değiştirecek ve Hakan Peker’inden Tarkan’ına, Rober Hatemo’sundan Harun Kolçak’ına dek en yeteneklisinden en yeteneksizine, neredeyse bütün erkek popçular her anlamda o alışageldiğimiz beyefendi erkek duruşunu yerle bir edeceklerdi.


Özellikle Tarkan ve sonrasında ona benzeme kaygısında onlarca irili ufaklı popçu, gerek görünüşleri, gerek dansları, gerekse şarkı söyleme stilleriyle bir anda popüler kültürde başka bir imlânın temsilcisi oldular. Ve öyle bir an geldi ki, ortalık hem cinsellik satıp hem cinsiyetsiz görünen “androjen” erkek şarkıcılardan ve/veya bir türlü ergenlikteki cinsel taşkınlığını üzerinden atamamış çocuk adamlardan geçilmez oldu.   


Görselliğin altın çağında, erkek olmanın albeni eksikliği ancak böyle kapatılabilirdi belki; bu bir zorunluluktu artık. Peki ya şarkı söyleme stilleri? O bir türlü büyümek bilmeyen ergen tınıları, alabildiğine “vibrato”, kırılan, bükülen, eğilen, titredikçe titreyen, cilvelenen, işvelenen sesler?

İşte tam da bu dönemde Ferhat Göçer diye birinin çıkıp da baş köşeye kurulması tesadüf değildir. Düşünsenize, adam tişört bile giymedi; hep kumaş pantolonlar, takım elbiseler, kravatlar, ceketler… Kliplerinde hep başkaları aşık oldu, ayrıldı, dolaştı, gezindi, o hep sağdan soldan profil vererek şarkısını söyledi. Çok bilinçli ve kasıtlı bir şekilde, iki binlerde Erol Evgin ekolüne hasret kalmış orta yaş ve üstü dinleyici kitlesini tam doğru yerden yakaladı ve üzerine koca bir kariyer inşa etti.


Sonrasında bu işin tuttuğu fark edilince kırk yılın transparan gömlekli Fatik Ürek’i bile takım elbise giyer oldu. Önce Ceceli, ardından Cihan Okan, üstelik de Ferhat Göçer’le aynı firmanın kanatları altında, aynı pazarlama taktiğiyle piyasaya sürüldü. Saygılı, beyefendi, usturuplu, durmuş, oturmuş, ceketli, gömlekli erkek şarkıcı profili. Ya da kısaca; “Erol Evgin ekolü”.


Bu yazının asıl konusu, tam da bu tasvir ettiğim ortamda, piyasanın tam orta yerine, sessiz, sakin, gürültüsüz patırtısız giren ve girdiği gibi de bunları düşünmeme ve yazmama sebep olan kişidir aslında ve adı da Barbaros’tur. Gerçi (popüler müzik zamanına göre) albümü çıkalı epeyce çok oldu ama hala yeterince gündem teşkil etmemiş olması nedeniyle, çekilen üçüncü klibi de vesile ederek, yazmak istedim aklımdan geçenleri. Çünkü Barbaros, şu korkunç kalabalıkta bile es geçilmemesi gereken bir isim.


Aslında albüm yayınlanmadan bir süre önce dijitalde satışa sunulan tek bir şarkısı bile çok şey vaat etmiş, albüm hakkındaki beklentimi bir hayli yükseltmişti. Uzun zamandır duymadığım kadar iyi bir erkek ses duyuyordum, üstelik şarkısı da şahaneydi. Nitekim peşi sıra gelen albüm de beni yanıltmadı.

Türkiye’de müziğin bir sektöre dönüşmesi ve Unkapanı mantığından kurtulmasına vesile olan birkaç müzik firması var ki, bunca sarsıntıya rağmen hala ayakta kalabilenler de zaten o firmalar. Sony Müzik bunlardan biri. Bu uluslararası devin Türkiye ayağı başından beri çok özenli ve dikkatli çalışıyor ve yerli albümlerde Sony etiketli hemen hiçbir albüm dinleyici yanıltmıyor.

Sony ve benzeri büyük firmaların son dönemde popüler müziğe yeni isimler lanse etme riskini daha az göze alır hale gelmiş olması, bu çöküş döneminde elbette anlaşılabilir bir ticari tavır. Albümlerin kimseye kazanç getirmediği bu zamanda, büyük müzik firmalarının bazıları internet meşhurlarını “yeni isim” kategorisinden lanse etmeye başladı. Şu ana dek bu altı boş meşhurlardan (“pop-star”lar da dahil) dikiş tutturabilen yok denecek kadar az.

Bazı firmalar ise prodüksiyon masraflarını cebinden karşılamış ve “master” (bitmiş) bandını eline alıp firma aramaya çıkmış yeni isimleri, eğer portföyünde şık duracağını düşünürse pazarlıyor; yani albümün dağıtımını ve belki (anlaşma şartlarına göre) tanıtımını yapıyor. Bu yöntemde satış kaygısı da güdülmüyor zira bu tip projelerde firmanın masrafı göz ardı edilebilecek kadar az.

Sözün özü, artık çok ama çok az isim gerçek anlamda destek bulabiliyor albüm yapabilmek için. Ve emin olunuz ki, Sony Müzik gibi bir firma Barbaros’un arkasında duruyorsa, bu hiç de hafife alınacak bir şey değil.
Bunca girizgahtan sonra, artık albümü dinlemeye başlayabiliriz. Hadi dinleyelim…


Albümün açılışında yer alan ve söz ve müziği Şehrazat imzası taşıyan “Altıncı His”, albüm piyasaya çıkmadan çok önce piyasaya sürülen ilk Barbaros şarkısıydı. Doksanların başından beri Şehrazat şarkılarının Türk popunda önemli bir yer tuttuğu tartışılmaz bir gerçek. Doğru armonilerle, sağlam kurgulanmış, hem popüler hem klasik olabilmiş sayısız şarkıda imzası olan Şehrazat’ın besteleri, seslendiren şarkıcının üzerine, ölçülerine göre dikilmiş bir elbise gibi oturuyor. Bu bile tek başına bir maharet ama hepsi bu değil. En profesyonelinden en yeni yetmesine kim söylerse söylesin, şarkıdaki Şehrazat kokusu da hemen hissediliyor.


İşte “Altıncı His” tam da böyle bir şarkı. Kartonet bilgilerine bakmadan da bu şarkının Şehrazat’a ait olduğunu anlamak mümkün. Hem armonik yapı, hem şarkı sözleri, hem de şarkıcının yorumu, kelime ve harflere vurguları, şarkının Şehrazat elinden çıktığını ilk dinleyişte hissettiriyor.

Bununla beraber daha en başında, albüm süresince çok iyi bir ses, kusursuz bir şarkı söyleme tekniği ve etkileyici bir yorum dinleyeceğimizin de habercisi oluyor bu şarkı.


Kürt müziğinin dünya çapında popüler isimlerinden Ciwan Haco’nun bir şarkısı, Zeynep Talu’nun yazdığı Türkçe sözlerle “Benden Olsun” adını almış ve albümün en güzel şarkılarından biri olmuş. Albümün süpervizörlüğünü de yapan ve Barbaros’un yolunu çoktan bulmuş bir şarkıcı yetkinliğinde bir ilk albümle dinleyici karşına çıkmasında büyük pay sahibi olan Zeynep Talu’nun bu albüm için yazdığı şarkı sözleri, hem teknik hem de duygu olarak ne denli usta bir şarkı sözü yazarı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Bu yazının yazılmasına vesile olan üçüncü klip şarkısı “Karar Verdim”, albümde de üçüncü sırada yer alıyor. Bu da söz ve müziği Şehrazat’a ait bir şarkı. 


Aslında süpervizör Zeynep Talu’nun bu albüm için Şehrazat’a gidiş nedeni annesinin (Zeynep Talu’nun) bestelenmemiş bir şarkı sözünü bestelemesini istemekmiş. Zeynep Talu, piyasada bu konuda itibar edebileceği birkaç besteciden biri olarak gördüğü Şehrazat’ın kapısını çaldığında öyle bir sinerji oluşmuş ki, Şehrazat yeni bir isme emanet ederken belki de biraz düşüneceği şarkılarından üç tanesini birden Barbaros’un albümü için gözünü kırpmadan vermiş. Çok da iyi yapmış çünkü her üçü de Barbaros’un sesinde değerini ziyadesiyle bulmuş şarkılar.

Albüme hareketli şarkı kontenjanından giren “Olur Ya”, aynı zamanda ikinci klip şarkısı olarak albümün piyasaya çıktığı günlerde radyo ve televizyonlara servis edildi. Barbaros’un daha batılı, hatta biraz frankofon; şansonlar, aryalar, napolitenler söyleyen şarkıcı görüntüsüne karşın bu Arap kökenli şarkı fıkır fıkır ritmi ve melodisiyle albümün hararetini yükseltiyor.


Bana kalsa bu şarkıyı Levent Yüksel’e daha çok yakıştırır, ama illa da Barbaros’a söyleteceksem, en azından klip şarkısı yapmayı düşünmezdim. Barbaros’un imajı kadar, albümün bütünüyle de ters düşen “Olur Ya”nın tek avantajı piyasa teamülü oluşu ve muhtemelen de bu sebeple ön plana çıkarıldı.

“Bu da Böyle Bir Hikaye”, albümün tartışmasız en etkileyici şarkısı. Yine Şehrazat tarafından, geniş bir ses aralığında yazılmış bu senfonik şarkıda Barbaros ne kadar iyi bir şarkıcı olduğunu her şekilde ispat ediyor. Özellikle de bir şarkıcının turnusol kağıdı olan pes seslerdeki kusursuz tekniği her türlü övgünün üzerinde.


“Bu da Böyle Bir Hikaye”nin ardından gelen “Değiştim” ise sözünü ettiğim Çiğdem Talu-Şehrazat şarkısı. Çok sürpriz bir şarkı bu. Çiğdem Talu’nun genelde beste üzerine söz yazdığı biliniyordu çünkü ve bestelenmemiş şarkı sözleri olduğu bugüne dek hiç bahis konusu edilmemişti. Belli ki Zeynep Talu, bu albüme bütün birikimi ve becerisini dökmekle kalmamış, elinin altındaki gizli hazineden çok kıymetli bir parçayı da bu albüm için gün ışığına çıkarmış.

Şehrazat ise “Değiştim”i alışageldiğimiz şarkılarından farklı olarak, caz formunda bestelemiş. Volga Tamöz’ün cazın altını çizen düzenlemesiyle de şarkı, albümün kolay eskimeyecek şarkılarından biri olmuş.


Türkiye’de ilk kez 1971 yılında Gönül Yazar tarafından Türkçe sözlerle plak yapılan Patricia Carli şarkısı “Pardonne Moi”, bu albümde hem orijinal Fransızca versiyonuyla, hem de Fikret Şeneş tarafından yazılmış Türkçe sözlü versiyonuyla yer alıyor. Şarkı albümün akışına o kadar uymuş ki eski stil vals ritmine rağmen, asla bir “cover”ın eski-yeni kararsızlığını hissetmiyorsunuz dinlerken. Çok doğru bir seçim.

Sözlerini Zeynep Talu ve Onur Mete’nin yazdığı, bestesine ise Onur Mete’nin tek başına imza attığı “Olmadı Böyle” bence albümün en zayıf şarkısı.


Hem sözleri, hem de melodisiyle yeni bir şey söylemeyen, heyecan vermeyen “Olmadı Böyle”nin ardından da “Benden Olsun”un Suat Ateşdağlı’nın elinden çıkan “remix” versiyonu konulmuş albüme. Bu albüm her ne kadar “remix” desteği isteyen albümlerden olmasa da, bu etkili şarkıya ikinci bir şans verilmesi de gayet mantıklı.

Albümün son şarkısı ise “Pardonne Moi”nın Fransızca versiyonu. Bu versiyonda Barbaros Fransızca telaffuzunun başarısıyla da dikkat çekiyor (Fransızca bilmiyorum, bilenlerin yalancısıyım).

Fikrim odur ki, tıpkı Levent Yüksel ve Emre Aydın’ın ilk albümleri gibi “dakika 1 gol 1” albümlerden biri olarak müzik tarihine geçecek bir çalışma bu. Benim gibi düşünen çok kişi olduğunu da biliyorum. Ancak bilirsiniz ki bu çok büyük ama bir o kadar da tuzaklı bir başarıdır. Başarının hakkını teslim eden herkesin kafasında şu soru kendiliğinden beliriverir; “Bakalım bundan sonra ne yapacak?”


Çok acayip bir gelişme olmazsa, Barbaros ikinci albümde de Zeynep Talu ile çalışmaya devam edecek. Hatta şarkıların büyük kısmı da hazır. Zira ilk etapta “double” olması planlanan ilk albüm için kaydedilen şarkıların bir kısmı, sonradan verilen bir kararla kullanılmadı; albüm ikiye bölündü. Bu şarkıların arasında özellikle bir tanesinin çok sürprizli olduğu da kulağıma çalınanlar arasında. Bu bilgilerin ışığında, Barbaros’un iyi bir ilk albümden sonra yaşanan ikinci albüm sıkıntısını hasarsız atlatacağı öngörülebilir.

Bu albüm Barbaros gibi uzun yıllardır duymadığımız kadar iyi bir sesi ve şarkıcıyı göz önüne çıkarmasının yanı sıra, Fikret Şeneş, Çiğdem Talu, Şehrazat ve Zeynep Talu gibi dört önemli kadın şarkı yazarını, Aykut Gürel, Volga Tamöz ve Mustafa Ceceli gibi üç önemli aranjörü bir araya getirmiş olmasıyla da popüler müzik tarihine geçecek bir albüm.


Barbaros’un şarkıları ve sesiyle yarattığı “aura”yı hem yansıtması, hem de vurgulaması açısından gayet yerinde, son derece şık ve bir o kadar da sade Zeynel Abidin Ağgül resimleri ve Özgür Turguner’in kapak tasarımına da değinmeden geçmemek lazım.

Aslında daha yazacak çok şey var. Barbaros’un bir başarı öyküsü gibi de okunabilecek hayat hikayesini (meraklıları için şu adreste: http://www.facebook.com/BarbarosFan?v=info ) anlatmayı, Seden Gürel’den Murat Yeter’e, Yonca Kocadağ’dan Erdem Sökmen’e dek çok şahane ve kalabalık ekip künyesinin kartonette CD altına saklanmasının sebebini sormayı, Zeynep Talu adının ilk kez bir albümde vokalist olarak da yazılmış olması gibi gözden kaçırılmış bir ayrıntıyı köpürterek ortaya çıkarmayı filan da istiyordum ama yazı sınırını çoktan aştı.

Yazının son cümlesini illa ki albümden bir şarkı sözüne bağlama gayretkeşliğiyle, “altıncı hissim beni yanıltmadı”ysa bu albüm tamamdır diyorum. Dinleyin, siz de deyin!

NİSAN 2011
         

3 Nisan 2011 Pazar

Funda Arar - "Aşkın Masum Çocukları"

“SEVDİKLERİM VAR, BİR DE SEVMEDİKLERİM…”


İlk albümünden bu yana Funda Arar’a tutkulu bir hayranlık beslediğimi söyleyemem. Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar”ı yüzünden, ilk albümü “Sevgilerde” piyasaya çıktığında, herkes gibi ben de onu sağ tandanslı bir “özgün müzik” şarkıcısı sanmıştım. Sesinin yetmişlerin meşhur seslerinden Yeşim’e benzemesi dışında, ne şarkıları ne de görüntüsüyle dikkatimi çekmişti.

Gel zaman git zaman, kendi yolunda emin adımlarla ilerleyişini, en büyük kozu akustik olması, en çok da bu nedenle eski durmasına karşın, kendi tarzını kabul ettirişini filan izledikçe uzak mesafeden, zamanla takdir eder bile olmuştum bu istikrarını, azmini.

Ama şu çekincem de hep vardı; Funda Arar’ın yayınlanmış bütün şarkılarını karıştırıp dinlediğimde, hangisinin hangi albümde olduğunu, hangisinin daha yeni, hangisinin daha eski olduğunu mümkünü yok anlayamıyordum. Sözler de, müzikler de, düzenlemeler de hep aynı yerden, aynı telden çalıyordu.

İçinde bulunduğu müzik dünyasına kapılarını adeta tamamen kapatmış, hiçbir yeniliğe, değişikliğe, modaya, akıma yüz vermeyen bu muhafazakar duruş bir istikrar gibi görüldüğünde alkışı hak ediyorsa da, uzun vadede yerinde saymışlık hissi de uyandırmıyor değildi. Şaşırtmıyor, heyecanlandırmıyor, merak uyandırmıyor, dolayısıyla da hemen hiç riske girmiyordu Funda Arar müziği. Buna razıysanız, sevecek, ezber edecek çok iyi şarkılara da düşerdi yolunuz onu takip ederken, düşmüştü de nitekim. Son albümündeki “Senden Öğrendim” ve “Yak Gel” böyleydi mesela. Ama bu bile zamanla kendi kendinin klişesine dönüşmesine engel olamıyordu.


Funda Arar’ın yeni albümü “Aşkın Masum Çocukları” asla önceki albümlerinden aşağı olmamasına rağmen, bu defa bu klişelerin kurbanı olacağa benzer. Zira albüm hakkında söylenen, yazılan ve çizilenlerin ortak cümlesi; “Başından sonuna kadar dinleyemiyorum!”

Bu biraz acımasız bir eleştiri kuşkusuz. Mutlaka en az birkaç şarkı kliplendikçe sevilecek ve her albümünde çok sayıda klip çekmeyi bir strateji olarak benimseyen (kim bilir belki de kendini buna mecbur hisseden) Funda Arar’ın bu albümü de zamanla başından sonuna kadar dinlenebilir hale gelecek. Çünkü birbirine bu kadar sıkı tutunan, birbirlerinden bu kadar çok beslenen şarkıları ayrı ayrı sevebilmek biraz çaba, biraz zaman ve (tam da bu yüzden işte) klip desteği istiyor.

Bir şarkıcının piştiği yer sahnedir. Bundandır ki uzun süre sahneye çıkmış şarkıcılar, çıkmamışlara göre daha “pişkin” olurlar. Şarkı söyleyebilmenin er meydanıdır sahne. Aynı zamanda da tecrübenin sınav salonu.

Bununla beraber, her ne kadar sahnede başarının ölçütü alkıştır derlerse de, pahalı olduğu kadar, ucuz da bir şeydir alkış. Sahne üzerindekinin seyredende yarattığı Tanrısallık hissi, erişilmezlik ve eşsizlik sanrısı, en uçlarda sevinç ya da hüzün halinin taşkınlığı ne kadar çoksa, alkış da o kadar çok olur. Ve bilirsiniz ki bu sözünü ettiklerimin kalpazanlığı hiç de zor değildir.

Sahne abartıyı, aşırıyı kaldırır, hatta sever ve ister. Ondandır sinema perdesinde gözleriyle oynayan oyuncuların tiyatro sahnesinde bedenlerini büyük büyük hareketlerle kullanmaları. Ondandır tavus kuşundan hallice sahne kostümleri, “ultra-kitsch” saç modelleri, makyajlar, devasa ışık, ses düzenleri. Macunlana macunlana üç dakikadan dokuz dakikaya çıkarılarak söylenen, son cümlesi mutlaka bir üst perdeden  haykırarak bitirilen şarkılar da ondandır. Sahne, büyük büyük okumalara, abartmalara müsaittir, illa ki alkış alır. Seyirci sahnede abartıyı sever, alkışlar.

Oysa stüdyo, tıpkı sinema perdesi gibidir. Büyük hareketler, abartılar fazla durur, işi yapaylaştırır, izleyeni ya da dinleyeni rahatsız eder. Funda Arar, aslında başından beri vazgeçemediği bu büyük hareketlerin dozunu son albümünde iyiden iyiye kaçırmış görünüyor. Bu da kendi klişelerinde dönüp duran albüm için ikinci eksi puan oluyor.

Bu nedenlerle mi bilmiyorum ama ben albümde en çok “Aşkın Bana Değdi Değeli”ye yapılan “remix”i sevdim. Alabildiğine kirli ve bir o kadar da ilkel denebilecek elektronik seslerle (belli ki bilakis kullanılmış) Funda Arar’ın ağdalı yorum tekniğini birleştiren (aslında hiç de birleştiremeyen) bu “kitsch” deney bana soluk aldırdı, eğlendim.

Şarkının “remix”inin değil ama, orijinal versiyonunun bu albümün öne çıkanlarından biri olacağı çok belli (zira aşka ve aşık olunana methiye düzen şarkılar “Cennet”ten bu yana kolay popüler oluyor, düğünlerde filan çalınıp söyleniyor ki, sanırım bu durum iki binlerin başından beri artık kabak tadı veren “çemkiren şarkılar” furyasına doğal bir tepki). Hiçbir şey olmasa, damardan klarnet solosuyla kalbe dokunan bir şarkı “Aşkın Bana Değdi Değeli”.


Yaylı girişiyle albüme şahane bir açılış yapan, beklentiyi de bir o kadar yükselten, ne ki arkasını getirmeyen “Sen ve Ben”, çıkış şarkısı olarak kullanılmış olsa da, albümün en çarpıcı şarkısı değil. Hemen ardından gelen “Aşkın Masum Çocukları” ise Funda Arar’ın alaturkaya ziyadesiyle göz kırptığı nice şarkısından hiç mi hiç farklı değil.

Albümün Aysel Gürel sözlü iki şarkısından biri olan “Erite Erite”, beklenen etkiyi yaratmaktan bir hayli uzak. Şarkı bu haliyle ne yazık ki “ziyan edilmiş Aysel Gürel sözleri” resmi geçidine dönüşmüş “Çınar 1” albümüne rahatlıkla dahil edilebilirmiş.

Diğer Aysel Gürel sözlü şarkı “İkimiz” ise, akılda kalıcı melodisi ve basit ritim kompozisyonuyla albümün sevilecek şarkılarından biri olmaya aday. Bu iki şarkının bestesi de albümün genelinde ağırlığı olan, aslında 2002 yılından bu yana bütün Funda Arar albümlerinin genelinde ağırlığı olan (ve 2004 yılından beri de Funda Arar’ın eşi olan) Febyo Taşel tarafından yapılmış.


“Hit” adayı kontenjanından albüme girdiği neresinden baksanız belli olan “Piyango”, Türk popunda bu tür şarkıların nicedir “hit” olamadığı gerçeğini değiştirebilecek kadar güçlü değil. Hele ki nefesli sazları coşturan Balkan havası ve “atlas yorgan”lı, “kına yak”malı sözleriyle bundan 16 yıl öncesinin “Onu Alma Beni Al”ını bu kadar anımsatırken.

Albümde dillere dolanması muhtemel şarkılardan biri de sözleri Hülya Şenkul, bestesi Namık Naghdaliyev imzası taşıyan “Anmam Adını”. Azerbaycan kökenli  Naghdaliyev uzun yıllardır Türkiye’de yaşıyor. Kıraç, Barış Akarsu, Haluk Levent ve Murat Göğebakan gibi Anadolu-pop sularında gezen isimlere verdiği bestelerle ve dizi müzikleriyle tanınan müzisyen, Funda Arar’ın 2006 tarihli “Son Dans” adlı albümünde de bir şarkının bestesine Kıraç’la birlikte imza atmıştı.

Sözleri Burcu Tatlıses, bestesi Febyo Taşel imzalı “Gül Döşek”, 1976 yılında Erkin Koray tarafından yapılmış “Arap Saçı”nın, 2002 yılında Funda Arar tarafından yapılmış “cover”ına özenmiş gibi duruyorsa da, yanına yaklaşabildiğini söyleyebilmek biraz zor.

“Arap Saçı”ndan bu yana her albümde bir “cover”ı parlatan Funda Arar, şansını bu kez de bir Cem Karaca şarkısı olan “Herkes Gibisin” ile deniyor. Kendine uyan “cover” seçme becerisi konusunda kimse eline kolay kolay su dökemez Funda Arar’ın, orası kesin. Bu şarkı da gayet doğru ama önceki “cover”lar kadar ses getirecek, kolay lokma bir şarkı değil “Herkes Gibisin”. Hazmı biraz zaman alabilir.

Funda Arar-Febyo Taşel ikilisinin Arar şarkılarında en az “rock” kadar kullanmayı sevdikleri bir diğer sos da hiç kuşkusuz alaturka. Eğer sizin tercihiniz de bu yöndeyse, albüme adını veren şarkının yanına “Gerekçe”yi de koyup dinleyebilirsiniz.

Söz  ve müziği Funda Arar’a ait tek şarkı olan “Sevdiklerim”, bütünün içerisinde farklı duran işlerden biri olmuş. İlk dinlediğimden bu yana bende “Sertab söylemeliymiş bu şarkıyı” hissi uyandıran nedir, hala çözmüş değilim ama fikrim de hala değişmiş değil. Evet sanki Sertab Erener, Aziza Mustafa Zadeh gırtlağıyla söylesin diye yazılmış bir şarkı bu.

Albümün son şarkısı “İki Sevda İki Hata” ise yazının başında bahsettiğim büyük büyük okuma dozunun aşıldığı şarkı olarak dinleyenden hayli sabır istiyor. Olmasa da olur muymuş? Bence olurmuş.


Şurası bir gerçek ki Funda Arar, iki binler Türk popunun tarihi yazıldığında adı sıklıkla anılacakların başında gelecek. Türk popunun bildik star kalıplarına hemen hiç uymadan, kendini, bedenini, özel hayatını ortalığa saçmadan, fiziğini müziğine meze yapmaya hiç ihtiyaç duymadan ve dahi Sezen’den şarkı almadan popun birinci ligine demir atmak az şey değil. Aslında biraz da bundan bu kadar ince eleyip sık dokumalar.

Albüm kartonetinin gerek fotoğraflar, gerekse tasarım açısından tüm Funda Arar albümleri içerisinde en başarılısı olduğunu da söylemeliyim. Bu konuda fotoğrafları çeken Mehmet Turgut’u (bu ara Türk popunun bütün albüm kapak fotoğraflarını o çekiyor sanırım) ve tasarımı yapan Arda Aktaş’ı kutlamak gerekiyor.

Funda Arar pekala dinleyenleri şaşırtacak, beklentilerin de üstüne çıkacak, kendini etrafında dönüp durmayacak işlere imza atabilir. Febyo Taşel ve Arar hacminde müzisyenler için bu çok da zor olmasa gerek. Hali hazırdaki “akustik-rock-alaturka-Anadolu pop-Grek” sentezinin ilerisine ve ötesine geçmenin zamanı çoktan geldi zira. Belki bu albüm de kendini idare eder. Ama aynı yoldan giden bir albüm daha dinleyiciyi oyalar mı, ona emin değilim.

MART 2011

Nilüfer - "12 Düet"

GÜNCELLEME TAMAMDIR!


Bizim “rock” tayfası biraz acayiptir. Hem “rock” müziğin yerleşik düzene isyanın, dayatılana başkaldırının müziği olduğunu iddia eder; hem de demeye kalmadan kendi kamplarında sürdürdükleri yerleşik düzenlerinin çitleri dışında kalanlara neredeyse tiksinerek bakarlar. “Pop müzik mi? Hepsi çöp, iyyyyyyyy iğrenç, nasıl dinliyorlar onu!” ve benzeri cümleler Cihangir kahvelerinin duman altı sohbetlerinden, apaçi-rocker-rapper sentezi bira kokulu İstiklal barlarının cazır cazır ses düzenlerinden, yazılı basının bilumum “rocker” kalemlerinin “blue blood” mürekkebinden yükselir semaya. Uzaktan bakınca, alt kültür olanın pop müzik, elit olanın da “rock” müzik olduğunu sanırsınız. Velev ki tersi bile olsa; başkaldırının (alt kültürün) ruhu, birini bir diğerinden üstün gören faşizan tavrı bünyesinde nasıl barındırır, anlamakta zorlanırsınız. Ama böyledir bizim “rock” tayfası. Her şeye karşıdırlar; kendileri gibi olmayan hemen her şeye. (Bu arada misal “nu-metal”cilerin” “grunge”cılara, “progressive”cilerin “trash”cilere mesafeli durduğu; yani “rock”ın kendi içinde de irili ufaklı kamplara bölündüğü konusuna hiç girmeyeceğim, çıkamam aksi takdirde.)


Nilüfer’in eski şarkılarını “rock” gruplarıyla düet yaparak seslendireceği bir albüm hazırlığında olduğu haberi duyulur duyulmaz memnuniyetsiz homurtular yükselmeye başlamıştı bile bizim “rock” tayfasından. Kırk yıllık bir popçunun “rock” yapması görülmüş şey değildi. “Rock” müzik ona mı kalmıştı? Hem ne gerek vardı?

Nilüfer’in albümü çıktığından bu yana, ailece hem evde hem arabada sürekli dinliyoruz. 17 yaşındaki kızım geçen gün Twitter’a (benim katiyen dahlim olmaksızın) aynen şöyle yazmıştı; “Nilüfer albümü bana o kadar çok şey kattı ki; Cingi denen harika adamı tanıdım, Nilüfer’i sevmezdim, artık seviyorum. Ne güzel şarkıları varmış!” Bu cümleyi olduğu yerden kesip, yukarıdaki paragrafın son cümlesindeki soruyu soranların duvarlarına tek tek yapıştırmak istedim. İşte bunun için gerek vardı arkadaşlar! Ve siz homurdanmaya devam ededururken, Nilüfer çoktan amacına ulaştı bile.


Tarafsız değilim; olmayacağım da. Ben ta 1972’den bu yana Nilüfer’in her yaptığını sevenlerdenim. Zaman zaman bayılmadığım albümleri ya da şarkıları olmuştur (Büyük Aşkım, Hayal, Zalimin Kararı gibi) ama bunlar göz ardı edilebilecek kadar azdır. Açıkçası “rocker”larla aynı nedenden değil; aksine bir Nilüfer takipçisinin olağan kaygılarıyla, “12 Düet” projesini ilk duyduğumda ben de bir durup düşünmüştüm. Bu bir riskti evet. Ama bir başka açıdan bakınca da, Nilüfer tam da böylesi bir risk almasının gerektiği yerdeydi.

Bir kısım yazar çizerin “Karar Verdim” albümünü için sarf ettikleri “Nilüfer kariyerinin zorlu bir dönemeci “ tanımına ben pek itibar etmiyordum; zira eğer konu “Kayahansızlık”sa, Nilüfer zaten bu dönemeci 2003 yılında “Gözün Aydın” albümüyle hasarsız geçmiş, çoktan düzlüğe çıkmıştı. Hatırlarsanız o albümdeki iki Kayahan şarkısının da esamisi okunmamıştı çünkü. Nilüfer, iki binler Türk popunun (kerameti tamamen kendinden menkul de olsa) epeyce rağbet gören dans müziği furyasını “Gözün Aydın”la tam göbeğinden yakalamış, kendini tazelemişti.


Ardından gelen “Karar Verdim” ise buram buram Nilüfer kokan bir albümdü ve bence çok da başarılıydı. Oysa 2009 yılında yayınlanan “Hayal” için aynı şeyleri söylemek mümkün olmayacaktı. Sinan Akçıl’la Nilüfer’in kimyası tutmamış, Mete Özgencil’in yeni bir “Mavilim” yaratma çabası ise (“Yaramaz”), sakil durmuştu. İşte dönüm noktası tam da burasıydı aslında. Kendini tekrara ha düştü ha düşecekti Nilüfer. Vakit geçirmeden bir acil durum planı yapılmalıydı.


Böyle bir plan yapıldı yapılmasına ama ne yazık ki bu hamle de yanlışın tekrarından öteye gitmedi. Ocak 2010’da yayınlanan “Zalimin Kararı”, zarardan kar bile olamayacaktı. Tam da Sevgililer Günü histerisinin kol gezmeye başladığı Ocak sonu Şubat başı günlerinde bu “single” yerine, “Hayal” albümünün en esaslı aşk şarkısı “Düş Misali”ne bir klip çekilseydi, çok daha fazla işe yarayabilirdi diye düşünmüş, “Zalimin Kararı”nı bir türlü sevememiş, anlam verememiştim. Herkes bencileyin düşünmüş olacak ki, bu yersiz “single” hemen hiç dikkat çekmedi.


Nilüfer cephesinde artık taze bir nefese şiddetle ihtiyaç vardı. Anlaşılan Nilüfer de bunun farkındaydı. Zira tam da bu süreçte, ta 2008 yılından bu yana aklının bir köşesinde duran projeyi hayata geçirmeye karar verdi. Zaten proje de bizzat “Karar Verdim” şarkısından doğmuştu.

Nilüfer, sözü ve müziğe kendisine ait olan “Karar Verdim”i,  o yıl yayınlanan “Güldünya” albümünde Aylin Aslım’ın “rock” yorumuyla söylemesine izin vermiş, sonrasında ortaya çıkan işi de çok sevmişti. Neden olmasındı? Başka Nilüfer şarkıları da pekala “rock” düzenlemelerle dinleyici karşısına çıkarılabilirdi.

Tam da bu noktada, Nilüfer’in düşülmesi kuvvetle muhtemel bir hatadan usta bir manevrayla sıyrılmış olması, onun deneyimi ve öngörüsünde bir müzisyen için şaşırtıcı değil belki ama yine de altını çizmekte fayda var. Şöyle ki; Nilüfer bu albümdeki şarkıları tek başına seslendirmek isteseydi fena halde hırpalanabilirdi. Ne olmamışlığı kalırdı, ne özentiliği. O ise çok akıllıca bir taktikle albümü düet konseptine dayandırarak, üstelik şarkıları da düet yapacağı grupların seçmesi ve düzenlemesine (40 yıldır zirvede kalmış bir şarkıcının haklı egosunu kendi ayaklarıyla ve gözünü kırpmadan çiğnemek pahasına) izin vererek olası eleştiri oklarını daha en başından etkisiz kıldı.


Şimdi albümü beğenmemeye baştan kararlı pek “rocker” tayfamız yatıp kalkıp ipe un seriyor. Olmamış mı?.. Peki neden?..  Bir Malt, bir Ogün Sanlısoy, bir Rashit kötü müdür kendi albümlerinde, kendi şarkılarında? Ama siz o albümleri, o şarkıları yere göğe sığdıramıyorsunuz her bahsedişte? E bunları da onlar düzenledi, üstelik her grup düzenleyeceği ve söyleyeceği şarkıyı kendi seçti. Yani beğenmediğiniz hangi şarkı ise vebali tamamen o gruba ait. Ama sizin albümün tamamını gözden çıkarmak için çok haklı bir gerekçeniz olmalı. Ve bu gerekçenin altında Nilüfer’in popçu olması, bunca yıl sonra “rock” söylemeye heves etmesi olmamalı, öyle değil mi? Çünkü bu faşizan yaklaşımı bir gerekçe olarak kabul etmek akıl karı değil, değil mi?

Yukarıda sıraladığım sebeplerden dolayı, yazının burasında Nilüfer’in “rock” söylemesi tartışmasına son noktayı koyuyorum. 40 yılını verdiği mesleğinde elbette dilediği her şeyi söyleyebilir ve yapabilir Nilüfer. Buna pekala hakkı vardır. Kaldı ki Nilüfer bu albümle, onun bugüne dek yaptığı müzikten çok az haberdar (belki de hiç değil) çok genç ve çok başka (benim kızımın da içlerinde bulunduğu) bir kitleyle ortak paydada buluşmuş, hiç “rock” dinlemeyen bir kesim Nilüfer hayranını da şahane gruplarla tanıştırmıştır. Bu çok ciddi bir “update” manevrası, dolayısıyla da kesinlikle hedefine ulaşmış bir projedir.


Son noktayı koymak için bile bir paragraflık nefes tükettim. O halde lafı artık albümün etrafından dönen tartışmalardan, albümün bizzat kendisine, şarkılara getirelim.

Albümün tek kadın eşlikçisi Şebnem Ferah, hemen ilk şarkıda çıkıyor karşımıza; “Erkekler Ağlamaz”. İlk klip de bu şarkıya çekildi zaten. Bu şarkıyı Nilüfer 2001 yılında yayınlanan “Büyük Aşkım” albümünde de tekrar söylemiş, ancak o versiyon 1985 yılında yayınlanan “Bir Selam Yeter” albümündeki ilk versiyondan çok da farklı olmamıştı. Bu çok mağrur ama bir o kadar da aşık kadının neresinden baksanız çok acıklı şarkısı “rock” ruhuna öyle bir kucak açmış ki, anlamını yazılışından 25 yıl sonra asıl bugün bulmuş gibi. Zaten çok dişi olan şarkıyı iki kadının düet söylemesi ise yükte hafif pahada ağır bir kadın tokadı etkisi yaratıyor. Nilüfer ve Şebnem Ferah’ın kısa paslaşmaları ise tam dozunda.



İkinci sırada bir Yüksek Sadakat düeti, “Göreceksin Kendini” var. Bu yıl Eurovision Şarkı Yarışmasında ülkeyi temsil edecek olan Yüksek Sadakat’in, 1978 yılında ülkeyi temsil etmiş Nilüfer’le düetinin de bir Eurovision şarkısı olması ilginç bir tesadüf olmuş. Hadi bu tesadüfe bir de Yüksek Sadakat grubunun üyelerinden Uğur Onatkut’un, 1984 yılında aynı yarışmada ülkeyi temsil etmiş Beş Yıl Önce On Yıl Sonra grubunun solistlerinden Nilgün Onatkut’un oğlu olduğu bilgisini de (bütün bu tesadüfler ağına ilk uyanan ve bunu Twitter’da paylaşan Olcay Tanberken’in de kulaklarını çınlatarak) ekleyelim.


1973 yılı Eurovision Şarkı Yarışmasında Lüksemburg adına yarışıp birinci olan Anne-Marie David’in “Tu Tes Reconnaitras” adlı şarkısı, aynı yıl Türkiye’de Nino Varon’un yazdığı Türkçe sözlerle Nilüfer tarafından plak yapılmış ve bu plak şarkının Fransızca orijinalinden daha fazla satınca, o sıralar Türkiye’ye gidip gelmeye başlayan Anne-Marie David’de ciddi bir huzursuzluğa neden olmuştu. Hatta Türkiye’de Türkçe plaklar doldurup, gazino programlarına da çıkan Anne-Marie David’in Nilüfer takıntısı, yarışmanın 1975 yılında Türkiye’de ilk kez yapılan ulusal seçmelerinde ilk elemeyi geçmiş olan Nilüfer’in kendi isteğiyle yarışmadan çekilmesine neden olacak bir dizi entrikanın da yaşanmasına yol açmıştı.


Her şeye rağmen bir Nilüfer klasiği olarak hafızalara yer eden “Göreceksin Kendini”, Yüksek Sadakat düetiyle de çok etkileyici. Grup şarkının dokusunda “intro” dışında fazlaca bir değişikliğe gitmemiş. Sadece 1973 yılından birkaç gömlek daha sert bir “Göreceksin Kendini” dinliyoruz. (Bu şarkı aynı zamanda albümdeki en eski Nilüfer şarkısı.)

Malt düeti “Ara Sıra Bazı Bazı”, Nilüfer tarafından ilk kez 1975 yılında plağa okunmuş bir şarkı. 2005 yılında ise Yeşim Vatan tarafından yeniden seslendirilmiş, ancak o versiyon pek de ses getirmemişti. Malt düzenlemesinde şarkı, arkada hemen hiç soluk almayan cayır cayır gitarları ve üç vuruşta bir bageti zile vurmak konusunda elini korkak alıştırmamış bateristin fazladan coşkusunu ne kadar taşıyabiliyor, çok emin olamadım ilk dinleyişte. Malt’ın yazının başında da bahsettiğim “rock” tayfası zihniyetiyle şarkıyı olabildiğince sert kılarak poptan kaçırabilme çabasının, dozunu bir miktar aştığını düşündüm. Buna karşın şarkının albümün üçüncü sırasında yer almasına anlam verebildim mi?.. Hayır!


Herhalde Malt cümbüşünden sonra kulaklar dinlensin diye olacak, “Ara Sıra Bazı Bazı”nın hemen ardından albümün en “soft” düzenlemesi ile Teoman düeti çıkıyor karşımıza. Nilüfer’in 1982 çıkışlı 33’lüğüne adını veren “Sensiz Olmaz”, bu defa Atilla Özdemiroğlu’nun düzenlemesiyle dinleyenleri tamamen ters köşeye yatırıyor. Bu bir “rock” düzenleme değil. Zaten Teoman da “rock” söyler gibi söylemiyor.


“Sensiz Olmaz”, kolaylıkla dans kurslarının salon dansları etütlerinde çalmalara doyamayacakları türden bir rumba/tango çizgisinde seyrediyor başından sonuna dek. Ben çok sevdim, (serde pop severlik olduğundan mı nedir) ilk dinleyişte içim ısındı şarkının bu haline. Ama elbette “rock” tayfasının ileri geri salvoları için bu düzenleme albümün yumuşak karnı olmuş, o ayrı.

Sırada bir doksanlı yıllar Nilüfer “hit”i, “Haram Geceler” var. İlk kez 1992 tarihli “Yine Yeni Yeniden” albümünde dinleyici karşısına çıkan bu şarkıyı, bu albümde Gece Yolcuları düetiyle dinliyoruz. Aslında bir “rock” grubundan çok, romantik aşk şarkılarını “rock” sosuna bulayarak seslendiren bir grup olarak adlandırılabilecek Gece Yolcuları’nın “Haram Geceler”i düzenlemiş olması yüzde yüz doğru bir seçim. Grubun solisti Edis İlhan, sesine çok yakışan bu şarkıda etkili bir performans gösteriyor. Şarkının “rock”a pek de yüz vermeyen makamsal yapısına rağmen, Gece Yolcuları’nın yersiz yere takla atmayan bir düzenlemeyle, orta yolu bulduğu rahatlıkla söylenebilir.


Sırada Ogün Sanlısoy düeti “Hey Gidi Günler” var. 1979 yılında piyasaya sürülen “Nilüfer’79” albümünün bu “hit” şarkısı, “12 Düet” albümünün koyu kıvam “rock” düzenlemelerden biri olmuş. Sanlısoy’un müziğine ve özellikle de sesine hiçbir zaman çok bayılmadım. Albümün “rock” üst başlığına yakışır bir iş çıkarmış olması da bu yargımı değiştirecek parlaklıkta değil.


Yedinci sırada karşımıza çıkan “İntizar”, herkesin malumu olduğu üzere, öz (hakiki) Nilüfer şarkılarından değil. Nilüfer’in 1982 yılında yeniden seslendirdiği bu şarkının yetmişli yıllarda tadına bakmayan kimse kalmadı. Bana kalsa koca bir Nilüfer külliyatında yeniden düzenlemek için seçeceğim son şarkı bile olmazdı “İntizar”. Ama şarkıyı düzenleyen Badem olunca işin rengi değişiyor. Grubun bugüne dek yayınladığı iki albümle ortaya koydukları tavır, neden “İntizar”ı seçtiklerini açıklar nitelikte. Nitekim iddiasız, cayırtı koparmayan ve ne çare ki alaturka bir şarkı olmanın “rock”a dönüştürülmesi zor; hatta imkansızlığına yenik düşmekle düşmemek arasında gidip gelen bir düzenlemeyle Badem, albümün orta karar işlerinden birine imza atmış.


Ve tam da buradan itibaren bence albümün en iyi dört düzenlemesinden üçü (biri “Erkekler Ağlamaz”dı) arka arkaya sıralanıyor.

Önce Hayko Cepkin ve yine ters köşe bir şarkı; “Aşk Kitabı”. 1982 tarihli “Sensiz Olmaz” albümünden bu albüm için “cover”lanan üçüncü şarkı olan “Aşk Kitabı”, o günlerde Coşkun Sabah, Ümit Besen, Bergen ve Gönül Akkor yorumlarıyla da dillerde dolaşan bir şarkıydı. Tam da seksenlerin piyanist şantör/udi şarkıcı furyasının orta yerinden çekip çıkarılmış bu şarkı, 2011 patentli “rock” makyajıyla adeta Nilüfer ve Hayko Cepkin düet söylesin diye yazılmış gibi.


Hayko Cepkin için bu şarkıdan daha iyi bir seçim olamazdı; zira zaten kendi şarkılarında da enteresan bir şekilde hep makamsal seslerde dolanmış, “rock”a tasavvufun, Mevlevi müziğinin, aşık geleneğinin tozlarını serpmiş bir “rock”çı o. “Aşk Kitabı”nda da bulduğu her fırsatta (özellikle şarkının sonunda, doğaçlamaya başladığı anlarda) eni konu bir gazelhana dönüşüyor. Tam “heavy metal”in azgın sularında sörf yapıyor derken, ne olduğunu anlayamadan, Nilüfer’in gürül gürül ama sakin sesinde soluklanıyor. Enteresan, enerjisi yüksek, ateşli bir bileşim. Aslında çok basit ve çok bildik kalıplarda bir şarkıdan bu enerjiyi çıkarabilmek Cepkin ve Nilüfer’in mutlak başarısı.

Sırada Nilüfer’in 1997 çıkışlı “Nilüfer’le” albümünden bir şarkı var; “Unut Gitsin”. Bu şarkı, Selçuk Sami Cingi, Levent Candaş ve Nedim Ruacan düzenlemesi ve düetiyle girmiş albüme. Daha ilk dinleyişte bizim buraların “rock” kırsalında pek de alışagelmediğimiz türden bir vokal tekniği ve ses rengi ile Selçuk Sami Cingi ve şarkının çok çarpıcı düzenlemesi dikkat çekiyor.


Cingi çok enteresan bir adam, biraz bahsetmeliyim. Önce ODTÜ’de işletme okumuş, bir dönem Ankara’da kulüplerde sahneye çıktıktan sonra, bu defa Hacettepe Üniversitesinde konservatuarın kompozisyon bölümünü bitirip, ardından da orkestra şefliği “master”ı yapmış. Durun, daha bitmedi! 2004’te Amerika’ya gidip,  burada prodüksiyon, film müziği ve reklam müziği konularında eğitim aldıktan sonra Güney Florida’da çeşitli kulüplerde gitaristlik yapıp, epeyce de adını duyurmuş. 2009 yılında DMC etiketiyle yayınlanan ilk albümü “Kendi Kendine”nin kayıtlarını da Amerika’da tamamlamış zaten.

Vokal tekniği ve ses rengiyle yer yer Freddie Mercury’yi anımsatması boşuna değil; bir tür “Queen Tribute” olarak adlandırılabilecek “A Kind Of Magic” konserlerindeki performansının Mercury’yi aratmadığı konusunda epeyce yorum var internet üzerinde.


“Unut Gitsin”, Selçuk Sami Cingi’nin vokal performansı kadar, etkileyici düzenlemesiyle de albümdeki diğer şarkılarla arayı açıyor. Gitarlar, davul ve şarkıya adeta senfonik bir hava veren yaylılar çok net, çok temiz duyuluyor. En ufak bir eksik, bir fazla, bir abartı yok. Her şey birbirine o kadar uyumlu ve kusursuz ki, bu durum Nilüfer’i de çok rahat ettirmiş olsa gerek; albümdeki en iyi Nilüfer performansını bu şarkıda duyduğumu söylesem yeridir.

Gerek yayınladığı tek albüm, gerekse sahne performanslarıyla kendine bir hayran kitlesi edinmiş olan Selçuk Sami Cingi (ya da Cingi grubu), bir zaman sonra Türk “rock” müziği içerisinde çok ayrı bir isim olarak sabitlenecek gibi görünüyor. Bu şarkının tanınırlık açısından Cingi’ye epeyce yarayacağını tahmin etmek de güç değil. Hatta geçtiğimiz günlerde Selçuk Sami Cingi Twitter’da; “Bizi altı gündür yeni keşfedenler için,” diyerek, kliplerinden birinin linkini vermişti. Bahis konusu “yeni keşfedenler” gün geçtikçe çoğalacak, orası aşikar.

Nilüfer’in 1994 yılında yayınlanan “Ne Masal Ne Rüya” albümünde çok ön plana çıkmamış şarkılardan biri olan “Uzak Dur Ateşimden”, bu albümde Rashit düzenlemesi ve düetiyle yer alıyor. Türkçe “punk rock”ın hatırı sayılır ismi olmuş Rashit’in bu ilk bakışta çok sakin görünen Nilüfer şarkısına getirdikleri yorum, şarkının içinde gizli öfkeyi enteresan bir şekilde ortaya çıkarmış ve şarkı sözlerinin anlamını bambaşka bir hale dönüştürmüş. “Uzak Dur Ateşimden” düzenlemesi ve icrasıyla da, rahatlıkla albümde öne çıkan şarkılardan biri olarak nitelendirilebilir.


En sevdiğim üç yorumun ardından, son ikide de en az sevdiğim iki yorum var. Önce TNK ve “Selam Söyle”. 1976 tarihli aynı adlı Nilüfer 33’lüğünün “hit” şarkısı, 2008 yılında Demet Akalın tarafından “club” tadında “cover”lanmıştı. Şarkının o yorumuna ne kadar alışamadıysam, buna da o kadar yabancı kaldım. Nilüfer’in vakti zamanında ter-ü taze bir genç kızın biraz sitemkar, biraz buruk haykırışıyla seslendirdiği “Selam Söyle”, nasıl Demet Akalın’ın elinde çemkiren tiki kızın “eller havaya”sına dönüşmüşse, TNK’nin elinde de bir o kadar zorla “rock”laştırılmış ama buna yine de direnmiş duruyor. Düzenlemenin düşük enerjisini, nakaratın sıradan şiddeti de kurtarmıyor.


Albümün son şarkısı ise bir 4×4 düzenlemesi ve düetiyle “Kim Arar Seni”. Bence “İntizar”dan sonra albümde olmaması gereken ikinci şarkı da bu. “İntizar” ne kadar “az” Nilüfer şarkısıysa bu da o kadar “çok” Nilüfer şarkısı çünkü. Ve gerek Nilüfer, gerekse başka şarkıcılar tarafından çok ama çok defa söylenmiş olması bir yana, şarkının “rock”a gelirliği de neresinden baksanız yok gibi. Tekrarlarda koşmaya başlıyor, “Hah şimdi tutamayacak kendini, “ska” oluverecek,” diyorsunuz; derken arkadan canhıraş bir vokal yükseliyor, “Maça mı geldik ne oldu,” diye kala kalıyorsunuz, bir gürültü kıyamettir gidiyor.


Albümün kartoneti, şimdilerde hiçbir firmanın maliyetini göze alamayacağı kadar “lüks”; ama alabildiğine de göz alıcı ve şık (alkışlar DMC’ye). Mehmet Turgut’un çektiği “rock” Nilüfer resimleri, konsepti hem dört dörtlük yansıtmış, hem de sonuna kadar inandırıcı kılmış. Son yıllarda gördüğüm en doğru albüm kapak çalışması budur desem, sanırım abartmış olmam.


Bu satırların yazıldığı gün, Samsun Demir Twitter’da albümün mekanik satışının 60 bini geçtiğini gururla ilan etti. Bilen biliyor, bugünün şartlarında bu kadar kısa sürede bu rakama ulaşmak az şey değil. Bu rakamın kolaylıkla en az ikiye katlanacağını tahmin etmek de zor değil. Bu bile tek başına bir başarıdır, bırakın albümün müzikal başarısını bir kenara.

Sözün özü, Nilüfer kendini çoktan güncelledi bile. Eğer hala burun kıvırıyorsanız, kendinizi bir an evvel bir kapatıp açın. Güncellemeler ancak o zaman etkili oluyor çünkü.

ŞUBAT 2011

Deniz Seki - "Sözyaşlarım"

“AÇ SAYFAYI BEYAZ”


Müzik dünyasında bazı isimler, bazı profesyonel kişilerin ya da ekiplerin profesyonel projeleri olarak büyütülür ve servis edilirler. Bazı isimler ağır ağır, desteksiz çıkar merdivenleri; ama o kadar ağır çıkmışlardır ki, istedikleri yükseğe ulaştıklarında bütün enerjileri tükenmiş olur. Bazısıysa kendine beğendiği bir yerde kalır, daha yükseğini hayal bile etmez, oradan ses verir; ne iner ne çıkar, öylece kalır.

Deniz Seki bunların hiç biri. Deniz Seki aslında sadece kendi kendinin projesi. Bazen hırsla, bazen çok çalışarak, bazen yaptığı işi ederinden birkaç numara büyük paketlerle sunarak, bazen de dişiyle tırnağıyla kazıyarak, tuttuğunu kopararak, şöyle ya da böyle, her an birisinin sizi arkadan itip düşürebileceği bir sırat köprüsünde eni konu yol aldı.  Üstelik aynı zamanlarda yola çıktıklarının bir çoğundan daha fazla kilometre kat edip, arayı bir hayli açtığı inkar edilemez bir gerçek. Yıllardır Deniz Seki’nin şarkılarını sevmeme hakkımı saklı tutarken, bu başarısını da her zaman teslim ettim, hala da ediyorum.

Seki’nin 1997 çıkışlı ilk albümünde birlikte çalıştığı ya da şarkı aldığı isimlere açıkça öykünen, yolunu henüz bulamamış şarkıcılığı, zaman içerisinde karakteristiği olan bir tarza dönüştü. Bu, şarkının her kelimesiyle oyun oynayan, sınırsız vibrasyon tekniğinin şimdilerde müptelası çok. Bense en çok bu yüzden bir Deniz Seki şarkısına bağlanmakta zorlanıyorum. Şarkıların nasıl söylendiğinden çok, nasıl yorumlandığına kafayı takmış ben gibiler için bile bu kadar “yorumkar” bir teknik fazla dramatik.


Elbette bu bir tavırdır, zamanla edinilmiş bir karakteristiktir ve sevip sevmemek, bağlanıp bağlanmamak dinleyene kalmıştır. Kaldı ki Deniz Seki hiçbir zaman “Ben çok şahane yorumcuyum,” gibi de bir laf etmemiştir. Oysa yazdığı şarkılar söz konusu olduğunda bu kadar iyimser olabilmek mümkün değil. Çünkü Deniz Seki şarkılarında ciddi bir dil problemi var başından beri ve o ısrarla duygularını, yaşadıklarını şarkılarıyla anlattığını söyleyip duruyor. Yani ortada bir iddia var.

Gelin görün ki şarkıların bulandığı üstü tamamen kapalı metaforlar, serbest bilinç akışı tekniği ve belli ki çok özenilmiş, şairane ama birbirine bir türlü bağlanmayan cümleler silsilesi anlaşılabilir olmaktan çok uzak. Bir şey anlatıyor, epeyce de derdi var belli ki ama derdinin ne olduğunu bir tek kendisi biliyor ve sanki bizim bilmemizi aslında o kadar da istemiyor gibi. Yeri geldikçe bundan bahsetmek üzere, şimdi albümü dinlemeye başlıyorum.


Albümün açılışında yer alan ve söz ve müziği Deniz Seki’ye ait olan “Suya Hapsettim”, aynı zamanda albümün çıkış şarkısı olarak servis edildi. Çıkış şarkısı olabilecek güçte değilse  bile, albümün açılışı için doğru bir şarkı olmuş; zira bir çok kişi, özellikle de hayranları, bunca olan bitenden sonra Deniz Seki’nin ilk cümleleri ne olacak diye merakla bekliyordu ve bu şarkıda da aranıp da bulunamayan, adresi, yolu kaybedilmiş, çünkü aslında suya hapsedilmiş (belki bir şekilde unutulmak zorunda kalınmış) bir sevgiliden bahsediliyor. Yani beklenen sorunun cevabı en baştan veriliyor.

İkinci şarkı, bir Ferdi Özbeğen “cover”ı; “Herkes Kendi Yolunda”. Şarkıcıların “cover “ tercihlerinde genellikle iki seçenek oluyor; ya eskiden bildikleri, sevdikleri ve hep söylemek istedikleri bir şarkıyı “cover”lıyorlar ki bu gayet anlaşılabilir bir şey, ya da çok bildik, çok tanıdık, hatta daha önce “cover”lanmış bir şarkıyı “cover”layarak işi şansa bırakmıyorlar ki Deniz Seki de aynen öyle yapmış. Bu şarkı 2008 yılında piyasaya çıkan “Bir Başkadır Ayten Alpman” albümünde de “cover”lanmıştı.

Ancak şarkı Deniz Seki’ye o kadar yakışmış ve öyle güzel düzenlenip söylenmiş ki, sanki onun için yazılmış gibi duruyor. (Şarkının söz ve müziği kartonette yazıldığı gibi Deniz Seki’ye ait değil elbette; sözler Ülkü Aker, beste ise Parios.) Bu yüzden yüzde yüz doğru bir seçim olduğu söylenebilir.


Üçüncü sırada yer alan “Aşk Müzikali”, gerek derli toplu sözleri, gerekse melodik yapısıyla albümün dikkate değer şarkılarından biri olmuş. Şarkı, gerçek bir müzikal şarkısı gibi kurgulanmış ve düzenlenmiş; bundandır ki biraz eski duruyor ama tam da bu yüzden, kulağa çok tanıdık ve çok sıcak geliyor.

Aynı durum, hemen ardından gelen “Hayallerim Hayal Oldu” için de geçerli. Orhan Gencebay’dan Ümit Besen’e uzanan bir çizgide, hem çok ağır, hem çok hafif, şahane bir pop-arabesk şarkı bu. Deniz Seki’nin bir önceki albümünde yer alan “Aptal”la yan yana konulabilir ve o şarkının gösterdiği ivme ile bu şarkının muhtemelen göstereceği ivme göz önüne alındığında, rahatlıkla bu tarzın Seki’nin sesine ve stiline en yakışanı olduğu da iddia edilebilir.

Tabi “Tesellisi yok bu aşkın, çaresizim biliyorum,” dedikten sonra, “Ağlamadan çalamaz hiçbir saz” çıkarımını araya sıkıştıran, sonra yine konuya dönüp “Seni hala seviyorum,” diyen kadının kafa karışıklığına takılmamak kaydıyla. Yoksa adam sormaz mı; “Beni hala seviyorsun anladık da, bu saz nereden çıktı şimdi ve beni hala sevmenle ilgisi nedir,” diye?

Albümün beşinci sırasındaki şarkı “Soyadımı Sen Yaz” adını taşıyor. 90’ların bir yerinde Türkiye’de çok popüler olup, Türk popuna da ilham veren Cezayir asıllı Fransız şarkıcı Rachid Taha’nın “Ya Rayah” adlı şarkısının etrafında şöyle bir dolanan düzenlemesi ve bildik Deniz Seki melodileriyle “easy listening” bir şarkı bu.

Sözlerse sorunlu. Önce “Bugünlerde size çok ihtiyacım var,” diyerek dostlarına sesleniyor ve çoğul konuşuyor, sonra bir üçüncü tekil şahsa (muhtemelen Tanrı’ya) “Kurtar beni, affet n’olur beni affet,” diye yakarıyor, derken “Ben adımı söyledim, soyadımı sen yaz,” cümlesini sarf ederek özneyi büsbütün muamma kılıyor.


Bu şarkının ardından gelen “Uyan”, Latin/İspanyol tarzında düzenlenmiş, özellikle de ara nağmesinde yer alan flamenko vokaliyle akılda kalıcı bir şarkı. Flamenko vokali Deniz Seki’nin yakında albüm çıkaracak olan kardeşi Serkan Seki yapmış. Şarkının orijinali, iki kez Latin Grammy ödülünü kazanmış İspanyol şarkıcı Rosario Flores’in (kartonette Rosairo yazılmış) 2002 çıkışlı “Muchas Fowers” albümünde yer alan “Dejame Ver” adlı şarkı. Türkçe sözleri Deniz Seki yazmış, orijinalinden çok daha etkili düzenleme ise Sadun Ersönmez imzası taşıyor.

Şarkının sözleri maalesef yine anlaşılmazlıklarla dolu. “Sefa ruhun, senin bu doğrun, kaybetme git, haddini aştın,” sıralaması başlı başına bir muamma mesela. Yani “Sen zevk ve sefadasın, bunun  doğru olduğunu sanıyorsun, aynen böyle devam et ama haddi aştın, o yüzden de git,” mi diyor? Böyle mi anlamalıyız? Peki bu boşlukları kim dolduracak? Ve de, “ruhun sefa olması” diye bir tabir var mı? Bir başka cümle; “Lütfen haber ver, daha beteri var ölümden.” Neyi haber verecek? Kim? Uyanması istenilen kişi mi? Nasıl yani?..

Bütün bu sorulara cevap ararken şarkı kayıp gidiyor ve geriye sadece “Ben yaşadım, yazdım, söyledim,” diyen kendinden çok emin, meydan okuyan kadının kararlı tonu kalıyor.


Albümün yedinci şarkısı bir Onur Baştürk bestesi. Köşe yazarı Baştürk (bugünlerde bir de kitap yayımladı), daha önce kendi seslendirdiği bir şarkıyla karma bir albümde yer alarak müzikle de ilgilendiğini duyurmuştu zaten. Bu şarkısını Deniz Seki’ye verdiği, hatta bizzat onun için yazdığı da biliniyordu. Nitekim “Ey deniz, dalgalı deniz” sözlerinden de anlaşıldığı üzere Seki’nin hikayesini temel alan bir iç hesaplaşma şarkısı bu.

Bu şarkının özellikle nakarat bölümünün tribünlere oynayan söz ve melodisi nedeniyle ön plana çıkacağını, otuzlu yaşlarında melankolik ve illa ki yalnız kadın profilini can evinden vuracağını ve onların jargonunda malum film nedeniyle “ıssız adam”lığından dem vurulanların, bundan böyle “soysuz şövalye”liğe terfi edeceğini görür gibiyim. Seki’nin bilerek ya da bilmeyerek edindiği hedef kitlesi için bu şarkı biçilmiş kaftan.

Sıradaki şarkı “Kork Benden Bundan Sonra” adını taşıyor ve “Mevzu şikayet konusuysa” diye başlıyor. “Mevzu” ne demek, “konu” ne demek ona boşuna takılmayın zira bu şarkının her cümlesi başka bir yere gidiyor. Sanırım kocasından bıkmış bir kadının boşanma davası esnasında geçiyor “mevzuun konusu”. Zira Seki bir yandan, birazdan muhtemelen “ex kocası” olacak adama kocalık dersi veriyor (“Sayarım söverim, bir güzel döverim demekle inan ki koca olunmaz”), bir yandan da hakime dert yanıyor (“Uyandım ben uykumdan hakim bey”). En çok da kocasının onun dövme yaptırmasına izin vermemesine takılmış gibi.

Muğlak şarkı sözleri konusunda zirve yapan bu esere imza atan Deniz Seki’nin “bir güzel gönlüne sağlık” demekten başka bir şey gelmiyor elden. Murat Yeter’in çok “trendy” düzenlemesi ile Deniz Seki’nin tam da lazım geldiği üzere alabildiğine teatral yorumu ise şarkının artıları.


Dokuzuncu sırada “Bugünlerde” adlı şarkı yer alıyor. Klarnetli kemanlı buzukili düzenlemesiyle Yunan şarkılarını, hadi isim de vereyim; Angela Dimitriou’nun “Magapai”ını anımsatıyor “Bugünlerde”.

Albümün son şarkısını kalbine hitaben yazmış Deniz Seki. Bir itiraf, bir iç döküş olsun istemiş belli ki. Ne çare yine cümlelerin, kelimelerin arasında derin boşluklar kalmış. “Yeminlere mahcup” olmak çok makul, çok da hoş ama “siteme epey borçlu” olmak nasıl bir şeydir? “Ne sen beni duydun,” diye başlayan bir cümle var ama ikinci “ne” cümlenin devamında yok; “ne…ne…” kalıbı kırılmış yani. “Çünkü o an derin uykun” ise zaman kargaşası yaşıyor. Di’li geçmişte geçen konu, bir anda şimdiki zamana dönüyor, üstelik “o an” zaman zarfıyla.


Mesela şöyle olsa; “Sen beni duymadın, çünkü derindi uykun” dese, hiçbir ifade bozukluğu kalmayacak, üstelik söz cümleleri müzik cümlelerini gayet rahat karşılayacak. Ama nedense bu muğlaklık tercih ediliyor.

Albümde iki şarkının da farklı versiyonu yer alıyor; “Soyadımı Sen Yaz” ve “Aşk Müzikali”. Belli ki Deniz Seki güvendiği iki şarkısının şansını biraz daha artırmak istemiş, e buna da kimsenin bir itirazı olamaz.

Deniz Seki’nin albüm kapakları her zaman çok özenli ve göz alıcı olmuştur. Bu da öyle. Sertab Erener ve Nükhet Duru’dan sonra albüm kapağında siyah gül kullanan üçünü kişi Deniz Seki; yani ilk değil. Bununla birlikte Nihat Odabaşı imzalı resimler kusursuz güzellikte, grafik tasarım da ona keza.

Biliyorum ki bu yazıyı okuyan fanatik Deniz Sekicilerin ve hatta bizzat Deniz Seki’nin kendisinin de epeyce kırılması, kızması, ola ki köpürmesi kuvvetle muhtemel. Çünkü Seki çok ama çok inanıyor yaptıklarının kusursuzluğuna. Çünkü çevresinde ona bunun aksini söyleyen hiç kimse yok. Çünkü ikonlaştırma mekanizmamız nicedir şirazesinden çıktı.

Sorgusuz sualsiz, şartsız koşulsuz ikona dönüştürülen, her söylediği, her yaptığı hudutsuz övgülere boğulan nice kişi, kendini haliyle bir ikon, hatta bir peygamber gibi görmeye başlayıp kendi manifestosunu yazmaya soyunuyor bir süre sonra. Karşılıklı bir aldanış, bir sanrı hüküm sürüyor. Ve bu hayali kıracak en ufak bir söze bile tahammül kalmıyor sonunda ki şarkıcı ola ki müsamaha gösterecek bile olsa, buna eli maşalı “fan”ları izin vermiyor.

Oysa ki başta da söylediğim gibi, Deniz Seki kendini yoktan var etmiş ve bunu her şeye rağmen yapabilmiş bir isim. Ve şarkılarıyla bir şeyler anlatma iddiasında. Belli ki şarkı yazabildiği için de kendini bir çok meslektaşından ayrı bir yerde görüyor. Bunu başarabilecek yetenek, güç ve hırsı da var, bu da çok açık.  O halde yazdıklarına ve söylediklerine biraz daha fazla özen göstermekten imtina etmeyecektir eminim. En azından bundan sonra. Kaldı ki, Deniz Seki’nin tabiriyle “sayfayı açmak beyaz” her zaman mümkündür.

ŞUBAT 2011