Bu Blogda Ara

9 Kasım 2011 Çarşamba

Gülben Ergen - "Hayat Bi' Gün"

GÜLBEN KİMİ SOLLADI?


2008 yılı Mart ayı başında ikisi de merakla beklenen iki yeni albüm aynı günlerde piyasaya çıkmış ve her ikisi de takip eden aylar boyunca her yerde çalınmış, dinlenmişti. Bunlardan biri Demet Akalın’ın “Dans Et”i, diğeri de Gülben Ergen’in “Aşk Hiç Bitmez”iydi. İster Abdurrahman Çelebi hikâyesi deyin, ister bilişim çağında görselin işitsele zaferi… Bir gerçek var ki Demet Akalın ve Gülben Ergen tüm eksik gediklerine, defolarına ve yetmiş, seksen ve hatta doksanlardaki star algımızın epeyce dışında olmalarına/kalmalarına rağmen, bulundukları yerlere de tesadüf eseri gelmemiş, kendi meşreplerince meşru her yoldan geçerek, her kapıyı çalarak, nicesinden disiplinli bir gayretkeşlikle iki köşe başını tutmuşlardı.

 

Ne var ki, aradan geçen üç yıl bu tabloyu bambaşka bir hale getirdi. O günlerde onu bir türlü stardan ve hatta şarkıcıdan saymayanların bile yargılarını değiştiren, beklentilerini yükselten “Dans Et” albümü, Demet Akalın’ın zirvesi oldu.  O gün bugün ne yapsa kendini tekrar eden, ne müzikal anlamda ne de görselinde daha fazlasını vaat eden bir Demet Akalın görüyor, dinliyor, izliyoruz. Daha fazla ciddiye alınmaya, “alt-orta” ve “yüksek-alt”ın üzerinde bir kitleyi de hedef belirlemeye; bu değilse bile, en azından kendini varoşun jargonunda var etmekten vazgeçmeye pek niyetli görünmüyor.

Gülben Ergen ise tam da evlenip, (üstelik de) aşiret terbiyesinde bir ailenin gelini olmaya, pek muteber annelik edebi ve adabıyla, o güne dek kendi kendisine yakıştırdığı saygınlık imajının üzerini fosforlu kalemlerle çizmeye durduğu o günlerde, “Aşk Hiç Bitmez” albümüyle aslında son kozunu oynadığının farkındaydı. Üstelik en az bir çocuk daha yapılacak, röportajlarda “Mustafa Bey”den bahsedilecek, kayınvalideyle sabah programlarında görünülecekti. Soluğunu ensesinden hissettiği Akalın hafta sekiz gün dokuz ayrılıp barışır, evlenip boşanır, kalana gidene sunturlu argosuyla posta koyarken, Gülben Ergen üzerine çoktan sinmiş kontrol delisi ev hanımı haliyle, bu rekabetin giderek haksızlaştığının farkındaydı elbet. Ya bir manevra yapacak ya da çiğ çiğ yenilip yutulacaktı.


Kabul etmeli ki Ergen’in önce Hülya Avşar gibi kendisinden çok önce alkışı duymuş , şöhrete doymuş, ondan daha yetenekli, daha güzel ve en önemlisi daha yırtıcı bir yıldızla aynı paralelde konumlanır hale gelmesi, sonra onu da sollayarak bir sonraki kuşağın en dişlisi, en zorlusuyla aynı kulvara girmesi de az şey değildi. Buraya kadarını başarabilmiş biri, şüphesiz ki bir taktik uzmanı olmalıydı. Nitekim öyleydi de. Taktiğini geliştirdi, oyununu kurdu ve manevrasını yaptı. O manevra, 2009 yılında yayımlanan “Uzun Yol Şarkıları” adını taşıyan albümün ta kendisiydi.


Sanki bir önceki albümü, bilmem ne gösteri merkezinde kocasının dansçılarıyla, şaşaalı, ihtişamlı, tumturaklı vâveylâlarla duyuran, tozu dumana katan o değildi. Bu defa tamamen aksine, iddiasız, gürültüsüz, patırtısız, hem şarkıları, hem de sunuluşu bilhassa minimalist kılınmış, başka türlü bir albümle Gülben Ergen, nicedir postunu giydiği saygınlık imajına son noktayı koyuyordu. İnadına “ben iyi de şarkı söylerim”di bu. İnadına “yaygarasız, patırtısız, makyajsız ve albenisiz de şarkı satarım, içine de Alanson ve hatta Ortaçgil de katarım”dı.

Riskti; çünkü her şeyden önce şarkıcılığının çapı belliydi. O güne dek ona “Yürü ya kulum” dedirten dinamikleri ters yüz etmek, hedef kitlesini bu derece ters köşeye yatırmak, dahası hırsını hem amaç hem de araç edinmiş ve en çok bu duruşuyla prim yapmış bir “ikon”ken, rekabetten tek taraflı caymak, riskten bile fazlası belki de ölmeye yatmaktı.


Üstelik bu albüm, Gülben Ergen’i müzikte Gülben Ergen kılan Şehrazat’ı, Sezen Aksu’yu, bir önceki albümde destek aldığı Altan Çetin, Deniz Seki gibi garantili isimleri bir kenara koymuşluğun  riskini de taşıyordu. Popüler piyasanın tam kalbinden değil, köşesinden bucağından şarkı toplamak, Gülben Ergen çizgisinde bir yıldız için kolaydan kaçıp zora sığınmaktı. 

Ne ki ben dahil herkesi şaşırtan bir başarı kazandı bu tehlikeli manevra. Onun “Doğulu aşiretin Batılı gelini” masalsılığına koşut örf adet, töre, geleneğe saygılı ama her nasılsa bir o kadar da çağdaş kadın portresi bu şarkıların üzerine yaldız tozu gibi serpilmiş, birkaç sene önce olsa belki de zerre ses getirmeyecek, yer yer sıradan, hatta vasat şarkıları seslendirdiği bu albüm, bu tekâmül etmiş Gülben Ergen’e yeni ve sağlam bir başarı getirmişti.


Hande Yener’in ana akım poptan elektronik müziğe direksiyon kırdığı günlerde her fırsatta kafamıza kaktığı üzere, “popüleri bile bile terk edip alternatif sulara yelken açan ya da (daha radikal bir ifadeyle) tür değiştirerek bir devrime imza atan,” post-modern bir Maximilien de Robespierre’miz olacaksa şayet, bu paye Gülben Ergen’de çok daha inandırıcı durabilirdi rahatlıkla. Yapacak ve başaracaktı zira; bahse konu diğer şarkıcı gibi yüzüne gözüne bulaştırmayacaktı.
 
Gülben Ergen’in yeni albümü “Hayat Bi’ Gün” (kesme işaretini ben koydum, albüm kartonetinde yok ama olması gerekiyor malum), geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkmasaydı, muhtemelen bende bu düşüncelerin hiçbiri hâsıl olmayacak ve ben en az “Akdeniz Akşamları” kadar tüylerimi diken diken edebilmesiyle hafızama yazık ki kötü kazınmış “Giden Günlerim Oldu”nun içinde olduğu o albümü (sırf içinde o var diye) yok saymak istediğimle kalacaktım. Ama bu albüm buna vesile oldu, geriye dönüp şöyle bir baktım. Çünkü “Hayat Bi’ Gün”, “Uzun Yol Şarkıları”nın (birkaç farkla birlikte) peşinden gidiyor, belki de devamını getiriyordu. Yani bu albümü anlamak için önce bir öncekini anlamak, üzerine kafa yormak gerekti. Ben de öyle yaptım.
 
Tam da yeri gelmişken geçtiğimiz günlerde yeni albümü vesilesiyle verdiği röportajlardan birinde “Evet, hit şarkı bulmak çok zor. Kaliteli müziğin ve sözün birleştiği şarkıları bulmak çok zor.  Çok hareketli şarkı var, defile müziği diyorum ben onlara, sözler de çamur gibi” mealinde açıklamasına karşılık Gülben Ergen’e bir önceki albümünden “Giden Günlerim Oldu”yu bir kez daha dinlemesini öneriyorum. Çamur şarkı sözlerini defilelerde aramasına gerek kalmaz belki de.


Gelelim “Hayat Bi’ Gün”e…


Gülben Ergen bu albümde Serdar Ortaç’dan da bir şarkı almış ve almakla kalmamış, şarkıyı albümün açılışına koyarak ve de kliplendirerek servis etme ihtiyacını da hissetmiş. İlk dinlediğimde “En güçlü şarkı bu mu yani albümde?” dediysem de, albümün tamamını dinleyince doğru ata oynanmış gibi duruyor. Ne ki “Yarı Çıplak” bir hit değil. “Hit” dediğin her yere sızar, her yerden duyulur, dinlenir. Öyle olur ki o şarkıcıyı hiç dinlemeyene bile ulaşır, öyle bir etki, “aura”, güç yaratır. Serdar Ortaç’ın zamanında Hülya Avşar’a verdiği “Aradın mı?” bir “hit”tir mesela; ama bu değil. “Yarı Çıplak” olsa olsa eşlik edilebilir, orta karar bir pop şarkısı olarak tanımlanabilir.


Uzun yıllar İzmir ve Antalya’da opera ve senfoni orkestrasında enstrümanist olarak çalışan Oğuz Kaan Özdemir, işi gücü bırakıp yeni bir hayata başlamak üzere İstanbul’a kapağı atar ve ilk albümünü kendisine yakıştırdığı Eflatun ismiyle 2009 yılında piyasaya çıkarır. “Cennette Bir Akşamüstü” edebiyat ve klasik müzikle beslenen bir müzisyenin elinden çıkmışlığının farkıyla dikkat çekse de kıyametler koparmaz. Sonra Eflatun’un yolu şans eseri Gülben Ergen’le kesişir. Gülben Eflatun’un o gün orada ona gitarıyla çaldığı şarkıya bayılır. Derken bu baygınlık hali, albüme Eflatun’dan üç şarkı koymaya kadar gider. 


Altını kalın kalın çizdiği bütün o bohem söyleme, edebiyat vurgusuna, çiçek çocuğu imajına karşın Eflatun’un bu ilk albümü, iddiasının, yarattığı beklentinin karşılığını yeterince vermeyen bir albümdü aslında. Öyle çok derin, şiirli, felsefeli sözler yoktu albümde mesela. Şöyle bir dokunup geçenler vardı sadece. Eli yüzü düzgün müzikal tavrın türler arası kararsız turları üzerine, dinleme keyfini katlamayan tiril tiril vokal tekniği, Eflatun’un popüler müzikte olmak istediği yer için biraz daha yol yürümesi gerektiğini işaret ediyordu açık bir biçimde.

Nitekim Gülben Ergen ve Eflatun’un buluştuğu noktada albüme giren üç şarkının ikisi en ufak bir yeniliğin izini taşımıyor. Yani “Gülben Ergen, Eflatun diye bir adamın şahane şarkılarını keşfetmiş” filan gibi bir hikâye yok ortada. Olsa olsa Gülben Ergen’in kendi tarzına uygun iki yeni şarkı bulduğu söylenebilir. Özellikle “Mahsusçuktan” Ergen’in bir önceki albümünde “Çilekli”nin oynadığı yere oynuyor. Şeker pembesi, şirinlik muskası, şımarık kız çocuğu taklidi yapan kocaman kadınların şarkılarından; ne bir eksik bir fazla..



İkinci Eflatun bestesi “Vıdı Vıdı” da aynı yolu başka bir kulvardan alır gibi. Biraz daha olgun durmak kaydıyla, yine bir şirinlik, bir sempatiklik, bir cicili bicili, çilek kokulu dert yanma halleri.

Elbette hayranlarının Gülben Ergen’den beklediği tam da bu. İstese de istemese de “Dadı”dan bu yana üzerine yapışan “pozitif-saçar” haller tavırlar, içine bir tutam bilgelik, bir tutam “sosyal sorumlu”luk, bir tutam yüce gönüllülük kattıkça katmerleniyor. Nasıl samimiyse öyle mesafeli, nasıl şeker şurupsa öyle zehir zemberek aslında, herkes biliyor. Ne ki “Dadı” en çok da bu yüzden seviliyor. Onun gerçek olmadığını bilmek, bize onu mazur gösteriyor.



Albümdeki Eflatun imzalı üçüncü şarkı olan “Masal Olalım” ise “jazzy” tarzı ve tavrıyla diğer ikisinin  bir çentik üzerinde. Eflatun-Gülben Ergen işbirliğinden Gülben Ergen saflarına farklı bir rüzgâr estiren asıl şarkı bu. Eni konu iyi bir şarkı, iyi bir düzenleme, iyi bir icra.

Söz ve müziği Fettah Can’a ait olan “Dünyaları Versem”, albümde ön plana çıkması muhtemel yavaş şarkılardan. Kabul etmeli ki Gülben Ergen sesine uyan şarkıları seçmeyi, onları en doğru şekilde seslendirmeyi ve yetmediği yerlerin üzerini düzenlemeyle, vokalle, teknikle örttürmeyi iyi biliyor. Bu şarkı bunun ispatı gibi.



“Şıkır Şıkır” hakkında ne düşündüğümü “single” yayımlandığı günlerde yazmıştım; burada tekrar etmeyeceğim. Albümde şarkının bir de Mustafa Sandalsız, solo versiyonu var. Çok yazıldı çizildi. Bu solo versiyonun albüme konulmasının Sandal’ı kızdırdığı rivayet edildi. İşin aslı bu satırların yazıldığı ana kadar kesinlik kazanmamıştı ama şarkının asla bir başyapıt, bir bulunmaz Hint kumaşı olduğunu düşünmeyen ben, olan biteni anlamakta hala zorlanıyorum. Ortada bu denli paylaşılamayacak bir şarkı mı var gerçekten, yoksa bir bardak suda fırtına koparmak buna mı deniyor?     

Demet Akalın’ın bir kalemde vazgeçtiği (ne ki bugünlerde tekrar barıştığı), bütün o bildik Demet Akalın şarkılarının yazarı Ersay Üner’den Gülben Ergen’in aldığı beste, bu albümde adeta bir intikam çığlığı, bir zafer işareti, bir “aldım verdim ben seni yendim” çocukluğu gibi duruyor. Çünkü bu albümün bu şarkıya (özellikle de şarkının hareketli versiyonuna) hiç ihtiyacı olmadığı çok açık. Kötü şarkı mı? Hayır değil. Ama yürüyüşü, duruşu, kalkışıyla tepeden tırnağa, Ersay Üner’in Demet Akalın’a daha önce yazdığı şarkıların karbon kopyası gibi. “Tesadüf” bu albümün sevilen şarkılarından biri olur ve yine muhtemelen, hareketli versiyona çekilen kliple Ergen ortalık yere “Ben daha buralardayım, meydan o kadar da boş değil” tehdidini savurur mu, onu zaman gösterecek.



Albümün bence en etkileyici şarkısı içinde albüme adını veren “Hayat Bi’ Gün” sözlerinin de geçtiği “Yok Acelem” adlı şarkı. Sözleri Fettah Can, bestesi Cansu Kurtçu imzası taşıyan “Yok Acelem”, gerek sözleri, gerek müziği, gerekse icrasıyla ilk dinleyişte dikkat çekiyor. Belki “Dünyaları Versem” gibi kolayca dile düşecek bir “hit” değil ama albümün çizgisini yukarı çeken prestij şarkıları kontenjanından kulaklara yer edecek bir şarkı.

Albümün aranjörü Taşkın Sabah, beklenmedik bir şekilde böylesi albümlerde aşina olduğumuz tüm klişe numaraları bir kenara koyup, akustiğe dayalı, Akdeniz/Ege’den çalan gitarların ön plana çıktığı, milletçe pek bayıldığımız alaturka yaylıların mümkün olduğunca az duyulduğu düzenlemelerle, kendi janrı içerisinde farklı bir iş çıkarmış. Yer yer fazla basit, hatta eksik tınlıyor dinleyenin kulağında şarkılar böyle “yarı çıplak” ama en azından yormuyor, vurayım derken öldürmüyor.



Bir de şu “Ajda Pekkan’ı sollamak” meselesine değinmeden geçemeyeceğim. Gülben Ergen’in albümü Ajda Pekkan’ın albümünden çok satabilir, hatta yılın en çok satan albümü de olabilir. Ama Gülben Ergen’den Ajda Pekkan çıkmaz; albümü milyon da satsa çıkmaz! Nedenlerini açıklamama gerek yok sanırım.

Bir haftada 50 binlik satış rakamının yakalanması üzerine yayımlanan ve “Gülben Ajda’yı solladı” cümlesini içeren bu basın bülteni Ergen’in iddia ettiği gibi, kendi kontrolü dışında hazırlanmış olsa bile bu mazeret, yapılan ayıbı affettirmez. Bu “benim haberim yoktu” diyerek geçiştirilemeyecek kadar büyük bir gaftır!

Oysa bunun yerine, önceki albümlerine kıyasla kazanılmış bu başarı “Gülben kendini solladı” diye haber yapılsa, hem daha sempatik, hem daha zekice olmaz mıydı mesela? Neyse…



Müziğindeki sadeleşme harekâtını önceki albümün görselleriyle de destekleyen Gülben Ergen, bu albümde yine (ve pek tabiidir ki Nihat Odabaşı marifetiyle) yine neo-assolist görselliğine geri dönmüş. Resimler çok iddialı, çok yapay ve çok klişe. Kapak resminin niçin kapak resmi seçildiği anlamaksa mümkün değil.

“Dadı”nın yayımlandığı günlerde çocuk olanlar, şimdi Ergen albümlerini satın alabilecek yaştalar ve ona büyük sempati duyuyorlar. Bütün o üstelendiği “tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelmiş, her zoru alt etmiş güçlü ve her şeye rağmen gülümseyen kadın” duruşu, özellikle televizyon ekranından üzerimize üzerimize taşırdığı samimiyet patlaması, “cimcime”yi, “şirine”yi en az elbiseleri kadar güzel giyinebilmesi filan ona hayran çok kadını sürüklüyor peşinden. Bu da göze görünmeyen bir şekilde arttırıyor pazardaki payını. Ve Gülben Ergen albümleri alıcısını yanıltmıyor, hayal kırıklığı yaratmıyor; yaratmadı da bugüne dek. Tüm bunlar Ergen’in satış başarısını garantileyen öğeler.



İyi paketlenmiş, sıcak ve özenli servis edilmiş bir popüler kültür ikonu Gülben Ergen. Bu albüm de ondan beklenenin altına düşmüyor. Hatta üzerine çıktığı bile söylenebilir. E daha ne olsun?

EYLÜL 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder