Bu Blogda Ara

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Çiğdem Erken - "Kız Kafası"

YÜKSEK ÖKÇELİ, KIRMIZI ŞARKILAR


Evvel zaman, kalbur saman içinde, bundan bir beş altı yıl kadar önce gecelerden bir gece, evvel ahir meftunu olduğum bir hanım sanatkârımızın Cihangir’in orta yerinden Boğaz’a 270 derece selam duran leb-i derya evinde, rahat kadife koltuklarda kırmızı şaraplarımızı yudumlar, karşılıklı tellendirdiğimiz sigaraların dumanlarını orta sehpasının eski ahşabını alazlandıran renk renk, şekil şekil mumlara doğru üflerken, salonu üst kata bağlayan merdivenin altına, geçkin ama edalı bir kadın gibi kurulmuş siyah piyanonun tuşlarına dokunuyordu Çiğdem Erken. Buna “basmak” denemezdi, evet düpedüz dokunuyor, hatta dokunmaya da kıyamıyor, siyah beyaz tuşların üzerinde parmaklarıyla adeta uçuyordu. Gözleri kapalı, sesi kırılgan, ürkek, ama bir o kadar da kendinden emin ve yırtıcıydı. Belki de sesi değil, şarkılarının sözleriydi o an yüreğimizi yırtan, bilmiyorum. Büyülü bir andı, her bir ayrıntıyı abartıyor, büyütüyor olabilirim.

O gece dinlediğimiz şarkıların bazılarını, bahis konusu hanım sanatkârımız, uzun bir aradan sonra toparlama gayretine girdiği yeni albümünde değerlendirmek istiyordu. Her uzun ara verenin muzdarip olduğu “ne yapmalı, nasıl yapmalı, şanımı nasıl sürdürmeli, nasıl arayı kapatmalı”nın derdinde çaresiz, kararsız ve haklı olarak tutarsızdı. Emin değildi. Fikrine güvendiği herkese sorası vardı. Biz de o kontenjandan mı oradaydık, bir tesadüf müydü bilmiyorum. Çiğdem Erken’in bir dolu şarkısını canlı canlı dinledik, çok şarap, çok sigara içtik, çok konuştuk.


O geceden en çok hatırımda kalan o şahane şarkılar oldu. Hanım sanatkârımızın elleriyle hazırladığı lezzetli böreklerden, gözlerimizin önündeki canlı İstanbul tablosunu renkten renge boyayan önce akşam alacası, sonra gece ışıklarından, salona ağır endamlarıyla her girişlerinde acaba kucağıma çıkmaya teşebbüs ederler mi diye ürkerek temkinli bakışlarla gözlediğim iki kocaman boz ala boz renkli İran kedisinden daha çok, en çok Çiğdem Erken’in şarkılarının derin izi kaldı anı dağarcığımda.

Aradan bir zaman geçtikten sonra öğrendim ki, vazgeçilmiş o şarkılardan. Çiğdem Erken kendisi söylemek, albüm yapmak istermiş meğer. Pek de hevesli değilmiş şarkılarını başka bir sesten duymaya. Ne kadarı doğruydu, aslında kim önce caydı, orası meçhul, zira hanım sanatkârımızda az önce de söylediğim gibi haklı tutarsızlık diz boyuydu ve kapısından döndüğü ilk proje de bu değildi.

Ne ki aklım takılmıştı şarkılara bir kere. Yazıklanmıştım haliyle. O zamanın müzik piyasasında piyanosunu çalıp kendi şarkılarını söyleyen genç bir kadının albüm yapması handiyse imkânsız, hadi bırakın yapsın, sesini duyurması handiyse filan da değil, büsbütün imkânsızdı. “Yazık olacak” diye düşünmüştüm. Çünkü şarkıları çok sevmiştim. Şarkıların hikâyelerini, sıradandan uzaklığını, teknik doğruluğunu ve tüm bu başlıklar altındaki az bulunurluğunu önemsemiştim. İyi olanın, düz doğru olanın, eninde sonunda değerini bulacağına olan inancım yaralıydı biraz. Aksini öğretmişti deneyimlediklerim.


Neyse ki yanılan ben oldum. Çiğdem Erken’in “Kız Kafası” adını verdiği albümü geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle yayımlandı ve bu defa zaman düz doğru olandan, iyi olandan yana çıktı.

Çiğdem Erken o zaman bu zaman boş durmamıştı elbet. Yeni şarkılar yazmaya devam ederken, bu şarkıların bir kısmı, internette paylaşılır, dinlenir, bilinir ve hatta ezber edilir olmuştu bile. Bir yandan akademisyenlik yapar, bir yandan da tiyatroyla, oyun müziği yazmak ve seslendirmekle meşgul olurken, çeşitli zaman ve mekânlarda kaydedilmiş ve internette yayılmış performansları, ona çoktan bir hayran kitlesi kazandırmıştı bile. Kaldı ki aradan geçen yıllar, memleketin popüler müzik arenasında eskiden hiç şansı olmayan, müzikal açıdan eni konu doğru dürüst, eli tutulur, yüzüne bakılır işleri kıymeti bilinir de kılmıştı beklenmedik bir şekilde. Müzikte pespayelikten sıkılanların sığınacakları liman sayısı gün geçtikçe artıyor, limanlara sığınanların sayısı, ona nispet çoğalıyordu. Yani şartlar kelimenin tam anlamıyla olgunlaşmıştı. Ve albüm bu olgun şartlarda, belki de olabilecek en güzel zamanda yayımlandı.


Bir kere albümün adı, bütününü sadece iki kelimeyle olabildiğince doğru şekilde özetliyor/tanımlıyor. Gerçekten “Kız Kafası”yla yaşanmış, yazılmış, söylenmiş şarkılar bunlar. Bunu her bir şarkıda iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Bu kız çantasını koluna asıp dirseğini kırarak dolaşan, Blackberry/İphone’undan aradığı “boy-friend”inin hatırını “napıyasssaaaan” diye soran kız da olabilir, Cihangir kahvelerinden birinde şile bezi elbisesinin üzerine astığı heybesinden filtresiz sigarasını çıkarıp demli çayla birlikte tüttüren, tahta sandalyelerde otururken saatlerce sinema sektörün sorunsallarını/dedikodularını konuşan kız da…    

Bu kız, gökdelen mesaisini civar kafe-barlardan birinde bistro başında iş arkadaşlarıyla dolar/euro paritesini mevzu ederek tamamlayan, çünkü yalnız yaşadığı stüdyo tipi dairesine döndüğünde internette İngilizce gazeteleri okumaktan, televizyonda CNBC-e dizilerine takılmaktan daha iyi bir planı olmayacak, ne kadar yalnız ve mutsuzsa o kadar siyah etek ve beyaz gömlekli, tırnakları ve saçları 7/24 bakımlı kız da olabilir, Asmalı Mescit lokantalarından birinde ahbaplarla otururken, karşı masada eski sevgilisini başka bir kızla sarmaş dolaş görünce bir kadeh daha rakı siparişi veren, kızgınlığını ve kırgınlığını yüksek sesli kahkahalara, sunturlu küfürlere, argoya döken, masada dönen edebiyat sohbetine aslında ilgisiz ama çok ilgiliymişçesine ortasından dalıp dalıp çıkan kız da…


Evli barklı, başı bağlı, erkek odaklı/ayarlı bir dünyaya gözlerini açmış, bunu tek doğrusu, tek seçeneği sanmış, yaşamında başka yol, başka yön hiç bilmemiş/aramamış/bulmamış, varlığını erkeğinin varlığına armağan etmiş kadının, söze bürünmeden aklından geçen de aynı şey olabilir, elinde mor bir bayrakla tekinsiz sokakları özgürlüğün rengine boyamaya azmetmiş, sözünü kavgasına silah etmiş genç  kadının dilinden dökülen de… “Kız Kafası” bu; insanoğlu var olalı beri, insanoğlunun en az yarısı kadar var.  Ve bu anlamda çok iddialı, ama iddiasının da içini sonuna kadar dolduran bir isim taşıyor bu albüm.

Albümün tamamında piyano başrolde. Ona yan rollerde gitar, bas ve davul eşlik ederken, bir şarkıda da viyolonsel misafir oyuncu olarak yer alıyor. Bir şarkı için tiyatro yazarı, yönetmen ve  oyuncu Yücel Erten şiir yazmış, o şiiri de Selçuk Yöntem seslendirmiş. Bir şarkıda da Demet Sağıroğlu vokal yapmış.  Piyanoyu Çiğdem Erken kendisi çalıyor. Diğer enstrümanlar ise Nurkan Renda, Cudi Genç, Mehmet Demirdelen, Tolgay Yılmaz ve Emre Günaydın’ın ellerinde ses bulmuş. Nurkan Renda aynı zamanda bütün şarkıların düzenlemelerini de yapmış. Popüler albümlerin kartonetlerinden pek de aşina olduğumuz isimler değil bunlar.


Müziğin üretiliş safhasına dijitalin soğuk eli değmezden evvel, aranjörler şarkının kaydında çalacak her enstrüman için ayrı ayrı partisyon yazar, kelimenin tam anlamıyla orkestrasyon yaparlardı. Sonrasında bu iş öyle bir hal aldı ki, bugün nota bilmeden de aranjör olunabiliyor. Sadece belirli bilgisayar programlarını kullanmayı öğrenmeniz ve biraz da ritim duygusu ile müzik kulağına sahip olmanız yetiyor da artıyor bile.


Bu albümü daha baştan farklı kılan tam da bu olmuş işte. Başka bir ruh, bir enerji, sinerji, adına ne derseniz deyin, o var bu albümde. Tanıdık, olağan, sıradan tınlamıyor.

Albümde çalan bütün isimler müzik camiasında bugüne dek hep kalbur üstü işlerle anılmış müzisyenler. Müzikal anlamda Çiğdem Erken’le aynı mahallenin çocukları oldukları da yakaladıkları ortak ruhtan ziyadesiyle hissediliyor.


Çeşitli röportajlarda “Re minör tonunda aşk şarkıları,” diye tanımlamış şarkılarını Çiğdem Erken. Yani öyle “Ben eğitimli müzisyenim, deveye hendek de atlatırım, üstüne kuş da kondururum,” iddiasında, alafortanfoni hevesinde değil. Nota kitabının en melankolik, en dokunaklı ve en dişi akor diziminden, çok sade, çok sakin, her kulağa, her kalbe kolay dokunacak, kolay tat alınacak şarkılar yazmış ve söylemiş. “Az çoktur”un ya da “basit zordur”un anlamını bulmuş adeta. Bir tek bu bile “Kız Kafası”nı önemli kılmaya yetiyor. Ülkede popüler müziğin böylesi numunelere fazlasıyla ihtiyacı var zira.

Albüm eleştirileri uzun uzun dinlemelerden, iyice sindirip, özümseyip anlamalardan sonra yazılmalı. “İlk ben yazmalıyım” telaşı genellikle eleştirmenleri objektif olmaktan uzaklaştırıyor. Oysa bazı şarkılar dinledikçe demlenir, tadını bulur. Bazen ilk dinleyişte hiç fark etmediğiniz bir şarkı, ilk dinleyişte çarpıldığınız bir şarkıdan çok daha kıymetli olur zaman geçtikçe. Fazla acele etmemek, hazırlığı çoğu kez aylar, bazen yıllar süren albümleri bir çırpıda kaderine terk etmemek, biraz zaman tanımak lazım. Nitekim bu yazıyı bir ay önce yazmış olsaydım, sanırım en çok “Güvercin” ve “Günlerden Salı”yı anlatırdım size. Bir de daha ilk duyduğumda çarpıldığım “Aşık soyunur sazıyla” cümlesini içinde barındıran “Ağlayamazsın”a işaret ederdim.


Oysa bildik bileli dert edindiğimiz aşk denilen kavramın önüne, asri zamanlarda heyula gibi dikilmiş duran “cinsel ihtiyacını giderme, karşındakinden bir kerede hevesini alma” içgüdülerinin, ileri teknoloji ambalajıyla dayatılan filmler, diziler, kitaplar, şarkılar, klipler sayesinde aşk zannedildiği/kabul edildiği bir çağdan geçip gidiyorken “Soyunma aşksız yataklarda,” diyen genç kadının ne demek istediğini bir iyice dinlemek lazım. “Abi ben böyle sonbaharın taaa…” diye biten cümleyi o genç kadının diline getiren hikâyeye de kulak kabartmak…  

“Kokun bile deli, uğraşılmaz senle,”  cümlesi şu veya bu şekilde hayatından geçmeyen kaç kişi var ki? Kadın ya da erkek, olmadık bir an, bir zamanda,  “O gece gerçekten çok içmişim ben o barda”nın sonrasını hatırlamayan?.. Ya “Sana en çok ben düşkünüm,” diye diye, çok severek öldürdüklerimiz?..

Her şarkının büyük, buruk, kırık, yarım, tastamam, küçük, masum, mutsuz, kırılgan, yorgun, güçlü, dimdik, kırılmaz, edepsiz, mutlu hikayeleri var. İnsanlık halleri… Kadınlık halleri… Kız kafası…

Yakın bir zamanda Mehmet Turgut’un başarılı bir fotoğrafçı olmakla birlikte albüm kartonet resimleri söz konusu olduğunda, genellikle konu dışına taşan konseptlerle karşımıza çıktığını söylemiştim bir yazımda. Ne ki bu albümün fotoğrafları bu savımı boşa çıkardı zira Mehmet Turgut imzalı resimler hem yüksek görsel estetiği, hem de albüm içeriğine uyumuyla çok başarılı. Özellikle arka kapaktaki piyano tuşlarına dayanmış yüksek ökçeli kırmızı kadın ayakkabıları, albümde olan biteni tek başına özetler gibi.


Bu arada kartonet bilgilerinden albüme süpervizör olarak Mete Özgencil’in imza attığını görüyoruz. Mete Özgencil popüler müziğin özellikle doksanlı yıllarında çok yaratıcı, çok ilerici işlerinde karşımıza çıkmış bir müzik adamı. Bir albümü alıp başından sonuna, şarkılarından kliplerine kadar ortaya çıkarabilecek, üstelik bunu da son derece kendine özgü formüllerle kotarabilecek, düş gücü, zekası, yaratıcılığı, göz ve kulak estetiği yüksek çizgide bir adam. Bunu ben değil, bugüne dek yaptığı işler söylüyor. Onun adı bu albümde de bir teminat gibi duruyor ve ister istemez insana keşke daha fazla işe imza atsa diye düşündürüyor.

Çiğdem Erken’i ve bu albüme el veren Ada Müzik’i tebrik etmek gerekiyor. “Boyalı pop”un tozuna, dumanına, ışıltısına, simine, alacasına, bulacasına bulanmamış “küçük şaheser”lere sessiz sedasız verdiği destekle Ada Müzik, zamanla değeri anlaşılacak çok büyük bir iş yapıyor ve aslında kendi yıldızlarını yaratıyor. “Boyalı pop”un rengi zamanla solsa da, yıldızlar parlamaya devam edecek. Çiğdem Erken de bunlardan biri. “Kız Kafası”nı satın alın ve Çiğdem Erken’in yüksek ökçeli, kırmızı şarkılarını dinleyin. Bana hak vereceksiniz.

TEMMUZ 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder