Bu Blogda Ara

3 Nisan 2011 Pazar

Nilüfer - "12 Düet"

GÜNCELLEME TAMAMDIR!


Bizim “rock” tayfası biraz acayiptir. Hem “rock” müziğin yerleşik düzene isyanın, dayatılana başkaldırının müziği olduğunu iddia eder; hem de demeye kalmadan kendi kamplarında sürdürdükleri yerleşik düzenlerinin çitleri dışında kalanlara neredeyse tiksinerek bakarlar. “Pop müzik mi? Hepsi çöp, iyyyyyyyy iğrenç, nasıl dinliyorlar onu!” ve benzeri cümleler Cihangir kahvelerinin duman altı sohbetlerinden, apaçi-rocker-rapper sentezi bira kokulu İstiklal barlarının cazır cazır ses düzenlerinden, yazılı basının bilumum “rocker” kalemlerinin “blue blood” mürekkebinden yükselir semaya. Uzaktan bakınca, alt kültür olanın pop müzik, elit olanın da “rock” müzik olduğunu sanırsınız. Velev ki tersi bile olsa; başkaldırının (alt kültürün) ruhu, birini bir diğerinden üstün gören faşizan tavrı bünyesinde nasıl barındırır, anlamakta zorlanırsınız. Ama böyledir bizim “rock” tayfası. Her şeye karşıdırlar; kendileri gibi olmayan hemen her şeye. (Bu arada misal “nu-metal”cilerin” “grunge”cılara, “progressive”cilerin “trash”cilere mesafeli durduğu; yani “rock”ın kendi içinde de irili ufaklı kamplara bölündüğü konusuna hiç girmeyeceğim, çıkamam aksi takdirde.)


Nilüfer’in eski şarkılarını “rock” gruplarıyla düet yaparak seslendireceği bir albüm hazırlığında olduğu haberi duyulur duyulmaz memnuniyetsiz homurtular yükselmeye başlamıştı bile bizim “rock” tayfasından. Kırk yıllık bir popçunun “rock” yapması görülmüş şey değildi. “Rock” müzik ona mı kalmıştı? Hem ne gerek vardı?

Nilüfer’in albümü çıktığından bu yana, ailece hem evde hem arabada sürekli dinliyoruz. 17 yaşındaki kızım geçen gün Twitter’a (benim katiyen dahlim olmaksızın) aynen şöyle yazmıştı; “Nilüfer albümü bana o kadar çok şey kattı ki; Cingi denen harika adamı tanıdım, Nilüfer’i sevmezdim, artık seviyorum. Ne güzel şarkıları varmış!” Bu cümleyi olduğu yerden kesip, yukarıdaki paragrafın son cümlesindeki soruyu soranların duvarlarına tek tek yapıştırmak istedim. İşte bunun için gerek vardı arkadaşlar! Ve siz homurdanmaya devam ededururken, Nilüfer çoktan amacına ulaştı bile.


Tarafsız değilim; olmayacağım da. Ben ta 1972’den bu yana Nilüfer’in her yaptığını sevenlerdenim. Zaman zaman bayılmadığım albümleri ya da şarkıları olmuştur (Büyük Aşkım, Hayal, Zalimin Kararı gibi) ama bunlar göz ardı edilebilecek kadar azdır. Açıkçası “rocker”larla aynı nedenden değil; aksine bir Nilüfer takipçisinin olağan kaygılarıyla, “12 Düet” projesini ilk duyduğumda ben de bir durup düşünmüştüm. Bu bir riskti evet. Ama bir başka açıdan bakınca da, Nilüfer tam da böylesi bir risk almasının gerektiği yerdeydi.

Bir kısım yazar çizerin “Karar Verdim” albümünü için sarf ettikleri “Nilüfer kariyerinin zorlu bir dönemeci “ tanımına ben pek itibar etmiyordum; zira eğer konu “Kayahansızlık”sa, Nilüfer zaten bu dönemeci 2003 yılında “Gözün Aydın” albümüyle hasarsız geçmiş, çoktan düzlüğe çıkmıştı. Hatırlarsanız o albümdeki iki Kayahan şarkısının da esamisi okunmamıştı çünkü. Nilüfer, iki binler Türk popunun (kerameti tamamen kendinden menkul de olsa) epeyce rağbet gören dans müziği furyasını “Gözün Aydın”la tam göbeğinden yakalamış, kendini tazelemişti.


Ardından gelen “Karar Verdim” ise buram buram Nilüfer kokan bir albümdü ve bence çok da başarılıydı. Oysa 2009 yılında yayınlanan “Hayal” için aynı şeyleri söylemek mümkün olmayacaktı. Sinan Akçıl’la Nilüfer’in kimyası tutmamış, Mete Özgencil’in yeni bir “Mavilim” yaratma çabası ise (“Yaramaz”), sakil durmuştu. İşte dönüm noktası tam da burasıydı aslında. Kendini tekrara ha düştü ha düşecekti Nilüfer. Vakit geçirmeden bir acil durum planı yapılmalıydı.


Böyle bir plan yapıldı yapılmasına ama ne yazık ki bu hamle de yanlışın tekrarından öteye gitmedi. Ocak 2010’da yayınlanan “Zalimin Kararı”, zarardan kar bile olamayacaktı. Tam da Sevgililer Günü histerisinin kol gezmeye başladığı Ocak sonu Şubat başı günlerinde bu “single” yerine, “Hayal” albümünün en esaslı aşk şarkısı “Düş Misali”ne bir klip çekilseydi, çok daha fazla işe yarayabilirdi diye düşünmüş, “Zalimin Kararı”nı bir türlü sevememiş, anlam verememiştim. Herkes bencileyin düşünmüş olacak ki, bu yersiz “single” hemen hiç dikkat çekmedi.


Nilüfer cephesinde artık taze bir nefese şiddetle ihtiyaç vardı. Anlaşılan Nilüfer de bunun farkındaydı. Zira tam da bu süreçte, ta 2008 yılından bu yana aklının bir köşesinde duran projeyi hayata geçirmeye karar verdi. Zaten proje de bizzat “Karar Verdim” şarkısından doğmuştu.

Nilüfer, sözü ve müziğe kendisine ait olan “Karar Verdim”i,  o yıl yayınlanan “Güldünya” albümünde Aylin Aslım’ın “rock” yorumuyla söylemesine izin vermiş, sonrasında ortaya çıkan işi de çok sevmişti. Neden olmasındı? Başka Nilüfer şarkıları da pekala “rock” düzenlemelerle dinleyici karşısına çıkarılabilirdi.

Tam da bu noktada, Nilüfer’in düşülmesi kuvvetle muhtemel bir hatadan usta bir manevrayla sıyrılmış olması, onun deneyimi ve öngörüsünde bir müzisyen için şaşırtıcı değil belki ama yine de altını çizmekte fayda var. Şöyle ki; Nilüfer bu albümdeki şarkıları tek başına seslendirmek isteseydi fena halde hırpalanabilirdi. Ne olmamışlığı kalırdı, ne özentiliği. O ise çok akıllıca bir taktikle albümü düet konseptine dayandırarak, üstelik şarkıları da düet yapacağı grupların seçmesi ve düzenlemesine (40 yıldır zirvede kalmış bir şarkıcının haklı egosunu kendi ayaklarıyla ve gözünü kırpmadan çiğnemek pahasına) izin vererek olası eleştiri oklarını daha en başından etkisiz kıldı.


Şimdi albümü beğenmemeye baştan kararlı pek “rocker” tayfamız yatıp kalkıp ipe un seriyor. Olmamış mı?.. Peki neden?..  Bir Malt, bir Ogün Sanlısoy, bir Rashit kötü müdür kendi albümlerinde, kendi şarkılarında? Ama siz o albümleri, o şarkıları yere göğe sığdıramıyorsunuz her bahsedişte? E bunları da onlar düzenledi, üstelik her grup düzenleyeceği ve söyleyeceği şarkıyı kendi seçti. Yani beğenmediğiniz hangi şarkı ise vebali tamamen o gruba ait. Ama sizin albümün tamamını gözden çıkarmak için çok haklı bir gerekçeniz olmalı. Ve bu gerekçenin altında Nilüfer’in popçu olması, bunca yıl sonra “rock” söylemeye heves etmesi olmamalı, öyle değil mi? Çünkü bu faşizan yaklaşımı bir gerekçe olarak kabul etmek akıl karı değil, değil mi?

Yukarıda sıraladığım sebeplerden dolayı, yazının burasında Nilüfer’in “rock” söylemesi tartışmasına son noktayı koyuyorum. 40 yılını verdiği mesleğinde elbette dilediği her şeyi söyleyebilir ve yapabilir Nilüfer. Buna pekala hakkı vardır. Kaldı ki Nilüfer bu albümle, onun bugüne dek yaptığı müzikten çok az haberdar (belki de hiç değil) çok genç ve çok başka (benim kızımın da içlerinde bulunduğu) bir kitleyle ortak paydada buluşmuş, hiç “rock” dinlemeyen bir kesim Nilüfer hayranını da şahane gruplarla tanıştırmıştır. Bu çok ciddi bir “update” manevrası, dolayısıyla da kesinlikle hedefine ulaşmış bir projedir.


Son noktayı koymak için bile bir paragraflık nefes tükettim. O halde lafı artık albümün etrafından dönen tartışmalardan, albümün bizzat kendisine, şarkılara getirelim.

Albümün tek kadın eşlikçisi Şebnem Ferah, hemen ilk şarkıda çıkıyor karşımıza; “Erkekler Ağlamaz”. İlk klip de bu şarkıya çekildi zaten. Bu şarkıyı Nilüfer 2001 yılında yayınlanan “Büyük Aşkım” albümünde de tekrar söylemiş, ancak o versiyon 1985 yılında yayınlanan “Bir Selam Yeter” albümündeki ilk versiyondan çok da farklı olmamıştı. Bu çok mağrur ama bir o kadar da aşık kadının neresinden baksanız çok acıklı şarkısı “rock” ruhuna öyle bir kucak açmış ki, anlamını yazılışından 25 yıl sonra asıl bugün bulmuş gibi. Zaten çok dişi olan şarkıyı iki kadının düet söylemesi ise yükte hafif pahada ağır bir kadın tokadı etkisi yaratıyor. Nilüfer ve Şebnem Ferah’ın kısa paslaşmaları ise tam dozunda.



İkinci sırada bir Yüksek Sadakat düeti, “Göreceksin Kendini” var. Bu yıl Eurovision Şarkı Yarışmasında ülkeyi temsil edecek olan Yüksek Sadakat’in, 1978 yılında ülkeyi temsil etmiş Nilüfer’le düetinin de bir Eurovision şarkısı olması ilginç bir tesadüf olmuş. Hadi bu tesadüfe bir de Yüksek Sadakat grubunun üyelerinden Uğur Onatkut’un, 1984 yılında aynı yarışmada ülkeyi temsil etmiş Beş Yıl Önce On Yıl Sonra grubunun solistlerinden Nilgün Onatkut’un oğlu olduğu bilgisini de (bütün bu tesadüfler ağına ilk uyanan ve bunu Twitter’da paylaşan Olcay Tanberken’in de kulaklarını çınlatarak) ekleyelim.


1973 yılı Eurovision Şarkı Yarışmasında Lüksemburg adına yarışıp birinci olan Anne-Marie David’in “Tu Tes Reconnaitras” adlı şarkısı, aynı yıl Türkiye’de Nino Varon’un yazdığı Türkçe sözlerle Nilüfer tarafından plak yapılmış ve bu plak şarkının Fransızca orijinalinden daha fazla satınca, o sıralar Türkiye’ye gidip gelmeye başlayan Anne-Marie David’de ciddi bir huzursuzluğa neden olmuştu. Hatta Türkiye’de Türkçe plaklar doldurup, gazino programlarına da çıkan Anne-Marie David’in Nilüfer takıntısı, yarışmanın 1975 yılında Türkiye’de ilk kez yapılan ulusal seçmelerinde ilk elemeyi geçmiş olan Nilüfer’in kendi isteğiyle yarışmadan çekilmesine neden olacak bir dizi entrikanın da yaşanmasına yol açmıştı.


Her şeye rağmen bir Nilüfer klasiği olarak hafızalara yer eden “Göreceksin Kendini”, Yüksek Sadakat düetiyle de çok etkileyici. Grup şarkının dokusunda “intro” dışında fazlaca bir değişikliğe gitmemiş. Sadece 1973 yılından birkaç gömlek daha sert bir “Göreceksin Kendini” dinliyoruz. (Bu şarkı aynı zamanda albümdeki en eski Nilüfer şarkısı.)

Malt düeti “Ara Sıra Bazı Bazı”, Nilüfer tarafından ilk kez 1975 yılında plağa okunmuş bir şarkı. 2005 yılında ise Yeşim Vatan tarafından yeniden seslendirilmiş, ancak o versiyon pek de ses getirmemişti. Malt düzenlemesinde şarkı, arkada hemen hiç soluk almayan cayır cayır gitarları ve üç vuruşta bir bageti zile vurmak konusunda elini korkak alıştırmamış bateristin fazladan coşkusunu ne kadar taşıyabiliyor, çok emin olamadım ilk dinleyişte. Malt’ın yazının başında da bahsettiğim “rock” tayfası zihniyetiyle şarkıyı olabildiğince sert kılarak poptan kaçırabilme çabasının, dozunu bir miktar aştığını düşündüm. Buna karşın şarkının albümün üçüncü sırasında yer almasına anlam verebildim mi?.. Hayır!


Herhalde Malt cümbüşünden sonra kulaklar dinlensin diye olacak, “Ara Sıra Bazı Bazı”nın hemen ardından albümün en “soft” düzenlemesi ile Teoman düeti çıkıyor karşımıza. Nilüfer’in 1982 çıkışlı 33’lüğüne adını veren “Sensiz Olmaz”, bu defa Atilla Özdemiroğlu’nun düzenlemesiyle dinleyenleri tamamen ters köşeye yatırıyor. Bu bir “rock” düzenleme değil. Zaten Teoman da “rock” söyler gibi söylemiyor.


“Sensiz Olmaz”, kolaylıkla dans kurslarının salon dansları etütlerinde çalmalara doyamayacakları türden bir rumba/tango çizgisinde seyrediyor başından sonuna dek. Ben çok sevdim, (serde pop severlik olduğundan mı nedir) ilk dinleyişte içim ısındı şarkının bu haline. Ama elbette “rock” tayfasının ileri geri salvoları için bu düzenleme albümün yumuşak karnı olmuş, o ayrı.

Sırada bir doksanlı yıllar Nilüfer “hit”i, “Haram Geceler” var. İlk kez 1992 tarihli “Yine Yeni Yeniden” albümünde dinleyici karşısına çıkan bu şarkıyı, bu albümde Gece Yolcuları düetiyle dinliyoruz. Aslında bir “rock” grubundan çok, romantik aşk şarkılarını “rock” sosuna bulayarak seslendiren bir grup olarak adlandırılabilecek Gece Yolcuları’nın “Haram Geceler”i düzenlemiş olması yüzde yüz doğru bir seçim. Grubun solisti Edis İlhan, sesine çok yakışan bu şarkıda etkili bir performans gösteriyor. Şarkının “rock”a pek de yüz vermeyen makamsal yapısına rağmen, Gece Yolcuları’nın yersiz yere takla atmayan bir düzenlemeyle, orta yolu bulduğu rahatlıkla söylenebilir.


Sırada Ogün Sanlısoy düeti “Hey Gidi Günler” var. 1979 yılında piyasaya sürülen “Nilüfer’79” albümünün bu “hit” şarkısı, “12 Düet” albümünün koyu kıvam “rock” düzenlemelerden biri olmuş. Sanlısoy’un müziğine ve özellikle de sesine hiçbir zaman çok bayılmadım. Albümün “rock” üst başlığına yakışır bir iş çıkarmış olması da bu yargımı değiştirecek parlaklıkta değil.


Yedinci sırada karşımıza çıkan “İntizar”, herkesin malumu olduğu üzere, öz (hakiki) Nilüfer şarkılarından değil. Nilüfer’in 1982 yılında yeniden seslendirdiği bu şarkının yetmişli yıllarda tadına bakmayan kimse kalmadı. Bana kalsa koca bir Nilüfer külliyatında yeniden düzenlemek için seçeceğim son şarkı bile olmazdı “İntizar”. Ama şarkıyı düzenleyen Badem olunca işin rengi değişiyor. Grubun bugüne dek yayınladığı iki albümle ortaya koydukları tavır, neden “İntizar”ı seçtiklerini açıklar nitelikte. Nitekim iddiasız, cayırtı koparmayan ve ne çare ki alaturka bir şarkı olmanın “rock”a dönüştürülmesi zor; hatta imkansızlığına yenik düşmekle düşmemek arasında gidip gelen bir düzenlemeyle Badem, albümün orta karar işlerinden birine imza atmış.


Ve tam da buradan itibaren bence albümün en iyi dört düzenlemesinden üçü (biri “Erkekler Ağlamaz”dı) arka arkaya sıralanıyor.

Önce Hayko Cepkin ve yine ters köşe bir şarkı; “Aşk Kitabı”. 1982 tarihli “Sensiz Olmaz” albümünden bu albüm için “cover”lanan üçüncü şarkı olan “Aşk Kitabı”, o günlerde Coşkun Sabah, Ümit Besen, Bergen ve Gönül Akkor yorumlarıyla da dillerde dolaşan bir şarkıydı. Tam da seksenlerin piyanist şantör/udi şarkıcı furyasının orta yerinden çekip çıkarılmış bu şarkı, 2011 patentli “rock” makyajıyla adeta Nilüfer ve Hayko Cepkin düet söylesin diye yazılmış gibi.


Hayko Cepkin için bu şarkıdan daha iyi bir seçim olamazdı; zira zaten kendi şarkılarında da enteresan bir şekilde hep makamsal seslerde dolanmış, “rock”a tasavvufun, Mevlevi müziğinin, aşık geleneğinin tozlarını serpmiş bir “rock”çı o. “Aşk Kitabı”nda da bulduğu her fırsatta (özellikle şarkının sonunda, doğaçlamaya başladığı anlarda) eni konu bir gazelhana dönüşüyor. Tam “heavy metal”in azgın sularında sörf yapıyor derken, ne olduğunu anlayamadan, Nilüfer’in gürül gürül ama sakin sesinde soluklanıyor. Enteresan, enerjisi yüksek, ateşli bir bileşim. Aslında çok basit ve çok bildik kalıplarda bir şarkıdan bu enerjiyi çıkarabilmek Cepkin ve Nilüfer’in mutlak başarısı.

Sırada Nilüfer’in 1997 çıkışlı “Nilüfer’le” albümünden bir şarkı var; “Unut Gitsin”. Bu şarkı, Selçuk Sami Cingi, Levent Candaş ve Nedim Ruacan düzenlemesi ve düetiyle girmiş albüme. Daha ilk dinleyişte bizim buraların “rock” kırsalında pek de alışagelmediğimiz türden bir vokal tekniği ve ses rengi ile Selçuk Sami Cingi ve şarkının çok çarpıcı düzenlemesi dikkat çekiyor.


Cingi çok enteresan bir adam, biraz bahsetmeliyim. Önce ODTÜ’de işletme okumuş, bir dönem Ankara’da kulüplerde sahneye çıktıktan sonra, bu defa Hacettepe Üniversitesinde konservatuarın kompozisyon bölümünü bitirip, ardından da orkestra şefliği “master”ı yapmış. Durun, daha bitmedi! 2004’te Amerika’ya gidip,  burada prodüksiyon, film müziği ve reklam müziği konularında eğitim aldıktan sonra Güney Florida’da çeşitli kulüplerde gitaristlik yapıp, epeyce de adını duyurmuş. 2009 yılında DMC etiketiyle yayınlanan ilk albümü “Kendi Kendine”nin kayıtlarını da Amerika’da tamamlamış zaten.

Vokal tekniği ve ses rengiyle yer yer Freddie Mercury’yi anımsatması boşuna değil; bir tür “Queen Tribute” olarak adlandırılabilecek “A Kind Of Magic” konserlerindeki performansının Mercury’yi aratmadığı konusunda epeyce yorum var internet üzerinde.


“Unut Gitsin”, Selçuk Sami Cingi’nin vokal performansı kadar, etkileyici düzenlemesiyle de albümdeki diğer şarkılarla arayı açıyor. Gitarlar, davul ve şarkıya adeta senfonik bir hava veren yaylılar çok net, çok temiz duyuluyor. En ufak bir eksik, bir fazla, bir abartı yok. Her şey birbirine o kadar uyumlu ve kusursuz ki, bu durum Nilüfer’i de çok rahat ettirmiş olsa gerek; albümdeki en iyi Nilüfer performansını bu şarkıda duyduğumu söylesem yeridir.

Gerek yayınladığı tek albüm, gerekse sahne performanslarıyla kendine bir hayran kitlesi edinmiş olan Selçuk Sami Cingi (ya da Cingi grubu), bir zaman sonra Türk “rock” müziği içerisinde çok ayrı bir isim olarak sabitlenecek gibi görünüyor. Bu şarkının tanınırlık açısından Cingi’ye epeyce yarayacağını tahmin etmek de güç değil. Hatta geçtiğimiz günlerde Selçuk Sami Cingi Twitter’da; “Bizi altı gündür yeni keşfedenler için,” diyerek, kliplerinden birinin linkini vermişti. Bahis konusu “yeni keşfedenler” gün geçtikçe çoğalacak, orası aşikar.

Nilüfer’in 1994 yılında yayınlanan “Ne Masal Ne Rüya” albümünde çok ön plana çıkmamış şarkılardan biri olan “Uzak Dur Ateşimden”, bu albümde Rashit düzenlemesi ve düetiyle yer alıyor. Türkçe “punk rock”ın hatırı sayılır ismi olmuş Rashit’in bu ilk bakışta çok sakin görünen Nilüfer şarkısına getirdikleri yorum, şarkının içinde gizli öfkeyi enteresan bir şekilde ortaya çıkarmış ve şarkı sözlerinin anlamını bambaşka bir hale dönüştürmüş. “Uzak Dur Ateşimden” düzenlemesi ve icrasıyla da, rahatlıkla albümde öne çıkan şarkılardan biri olarak nitelendirilebilir.


En sevdiğim üç yorumun ardından, son ikide de en az sevdiğim iki yorum var. Önce TNK ve “Selam Söyle”. 1976 tarihli aynı adlı Nilüfer 33’lüğünün “hit” şarkısı, 2008 yılında Demet Akalın tarafından “club” tadında “cover”lanmıştı. Şarkının o yorumuna ne kadar alışamadıysam, buna da o kadar yabancı kaldım. Nilüfer’in vakti zamanında ter-ü taze bir genç kızın biraz sitemkar, biraz buruk haykırışıyla seslendirdiği “Selam Söyle”, nasıl Demet Akalın’ın elinde çemkiren tiki kızın “eller havaya”sına dönüşmüşse, TNK’nin elinde de bir o kadar zorla “rock”laştırılmış ama buna yine de direnmiş duruyor. Düzenlemenin düşük enerjisini, nakaratın sıradan şiddeti de kurtarmıyor.


Albümün son şarkısı ise bir 4×4 düzenlemesi ve düetiyle “Kim Arar Seni”. Bence “İntizar”dan sonra albümde olmaması gereken ikinci şarkı da bu. “İntizar” ne kadar “az” Nilüfer şarkısıysa bu da o kadar “çok” Nilüfer şarkısı çünkü. Ve gerek Nilüfer, gerekse başka şarkıcılar tarafından çok ama çok defa söylenmiş olması bir yana, şarkının “rock”a gelirliği de neresinden baksanız yok gibi. Tekrarlarda koşmaya başlıyor, “Hah şimdi tutamayacak kendini, “ska” oluverecek,” diyorsunuz; derken arkadan canhıraş bir vokal yükseliyor, “Maça mı geldik ne oldu,” diye kala kalıyorsunuz, bir gürültü kıyamettir gidiyor.


Albümün kartoneti, şimdilerde hiçbir firmanın maliyetini göze alamayacağı kadar “lüks”; ama alabildiğine de göz alıcı ve şık (alkışlar DMC’ye). Mehmet Turgut’un çektiği “rock” Nilüfer resimleri, konsepti hem dört dörtlük yansıtmış, hem de sonuna kadar inandırıcı kılmış. Son yıllarda gördüğüm en doğru albüm kapak çalışması budur desem, sanırım abartmış olmam.


Bu satırların yazıldığı gün, Samsun Demir Twitter’da albümün mekanik satışının 60 bini geçtiğini gururla ilan etti. Bilen biliyor, bugünün şartlarında bu kadar kısa sürede bu rakama ulaşmak az şey değil. Bu rakamın kolaylıkla en az ikiye katlanacağını tahmin etmek de zor değil. Bu bile tek başına bir başarıdır, bırakın albümün müzikal başarısını bir kenara.

Sözün özü, Nilüfer kendini çoktan güncelledi bile. Eğer hala burun kıvırıyorsanız, kendinizi bir an evvel bir kapatıp açın. Güncellemeler ancak o zaman etkili oluyor çünkü.

ŞUBAT 2011

1 yorum:

  1. gençlerin enerjisinden faydalandı bu albümde, ama nostalji nereye kadar değil mi ? yeni şarkılarla düet yapmayıp işi garantiye almış ama bu saatten sonra nilüferden kayda değer bir şey beklemiyor insan , o eski sesi yok çünkü

    YanıtlaSil