Bu Blogda Ara

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Gülay - "Aşkhane"

GÜLAY’IN KREDİ NOTU

Gülay’ın ilk albümü 1988 yılında yayınlanmıştı. Göksoy Plak etiketiyle sadece kaset formatında basılan ve o günlerin çok satan, çok dinlenen klavyeli arabesk akımının bütün gereklerini yerine getiren “Her Akşam” adlı bu albüm, ne çare çok satmamış, hemen hiç dikkat çekmemişti. 


Müzisyen bir aileden geliyordu Gülay. Babası Eyüp Ercan Sezer, Türk Halk Müziği sanatçısı idi ve o ilk müzik eğitimini daha çocuk yaşlarındayken babasından almıştı.

Kaderin cilvesi mi demeli, ne demeli bilmiyorum ama tipik bir seksenli yıllar arabesk şarkıcısı olarak müzik dünyasına adım atan Gülay’ın ikinci albümü bu defa tamamen pop olacak, 1995 yılında piyasaya çıkan “Cesaretin Var mı?”, doksanların gürültü patırtısında, sakin ve taze bir soluk gibi düşecekti müzik piyasasına. Bugün yapacağı müziğin sinyallerini daha o günlerde vermişti aslında Gülay. Ama ülkedeki genel geçer müzik beğenisi kefeye konulduğunda, o günler bugünlere hiç mi hiç benzemiyordu.


1996 yılında Mustafa Altıoklar’ın yönettiği “İstanbul Kanatlarımın Altında” filminin Tuluyhan Uğurlu tarafından bestelenmiş tema müziği “Aşk”ı seslendiren Gülay, şarkıya söz yazarı olarak da imza atacaktı. 


Bağlı bulunduğu BMG firması Türk müzik pazarına henüz giriş yapmaktaydı ve Gülay’ın “Cesaretin Varmı?” albümü, firmanın üçüncü yerli prodüksiyonu olarak piyasaya sürülmüştü. Aynı firma bünyesinde albüm yayınlayan yeni isimlerden biri olan Mutaf’ın 1998 yılında satışa sunulan ikinci albümünde ise Gülay ile birlikte seslendirdikleri “Mühür” adlı şarkı yer alacaktı. 


Gülay o yıl yayınlanan “Bir Sevi Masalı” adlı kendi albümünde ise yine dönemin pop anlayışının çok dışında ve ötesinde şarkılar söylemeye devam ederken, bu defa türkülere de yer açmış, başka türlü bir türkü söyleme tekniğiyle de ilgi çekmişti. 


O günlerin gençliğinde modernize edilmiş türkülere duyulan merak ve ilgi gün geçtikçe artmakta idi. Ayşegül, Tolga Çandar, Yavuz Bingöl, Zara ve Şükriye Tutkun gibi isimlerin alıp başını gittiği o günlerde Gülay’ın türküleri şarkılarından daha fazla dinleyici topladı ve Gülay döndü dolaştı, (her ne kadar kendisi hiç sevmiyor olsa da bu tanımı) “türkücü” oldu.




2000 yılında yayınlanan “Damlalar” albümü, aynı adlı televizyon programının yarattığı etkinin de itici gücüyle Gülay’ın yerini epeyi sağlamlaştırdı, tanınırlığı kadar sevilirliği de artırdı. Özellikle “Sen Gelmez Oldun” ve babasının bestesi olan “Babuba”, bir hayli ses getirdi.


“Damlalar” hayli cesur bir televizyon programıydı aslında. Sağda solda yanan mumlardan ibaret “minimalist” bir stüdyo dekorunda, oturduğu kanepede konuğuyla birlikte canlı canlı türküler söyleyen, mırıldanır gibi bir tonda sohbet eden, sakin, dingin, huzurlu bir “türkücü” çok da alışageldiğimiz bir profil değildi. Ne ki program öyle beğenildi ki, ömrü bir hayli uzun oldu.


Tabi programın beğenilmesi, Gülay’ın “türkücü”lük kariyerine devam etmesini de mecbur kılmış gibiydi. 2002 yılında “Damlalar 2” albümü yayınlandı. O günlerde Gülay’ın afişleri Beyoğlu’nun türkü barlarını sıklıkla süsler oldu.



2004 yılında bu defa “Adı Yok” ismi verilmiş bir albümle, tekrar popa dönen ve ağırlıklı olarak “cover” şarkılar seslendiren Gülay, yine çok cesur bir adım atmış ve “türkücü” ön adıyla sağlama aldığı kariyerini riske etmekten çekinmemişti. Seçilen şarkılar, düzenlemeler ve Gülay’ın cazdan “blues”a, alaturkadan bozlağa uzanan çok sofistike ve çok çarpıcı şarkı söyleme stiliyle yabana atılmayacak, bıkılmayacak bir albümdü “Adı Yok”.



2006 yılında “Dalgalar” adlı albümünü piyasaya süren Gülay, albümün adından da anlaşıldığı üzere, yine “Damlalar” ekolünden devam etmeye karar vermiş görünüyordu. 




Türkü ağırlıklı bu albüm Gülay’ın aynı adlı dizi için bestelediği “İstanbul Ağlıyor” şarkısı ilave edilerek 2007 yılında tekrar piyasaya sürüldü.


Bu kez arayı biraz açtı diye düşünüyordum ki Gülay’ın yeni albümü “Aşkhane”nin önce yolda olduğu haberleri, sonra kendisi ardı ardına internette belirdi. Doğrusu, sesini de duruşunu da, tarzını da hep sevdiğim Gülay’dan pop şarkılar dinleme ümidini çoktan kesmiş, onu sesine çok da yakıştırdığı türkülerle dinlemeye çoktan razı olmuştum. Bundandır ki elime ilk aldığım andan itibaren beklenmedik ve şaşırtıcı bir albüm olacaktı “Aşkhane” benim için. Merakla başladım dinlemeye. Merakla ve yüzümde mutlu ama mütereddit  bir tebessümle…


Albümü dinlemeye başlamadan, kartonete dair bir iki şey söylemek lazım. “Digipack” tabir edilen karton CD kutusunun kanatları iki yana açılıyor ve her iki kanadın ceplerinden birer adet kitapçık çıkıyor.


İlk kitapçıkta Gülay’ın uzunca bir teşekkür yazısı, albümdeki şarkıların sözleri, İngilizce çevirileri, “jenerik” olarak tabir edilmiş albüm künyesi ve Gülay’ın babasına ithâfen yazdığı şiir var.

İkinci kitapçıkta ise Gülay’ın biyografisi, albüme emeği geçenlerin fotoğrafları ile yine Gülay’ın kaleminden çıktığını tahmin ettiğim (ki yazmıyor herhangi bir yerde) “Karmaşa” adlı şiir var. (Bu arada Gülay’ın bu kartonette ve çeşitli internet sitelerinde yer alan ve belli ki aynı yerden kopyalanmış biyografi metninde 1988 tarihli ilk albümünün yok sayılması da dikkatimi çekmedi değil.)

En kıymetli sanatkarlar için bile üç kuruşluk kartonet masrafları  bütçeye yük getiriyor (ya da bize öyle söyleniyor) iken, Gülay için kesenin ağzını açan Seyhan Müzik’i tebrik etmek lazım gelir. Zeynel Abidin Ağgül tarafından çekilmiş siyah beyaz nefis Gülay fotoğraflarının süslediği kapak, Nilşah Ağaoğlu’nun zarif tasarımıyla da paraya kıyıp CD satın alanları memnun edecek kadar özenli.



Albüm, söz, müzik ve düzenlemesi Gürkan Karaman’a ait “Uzaklara” adlı şarkıyla açılıyor. Yahya Dai’nin nefis soprano saksafonuyla şarkının “intro”su, çok “jazzy” bir şarkı dinleyeceğimizin ipucunu veriyor ve gerçekten de öyle oluyor. Yaylıların da etkili olduğu düzenleme kadar Gülay’ın vurucu yorumu da şarkıyı uçuruyor.

İkinci şarkı “Hasret” ise Gülay’ın albümlerinde zaman zaman ismini gördüğümüz kardeşi Nilüfer Sezer’e ait. Düzenlemeyi yine Gürkan Karaman yapmış ama bu şarkı ile ilk şarkı arasında hiçbir yakınlık yok. “Hasret” düpedüz arabesk çizgide bir şarkı.

Albüm “Uzaklara” ile başlayınca, insanda ister istemez bir gece yarısından sonra bir dost sohbetine, bir kitap eşliğinde başka hayatlara çıkılmış bir yolculuğa ya da efkar dağıtsın (belki de çoğaltsın) diye bir kadeh kırmızı şaraba eşlik edecek bir albüm beklentisi yaratıyor… Derken “Hasret” beklenmedik bir şekilde bu hissi silip süpürüveriyor. Türkülü bir Gülay albümüne yakışacak bu şarkı, bu albümde bir çapak gibi duruyor.



Üçüncü sıradaki şarkı, Nurettin Özel’in yazıp yönettiği 1998 yapımı “Yaşama Hakkı” adlı filmin tema müziği. Tuluyhan Uğurlu tarafından yapılan bestenin sözlerini Gülay yazmış. Düzenleme ise Erkin Hadimoğlu

Neyse ki dördüncü şarkıda nihayet tekrar başladığımız yere dönüyoruz. Astor Piazzola’nın “Obilivon” adlı tangosundan uyarlanmış ve Türkçe sözleri Gülay tarafından yazılmış “Kan Kırmızı”, Marc Heeg’in olağanüstü düzenlemesiyle albümün en çok yükselen şarkılarından biri. Özellikle koro bölümü dinleyenin tüylerini diken diken ediyor.




Şahane bir saksafon soloyla başlayan ve o temada devam eden “Yaz Olmaz”, piyano ve soprano saksafonun hüzünle seviştiği dokunaklı melodisiyle albümün ön plana çıkan şarkılarından. Gülay’ın profesyonel olarak müziği iş edinmesinin ardından diş teknisyenliğini bıraktığı ve Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde müzik eğitimi aldığını biyografisinden öğreniyoruz. İşte bu şarkının bestecisi de o üniversitenin öğretim üyelerinden biri olan Dr.Marc Heeg. Sözleri ise Gülay kaleme almış.

Bestesi ve düzenlemesi üzerine bir kelime dahi edilemeyecek bu senfonik şarkının sözleri de keşke “iki ayrı dalda iki kiraz” gibi klişeler yerine daha şiirli cümlelerle örülseymiş, tadına doyum olmazmış.

Bir önceki albümü “Dalgalar”da, kendi yazdığı bir şiiri İclal Aydın’a okutan Gülay, bu defa da oyuncu Yetkin Dikinciler’den destek almış ve “Taş Duvarlar” ortaya çıkmış. Şiirin fon müziği de Gülay’ın bestesi. Ayrıca kemanların klasik bir parçanın coşkunluğunda gezindiği orkestrasyon da Gülay tarafından yapılmış.



Albümün sekizinci sırasında söz ve müziği Yaşar Kurt’a ait “Alışamadım” adlı şarkı var. Yaşar Kurt’un 1997 yılında yayınlanan “Göndermeler” adlı albümünde yer alan bu şarkı hem Gülay’ın sesinde, hem de albümün genel gidişatında çok doğru tınlıyor. Şarkının bu düzenlemesinde akustik gitarı da Yaşar Kurt çalmış (kartonette yazılmamış olsa da düzenlemeyi de onun yaptığı anlaşılıyor).

“Alışamadım”ın hemen arkasından gelen şarkı “Geceleri” adını taşıyor. Albümde söz, müzik ve düzenlemesi Gürkan Karaman’a ait ikinci şarkı bu. Yine müzikal değeri yüksek bir düzenleme, yine caz dokunuşları ve etkili bir melodi. Erdem Sökmen’in handiyse dile gelen gitarı ise fark edilmeyecek gibi değil.

Söz ve müziği Nilüfer Sezer’e ait “Yine Yalnızım”, daha önce bestecisi tarafından da seslendirilmiş, hatta bu şarkıya klip bile çekilmişti. Kartonetteki teşekkür yazısında yazdığına göre, kardeşinin kendi için sakladığı şarkılara el koymuş Gülay. Bu şarkı da onlardan biri. Şarkıyı çok sevmiş olsam da, Gülay’ın bu şarkıdaki yorumunu sevdiğimi söyleyemem. Detonenin kıyılarında dolaşan riskli ses oyunları ve kırılgan tınılar Gülay’ın bir karakteristiği gibi dursa da bu şarkıda dinleyeni fazladan yoruyor.

Türk “rock”ının iyi işler yapan gruplarından biri olmayı başarmış Redd’in 2005 yılında piyasaya çıkan ilk albümünden “Nefes Bile Almadan”, bu albümde orijinaline çok benzer bir düzenlemeyle Gülay tarafından yeniden seslendirilmiş. Zaten şarkının enstrümanlarını da Redd çalmış, hatta vokallerini de yapmış. Yaşar Kurt’un şarkısı için söylediklerimin aynısını bu şarkı için de söyleyebilmek mümkün. Gülay’a da, albüme de iyi gelmiş şarkılardan biri.

Bugüne dek yaptığı dizi müzikleriyle adını duyuran Fatih Ihlamur’un bestesi  “Beni Affet”, sözleri Akif Özkan imzası taşıyan bir şarkı. Yürüyen ritmi, akılda kalıcı melodisiyle albümün kulağa yerleşen şarkılarından biri bu.


Ve albümün onüçüncü ve son şarkısına geliyor sıra. Kutlu Semiz’in söz ve müziğini yazdığı bu şarkı, albüm için dört dörtlük bir kapanış şarkısı olmuş. Eğer bir dinletiyse şahit olduğumuz başından beri (ki o hisse çok yaklaştığımız anlar oldu albüm süresince), bundan daha güzel bir final yapılamazdı. 


Bu şarkının dokusunda da çok ciddi bir Ezginin Günlüğü kokusu var. Kulak ister istemez bir Nadir Göktürk ya da Hüsnü Arkan sesi arıyor; bu kadar kalabalık künyeli bir albümde, (onca düet yorgunluğumuza rağmen) böylesi bir konukluk durumu fena olmazmış hani.

Şunu söylemeliyim ki Gülay’dan “Cesaretin Var mı?”dan bu yana beklediğim albüm tam da buydu benim. Yukarıda sayıp döktüğüm tüm kusurlarını bir kalemde tolere edebilir ve uzun ama çok uzun süre bu albümü dinleyebilirim. Bu zamanda, bu hal ve şartta kolay cüret gösterilebilecek bir albüm değil her şeyden önce. Arka çıkmalı böyle işlere. Bu başına buyrukluk, bu yakıştırılanı reddetme hali, bu az bulunur ve çok kıymetli ezber bozanlığı nedeniyle Gülay’ı başka bir yerde tutmakta, kredi notunu ne yaparsa yapsın hiç düşürmemekte ne çok haklı olduğumu bu albüm bana bir kez daha gösterdi.

2004 albümü için de aynı şeyi hissetmiş ve yazmıştım. Bence Türk müziğinin evrensel platformda pazarlanabileceği ambalajlardan biri rahatlıkla Gülay olabilir. Elbette popüler kulvardan değil, “world-music” kategorisinden bahsediyorum.  Albüm kartonetinde İngilizce çevirilere bu maksatla mı yer verildi bunu bilmiyorum ama keşke olsa, olabilse.

“Belki de 150 yıl sonra 3-5 kişinin bile olsa, ‘geçmiş zaman olur ki’ diyerek söze başlayıp, kendilerinden öncekileri yine üç beş kişi kalan benim ve benim gibilerin anacağı hatıralar bırakmaktır dileğim.” diyor Gülay teşekkür yazısının ilk cümlesinde. Ve Atatürk’e atıfta bulunarak “Beni Hatırlayınız” diye bitiriyor sözlerini. Aslında bu işlerin bir ucundan tutan herkes bu ve benzeri dileklerin peşinde koşuyor. Gülay bir adım daha önde galiba. En azından bana öyle geliyor.

NİSAN 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder