Bu Blogda Ara

27 Mayıs 2011 Cuma

Betül Demir - "Mıknatıs"

“MIKNATIS” NEYİ ÇEKECEK?


Betül Demir iki binlerde Türk popunun kazandığı tartışmasız en iyi seslerden biri. İki binlerde dediysem de onun müzik piyasasındaki serüveni aslında doksanlara kadar uzanıyor. Betül Demir’in ne yazık ki yapılamayan ilk albümü Onno Tunç’un ölümü nedeniyle yarım kalan projelerden biriydi. Şayet Onno Tunç’u kaybetmeseydik, Betül’ü doksanlarda tanımış olacaktık. Ancak o, acele etmedi ve şartların olgunlaşmasını bekledi. Sahnede solistliğini pişirmeye devam etti ve ilk albümü “Ayrılığın El Kitabı”nı 2006 yılında piyasaya sürdü.


Betül Demir ve Sude Bilge Demir; yani kısaca Demir kardeşler, dünyaya bu işi yapmak için gelenlerden. Sude’nin şahane besteleri gerek ablası Betül’ün, gerekse başka şarkıcıların sesinden sıcak, samimi, içten, eli yüzü düzgün ve en önemlisi de popüler müziğin vasatisinde müzikalitesi yüksek işler olarak müzik tarihine yazılırken, Betül de polemiksiz, kavgasız gürültüsüz, dedikodusuz ve skandalsız, sade ve sadece şarkıcı olarak kendini kabul ettirebilen sayılı isimden biri oldu geride bıraktığımız yıllar içerisinde.


Soprano kadın sesinin stüdyoda tonlaması zordur. Doğal ortamda gürül gürül çağlayan ses, stüdyoda kayda alınırken ya gücünden kaybeder, soluklaşır ve bunun doğal sonucu olarak da duygusuzlaşır, ya da kendi gündeliğin dilinde “çok bağırıyor” diye ifadesiyle karşılığını bulan rahatsız edici, yorucu bir tınıya ulaşır.

Bu handikabı aşmak için aranjörlerin elindeki malzemeyi iyi tanıyıp, doğru şekilde kullanması, ses teknisyenlerinin enstrümanlar ve şarkıcı arasında doğru denge kurması, soprano sesin uygun dozda parlatılması gibi solistin dahli dışında teknik müdahalelere de ihtiyaç vardır ama daha da önemlisi şarkıcının stüdyoda iken o an sahnede olmadığını hiç aklından çıkarmayıp sesinin şiddetini kontrol edebilmesidir.

Sertab Erener, Sibel Tüzün ve Yonca Lodi iyi birer örnektir bu duruma. Her üçü de zaman içerisinde seslerini daha doğru kullanarak, söyledikleri şarkı cümlelerini dinleyicinin kalbine dokundurabilmeyi başarmışlar, “duygusuz söylüyor” eleştirisinden kurtulmuşlardır. Buna karşın Işın Karaca, ilk albümlerinde gayet kontrollü kullandığı sesinin gücünü, son albümlerinde koyvermiş, hepimizi yormuş, hatta yeri gelmiş, dövmekten beter etmiştir.

Betül Demir ise gerek çok genç yaşta Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde aldığı eğitim, gerek Aşkın Nur Yengi ve Demet Sağıroğlu gibi profesyonellerin arkasında vokal yaparak edindiği deneyim, gerekse ilk albümünü çıkarana dek kesintisiz sürdürdüğü sahne programları sayesinde, başından itibaren güçlü sesiyle duygusal etki de yaratabilen bir şarkıcı oldu. Bazı şarkılarını bu genellemenin dışında tutmak gerekirse de (“Taş Duvarlar”, “Senden Uzaklarda”, “Hayat Böyle” gibi), genel olarak Betül Demir’in emsallerine nispetle bir-sıfır önde başladığını söyleyebilmek pekâlâ mümkün.


Bilen bilir, heves kırmamak, incitmemek için zaman zaman sustuğum olmuştur ama ahbabım diye de kimseye fazladan iltifat etmem. Betül de albüm çıkmadan çok önce şarkılarını dinletmek üzere bize geldiğinde ona ilk söylediğim şey, şarkı söyleme stilindeki ilerleme olmuştu. İltifat olsun diye değildi; çok daha parlak, çok daha etkileyici tınlıyordu bu albümde sesi. Yani artık iki-sıfır öndeydi.  

Şarkıları ilk kez dinlediğim gecenin üzerinden nice zaman geçtikten sonra albüm nihayet piyasaya çıktığında vakit geçirmeden önce TTNet’den indirdim, sonra da CD’sini satın aldım. Yeni albümlerin öncelikle internetten servis edilmesini çok doğru buluyorum. Bazen bir ya da bir kaç şarkı, bazen de tamamı… Albümün “hard copy”si daha sonra müzik marketlere dağıtıldığı için benim gibi sabırsızlar iki defa satın almış oluyorlar. Ama bazen de tam tersi oluyor; albüm yayınlandıktan nice sonra internete veriliyor (ki bunun nasıl bir ticari hata olduğunu daha önce yazmıştım).

Hadi başlayalım artık “Mıknatıs”ı dinlemeye.


Albüm, söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait olan “Hop Dedik”le açılıyor. “Hop Dedik” aslında Tarkan’ın albümünde yer alacakmış ancak ne olmuşsa olmuş ve son dakikada şarkı bir şekilde Betül Demir’e kalmış. Sezen’in Betül’ü ve sesini çok sevdiği ve ona bu sevgi nedeniyle iltimas geçtiği çok belli. Yoksa böyle bir “hit”i kime verse, havada kapardı.

Hem anlamlı, hem eğlenceli olabilen “hit” şarkı ise söz konusu olan, Sezen Aksu bu konuda eli öpülesilerden. Hayat dersi gibi şarkı sözleri ve gayet dansa müsait müzikal örgüsüyle “Hop Dedik” tam da öyle bir şarkı. Tarkan sarkıntılık yapan şarkılar söylemeye devam ededursun, bu şarkı Betül’e çok da yakışmış üstelik.


“Hop Dedik”le zımba gibi başlayan albüm, “Mıknatıs”la zımba gibi devam ediyor. Hem sözleri hem de bestesiyle uzun yıllar dillerden düşmeyecek, birinci sınıf bir Sezen Aksu bestesi “Mıknatıs”. “Bazen kurban katiliyle suçu bölüşürmüş,” cümlesi tek başına bir kitap. Şarkının melodik yapısı ve yürüyüşü ise çok başka türlü düzenlemelere de gelir türden. Mesela senfonik bir versiyon da şahane olabilirmiş.

Üçüncü sırada bir Sude Bilge Demir şarkısı var: “Beni Mazur Gör”. Demir kardeşlerin ortak işlerinde en büyük avantajlarından biri, birbirlerini çok iyi tanıyor olmaları. Nitekim bu şarkıda da bu çok net hissediliyor. “Beni Mazur Gör” tıpkı Betül’ün üzerine göre dikilmiş bir elbise gibi. Her şeyiyle kusursuz, bütün detaylarıyla dört dörtlük. İnsanın içini kanatan, bazen farkında bile olmadığı yaralarının kabuğunu kaldıran şarkılar vardır ya hani, “Beni Mazur Gör” işte o şarkılardan.


Albümde dillerde dolaşması muhtemel şarkılardan biri daha var sırada. Yunan şarkıcı ve besteci Eleni Vitali’nin “Epta” adlı şarkısına Sude Bilge Demir ‘in yazdığı Türkçe sözlerle “Ya Ya”, albümün en vurucu şarkılarından biri. Betül bu şarkıda sesinin sınırlarını zorlamadan da iyi şarkı söylenebileceğine dair adeta ders veriyor.

Beşinci sırada yer alan ve yine eğlenceli ama aynı zamanda zeki bir Sezen Aksu şarkısı olan “Herkes Haklı”, daha önce iki farklı versiyonuyla “single” formatında yayınlanmış ve çok sevilmişti. Şarkının her iki versiyonu bu albüme de konulmuş. Ne var ki miksajda her nasılsa gözden (ya da kulaktan) kaçmış olacak ki, bu iki versiyonun ses seviyesi albümdeki diğer şarkılara nazaran yüksek kalmış.


Albümdeki bir başka Yunan bestesi, Sadettin Dayıoğlu’nun Türkçe sözlerini  yazdığı “Küfür”. Sağlam bir beste ve sağlam sözlerle yine çok etkileyici bir şarkı ve çok etkileyici bir Betül Demir yorumu. Bu şarkıda Özgün hem vokalde eşlik etmiş, hem de keman çalmış. Emirhan Cengiz’in düzenlemesi ise şarkının yıldızını parlatan bir başka unsur olmuş. Her yaptığı işte çıtayı biraz daha yükselten ve son olarak Jale’nin yeni albümünde harikalar yaratan Emirhan Cengiz, yakın geleceğin en çok sözü edilen aranjörlerinden biri olacak, demedi demeyin.

Her albümde, bir eleştirmen gözüyle altını (ya da üstünü) çizdiğim şarkılar, bir de sade bir dinleyici olarak başucuma koyduğum şarkılar oluyor. İşte yedinci sırada yer alan “Üşüdüm” de albümü birkaç dinleyişten sonra başucuma koyduğum şarkılardan oldu.



Albümde ilk dinlediğimde de çok sevmediğim, bir çok kez dinlediğim halde hala ısınamadığım tek şarkı “Yola Devam” oldu. Kötü mü? Hayır! Sadece bu albümün bütünü içerisinde yerini bulamadığını düşünüyorum bu şarkının. Önceki Betül Demir albümlerinde gayet “hit” olabilecek “Yola Devam”, burada fazla tempolu, fazla kendinden emin duruyor. Bu albümün şarkılarındaki kadın öyle özgürlüğünü ilan ederek, laf sokup gidenlerden değil; gitse de kırılan, kırık kalanlardan. 

Onuncu sırada yer alan “14 Şubat”, adının çağrıştığının tam tersine, bir mutlu aşkın değil, bir mutsuz ayrılığın şarkısı. Önümüzdeki yıllarda 14 Şubat’ı yalnız geçiren, geçirecek olanların diline marş olacağı şüphe götürmez. Şarkının A kısımları Eleni Vitali’nin bir şarkısından adapte edilmiş. B kısımlarını ise Betül bestelemiş.

Orijinal adı “Ena Ximoniatiko Proi” olan bu şarkıya uzun yıllar evvel ben de Türkçe söz yazmış, bir köşeye koymuştum. Çok kişi dinlemiş, ama kimse almamıştı şarkıyı. Aynı yerde dönüp duran, yükselmeyen bir yürüyüşü vardı melodik yapısının çünkü. Betül çok zekice davranarak, yeni bir nakarat yazarak, şarkıyı adeta baştan yaratmış ve çok da iyi olmuş.


Sıradaki şarkı “İlaç”, Demir kardeşlerin ortak bir çalışması. Albümdeki diğer şarkılara kıyasla daha sakin, daha az iddialı, küçük ama sıcak bir şarkı.

Son sırada ise bir önceki Betül Demir albümü “Süper”de de yer alan “Bir Ara” var. O albümde hareketli versiyonu kullanılan şarkıyı bu defa, akustik bir düzenlemeyle dinliyoruz. Sude Bilge Demir’in şarkılarla can acıtma konusundaki maharetinin bir ispatı gibi de dinleyebilirsiniz “Bir Ara”yı.

Önceki albümde yeterince kıymeti bilinmemiş bu şarkının tam tadını bulmuş bir düzenlemeyle yeniden kullanılması da akıllıca olmuş.

Albüm kapak fotoğrafları Mehmet Turgut tarafından çekilmiş. Mehmet Turgut, son dönemin en gözde fotoğraf sanatçısı ve bir çok şarkıcı albüm kapak fotoğraflarını ona emanet eder oldu. Patricia Kaas, Emma Shaplin ve Metallica gibi uluslararası isimlerin de fotoğraflarını çeken Mehmet Turgut, her çekimde farklı bir konsept yaratıyor ve sonuç genellikle çok da başarılı oluyor.

“Mıknatıs”ın kapak fotoğrafı ilk bakışta Photoshop kullanılarak yapılmış gibi duruyor ama değilmiş. Betül epeyce soğuk bir kış gününde, bir göl kenarında, soğuktan tir tir titreyerek, gerçekten o çemberin içinde oturmuş ve vinçle gölün üzerinde askıya alınmış. Hatta çekimden sonra bir süre de hasta gezmiş bu yüzden. Değmiş mi? Evet!

Bununla birlikte, genel olarak Mehmet Turgut konseptlerine şöyle bir itirazım olabilir; kendi başına şahane bir bütün olan resimler, bazen albümle hiç ilgili olmayabiliyor. Daha önce de örneklerini gördük. Betül’ün resimlerinde de böyle bir sorun var aslına bakarsanız. Hepsi çok güzel ama duygusu bu derece konsantre, bu kadar kalpten bir albüm için resimler biraz soğuk geliyor göze.


Henüz yılı yarılamış sayılmayız ama, görünen köy kılavuz istemiyorsa şayet, “Mıknatıs”ın 2011’in en iyi albümlerinden biri olarak müzik tarihine geçeceğini tahmin etmek zor değil. Daha albümün tanıtımı yeni başladı, ilk klip geçen hafta servis edildi. Emek verilince, zaman harcanınca, özen gösterilince, eh bir de aşk ve Allah vergisi yetenek de varsa, kimse önünde duramıyor. Betül’ün “Mıknatıs”ı başarıyı ve alkışı fazla fazla çekecek, bu çok açık.

MAYIS 2011

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Nerhan - "Bi' Özet Bu"

“SAATLİ MAARİFE YAZILANLAR”


Müziğin internet üzerinden servis edilebilir ve paylaşılabilir bir ürün haline gelmesi, müzisyenlere ağır sözleşmelerin taahhüdü altına girmeden ve bir firmanın etiketini taşımadan da ürettiklerini dağıtabilme imkânı sağladı. Uzun süre direnmiş, korkmuş olsak da, bu kontrol edilebilmesi hayli güç ve dolayısıyla hakikaten korkutucu mecranın da uzun vadede zarardan çok yarar getirebileceği gerçeğine galiba yavaş yavaş uyanmaya başladık.

Türkiye’de sayıları parmakla gösterilebilecek kadar az büyük çaplı müzik firmasının henüz bu mecrayı verimli bir şekilde kullanabildiklerini söyleyebilmek güç. Zaten genel olarak müzik piyasası Unkapanı oryantalliğinden hala kurtulabilmiş değil. Ne ki zaman içerisinde şartlar gereği kendiliğinden şekillenen gelişmeler de olmuyor değil. İşte son yıllarda gittikçe yaygınlaşmaya başlayan “butik” albümler bu sürecin bir sonucu.

Nerhan’ın “Bi’ Özet Bu” adının taşıyan ilk albümü de bir “butik” albüm ve katalogunun büyük bir kısmını bu tür albümlere ayıran Ossi Müzik tarafından yayınlandı. Sponsorsuz, medya desteksiz, kocaman kocaman isimli bestekârlara sırtını dayamamış, kendi yağıyla kavrulduktan sonra Ossi Müzik tarafından servis edilmiş bir albüm bu.

Nerhan’la bir dönem aynı radyoda program yapmışlığımız vardı. Sonra yolumuz bambaşka bir şekilde kesişti ve bir dönemin çok önemli bir kadın şarkıcısının yıllar sonra yapacağı dönüş albümü için aradığımız şarkı Nerhan’dan çıktı. Şarkıyı zaten o şarkıcımıza olan hayranlığıyla yazmıştı ve birkaç güzel tesadüf sonucu, bu özel şarkı dönüp dolaşıp sahibini bulmuştu.


O süreçte Nerhan’ın birkaç şarkısını daha dinleme şansım olmuştu. Kulağı çabuk yakalayan sıcak melodileri ve hikayeli, şiirli şarkı sözleriyle ilk dinleyişte vuran şarkılar yazmıştı Nerhan. Ama daha fazlası, şarkılarını bize dinletirken gözlerinden taşan coşku, bir çocuk masumiyetindeki heves ve heyecanı ve neredeyse çıplak kulakla duyulabilen mutlu kalp çarpıntısıydı.

Ne var ki yıllar sonra yeniden müziğe dönecek olmanın tedirgin telaşında bir türlü karar veremeyen o  şarkıcımız, hepimizin ona çok yakışacağına inandığı şarkıyı söylemekten vazgeçti daha sonra. Benim onun için yazdığım şarkı Sibel Can’a giderken, Nerhan’ın şarkısı gün ışığına çıkmak için bir süre daha bekleyecekti.

Derken Nerhan Hepşen imzasıyla “Üç Vakit Ayna” adını taşıyan bir şiir kitabı yayınladı. Kitabın hediyesi olarak verilen CD’de ise Nerhan’ın annesi için yazdığı ve seslendirdiği bir şarkı vardı.
O zaman bu zaman, hayat gailesi içerisinde pek fazla görüşememiş olsak da, Nerhan’ın birkaç şarkısını stüdyoda kaydettiği gelmişti kulağıma.

Şarkıcı tayfası başkasının üzerinde gördüğü kostümün değil aynısını giymek, yakınından bile geçmezken, söyleyeceği şarkılar söz konusu olunca, başka şarkıcıda tutanın kendisinde de tutacağından hareketle, hemen aynı bestecinin kapısını çalıyor. Bu adeta bir töre. Nerhan ve ben gibi hayranı olduğu şarkıcıların üzerine biçilmiş kaftan şarkılar yazmaya heves edenlerin işi çok zor. Bu kıyıcı piyasada, bu entrikalı rekabet şartlarında kimse o kadar ince değil. Nerhan’ın o şarkıyla yaşadığı hayal kırıklığını çok kere deneyimlemiş biri olarak söylüyorum bunu. En iyisi gülüp geçmek. Tıpkı Nerhan’ın yaptığı gibi.

“Madem öyle, ben söylerim kendi şarkılarımı,” demiş Nerhan olanca samimiyetiyle ve bir iki şarkı diye başlayan proje, bir bakmışlar ki albüme dönüşmüş. Bu albümde Nerhan’ın yılların biriktirdiği şarkılarının yanı sıra, albümün kayıtları sırasında ortaya çıkmış sıfır kilometre şarkılar da var.


Yazının başından beri bahsettiğim şarkı “Çalkala”, albümün hemen açılışında yer alıyor. Siz bakmayın adına ve fıkır fıkır ritmine; öyle “eller havaya” coşkusu yaratan, güllük gülistanlık bir şarkı değil “Çalkala”. Aksine, “depremlerin, savaşların, katliamların ortasında bir an durup düşünmeye, insan olduğumuzu hatırlamaya” davet ediyor Nerhan bu şarkıda bizi. Nitekim ona bu şarkıyı yazdıran da bir deprem ve sonrasındaki can acıtıcı (fiziksel/ruhsal) artçılar olmuş.

Diğer şarkılara geçmeden önce şunu söylemeliyim; Nerhan “kadife sesli” tabir edilen şarkıcılardan değil. Aslına bakarsanız şarkıcı da değil. İstanbul Üniversitesi matematik bölümünden mezun olduktan sonra insan kaynakları üzerine yüksek lisans yapmış, yirmi yıla yakın bir süredir de bilgi teknolojileri, bankacılık ve danışmanlık sektörlerinde çalışıyor. Müziğe ve şiire olan tutkusu onu şarkı ve şiir yazmaya, çok okumaya, çok dinlemeye ve okuyup dinlediklerinin arşivini tutmaya yöneltmiş ister istemez. Sonra bu birikimini “Kenarda Köşede” adını verdiği radyo programına taşımış. Yani radyoculuğu da, şarkı yazarlığı da, şairliği de, şarkıcılığı da profesyonel kaygılar taşımıyor başından beri. Ortada bir iddia yok; aşk var, gönül verme, emek verme, yürek koyma var sadece. Onu ve şarkılarını dinlerken bu gerçeği göz ardı etmek çok yanlış olur.


Albüm “Çalkala” ile gayet enerjik bir şekilde açılırken, ikinci sırada bu defa bir Balkan havası çıkıyor karşımıza. Ta ellili yıllardan, Üsküp’ten çıkıp gelen bu hikaye, Nerhan’ın annesiyle babasının hikayesi. Mülayim Bey gelin almaya kız evine gidip de, Neriman Hanım’la düğün alayının faytonunda yan yana oturana dek birbirilerinin yüzünü hiç görmemişler. Ne ki “Kadifeden Perdeler” kaderi engelleyememiş.

Hem eğlenceli, hem naif bir şarkı olan “Kadifeden Perdeler”, yetmişli yıllar Melih Kibar-Çiğdem Talu şarkılarının tadını bıraktı damağımda. Erol Evgin’in sesini duyar gibi oldum bir ara. Bu sizi yanıltmasın yine de, şarkı asla eski değil; sadece eskinin tadında.

Sırada “Keşfet Kendini” var. Nerhan’a bu şarkının ilhamını veren iki şey olmuş. Biri o günlerde tatil için gittiği Akdeniz kıyısının iklimi, diğeriyse tatile birlikte çıktığı arkadaşının tatil boyunca bıkmaksızın Ajda şarkıları dinlemesi. Nitekim şarkıda da hem Akdeniz, hem Ajda rüzgarları esiyor buram buram. “Yaza damgasını vuracak” şarkılardan değil belki ama, huzurlu sıcak bir yaz öğleden sonrasını unutulmaz kılacak, deniz kokulu, zeytin kokulu, tuzlu, güneşli bir şarkı “Keşfet Kendini”.


Dördüncü sırada yer alan “Saatli Maarif”i dinlettiği herkes Nerhan’a “Bu şarkıyı kime yazdın, kim acıttı canını böyle?” diye sormuş. Onun buna yanıtı ise her defasında aynı olmuş; “Kendime!” Albümün ilk klip şarkısı olarak seçilen “Saatli Maarif”, özellikle etkileyici sözleriyle öne çıkan şarkılarından biri.

Sıradaki şarkı “Geçtiniz Yıllar“ adını taşıyor. Nerhan bu şarkıyı Jale için yazmış, ancak o dönemde Jale yeni bir çalışma yapmayınca, kaydedilememiş. Erol Evgin’in Melih Kibar-Çiğdem Talu döneminden “İçimdeki Fırtına”ya şöyle bir dokunup geçiyor melodi bir yerinde. Kendi deyimiyle “okumayı yazmayı 45’liklerden öğrenmiş” bir adamın şarkılarından bu kokuyu alıyor olmak boşuna değil. Aşağı yukarı aynı kuşağın, aynı zamanların, aynı tek kanallı siyah beyaz televizyon günlerinin, “kırmızı çanta pikap”ların çocuklarıyız ne de olsa.

Altıncı sırada yer alan “Yine Bana Kaldın”, albümde bugünün popuna en yakın duran şarkı. Nerhan’ın vokalinde yer yer hissedilen Tarkan etkisinin en çok bu şarkıda belirginleştiği söylenebilir zira şarkı tam Tarkanlık. “Küresel ısınmanın şarkısı bu,” diyor Nerhan “Yine Bana Kaldın”dan bahsederken. İlk dinleyişte kulakta eğlenceli bir etki bırakan sözlerin aslında çok ciddi bir kaygısı var ve bu, biraz dikkatle dinlenince okunabiliyor.


Sırada benim albümde en sevdiğim şarkılardan biri olan “Yorma Beni İstanbul” var. Bu şarkıda Nerhan alaturka müziği çok seven babasından ilham almış. Şarkının ortaya çıkmasına ise, albümde Nerhan’ın vokal koçluğunu yapan Mine Geçili vesile olmuş. Mine Geçili, geçtiğimiz yıl yayınlanan “Zeki Müren Şarkıları” albümüyle dikkatleri üzerine çekmişti. Onun sesini seven bir dinleyici olarak Nerhan’la düet seslendirdikleri bu şarkının bendeki etkisi biraz daha fazla oldu. Şarkının sözleri ise tek başına şiir gibi okunabilecek türden.

Sekizinci sırada yer alan “Bi’ Tek Sen Anlardın”ın hikayesini Nerhan’ın kendi cümleleriyle buraya almak istiyorum: “Tanıştığım çok değerli bir insanın hikayesi bu. Ben "Üç Vakit Ayna" kitabımı kendisine hediye etmek isterken, kitapla birlikte verilen CD’deki anneme yazdığım  şarkıdan bahsettim. Kitabı geri çevirdi. Annesinden nefret ediyordu çünkü. Bazen kendi yaşamımızla o kadar haşır neşiriz ki, unutuyoruz başkalarını, bilemiyoruz öteki olmayı. İşte koltuk örtüleri bozulmasın, kirlenmesin diye tabure üstünde oturtulan çocukların ve reçel kavanozunu çocuklarının önünde açıp yedikten sonra paylaşmadan tekrar rafa kaldıran annenin, aslında tüm istismar edilen ve şiddet gören çocukların öyküsüdür bu şarkı.” 

Bu hikayeyi öğrendikten sonra şarkıda geçen “Bir tabure üstünde, reçelsiz çocuk ömrüm” cümlesinin nasıl bir tokat etkisi yaptığını söylememe bilmem gerek var mı?

Albümdeki şarkıların tamamında sözler ve müzikler Nerhan’a ait. Düzenlemelerde ise büyük çoğunlukla Reha Falay imzası var. Doksanlı yıllarda iki albüm yaparak şarkıcı kimliğiyle dinleyici karşısına çıkan Reha’yı “”Aşk Çiçeğim” adlı şarkısından hatırlayan çoktur. Reha bir süredir albüm yapmıyor ama aktif müzik yaşantısı devam ediyor. Nerhan’ın şarkılarının bu denli kulak okşuyor oluşunda Reha Falay’ın payı büyük.

Reha Falay dışında iki şarkıya Osman Taşdaş, bir şarkıya Tansel Doğanay aranjör olarak olarak imza atmış. Dokuzuncu sırada yer alan “Çalkala”nın “remix” versiyonu ise Kıvanch K.’nın elinden çıkmış. 


Ve albümün kapanışında “Bi’ Özet Bu” diyor Nerhan. Sadece dört cümleye sığdırdığı özet, aslında bir albüme sığmayacak kadar çok hikayenin, hayatın, zamanın, günün başlangıcı oluyor. Hemen başa dönmek istiyorsunuz tekrar. Anlatacak hikayesi olan şarkıları sevenlerdenseniz, bir değil, birkaç kez başa dönme ihtimaliniz bir hayli yüksek.

Albümde bütün bunların ötesinde iki şahane şey daha var. Bunlardan biri Yiğit Günel imzası taşıyan görselliği son derece yüksek, tam bir albüm kartoneti ışıltısındaki fotoğraflar (kapaktaki Nerhan portesini o derece sevdiğimi söyleyemem yalnız) ve çok şık grafik tasarım. Bir diğeri ise Nerhan’ın kartonette yer alan ve “Çok şanslıyım” diye başlayan yazısı.  

Başta da söylemiştim; bir “butik” albüm bu. Bir şarkıcının değil, şarkıları aşkla seven bir adamın albümü. Gündelik popun, ana akım “hit” döngüsünün dışında, hani sinema sektöründe vardır ya öyle bir laf, “bağımsız” şarkılar barındıran bir albüm. Ya da moda dünyasının terimleriyle; her gün dinlediklerimiz, duyduklarımız “prêt à porter” (hazır giyim) ise şayet, “Bi’Özet bu” kelimenin tam anlamıyla “haute couture” (özel dikim). Bu yüzden de başka bir kulakla dinlemek, başka bir gözle bakmak, ayrı tutmak lazım bu ve benzeri işleri.

Nerhan’ın bu özeti genişleterek devam ettirmesini diliyor ve bekliyorum. Her şeyden çok kendine dürüst şarkılar yazacak, böyle küçük ama aslında çok büyük laflar edecek kaç kişi var ki şunun şurasında?

MAYIS 2011 

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Gülay - "Aşkhane"

GÜLAY’IN KREDİ NOTU

Gülay’ın ilk albümü 1988 yılında yayınlanmıştı. Göksoy Plak etiketiyle sadece kaset formatında basılan ve o günlerin çok satan, çok dinlenen klavyeli arabesk akımının bütün gereklerini yerine getiren “Her Akşam” adlı bu albüm, ne çare çok satmamış, hemen hiç dikkat çekmemişti. 


Müzisyen bir aileden geliyordu Gülay. Babası Eyüp Ercan Sezer, Türk Halk Müziği sanatçısı idi ve o ilk müzik eğitimini daha çocuk yaşlarındayken babasından almıştı.

Kaderin cilvesi mi demeli, ne demeli bilmiyorum ama tipik bir seksenli yıllar arabesk şarkıcısı olarak müzik dünyasına adım atan Gülay’ın ikinci albümü bu defa tamamen pop olacak, 1995 yılında piyasaya çıkan “Cesaretin Var mı?”, doksanların gürültü patırtısında, sakin ve taze bir soluk gibi düşecekti müzik piyasasına. Bugün yapacağı müziğin sinyallerini daha o günlerde vermişti aslında Gülay. Ama ülkedeki genel geçer müzik beğenisi kefeye konulduğunda, o günler bugünlere hiç mi hiç benzemiyordu.


1996 yılında Mustafa Altıoklar’ın yönettiği “İstanbul Kanatlarımın Altında” filminin Tuluyhan Uğurlu tarafından bestelenmiş tema müziği “Aşk”ı seslendiren Gülay, şarkıya söz yazarı olarak da imza atacaktı. 


Bağlı bulunduğu BMG firması Türk müzik pazarına henüz giriş yapmaktaydı ve Gülay’ın “Cesaretin Varmı?” albümü, firmanın üçüncü yerli prodüksiyonu olarak piyasaya sürülmüştü. Aynı firma bünyesinde albüm yayınlayan yeni isimlerden biri olan Mutaf’ın 1998 yılında satışa sunulan ikinci albümünde ise Gülay ile birlikte seslendirdikleri “Mühür” adlı şarkı yer alacaktı. 


Gülay o yıl yayınlanan “Bir Sevi Masalı” adlı kendi albümünde ise yine dönemin pop anlayışının çok dışında ve ötesinde şarkılar söylemeye devam ederken, bu defa türkülere de yer açmış, başka türlü bir türkü söyleme tekniğiyle de ilgi çekmişti. 


O günlerin gençliğinde modernize edilmiş türkülere duyulan merak ve ilgi gün geçtikçe artmakta idi. Ayşegül, Tolga Çandar, Yavuz Bingöl, Zara ve Şükriye Tutkun gibi isimlerin alıp başını gittiği o günlerde Gülay’ın türküleri şarkılarından daha fazla dinleyici topladı ve Gülay döndü dolaştı, (her ne kadar kendisi hiç sevmiyor olsa da bu tanımı) “türkücü” oldu.




2000 yılında yayınlanan “Damlalar” albümü, aynı adlı televizyon programının yarattığı etkinin de itici gücüyle Gülay’ın yerini epeyi sağlamlaştırdı, tanınırlığı kadar sevilirliği de artırdı. Özellikle “Sen Gelmez Oldun” ve babasının bestesi olan “Babuba”, bir hayli ses getirdi.


“Damlalar” hayli cesur bir televizyon programıydı aslında. Sağda solda yanan mumlardan ibaret “minimalist” bir stüdyo dekorunda, oturduğu kanepede konuğuyla birlikte canlı canlı türküler söyleyen, mırıldanır gibi bir tonda sohbet eden, sakin, dingin, huzurlu bir “türkücü” çok da alışageldiğimiz bir profil değildi. Ne ki program öyle beğenildi ki, ömrü bir hayli uzun oldu.


Tabi programın beğenilmesi, Gülay’ın “türkücü”lük kariyerine devam etmesini de mecbur kılmış gibiydi. 2002 yılında “Damlalar 2” albümü yayınlandı. O günlerde Gülay’ın afişleri Beyoğlu’nun türkü barlarını sıklıkla süsler oldu.



2004 yılında bu defa “Adı Yok” ismi verilmiş bir albümle, tekrar popa dönen ve ağırlıklı olarak “cover” şarkılar seslendiren Gülay, yine çok cesur bir adım atmış ve “türkücü” ön adıyla sağlama aldığı kariyerini riske etmekten çekinmemişti. Seçilen şarkılar, düzenlemeler ve Gülay’ın cazdan “blues”a, alaturkadan bozlağa uzanan çok sofistike ve çok çarpıcı şarkı söyleme stiliyle yabana atılmayacak, bıkılmayacak bir albümdü “Adı Yok”.



2006 yılında “Dalgalar” adlı albümünü piyasaya süren Gülay, albümün adından da anlaşıldığı üzere, yine “Damlalar” ekolünden devam etmeye karar vermiş görünüyordu. 




Türkü ağırlıklı bu albüm Gülay’ın aynı adlı dizi için bestelediği “İstanbul Ağlıyor” şarkısı ilave edilerek 2007 yılında tekrar piyasaya sürüldü.


Bu kez arayı biraz açtı diye düşünüyordum ki Gülay’ın yeni albümü “Aşkhane”nin önce yolda olduğu haberleri, sonra kendisi ardı ardına internette belirdi. Doğrusu, sesini de duruşunu da, tarzını da hep sevdiğim Gülay’dan pop şarkılar dinleme ümidini çoktan kesmiş, onu sesine çok da yakıştırdığı türkülerle dinlemeye çoktan razı olmuştum. Bundandır ki elime ilk aldığım andan itibaren beklenmedik ve şaşırtıcı bir albüm olacaktı “Aşkhane” benim için. Merakla başladım dinlemeye. Merakla ve yüzümde mutlu ama mütereddit  bir tebessümle…


Albümü dinlemeye başlamadan, kartonete dair bir iki şey söylemek lazım. “Digipack” tabir edilen karton CD kutusunun kanatları iki yana açılıyor ve her iki kanadın ceplerinden birer adet kitapçık çıkıyor.


İlk kitapçıkta Gülay’ın uzunca bir teşekkür yazısı, albümdeki şarkıların sözleri, İngilizce çevirileri, “jenerik” olarak tabir edilmiş albüm künyesi ve Gülay’ın babasına ithâfen yazdığı şiir var.

İkinci kitapçıkta ise Gülay’ın biyografisi, albüme emeği geçenlerin fotoğrafları ile yine Gülay’ın kaleminden çıktığını tahmin ettiğim (ki yazmıyor herhangi bir yerde) “Karmaşa” adlı şiir var. (Bu arada Gülay’ın bu kartonette ve çeşitli internet sitelerinde yer alan ve belli ki aynı yerden kopyalanmış biyografi metninde 1988 tarihli ilk albümünün yok sayılması da dikkatimi çekmedi değil.)

En kıymetli sanatkarlar için bile üç kuruşluk kartonet masrafları  bütçeye yük getiriyor (ya da bize öyle söyleniyor) iken, Gülay için kesenin ağzını açan Seyhan Müzik’i tebrik etmek lazım gelir. Zeynel Abidin Ağgül tarafından çekilmiş siyah beyaz nefis Gülay fotoğraflarının süslediği kapak, Nilşah Ağaoğlu’nun zarif tasarımıyla da paraya kıyıp CD satın alanları memnun edecek kadar özenli.



Albüm, söz, müzik ve düzenlemesi Gürkan Karaman’a ait “Uzaklara” adlı şarkıyla açılıyor. Yahya Dai’nin nefis soprano saksafonuyla şarkının “intro”su, çok “jazzy” bir şarkı dinleyeceğimizin ipucunu veriyor ve gerçekten de öyle oluyor. Yaylıların da etkili olduğu düzenleme kadar Gülay’ın vurucu yorumu da şarkıyı uçuruyor.

İkinci şarkı “Hasret” ise Gülay’ın albümlerinde zaman zaman ismini gördüğümüz kardeşi Nilüfer Sezer’e ait. Düzenlemeyi yine Gürkan Karaman yapmış ama bu şarkı ile ilk şarkı arasında hiçbir yakınlık yok. “Hasret” düpedüz arabesk çizgide bir şarkı.

Albüm “Uzaklara” ile başlayınca, insanda ister istemez bir gece yarısından sonra bir dost sohbetine, bir kitap eşliğinde başka hayatlara çıkılmış bir yolculuğa ya da efkar dağıtsın (belki de çoğaltsın) diye bir kadeh kırmızı şaraba eşlik edecek bir albüm beklentisi yaratıyor… Derken “Hasret” beklenmedik bir şekilde bu hissi silip süpürüveriyor. Türkülü bir Gülay albümüne yakışacak bu şarkı, bu albümde bir çapak gibi duruyor.



Üçüncü sıradaki şarkı, Nurettin Özel’in yazıp yönettiği 1998 yapımı “Yaşama Hakkı” adlı filmin tema müziği. Tuluyhan Uğurlu tarafından yapılan bestenin sözlerini Gülay yazmış. Düzenleme ise Erkin Hadimoğlu

Neyse ki dördüncü şarkıda nihayet tekrar başladığımız yere dönüyoruz. Astor Piazzola’nın “Obilivon” adlı tangosundan uyarlanmış ve Türkçe sözleri Gülay tarafından yazılmış “Kan Kırmızı”, Marc Heeg’in olağanüstü düzenlemesiyle albümün en çok yükselen şarkılarından biri. Özellikle koro bölümü dinleyenin tüylerini diken diken ediyor.




Şahane bir saksafon soloyla başlayan ve o temada devam eden “Yaz Olmaz”, piyano ve soprano saksafonun hüzünle seviştiği dokunaklı melodisiyle albümün ön plana çıkan şarkılarından. Gülay’ın profesyonel olarak müziği iş edinmesinin ardından diş teknisyenliğini bıraktığı ve Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde müzik eğitimi aldığını biyografisinden öğreniyoruz. İşte bu şarkının bestecisi de o üniversitenin öğretim üyelerinden biri olan Dr.Marc Heeg. Sözleri ise Gülay kaleme almış.

Bestesi ve düzenlemesi üzerine bir kelime dahi edilemeyecek bu senfonik şarkının sözleri de keşke “iki ayrı dalda iki kiraz” gibi klişeler yerine daha şiirli cümlelerle örülseymiş, tadına doyum olmazmış.

Bir önceki albümü “Dalgalar”da, kendi yazdığı bir şiiri İclal Aydın’a okutan Gülay, bu defa da oyuncu Yetkin Dikinciler’den destek almış ve “Taş Duvarlar” ortaya çıkmış. Şiirin fon müziği de Gülay’ın bestesi. Ayrıca kemanların klasik bir parçanın coşkunluğunda gezindiği orkestrasyon da Gülay tarafından yapılmış.



Albümün sekizinci sırasında söz ve müziği Yaşar Kurt’a ait “Alışamadım” adlı şarkı var. Yaşar Kurt’un 1997 yılında yayınlanan “Göndermeler” adlı albümünde yer alan bu şarkı hem Gülay’ın sesinde, hem de albümün genel gidişatında çok doğru tınlıyor. Şarkının bu düzenlemesinde akustik gitarı da Yaşar Kurt çalmış (kartonette yazılmamış olsa da düzenlemeyi de onun yaptığı anlaşılıyor).

“Alışamadım”ın hemen arkasından gelen şarkı “Geceleri” adını taşıyor. Albümde söz, müzik ve düzenlemesi Gürkan Karaman’a ait ikinci şarkı bu. Yine müzikal değeri yüksek bir düzenleme, yine caz dokunuşları ve etkili bir melodi. Erdem Sökmen’in handiyse dile gelen gitarı ise fark edilmeyecek gibi değil.

Söz ve müziği Nilüfer Sezer’e ait “Yine Yalnızım”, daha önce bestecisi tarafından da seslendirilmiş, hatta bu şarkıya klip bile çekilmişti. Kartonetteki teşekkür yazısında yazdığına göre, kardeşinin kendi için sakladığı şarkılara el koymuş Gülay. Bu şarkı da onlardan biri. Şarkıyı çok sevmiş olsam da, Gülay’ın bu şarkıdaki yorumunu sevdiğimi söyleyemem. Detonenin kıyılarında dolaşan riskli ses oyunları ve kırılgan tınılar Gülay’ın bir karakteristiği gibi dursa da bu şarkıda dinleyeni fazladan yoruyor.

Türk “rock”ının iyi işler yapan gruplarından biri olmayı başarmış Redd’in 2005 yılında piyasaya çıkan ilk albümünden “Nefes Bile Almadan”, bu albümde orijinaline çok benzer bir düzenlemeyle Gülay tarafından yeniden seslendirilmiş. Zaten şarkının enstrümanlarını da Redd çalmış, hatta vokallerini de yapmış. Yaşar Kurt’un şarkısı için söylediklerimin aynısını bu şarkı için de söyleyebilmek mümkün. Gülay’a da, albüme de iyi gelmiş şarkılardan biri.

Bugüne dek yaptığı dizi müzikleriyle adını duyuran Fatih Ihlamur’un bestesi  “Beni Affet”, sözleri Akif Özkan imzası taşıyan bir şarkı. Yürüyen ritmi, akılda kalıcı melodisiyle albümün kulağa yerleşen şarkılarından biri bu.


Ve albümün onüçüncü ve son şarkısına geliyor sıra. Kutlu Semiz’in söz ve müziğini yazdığı bu şarkı, albüm için dört dörtlük bir kapanış şarkısı olmuş. Eğer bir dinletiyse şahit olduğumuz başından beri (ki o hisse çok yaklaştığımız anlar oldu albüm süresince), bundan daha güzel bir final yapılamazdı. 


Bu şarkının dokusunda da çok ciddi bir Ezginin Günlüğü kokusu var. Kulak ister istemez bir Nadir Göktürk ya da Hüsnü Arkan sesi arıyor; bu kadar kalabalık künyeli bir albümde, (onca düet yorgunluğumuza rağmen) böylesi bir konukluk durumu fena olmazmış hani.

Şunu söylemeliyim ki Gülay’dan “Cesaretin Var mı?”dan bu yana beklediğim albüm tam da buydu benim. Yukarıda sayıp döktüğüm tüm kusurlarını bir kalemde tolere edebilir ve uzun ama çok uzun süre bu albümü dinleyebilirim. Bu zamanda, bu hal ve şartta kolay cüret gösterilebilecek bir albüm değil her şeyden önce. Arka çıkmalı böyle işlere. Bu başına buyrukluk, bu yakıştırılanı reddetme hali, bu az bulunur ve çok kıymetli ezber bozanlığı nedeniyle Gülay’ı başka bir yerde tutmakta, kredi notunu ne yaparsa yapsın hiç düşürmemekte ne çok haklı olduğumu bu albüm bana bir kez daha gösterdi.

2004 albümü için de aynı şeyi hissetmiş ve yazmıştım. Bence Türk müziğinin evrensel platformda pazarlanabileceği ambalajlardan biri rahatlıkla Gülay olabilir. Elbette popüler kulvardan değil, “world-music” kategorisinden bahsediyorum.  Albüm kartonetinde İngilizce çevirilere bu maksatla mı yer verildi bunu bilmiyorum ama keşke olsa, olabilse.

“Belki de 150 yıl sonra 3-5 kişinin bile olsa, ‘geçmiş zaman olur ki’ diyerek söze başlayıp, kendilerinden öncekileri yine üç beş kişi kalan benim ve benim gibilerin anacağı hatıralar bırakmaktır dileğim.” diyor Gülay teşekkür yazısının ilk cümlesinde. Ve Atatürk’e atıfta bulunarak “Beni Hatırlayınız” diye bitiriyor sözlerini. Aslında bu işlerin bir ucundan tutan herkes bu ve benzeri dileklerin peşinde koşuyor. Gülay bir adım daha önde galiba. En azından bana öyle geliyor.

NİSAN 2011