Bu Blogda Ara

16 Kasım 2011 Çarşamba

Hande Yener - "Teşekkürler"


BANA TEŞEKKÜR ETME!


Son birkaç yıldır dakika başı yeni bir saç rengi ve yeni bir albümle karşımıza çıksa da, henüz kredisini tamamen kaybetmediğinden midir gözümde nedir, her defasında bir merakla dinleyemeye oturuyorum Hande Yener’i. Galiba hepsinden daha çok “Belki bu defa aklı başına gelmiştir. Belki bu defa olmuştur,” ümidi ağır basıyor bu merakta.

Öyle ya, daha ilk albümüyle ciddi bir çıkış yapıp, ikinci albümüyle zirveye oturmuş, iki binlerin ilk yarısını zirvede geçirmişti. “Sen Yoluna Ben Yoluma” ve “Kırmızı” adeta iki binli yılların “Bambaşka Biri”si, “Seveceğim Gezeceğim”i olmuş ve Hande Yener (biraz mübalağa etmek gerekirse) kendi döneminin Ajda Pekkanlığına oynamaya başlamıştı.


2005 yılında “Apayrı” albümüyle elektronik müziğe göz kırpması, o günlerin şartları içerisinde anlaşılabilir bir tercihti. Onun yaptığına çok benzer işler yapan bir sürü isim türemişken, herkesi ters köşeye yatırmak, başka yola sapmak ve peşinden gelenleri şaşırtmak tam da “star” tanımının içini dolduran hareketlerdi.

Bir sonraki albüm “Nasıl Delirdim”de değişimin gözünü çıkaran, o esnada bir yandan da birkaç yıl önce yaptığı müziği şimdi yapanları “bakkal müziği” yapmakla suçlamaya başlayan; yani sınıf atladığını düşünen ve bizim de öyle düşünmemizi isteyen Hande Yener, özellikle “Kibir” ve “Romeo”nun “hit” olmasından sonra kendini nasıl kaptırdıysa artık, sanırsınız elektronik müzik modern çağın klasiği, Hande Yener/Erol Temizel de Mozart’ı Beethoven’i, öyle bir ruh haliyle gezdi epeyce bir süre.


“Nasıl Delirdim”le tadında kalması gereken arayış, 2008’de yayımlanan “Hipnoz”la tatsızlaşmaya başlamıştı ki, yaptığı işin o kadar da ahım şahım olmadığı, melodisiz müzik ve anlamsız söz dizimleriyle Nilay Dorsa’nın bile Hande Yener kadar albüm yapabildiği ortaya çıktı. 2009 çıkışlı “Hayrola” ise büsbütün kabak tadı vermişti.

İnsan eli (ve elbette ruhu) marifetiyle çalınan enstrümanlardan tamamen arındırılmış elektronik müzik, zaten yeterince sentetik değilmiş gibi, bir de ruhsuz ve duygusuz bir vokal tekniğiyle icra edilir biliyorsunuz. Hande Yener de sanırım elektronik müziğin en çok bu tarafını sevdi.


Yer yer Sezen Aksu etkisinde, biraz Endülüs, biraz Makedon, baştan ayağa Akdeniz gırtlağıyla şarkı söylüyor iken, İngiliz aksanlı bir Türkçeyle yorumsuz/mimiksiz şarkı söylemek şüphesiz ki daha kolaydı ve elbette daha havalıydı. Zaten ülkenin sonradan zengin ailelerinin yeni yetmeleri de benzer bir üslupla konuşuyordu. Yani bu tarz tam Reina’lık, Sortie’lik, Alaçatı’lık, Torba’lıktı. E Hande’nin hedef kitlesi de Anadolu kırsalı değildi haliyle.

Peki sonra ne oldu? Ne olacak; Hande Yener ettiği onca lafı yedi ve yüzünü kızartıp popa geri döndü. Sanırım ki geri döndüğü anlaşılmasın diye de melodisiz şarkı stilini ve ruhsuz vokal tekniğini bu yeni nesil pop şarkılarına da ithal etti. Ve bunu kimle yaptı? Elbette zaten uzunca bir süredir bu mantıkta şarkı üretmekte olan Sinan Akçıl’la.


Onno Tunçların, Uzay Heparilerin, Cenk Taşkanların, Garo Mafyanların ve Aykut Gürellerin şarkı yazdığı/düzenlediği bir pop müzik geçmişinin şahidi iken, Sinan Akçıl’ın iyi bir besteci ya da aranjör olduğunu söyleyebilmek mümkün değil; Allah çarpar adamı. Zaman zaman iyi işler yaptığı olmuştur elbette ama bu onun adının yukarıda saydığım isimlerin arasında sayılmasına mümkün değil, yetmez.

Bestecilikte fabrikasyon çalışmasının ve dahası şarkı söylemeye teşebbüs etmesinin pek fena hatalar olduğunu düşünmekle beraber, onun bu kadar talep görmesiyle koşut olarak çeşme akarken küpünü doldurmak gibi bir gayrete girmesini de anlaşılabilir buluyorum. Birileri de gelip benden iyi mi kötü mü bakmadan beste almak için büyük büyük paraları önüme serse, ben de “Aman bu şarkım kötü oldu, bunu vermeyeyim,” diye düşünmem herhalde. Alan razıysa veren neden razı olmasın? Eh bir de popüler müziğin ahlâkı olmaz diye düşünenlerdensiniz, bu iş bitmiştir. Belli ki Akçıl da bu fikirde. Hem bu kadar eleştirildiği halde, hem de şarkıcılar ve yapımcılardan bu kadar talep görüyorsa, suçlamamız gereken o mu; bir daha düşünmeliyiz belki de.


Dolayısıyla Hande Yener de popa dönüş albümü “Hande’ye Neler Oluyor”u tamamen Sinan Akçıl’a emanet ederken en ufak tereddüt göstermedi. Zaten on bir şarkının on birini birden ondan alacak kadar güvendiyse bestecisine, kim ne diyebilirdi ki?

Sinan Akçıl basit bir çözüm bulmuştu, elektronikle epeyce zaman yitirmiş, handiyse küme düşmüş Hande’yi popun birinci ligine döndürmek ama döndürürken de renk vermemek için. Yener’in bir dönem ortalığı kasıp kavurmuş “Kırmızı”sından esinlenerek “Bodrum”u, “Acı Veriyor”undan esinlenerek de “Çöp”ü bestelemiş, elektroniğe başlangıç noktası sayılabilecek “Kelepçe”den ise “Sopa”yı çıkarmıştı. Her üçü de orijinallerinin “seyreltilmiş” versiyonlarıydı. Hande’nin elektronik vokal tekniği de aynen devam ettiği için hesapta yiğitliğe de bir şey sürdürülmemiş oluyordu.


Hande Yener arayı fazla soğutmadan, ikinci bir “Made by Sinan Akçıl” albümle, “Teşekkürler”le geçtiğimiz günlerde tekrar arz-ı endam eyledi.

Artık iddia edildiği gibi sevgili olmalarından mıdır; yoksa Hande söylediği (ve bizim inanmak istemediğimiz) gibi sahiden Sinan Akçıl’ı “Onno Tunç’u” olarak mı görmektedir, orası bilinmez. Ama bu ortaklığın benzer ikinci bir albümle süreceğini duyduğumda sonrasında olacakları , inşallah yanılırım diye düşünmekle beraber, aşağı yukarı tahmin etmiştim. Albümün şu ana kadarki gidişatı  yazık ki yanılmadığımı gösteriyor.


Her şeyden önce albümü baştan sona dinlediğinizde aklınızda kalan 48 dakikalık tek bir şarkı oluyor. Onun da melodisini hatırlamakta zorlanıyorsunuz; çünkü yok! Sanki Sinan Akçıl uykusunun kaçtığı bir gece oturmuş ve sabaha kadar 12 şarkı bestelemiş. Sabaha karşı artık iyice uyku bastırmış olmalı ki, son bir gayretle “Aşkın Dili (Nonazayi)”ni yazarken de elinde olmadan biraz saçmalamış.

Ertesi gece stüdyodaki mikserde kayıtlı biri yavaş, diğeri hızlı şarkılar için hazır maket altyapıların üzerine şarkıları oturtmuşlar, sonra da sağına soluna farklı sesler döşeyerek farklı gibi tınlayan şarkılar elde etmişler.


Albümde belki de tek iyimser yaklaşılabilecek şey, Hande Yener’in bazı şarkılarda iki binlerin ilk yarısındaki ses rengini ve şarkı söyleme stilini anımsatan bir yorumu tercih etmesi. Hani bir tık daha ileriye giderse, (Fazıl Say gibi bir “usta”dan sonra bu kelimeyi kullandığım için çok özür diliyorum ama maalesef daha kibar bir tanımı yok) “yavşak” şarkı söyleme stilinden tamamen kurtulabilirmiş gibi görünüyor.

Bunun ötesinde bu albüm en ufak yeni bir şey barındırmıyor. Her şey bir önceki albümün tekrarı/çeşitlemesi ve dahi eski Hande Yener albümlerinin suyunun suyu gibi. Melodik ve müzikal fakirliği bir yana, “Kalbine bulutluyum” gibi, “Sonunu mutlu görmek değiliz” gibi alabildiğine ifade bozukluklarıyla dolu, kopuk kopuk ve birbirinden manaca bağımsız satırlardan oluşan şarkı sözleri dinleyenden tahammül istiyor.


Akçıl’ın şarkıcılığına yöneltilen bunca eleştiriye rağmen Hande Yener’le bu albümde de bir düet yapmasına, “Aşkın Dili”nin ana fikrinin “Honki Ponki”den alenen “esinlenme” olmasına, Hande Yener’in 2005 yılından bu yana takındığı tutarsız görselliğin gün geçtikçe göze daha pespaye ve ucuz (sandığı gibi Madonna ve Lady Gaga ayarında asla değil) görünmesine filan hiç girmiyorum zira kırıcı olmak istemem.

Hande Yener’in öyküsünün alt metninde ne yazık ki yıllardır “bir kariyer nasıl mahvedilir”i okuyoruz ibretle. Umarım ve dilerim ki daha fazla gecikmeden kendini toparlar. Çünkü onun iki binlerden bu yana, hatta bugün bile tek başına, açık ara farkla zirvede olmaması için hiçbir neden yoktu (rekabet ettiği Demet Akalın’dan hem ses hem de şarkıcılık olarak kıyaslanamayacak kadar farklı bir yerde durduğu gün gibi ortadayken). Yok eğer bu albümden sonra bile hala Akçıl’la birlikte Sezen Aksu-Onno Tunç olduklarına inanmaya devam edecekse, korkarım birkaç yıl sonrası bile Hande Yener için artık çok geç olacak.

Not: Yazının başlığı mı? Bu yazıyı okursa zat-ı şahaneleri, zaten teşekkür etmeyecektir doğal olarak. Ben gardımı baştan alayım dedim; başkaca bir manası yok!


KASIM 2011

1 yorum:

  1. besteci için 'akarken doldurmak';yorumcu ve plak şirketi için; 'arz-talep' konuları, çok iyi ele alınmış ve açık yüreklilikle dile getirilmiş.bir de 'bestecilikte fabrikasyon' konusu bu yazının ana fikri sanırım.yazıda asıl anlatılmak istenen ne Sinan Akçıl,ne de Hande Yener sanıyorum.Konu Türk Pop Müziği'nin 80'lerde nerde,2000'li yıllarda nerde olduğu.güzel bir yazı,tebrik ederim..

    YanıtlaSil