Bu Blogda Ara

22 Aralık 2011 Perşembe

Mazhar - Fuat - Özkan - "Ve MFÖ"

TAVŞAN KANI MFÖ


Türkiye’de “rock” müziğin bugün anladığımız tanımı seksenli yıllarla birlikte şekillenmeye başladı. Öncesinde yapılanların “rock’n roll”dan Anadolu-popa uzanan bir çizgide, kimi kez deneysel arayışlar, kimi kez de taklitler ya da öykünmelerden öteye geçebildiğini söyleyebilmek biraz zor.

Yurt dışında yayımlanan albümlerin buralara kolay kolay ulaşmıyor olması kadar, grup kurmak ve müzik üretmek için ihtiyaç duyulan enstrümanların ülkeye çok zor sokulabiliyor olması da, seksen öncesi “rock” müziğin ilerlemesini engelleyen önemli bir faktördü kuşkusuz. Üstüne üstlük “rock” denilen türün makamsal, komalı ve tek sesli Türk müzik geleneği içerisinde bir tabanı, zemini de yoktu. Ondandır ki önceleri Anadolu-pop denilen türle melez servis edilmişti  bu yaban müzik.


Batılı anlamda özgün “rock” grupları ve şarkılarının ortaya çıkabilmesi için önce dinleyicinin ama daha da önemlisi müzik piyasasının buna alışması, destek vermesi gerekiyordu. Nitekim seksenlerin ilk yarısında ortaya çıkan Türk “rock” gruplarının genellikle İngilizce sözlü çalışmaları, belirli bir kitlenin ötesine geçip, ülke çapında bir dinleme alışkanlığı yaratmaya yetmedi.

O vakitler “rock” müziğin Türkçe yapılamayacağına dair kemikleşmiş fikrin, “rock” müziğin geniş kitlelerce benimsenmesini epeyce geciktirdiği bir gerçek. Daha da fenası, “rock” müzik üreten ve dinleyenler, orta sınıf ahlakında serseri, sorunlu, uyumsuz, uyuşturucu kullanan, alkolik, sürekli siyah giyinen ve hemen hiç yıkanmayan, serbest seks ve ilişkiler yaşayan insanlardı. Özellikle medyanın döne döne pompaladığı klişe buydu. Ve ön yargıları kırmak her zaman en zoruydu.


Neyse ki “rock” gruplarının önyargı kırmaya çabalamak gibi bir derdi yoktu. Onlar kendi kendilerine çoğalıyor, yenileniyor, tecrübeleniyor, yol alıyorlardı. Devil, Whisky, Kramp, Hardal ve E-5 gibi gruplar yavaş yavaş da olsa adlarını duyururken, ön yargı kırma işini onlar adına üstlenen, Mazhar-Fuat –Özkan üçlüsü olacaktı.

İçine bolca pop, biraz Anadolu-pop, birazcık da alaturka baharatı katılmış olsa da, “rock” bir temel üzerine inşa edilmiş ilk albümleri “Ele Güne Karşı Yapayalnız”, o güne dek bu tarz bir albümün ulaşabileceği en büyük başarıyı kazandı. Albümdeki bir çok şarkı “hit” oldu, plakların daha az sattığı o günlerde bu 33’lük çok sattı, çok çalındı, dinlendi.


Bu doz iyiydi. “Rock”tan korkanları ürkütmeyecek, kulakları alıştırıp, popüler müzik algısında değişikliğin ilk kıvılcımlarını çakabilecek kadardı. Nitekim öyle de oldu ve arkası geldi.

Bu hikayeye çeşitli yan roller, ara hikayeler eklemek, ilave saptamalar yapmak çok mümkün elbette ama lafı uzatmamak adına kaba taslak bir çıkarım yapmak gerekirse; “rock” müziğin ülkedeki gidişatında, hiç “rock” dinlememişlerin kulak aşinalığında, “underground” grupların yer üstüne çıkıp, müzik pazarında değer bulmasında filan bahis konusu MFÖ albümünün ve grubun sonrasında yayımladığı albümlerin az buz pay sahibi olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Doksanlarda anlı şanlı birer “rock” yıldızına dönüşecek bir dolu ismin seksenlerde beslenip büyüdüğü, hatta ilk gruplarını seksen sonu doksan başlarında kurdukları da biliniyor.


Tüm bu akışın genel seyrinde yeri mıhlanmış Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray gibi isimlere nazaran daha şehirli, daha genç bir söylemin peşinden giden, zaman içerisinde tasavvuftan, “grotesk”e, “rap”ten proteste,  farklı kaynaklardan da beslenen MFÖ müziği, en sert noktasına 1995 yılında yayımlanan “MVAB (Mazeretim Var Asabiyim Ben” ile ulaşmıştı.

Neredeyse “Dağıldılar, artık bir araya gelmezler” dedirtecek kadar  uzun bir aradan sonra, 2006 yılında yayımlanan “AGU” ise “MVAB”nin aksine durgun, yorgun ve hatta biraz da bıkkın bir müziğin izlerini sürüyordu. “AGU”nun ses getiren şarkısı, seksenlerin udi şarkıcı müziğinden yol almış gibi gözüken “Sarı Laleler” oldu ama peşinden albümü yürütecek ikinci bir “hit” çıkmadı.


Sonra yine ara açıldı ve Mazhar Alanson’un ikinci solo, Özkan Uğur’un ilk solo albümü beklentileri, Fuat Güner’in yeniden basılan “Aziz Fuat” ve Alanson’un “Mazhar Olmak” kitabına ilave “home-made” albümünün  avuntuları içerisinde iken biz, yeni MFÖ albümü 2001 yılının son çeyreğinde nihayet piyasaya çıktı.

Yaş, olgunluk, tecrübe, saygınlık, popülerlik, hayran sayısı ve benzeri daha nice kriteri üst üste koyduğunuzda elde edeceğiniz kıdem katsayısı, müzik dünyasındaki dokunulmazlık, üzerine söz söylenmezlik derecenizi de belirliyor üç aşağı beş yukarı. Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün böyle bir mertebesi var. Sahnede delirme haklarını kullanıyor, gençlik, ergenlik, çocukluk günlerimizin en mutena köşelerinde duran o şahane şarkılarını her türlü eleştiriye, aksi söze rağmen yıllardır durup durup reklamlara satıyor, zaman zaman müziği rafa kaldırıp dizide, sinemada oynuyor, canları isteyince albüm yapıyorlar.


Son kez bundan yedi-sekiz sene önce gittim ve “Belki de bir daha MFÖ konserine gitmemeliyim,” dedim içimden. Gitmedim de. Bütün şarkıların bir ağızdan söylenmesinin yarattığı sinerjinin yerini kalabalık koronun detone kakafonisi almaya başlamış, Mazhar Alanson’un şarkı aralarında uzadıkça uzayan ve nereye gittiği belli olmayan monologları rotasından çıkmış, Özkan Uğur’un çıkardığı sesleri izleyicilere tekrar ettirerek yarattığı espri kabak tadı vermişti. Koskoca MFÖ külliyatı azmış, yetmezmiş  gibi, “Yandım”ın dönüp dönüp tekrar söylenmesi de cabası.

İki binlerde “Yandım”ın getirdiği sesin peşinden koşup, “AGU” albümünü “Sarı Laleler”le satmalarını da anlamsız bulmuştum. “Rock” müziğin popüler arenada dümeni giderek eline aldığı o günlerde, işin babalarını daha cesur, daha taviz vermez, daha sert görmek beklentisi içerisindeydim kendi adıma. Ortam buna müsaitti. Bu yine de “Sarı Laleler”i sevmeme engel olmadı, o ayrı. Onlar ne yapsalar, notaları başka türlü tınlıyor, başka bir yerden dokunuyordu hâlâ.


Mazhar’ın giderek çatallanan, düpedüz yaşlanmış adam sesine tezat Fuat’ın hâlâ on yedi yaş tazeliğindeki sesi, Özkan’ın kafa sesi vokalleri ve bu üçünün bileşiminden doğan, kulaklarımıza bildik bileli aşina, ahbap, akraba uyumun hatırı bir fincan kahveden fazlaydı.     

Bu duygu ve düşünceler içerisinde albümden ilk servis edilen şarkı olan “Hep Yaşın 19”la müşerref olduğum gün, pek de memnun mesut olmamıştım açıkçası. “Sarı Laleler”i çekmiş, uzatmış, yine udi şarkıcı ekolünden bir Biricik Suden’e ilan-ı aşk şarkısına imza atmıştı Mazhar Baba. Üstelik şarkıya Suden tarafından çekilen klip de en çok “bu şarkı bana yazıldı”nın üzerini fosforluyordu bütün o şahane turne arabası, sahne arkası, babaların en doğal hali görüntülerine rağmen.


Neyse ki albümün bütünü hiç de fena değildi.

Albüm babaların orta yaşın üstüne göndermeleri ile dolu. “Hep Yaşın 19” zaten başlı başına bu minvalde bir şarkı. Yanı sıra; “Mükemmel bir yaştasın, bana bağlanma,” diyen “Bu Aşk Olur mu?”, “Saçımızdaki beyazlarla daha da güzeliz şimdi”, diyen “Sorma”, “Henüz varmadı tren o son istasyona,” diyen “Masal” ve tüm bu cümlelerin, imaların üzerine ağır ağır dökülen Mazhar’ın tarazlanmış sesi albümün demini koyultuyor, tavşan kanı yapıyor.

Bireysel ve müzikal farklılıklarını zamanla net bir şekilde ayırt ettiğimiz üç müzisyen, kendilerine ait şarkıları kartonete bakmaya ihtiyaç olmaksızın hissettiriyorlar. “Sensiz Olamam”ın bir Özkan Uğur şarkısı oldu çok belli mesela. “Masal” ve “Çözemedin” de birer Fuat Güner bestesi olduklarını adeta bağırıyorlar. Mazhar’ın sofistike ve sufi etkileşimli tarzı ise “Vur Vur” ve “Milenyum Süvarileri”nde ayan beyan fark ediliyor. Ama tıpkı üçünün farklı vokal tekniği ve ses tınısının bileşiminden doğan uyum misali, müzikal anlamındaki farklılıkları da ortaya kısaca MFÖ dediğimiz tarzın ta kendisini çıkarıyor ki bize her birinin solo işlerinden daha cazip, daha etkileyici gelen de tamamen bu.

Ben galiba bu albümde en çok seksenler MFÖ şarkılarına daha yakın duranları sevdim. “Yamuk mu Var” böyle bir şarkı mesela. “Masal” tam bir “Vak The Rock” albümü şarkısı. “Kıskanınca” ve “Vur Vur” da “No Problem” dönemlerini hatırlatıyor. 2009 yılında yayımladığı ilk albümü “B1” ile adından söz ettiren Bora Uzer bu albümde sıkı bir aranjör olarak çıkıyor karşımıza. İmza attığı beş şarkı, hem çok sade, hem de enstrüman virtüözlüğünü ön plana çıkaran, yani MFÖ müziğine yakışan düzenlemelerle ön plana çıkıyor. Albümde aranjör olarak yer alan diğer isimler ise Kamil Özler, Ercan Saatçi, Fuat Güner, Özkan Uğur, Gültekin Kaçar  ve Cengiz Köroğlu.


Daha önce Yonca Lodi tarafından bestelenen ve seslendirilen Aysel Gürel şarkı sözü “Çözemedin”in bu albümde Fuat Güner tarafından yeniden bestelenip seslendirilmiş olması ise bence açık seçik bir “gaf”! Olur a, pek duyulmamış, bilinmemiş bir şarkı sözünü yeniden bestelemek anlaşılabilir belki ama Yonca Lodi’nin “Çözemedin”i tam anlamıyla “hit” olmuş bir şarkı idi. Yan, biraz dramatize ederek aynı kefeye koymak gerekirse, “Ele Güne Karşı”yı başka bir besteyle dinlemek ne ise, bu da o olmuş üç aşağı beş yukarı. Yersiz olmuş; hatta ayıp olmuş.

Burada bir ayrıntı var ki söylemezsem dilim şişer. Daha geçenlerde Müjde Ar yine bir gazete haberinde evindeki bir sandık dolusu bestelenmemiş Aysel Gürel şarkı sözünden bahsediyordu. Aysel Gürel’in öldüğü günden bu yana buna benzer belki elli tane haber yapıldı. Gürel’in bestelenmemiş binlerce şarkı sözü artık adeta bir şehir efsanesi. Ancak o gün bugün kaç tane “yeni” Aysel Gürel şarkısı dinledik Türk popunda? Benim aklıma bir “Sevdanın Son Vuruşu” geliyor, bir de Erol Evgin, Funda Arar albümlerinden birkaç şarkı… Toplasanız bir elin parmaklarını geçer mi bilmem.

Peki nerede bu “binlerce” şarkı sözü? Neden bestelenemiyorlar? Önlerindeki engel ne ya da kim?..        


Albüm kartonetine gelince… Biricik “yenge”mizin kapak fotoğrafının ve sektörün marka olmuş grafikerlerinden Özgür Arcan’ın kartonet tasarımının gayet şık ve gayet ağırbaşlı olduğunu söyleyebilmek mümkün.    

Evet kabul etmeli ki bu albüm bir “Ele Güne Karşı” değil. Ama “Geldiler”den bu yana Mazhar-Fuat-Özkan imzası taşıyan (o saçma “best of”lar da olmak üzere) en iyi albüm bence. Bu kanaatim tamamen öznel de olabilir. Fakat söz konusu MFÖ ise, birazcık öznel olmaktan kimseye bir zarar gelmez. Siz de dinlerken duyduklarınızı şahsileştirin, hatta düpedüz duygusal yaklaşın zira MFÖ bunu hak edeli çok oluyor!    

ARALIK 2011