Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Çiğdem Erken - "Kız Kafası"

YÜKSEK ÖKÇELİ, KIRMIZI ŞARKILAR


Evvel zaman, kalbur saman içinde, bundan bir beş altı yıl kadar önce gecelerden bir gece, evvel ahir meftunu olduğum bir hanım sanatkârımızın Cihangir’in orta yerinden Boğaz’a 270 derece selam duran leb-i derya evinde, rahat kadife koltuklarda kırmızı şaraplarımızı yudumlar, karşılıklı tellendirdiğimiz sigaraların dumanlarını orta sehpasının eski ahşabını alazlandıran renk renk, şekil şekil mumlara doğru üflerken, salonu üst kata bağlayan merdivenin altına, geçkin ama edalı bir kadın gibi kurulmuş siyah piyanonun tuşlarına dokunuyordu Çiğdem Erken. Buna “basmak” denemezdi, evet düpedüz dokunuyor, hatta dokunmaya da kıyamıyor, siyah beyaz tuşların üzerinde parmaklarıyla adeta uçuyordu. Gözleri kapalı, sesi kırılgan, ürkek, ama bir o kadar da kendinden emin ve yırtıcıydı. Belki de sesi değil, şarkılarının sözleriydi o an yüreğimizi yırtan, bilmiyorum. Büyülü bir andı, her bir ayrıntıyı abartıyor, büyütüyor olabilirim.

O gece dinlediğimiz şarkıların bazılarını, bahis konusu hanım sanatkârımız, uzun bir aradan sonra toparlama gayretine girdiği yeni albümünde değerlendirmek istiyordu. Her uzun ara verenin muzdarip olduğu “ne yapmalı, nasıl yapmalı, şanımı nasıl sürdürmeli, nasıl arayı kapatmalı”nın derdinde çaresiz, kararsız ve haklı olarak tutarsızdı. Emin değildi. Fikrine güvendiği herkese sorası vardı. Biz de o kontenjandan mı oradaydık, bir tesadüf müydü bilmiyorum. Çiğdem Erken’in bir dolu şarkısını canlı canlı dinledik, çok şarap, çok sigara içtik, çok konuştuk.


O geceden en çok hatırımda kalan o şahane şarkılar oldu. Hanım sanatkârımızın elleriyle hazırladığı lezzetli böreklerden, gözlerimizin önündeki canlı İstanbul tablosunu renkten renge boyayan önce akşam alacası, sonra gece ışıklarından, salona ağır endamlarıyla her girişlerinde acaba kucağıma çıkmaya teşebbüs ederler mi diye ürkerek temkinli bakışlarla gözlediğim iki kocaman boz ala boz renkli İran kedisinden daha çok, en çok Çiğdem Erken’in şarkılarının derin izi kaldı anı dağarcığımda.

Aradan bir zaman geçtikten sonra öğrendim ki, vazgeçilmiş o şarkılardan. Çiğdem Erken kendisi söylemek, albüm yapmak istermiş meğer. Pek de hevesli değilmiş şarkılarını başka bir sesten duymaya. Ne kadarı doğruydu, aslında kim önce caydı, orası meçhul, zira hanım sanatkârımızda az önce de söylediğim gibi haklı tutarsızlık diz boyuydu ve kapısından döndüğü ilk proje de bu değildi.

Ne ki aklım takılmıştı şarkılara bir kere. Yazıklanmıştım haliyle. O zamanın müzik piyasasında piyanosunu çalıp kendi şarkılarını söyleyen genç bir kadının albüm yapması handiyse imkânsız, hadi bırakın yapsın, sesini duyurması handiyse filan da değil, büsbütün imkânsızdı. “Yazık olacak” diye düşünmüştüm. Çünkü şarkıları çok sevmiştim. Şarkıların hikâyelerini, sıradandan uzaklığını, teknik doğruluğunu ve tüm bu başlıklar altındaki az bulunurluğunu önemsemiştim. İyi olanın, düz doğru olanın, eninde sonunda değerini bulacağına olan inancım yaralıydı biraz. Aksini öğretmişti deneyimlediklerim.


Neyse ki yanılan ben oldum. Çiğdem Erken’in “Kız Kafası” adını verdiği albümü geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle yayımlandı ve bu defa zaman düz doğru olandan, iyi olandan yana çıktı.

Çiğdem Erken o zaman bu zaman boş durmamıştı elbet. Yeni şarkılar yazmaya devam ederken, bu şarkıların bir kısmı, internette paylaşılır, dinlenir, bilinir ve hatta ezber edilir olmuştu bile. Bir yandan akademisyenlik yapar, bir yandan da tiyatroyla, oyun müziği yazmak ve seslendirmekle meşgul olurken, çeşitli zaman ve mekânlarda kaydedilmiş ve internette yayılmış performansları, ona çoktan bir hayran kitlesi kazandırmıştı bile. Kaldı ki aradan geçen yıllar, memleketin popüler müzik arenasında eskiden hiç şansı olmayan, müzikal açıdan eni konu doğru dürüst, eli tutulur, yüzüne bakılır işleri kıymeti bilinir de kılmıştı beklenmedik bir şekilde. Müzikte pespayelikten sıkılanların sığınacakları liman sayısı gün geçtikçe artıyor, limanlara sığınanların sayısı, ona nispet çoğalıyordu. Yani şartlar kelimenin tam anlamıyla olgunlaşmıştı. Ve albüm bu olgun şartlarda, belki de olabilecek en güzel zamanda yayımlandı.


Bir kere albümün adı, bütününü sadece iki kelimeyle olabildiğince doğru şekilde özetliyor/tanımlıyor. Gerçekten “Kız Kafası”yla yaşanmış, yazılmış, söylenmiş şarkılar bunlar. Bunu her bir şarkıda iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Bu kız çantasını koluna asıp dirseğini kırarak dolaşan, Blackberry/İphone’undan aradığı “boy-friend”inin hatırını “napıyasssaaaan” diye soran kız da olabilir, Cihangir kahvelerinden birinde şile bezi elbisesinin üzerine astığı heybesinden filtresiz sigarasını çıkarıp demli çayla birlikte tüttüren, tahta sandalyelerde otururken saatlerce sinema sektörün sorunsallarını/dedikodularını konuşan kız da…    

Bu kız, gökdelen mesaisini civar kafe-barlardan birinde bistro başında iş arkadaşlarıyla dolar/euro paritesini mevzu ederek tamamlayan, çünkü yalnız yaşadığı stüdyo tipi dairesine döndüğünde internette İngilizce gazeteleri okumaktan, televizyonda CNBC-e dizilerine takılmaktan daha iyi bir planı olmayacak, ne kadar yalnız ve mutsuzsa o kadar siyah etek ve beyaz gömlekli, tırnakları ve saçları 7/24 bakımlı kız da olabilir, Asmalı Mescit lokantalarından birinde ahbaplarla otururken, karşı masada eski sevgilisini başka bir kızla sarmaş dolaş görünce bir kadeh daha rakı siparişi veren, kızgınlığını ve kırgınlığını yüksek sesli kahkahalara, sunturlu küfürlere, argoya döken, masada dönen edebiyat sohbetine aslında ilgisiz ama çok ilgiliymişçesine ortasından dalıp dalıp çıkan kız da…


Evli barklı, başı bağlı, erkek odaklı/ayarlı bir dünyaya gözlerini açmış, bunu tek doğrusu, tek seçeneği sanmış, yaşamında başka yol, başka yön hiç bilmemiş/aramamış/bulmamış, varlığını erkeğinin varlığına armağan etmiş kadının, söze bürünmeden aklından geçen de aynı şey olabilir, elinde mor bir bayrakla tekinsiz sokakları özgürlüğün rengine boyamaya azmetmiş, sözünü kavgasına silah etmiş genç  kadının dilinden dökülen de… “Kız Kafası” bu; insanoğlu var olalı beri, insanoğlunun en az yarısı kadar var.  Ve bu anlamda çok iddialı, ama iddiasının da içini sonuna kadar dolduran bir isim taşıyor bu albüm.

Albümün tamamında piyano başrolde. Ona yan rollerde gitar, bas ve davul eşlik ederken, bir şarkıda da viyolonsel misafir oyuncu olarak yer alıyor. Bir şarkı için tiyatro yazarı, yönetmen ve  oyuncu Yücel Erten şiir yazmış, o şiiri de Selçuk Yöntem seslendirmiş. Bir şarkıda da Demet Sağıroğlu vokal yapmış.  Piyanoyu Çiğdem Erken kendisi çalıyor. Diğer enstrümanlar ise Nurkan Renda, Cudi Genç, Mehmet Demirdelen, Tolgay Yılmaz ve Emre Günaydın’ın ellerinde ses bulmuş. Nurkan Renda aynı zamanda bütün şarkıların düzenlemelerini de yapmış. Popüler albümlerin kartonetlerinden pek de aşina olduğumuz isimler değil bunlar.


Müziğin üretiliş safhasına dijitalin soğuk eli değmezden evvel, aranjörler şarkının kaydında çalacak her enstrüman için ayrı ayrı partisyon yazar, kelimenin tam anlamıyla orkestrasyon yaparlardı. Sonrasında bu iş öyle bir hal aldı ki, bugün nota bilmeden de aranjör olunabiliyor. Sadece belirli bilgisayar programlarını kullanmayı öğrenmeniz ve biraz da ritim duygusu ile müzik kulağına sahip olmanız yetiyor da artıyor bile.


Bu albümü daha baştan farklı kılan tam da bu olmuş işte. Başka bir ruh, bir enerji, sinerji, adına ne derseniz deyin, o var bu albümde. Tanıdık, olağan, sıradan tınlamıyor.

Albümde çalan bütün isimler müzik camiasında bugüne dek hep kalbur üstü işlerle anılmış müzisyenler. Müzikal anlamda Çiğdem Erken’le aynı mahallenin çocukları oldukları da yakaladıkları ortak ruhtan ziyadesiyle hissediliyor.


Çeşitli röportajlarda “Re minör tonunda aşk şarkıları,” diye tanımlamış şarkılarını Çiğdem Erken. Yani öyle “Ben eğitimli müzisyenim, deveye hendek de atlatırım, üstüne kuş da kondururum,” iddiasında, alafortanfoni hevesinde değil. Nota kitabının en melankolik, en dokunaklı ve en dişi akor diziminden, çok sade, çok sakin, her kulağa, her kalbe kolay dokunacak, kolay tat alınacak şarkılar yazmış ve söylemiş. “Az çoktur”un ya da “basit zordur”un anlamını bulmuş adeta. Bir tek bu bile “Kız Kafası”nı önemli kılmaya yetiyor. Ülkede popüler müziğin böylesi numunelere fazlasıyla ihtiyacı var zira.

Albüm eleştirileri uzun uzun dinlemelerden, iyice sindirip, özümseyip anlamalardan sonra yazılmalı. “İlk ben yazmalıyım” telaşı genellikle eleştirmenleri objektif olmaktan uzaklaştırıyor. Oysa bazı şarkılar dinledikçe demlenir, tadını bulur. Bazen ilk dinleyişte hiç fark etmediğiniz bir şarkı, ilk dinleyişte çarpıldığınız bir şarkıdan çok daha kıymetli olur zaman geçtikçe. Fazla acele etmemek, hazırlığı çoğu kez aylar, bazen yıllar süren albümleri bir çırpıda kaderine terk etmemek, biraz zaman tanımak lazım. Nitekim bu yazıyı bir ay önce yazmış olsaydım, sanırım en çok “Güvercin” ve “Günlerden Salı”yı anlatırdım size. Bir de daha ilk duyduğumda çarpıldığım “Aşık soyunur sazıyla” cümlesini içinde barındıran “Ağlayamazsın”a işaret ederdim.


Oysa bildik bileli dert edindiğimiz aşk denilen kavramın önüne, asri zamanlarda heyula gibi dikilmiş duran “cinsel ihtiyacını giderme, karşındakinden bir kerede hevesini alma” içgüdülerinin, ileri teknoloji ambalajıyla dayatılan filmler, diziler, kitaplar, şarkılar, klipler sayesinde aşk zannedildiği/kabul edildiği bir çağdan geçip gidiyorken “Soyunma aşksız yataklarda,” diyen genç kadının ne demek istediğini bir iyice dinlemek lazım. “Abi ben böyle sonbaharın taaa…” diye biten cümleyi o genç kadının diline getiren hikâyeye de kulak kabartmak…  

“Kokun bile deli, uğraşılmaz senle,”  cümlesi şu veya bu şekilde hayatından geçmeyen kaç kişi var ki? Kadın ya da erkek, olmadık bir an, bir zamanda,  “O gece gerçekten çok içmişim ben o barda”nın sonrasını hatırlamayan?.. Ya “Sana en çok ben düşkünüm,” diye diye, çok severek öldürdüklerimiz?..

Her şarkının büyük, buruk, kırık, yarım, tastamam, küçük, masum, mutsuz, kırılgan, yorgun, güçlü, dimdik, kırılmaz, edepsiz, mutlu hikayeleri var. İnsanlık halleri… Kadınlık halleri… Kız kafası…

Yakın bir zamanda Mehmet Turgut’un başarılı bir fotoğrafçı olmakla birlikte albüm kartonet resimleri söz konusu olduğunda, genellikle konu dışına taşan konseptlerle karşımıza çıktığını söylemiştim bir yazımda. Ne ki bu albümün fotoğrafları bu savımı boşa çıkardı zira Mehmet Turgut imzalı resimler hem yüksek görsel estetiği, hem de albüm içeriğine uyumuyla çok başarılı. Özellikle arka kapaktaki piyano tuşlarına dayanmış yüksek ökçeli kırmızı kadın ayakkabıları, albümde olan biteni tek başına özetler gibi.


Bu arada kartonet bilgilerinden albüme süpervizör olarak Mete Özgencil’in imza attığını görüyoruz. Mete Özgencil popüler müziğin özellikle doksanlı yıllarında çok yaratıcı, çok ilerici işlerinde karşımıza çıkmış bir müzik adamı. Bir albümü alıp başından sonuna, şarkılarından kliplerine kadar ortaya çıkarabilecek, üstelik bunu da son derece kendine özgü formüllerle kotarabilecek, düş gücü, zekası, yaratıcılığı, göz ve kulak estetiği yüksek çizgide bir adam. Bunu ben değil, bugüne dek yaptığı işler söylüyor. Onun adı bu albümde de bir teminat gibi duruyor ve ister istemez insana keşke daha fazla işe imza atsa diye düşündürüyor.

Çiğdem Erken’i ve bu albüme el veren Ada Müzik’i tebrik etmek gerekiyor. “Boyalı pop”un tozuna, dumanına, ışıltısına, simine, alacasına, bulacasına bulanmamış “küçük şaheser”lere sessiz sedasız verdiği destekle Ada Müzik, zamanla değeri anlaşılacak çok büyük bir iş yapıyor ve aslında kendi yıldızlarını yaratıyor. “Boyalı pop”un rengi zamanla solsa da, yıldızlar parlamaya devam edecek. Çiğdem Erken de bunlardan biri. “Kız Kafası”nı satın alın ve Çiğdem Erken’in yüksek ökçeli, kırmızı şarkılarını dinleyin. Bana hak vereceksiniz.

TEMMUZ 2011

Cansu - "His"



Popüler müzik açısından çok bereketli bir yıl olarak kayıtlara geçecek 2011 yılında ilk albümünü yayımlayanlardan biri de Cansu Kurtçu oldu. Özellikle son dönemde bir çok güncel albümde söz yazarı/besteci, bazen de prodüktör olarak adını gördüğümüz Cansu, bu defa şarkılarını kendisi seslendirdi ve “His (Her Şey İçinde Saklı)” adını verdiği ilk albümü geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü.

Gülben Ergen’den Demet Akalın’a, sektörün tam da göbeğindeki isimlerle çalışmış olmanın getirdiği tecrübeyle, ilk albüm acemiliği taşımayan bir ilk albüm yapmış Cansu. Her şeyin bu kadar yerli yerinde olduğu ilk albüm sayısı çok değil.


Albümdeki tüm şarkıların söz ve müzikleri Cansu’ya ait. Düzenlemelerde ise ortağı Fettah Can başta olmak üzere Cem İyibardakçı ve Serkan Ölçer’in imzaları var. Şarkıların tamamına akustik düzenlemeler yapılmış. Yaz mevsiminde yüksek tempolu şarkılar yapılır saplantısına inat, orta, hatta yer yer ağır tempolu bir albüm bu.

Radyoların gündüz saatleri yayın akışlarında yer bulabilecek şarkılar yapma zorunluluğu gibi bir şey doğdu iki binlerde. Şarkınız yeterince yüksek tempolu olmazsa, rotasyona almıyor ve radyoların en çok dinleyici topladığı gündüz saatlerinde çalmıyorlar çünkü. Her nedense radyo dinleyicilerinin gün içerisinde sürekli hoplayıp zıpladığı, eğlenmelere doyamadığı var sayılıyor ve sektörün kuralları bu deli saçması mantıkla işliyor.


Oysa son iki yıldır daha orta tempolu, hatta ağır tempolu şarkıların daha çok prim yaptığı, sevildiği, ilgi gördüğü gibi de bir gerçek var orada. Bahsi geçen mantığa bir tepki gibi doğan ve sadece düşük tempolu şarkılar yayınlayan radyo kanallarının yükselişe geçmesi boşuna değil. O kadar da eğlenceli olmayan hayatlarımızda, hababam de babam eğlendirilmekten, sulu zırtlak “dj”lerden, “dım tıs dım tıs” şarkılardan fena halde sıkılanların sayısı sanıldığından çok daha fazla. Kaldı ki bu ülkede yaşayan insanların tamamının hayatı “her gece Reina” coşkusunda geçmiyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, Cansu’nun bir risk gibi görünen bu tarzı ve tavrı, aslında uzun vadede başarı getirecek, yerini bulacak bir tercih olabilir.


Cansu’nun şarkılarında gayet doğru düzgün, mantıklı, doğru bir imlâyla yazılmış, hikâyesi olan, anlamı olan şarkı sözleri var. Ne var ki besteler vasat bir çizgide kalıyor. Albümün bütününde çok parlak, çok dikkat çekici, çok çarpıcı bir beste yok. Bu haliyle ilk dinleyişte “bu bir Cansu bestesi” dedirtecek, orijinal, kendine özgü bir stili de yok henüz Cansu’nun. Galiba bunun için biraz daha zamana ihtiyaç var.

Buna karşılık şarkıcılık tekniği açısından gayet başarılı olduğu söylenebilir. “Geçmiş Geçmişte Kaldı”, “Anlamak Zor” gibi bazı şarkılarda ciddi şekilde hissedilen Deniz Seki etkisini bir yana koyarsak, gerek prozodi, gerek vurgu ve baskıları ile piyano seslerde gezinen zor cümlelerde gösterdiği yetkinlik, benim diyen bir çok şarkıcıdan daha iyi.       


Albüm kartonetinde güzel bir kadını alabildiğine güzel fotoğraflamış Onur Ercoşkun’un ışıklı karelerine karşın, Nilşah Ağaoğlu tarafından yapılmış kapak tasarımının biraz zayıf kaldığı söylenebilir. 

Bütünüyle bakıldığında iyi bir albüm “His”. En azından Cansu’nun bundan sonra yapacakları açısından umut vaat ediyor. 


TEMMUZ 2011

Mehtap Meral - "Aşk"



Eğer yılın ikinci yarısında daha enteresan bir iş çıkmazsa karşımıza, 2011 yılının sürpriz albümünü Mehtap Meral’in yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Albümün adı “Aşk”.

Popüler tangonun ülkedeki son temsilcisi Esin Engin oldu. Bundandır ki Seyyan Hanımlara, Celal İncelere, İbrahim Özgürlere yetişememiş bizim kuşak için tango demek biraz da Esin Engin demektir hala. Esin Engin’in 1978 yılında kaydettiği ve yıllardır müzik marketlerde alıcı bulan “Tangolar” adlı albümünün o günlerde memlekette girmediği ev kalmamıştır neredeyse.

Sonrasında ise tango, Türkiye’de kitlesel bir müzik türü olmaktan çıkıp, sadece meraklılarına hitap eden, biraz nostaljik, biraz seçkinci, biraz ayrıksı bir çizgide gelişme gösterdi. Tango dans meraklıları daha ziyade orijinal Arjantin tangolarının peşinde koşarken, dört bir yanda çeşitli tango kulüpleri açıldı, tango dans toplulukları, orkestraları kuruldu, “milonga”lar ve özel geceler yapılmaya başlandı.  Tangolar çalındı, söylendi, dans edildi ama bu merak hiçbir zaman sokağa inecek kadar yayılmadı.


Türkçe tangolar ise büsbütün nostaljiydi. Zaman zaman güncel pop müziğinin içinde renk olsun, desen olsun diye tango ritminde yapılmış şarkılar dolaştı ya da birileri bazı eski tangoları “cover” yapmayı denedi ama bunlar göz ardı edilebilecek kadar az sayıda kaldı hep.

Erdener Koyutürk’ün, ağırlığı tango eserlerinden oluşan bütün bir Eko Plak arşivini, dolayısıyla da epeyce çok sayıda tango kaydını bir seri halinde, CD formatında piyasaya sürmesi, bu seriye yeni kaydedilmiş tango eserlerini de dahil etmesi, yetmişlerden bu yana popüler tango adına yapılmış en dikkat çekici işti şüphesiz. Yine aynı dönemde adı anılacak çalışmalardan biri de Tango Turco topluluğunun Türkçe tangoları alaturka sazlarla seslendirdiği albüm oldu.


Ve yıllar sonra ilk kez tamamı tango türünde bestelenmiş yepyeni şarkılardan oluşan bir albüm yayımlandı. İşte Mehtap Meral’in “Aşk” adlı albümünü “sürpriz” olarak nitelendirmem bu yüzden.

Öncelikle sadece tango türünde “konsept” bir albüm olması, üstelik bu konseptin bildik tangoların yeniden seslendirilmesiyle değil, yeni şarkılarla kotarılması tek başına çok cesur bir tavır. Üstelik de bu cesareti Mehtap Meral gibi ilk albümünü yayımlayan birinin göstermesi de ayrıca alkışı hak ediyor.


Mehtap Meral’in müzik yolculuğu Ruhi Su Dostlar Korosu’nda koristlik yaparak başlamış. Bu çok ciddi ilk tecrübeyi perçinleyen eğitimi ise Marmara Üniversitesi Müzik Eğitimi Bölümünde almış. Okulda aldığı keman eğitimini şan dersleriyle takviye ederken, bir yandan da sahne çalışmalarına başlayıp, topluluk önünde solo olarak şarkı söylemeyi pratik etmiş. Bu dört başı mamur, eğitimli ve deneyimli müzisyen, bir yandan da şarkılar yazar, bir kenara koyar imiş. Sonra süreç onu albüm yapmanın kapısına kadar getirdiğinde, çok sevdiği tango türünü hedef belirleyip, Baki Duyarlar ile birlikte albümünü bu eksende oluşturmaya başlamış.

Mehtap Meral’in duru, arı, pırıl pırıl, tertemiz bir sesi ve şarkı söyleme stili var. Şan eğitimi her zaman her şarkıcıyı taçlandırmayabiliyor; örnekleri çok. Ama belli ki Mehtap Meral aldığı eğitimi doğru hayata geçirebilenlerden. Ağzından çıkan her kelime, her nota, en doğru, en parlak şekilde dokunuyor dinleyenin kulaklarına. Kim bilir belki de Ayla Dikmen’den bu yana bu kadar temiz diksiyonla söyleyen bir kadın şarkıcımız daha olmamıştır, belki de olmuştur da ben hatırlamıyorumdur.


Albümde on şarkı var. İki şarkı “cover.” Bunlardan biri Sezen Aksu’nun 1982 çıkışlı “Ağlamak Güzeldir” albümünde ilk kez dinlediğimiz “Ben Her Bahar Aşık Olurum”un yeni düzenlemesi. Sözleri Aysel Gürel, bestesi Selmi Andak imzalı bu şahane pop-tango şarkısını orijinal versiyonuna kıyasla daha hüzünlü, daha buruk ve daha sıcak söylemiş Mehtap Meral. Daha tango olmuş şarkı bu haliyle. Ya da gerek şarkıcının yorumu, gerekse düzenleme, şarkının içindeki tangoyu tereddütsüz ortaya çıkarmış diyeyim.

Albümdeki diğer “cover” ise bir Astor Piazzola tangosu olan “Oblivion”un Türkçe adaptasyonu. Sözleri Mehtap Meral yazmış. Bu tango, Gülay’ın yakın bir zamanda yayımlanan yeni albümü “Aşkhane”de de farklı Türkçe sözlerle yer alıyordu. Şarkının ardı ardına kullanıldığı her iki albümün de adında “Aşk” olması boşa değil. Ağır dramatik, aşk dozu epeyce yüksek bir tango “Oblivion” (ya da albümdeki Türkçe versiyonuyla “Git”).


Dünyaca ünlü İranlı kadın şair Füruğ Ferruhzad’ın Makbule Aras tarafından yapılmış Türkçe tercümesinden Mehtap Meral’in bestelediği “Kayıp”ı da bir kenara koyarsak, geriye kalan yedi şarkının tamamında sözler ve müzikler Mehtap Meral imzası taşıyor.

Albümün açılışında yer alan “Adın Kalmış”, hem melodikliği, hem de hareketli yapısıyla bütün şarkıları dinleyip bitirdikten sonra en çok aklınızda kalan şarkı oluyor. Bu tango, bir yanıyla da eski Türk tangolarının tadını veriyor dinleyene. Sanki bir Celal İnce, bir Zehra Eren, bir Şecaattin Tanyerli söylese, o günlere ait olmadığı hiç hissedilmezmiş gibi.

İkinci şarkı olan “Yalnız Yıllar”, Mehtap Meral’in albümde keman çaldığı tek şarkı. En etkileyici şarkılardan biri olan “Ölüm Var”, tek bir piyano eşliğinde bir defada, canlı kaydedilmiş. Özellikle dişi sözleriyle dikkat çeken “Son Tango” ise sıralamada gerilerde durmasına rağmen, albüm tanıtımında öne çıkarılması gerektiğini düşündüğüm şarkılar arasında.


Sondan bir önceki sırada yer alan “Sıkıntı”, diğerlerine göre nispeten daha iddiasız dururken, albümü kapatan “Küçük Bir Şey”, yer yer teatral havasıyla bir müzikal şarkısı gibi tınlıyor.

Albümde Mehtap Meral’in sesi ve şarkı söyleme stili kadar, bir şairin elinden çıktığı hissedilen şarkı sözleri ön plana çıkıyor. Mehtap Meral yayımlanmış bir şiir kitabı da bulunan, gerçek bir şair zira.

Böylesi bir projeyi alabildiğine abartmak, allayıp pullamak mümkünken, bundan belli ki özenle kaçınmış Baki Duyarlar’ın düzenlemelerindeki sadeliğe koşut zarafet de albümün çizgisini yükselten bir başka unsur. “Aşk”ın sadece tango meraklılarına değil, kaliteli popüler müzik dinlemeyi seven herkese iyi gelecek bir albüm olmasında düzenlemelerin ve kusursuz icraların payı büyük. Başından sonuna su gibi akıp giderken şarkılar, kulağınızı rahatsız edecek hiçbir çapakla, pürüzle karşılaşmıyor, bittikçe başa dönmekten sıkılmıyorsunuz.


Tutkunun ve aşkın yasak dansı tangonun rengi de kırmızıdır haliyle. Ragıp İncesağır’a ait kapak tasarımında da alabildiğine kırmızı hâkim. Mehtap Meral’in Zeynel Abidin Ağgül imzalı fotoğraflar ise konsepte çok uygun; sıcak, kışkırtıcı ve buram buram tango kokuyor.

Kartonette yer alan teşekkür yazısında, tangonun memleketi olan Arjantin’de genelevlerde ve Buenos Aires’in arka sokaklarında çalınıp söylenmesi, tango dansının “ahlaksız” olması nedeniyle yıllar boyunca yasaklı kalmasına gönderme yaparak, şöyle tarif etmiş Mehtap Meral şarkılarını: “Bir kız çocuğunun sevinci, bir genç kızın heyecanı, bir kadının isyanı usulca yerini aldı şarkılarda. Sarsıcı karşılaşmalara, başlarda “edepsiz” görünen bir dansı yapmaya başlayan “edepsiz” ve “saygın” bütün kadınlara, aşka, iki insan arasındaki mesafeyi gerilimle yıkan tangoya sesimle yaklaşmak istedim.”

Görünen o ki, istediğini başarmış Mehtap Meral. Arşivlenecek, uzun yıllar dinlenecek, klasikleşecek bir albüm bu. Tango soslu değil, gerçek tangolardan oluşan bir albüm. Mutlaka dinleyin. 

TEMMUZ 2011

Gece - "Gece"



Ankara kökenli bir “indie rock” grubu olan Gece, dört kişiden oluşuyor. Adlarının baş harflerinin akrostişi ile kendilerine Gece (Gökçe Balaban, Erdem Başer, Can Baydar, Eren Çilalioğlu) adını vermiş grubun kuruluşu 2001 yılına kadar gidiyor. Daha lise yıllarında başlamışlar birlikte çalmaya ve 2004 yılında bugünkü kadro oluşmuş. 2008 yılına kadar Ankara’da bir çok mekanda sahneye çıkıp , adlarını duyurmuşlar.

Bilen bilir, Ankara’da yetişen müzisyenler daha kısıtlı imkanlar ve daha kısıtlı bir çevreye rağmen daha azimli ve sebatkâr olur, ayaklarını yere daha sağlam basarlar. Ankara’nın İstanbul’a nazaran daha az ama daha seçici ve zor beğenen bir müzik dinleyicisi potansiyeli vardır. İstanbul’da bir konsere gidenlerin bir kısmı sadece orada gözükmek için, piyasaya yapmak için gidiyorsa, Ankara’da bir o kadarı müzik dinlemek için gider; beğenmiyorsa da asla gitmez. Müzisyenler için Ankara’da tutunabilmek zor, buna karşın kazanılmış başarıyı uzun soluklu kılmak kolaydır.


Nitekim Gece de bu elekten geçebilmeyi başarmış, Manhattan, If ve Saklıkent gibi Ankara’nın “rock” müzik çalınan barlarında sahne alabilmiş bir grup olarak 2008 yılında İstanbul’a geldiğinde, peşinden bu başarıyı da getirmiş, o yıl yayımlanan ilk albümleri “İçinde Saklı”, müzik çevrelerinden olumlu eleştiriler almıştı.


İlk albümlerinin yayımlanışından bu yana geçen üç yıl içerisinde bir “single” yayımladılar. 1989 çıkışlı “Sezen Aksu Söylüyor” albümünde yer alan Orhan Atasoy ve Istvan Leel Ossy ortak bestesi “Gamsız”ın “rock” versiyonu grubun adının daha fazla tanınır olmasına epeyce katkı sağladı. Bu “single”, Gece’nin Sony Müzik’e transfer olmasından sonra yaptığı ilk çalışmaydı. 


Ve geçtiğimiz günlerde ikinci Gece albümü Sony Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü.


“Indie rock” akımı, “rock” müziği bir nebze ehlileştirdiği, daha romantik, daha sakin, daha melodik hale getirdiği ve hatta yer yer popa yaklaştırdığı için bazı çevreler tarafından “rock”tan sayılmıyorsa da dünya üzerinde epeyce fazla sayıda grup ve takipçisiyle ciddi bir sektöre dönüşmüş durumda. Üstelik bu türün alıcısı büyük yüzdeyle “teenage” tabir edilen yaş grubu ki bu da müzik satanlar için en verimli pazar.

Gece’nin Incibus, My Chemical Romance, Green Day ve türevlerinin peşinden giden melodik müziği, iyi şarkı sözlerinin desteği ve gücüyle birleşince ortaya kolay dinlenebilir bir Türkçe “rock” albümü çıkmış. Özellikle albümün açılışında yer alan ve çıkış şarkısı olarak seçilen “Ben Öldüm”, türün meraklıları için dillere marş olacak potansiyelde bir şarkı.    


Albümde “Gamsız” dışında kalan bütün şarkıların söz ve müzikleri grubun solisti de olan Can Baydar tarafından yazılmış. İyi bir şarkı yazarı Can Baydar. “Ben Öldüm”ün peşi sıra “Hepsi Bu”, “Bana Bir Şarkı Söyle” ve “Çırpınırken” başta olmak üzere albümde meraklılarınca ezbere alınacak, konserlerde bağır çağır eşlik edilecek çok şarkı var.


Şarkıların yüksek enerjisi kadar grup elemanlarının stüdyo performansı ve albümün “sound”u da son derece parlak. Kendi türü içerisinde son zamanlarda yayımlanan en başarılı albüm olduğunu söyleyebilmek rahatlıkla mümkün.

TEMMUZ 2011

Kenan Doğulu - "Şans Meleğim"



Söz konusu Kenan Doğulu olunca tarafsız olabilmek biraz zor benim için. Çünkü başından beri Kenan Doğulu’nun müziğiyle başım hoş değil. Türk popuna anlamsız söz dizimlerini getirenlerin başında geldiğini düşünmemdir buna birinci sebep. İkincisi o “sahnesi iyi” teranesiyle herkesin ayılıp bayıldığı ultra-enerjik halleri, sürekli bütün elleri havada görmek isteğini yinelemesi (hatta bunu Eurovision sahnesinde bile yapması), sınırsız ve sonsuz sevimlilik halinin içimi daraltmasıdır.

Buraya kadarı çok öznel bir bakış açısı elbette. Yoksa çok seveni, beğeneni, dinleyeni olduğu inkâr edilemez bir pop yıldızıdır Kenan Doğulu ve bu gerçeğe benim öznel fikirlerimi beyan etmemle zeval gelmez. Baştan sona iyi albümler değil belki ama albümlerinde zaman zaman iyi şarkılar yaptığı da olmuş, beni bile şaşırtmıştır. Tabii bunda Ozan Doğulu’nun çok sağlam müzisyenliğinin payı yadsınamayacak kadar büyüktür.


Gelgelelim yeni albüm öncesi piyasaya sürülen yeni "single"ı “Şans Meleğim” için bu kadar iyimser olamayacağım.

Müzik dünyasında hem kendisine, hem de fikirlerine çok saygı duyduğum, çok değer verdiğim, gerçekten aklı başında sayılı adamlardan biri, geçtiğimiz günlerde aynen şöyle dedi bana: “Birileri Kenan Doğulu’ya artık kırk yaşına geldiğini hatırlatmalı!” İşte aradığım cümle tam da buydu. Aklımdan geçen, ama adını bir türlü koyamadığım teşhis.


Yani kırk yaşına gelmiş bu adam, hala yirmili yaşların taşkın hormonlarıyla bir kızın saçını bir sağa bir sola savurmasına baka baka doyamıyor, gözünü süze süze havalı havalı gülmesine hayran mı oluyor? Bu kadar mı?.. Bu adamın hayatta başka derdi, hayatla başka derdi yok mu? Daha ne kadar sarkıntılık edecek gözüne kestirdiği kızlara?

Evet tam da böyle düşünen, böyle yaşayan bir takım adamlar var. Onlar tam da Kenan Doğulu şarkılarının çalındığı gece kulüplerinde fink atıp duruyorlar her gece. Onlara tav olmaya hazır saçını bir sağa bir sola savuran kızlar da gani gani bahis konusu o kulüplerde. Peki Kenan Doğulu ve Kenan Doğulu’nun müziği bundan mı ibaret? Hiç büyümeyecek, hiç olgunlaşmayacak mı?


Şarkının ritmikliğine, dansa gelirliğine, o şahane altyapıya, elektronik seslere filan hiç itirazım yok. Gayet güncel, gayet “trendy” her şey. O çok zorlama “süper süper”ler bile hoş gelebilir kulağa biraz daha iyi niyetle dinlemeye gayret edilirse. Ama hepsi bu. Bir yerlerde çalarsa dans edip eşlik edebileceğim, ama asla kulağımda kulaklıklarla dinlemeyeceğim bir şarkı “Şans Meleğim”. Dinleyene de mani olmam, o ayrı.


TEMMUZ 2011

Murat Boz - "Aşklarım Büyük Benden"



Murat Boz, söz ve müziği Nil Karaibrahimgil’e ait “Aşkı Bulamam Ben”le, henüz “single”ların bu derece yaygın olmadığı günlerde, tek şarkılık bir çıkışla adım atmıştı profesyonel kariyerine. Epeyce de işe yaramıştı bu taktik. Ben kendi adıma, Tarkan’dan sonra ilk kez, neredeyse onun kadar ışıklı bir başka erkek şarkıcıyla, müstakbel bir “pop-star”la karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. Bir süre Tarkan’a vokal yapmıştı. Fiziği değil ama, şarkı söyleme stili fena halde Tarkan’a benziyordu. Ne gam! Nasılsa o etki geçer, o da kendi yolunu bulurdu zamanla.

Gerçekten de zamanla Murat Boz, artistik anlamda Tarkan’dan ayırdı yolunu. Ama bu (ne çare ki) kendi yolunu bulmasına yetmedi.

Murat Boz’un yeni albümü “Aşklarım Büyük Benden”, yakın bir tarihte yayımlandı ve yukarıda ileri sürdüğüm savın tuzu biberi oldu.


Boz’un uzun süredir şarkı topladığını biliyordum. Bu uzun süreli şarkı toplamalar, kolay kolay hiçbir şarkıyı beğenmemeler filan, tecrübeyle sabittir ki çoğu kez hayal kırıklığı yaratan albümlerle sonuçlanır. Çünkü o ne yapacağını bilememe hali, her şeyden biraz yapma yanılgısını ve tutarsızlığını beraberinde getirir.

Bu şarkı toplama yöntemi de bize ait bir yöntemdir aslına bakarsanız. Yurt dışında albüm kotarmanın iki belirgin yolu vardır. Ya şarkıcı olarak sizin bir ekibiniz vardır. Stüdyoya onlarla girer, bütün şarkıları aynı ekiple yaparsınız. Bu genellikle “rock” ve türevlerinde müzik yapanların yöntemidir.  Ya da farklı şarkıları birden fazla prodüktörle çalışırsınız; üç şarkıyı bir, iki şarkıyı bir başka prodüktör hazırlar. Yani siz kendinizi prodüktöre teslim edersiniz, aranjöre değil. Oysa bizde şarkıcının beğendiğini aranjör beğenmezse, genellikle o şarkı albüme girmez. İsmi büyük/büyütülmüş aranjörler, bestecilerden bile daha fazla kazanır, burunlarından kıl aldırmazlar. Kaldı ki prodüktörlük kavramı da tamamen başka bir anlam ifade eder.


Hal böyle olunca şarkıcı olmanın doğası gereği yüksek egoyla kuşanmış ve çevresinin de yoğun katkılarıyla kendi egosunun sarmalında gözleri bulutlanmış şarkıcılarımız, bir strateji, bir uzun vadeli plan, bir kalkınma programı dahilinde değil, günü kurtarma manevralarıyla yol alır, bundan ki sık sık tökezler, daha da fenası erken yorulurlar.

Bir kere Murat Boz çok yakışıklı bir genç adam. Rahatlıkla görsel anlamda bir ikona dönüşebilir/dönüştürülebilirdi bunca zamandır ki bu bir “pop-star”lık kriteridir zaten tek başına. Ne yazık ki benzersiz, göz alıcı, takip edilen, taklit edilen bir stili yok. Tam tersine, İstinye Park’a uğrasanız bir öğleden sonra, onlarca genç adamda benzerini görebileceğiniz bir stil/stilsizlikle alabildiğine sıradan. Görsel danışmanlığını yapan Eliz Sakuçoğlu’nun bu konuda ciddi anlamda kafa yorması gerekiyor.


Hadi diyelim ki görselliği özellikle geri plana itiyor, müziğiyle etki yaratmak istiyor. Bu defa da şarkıları bu tezin altını doldurmuyor. Yani bir Bülent Ortaçgil, bir Vedat Sakman, bilemediniz bir Levent Yüksel müziği yaparsınız da görsellik umurunuzda/umurumuzda olmaz. Ama henüz Boz’un müziği bu mesajı vermiyor. Koşulan kulvar, popülerin tam da ortası ise, Murat Boz’un görselliği de en az müziği kadar önemsemesi kaçınılmaz bir zorunluluk.

Bundan da daha önemlisi, daha ilk karşımıza  çıktığında hissettirdiği potansiyeli hemen hiç açığa çıkaramamış olması. Dans edemez mi mesela ya da neden etmez? Neden kliplerinde sadece ama sadece üç numaralı bakışını atmak, poz kesmekle yetinir? Emrah bile daha fazlasını yaptı bugüne dek.


Murat Boz’un yeni albümü de tamamen bu iddiasızlığın peşinden gidiyor. Şöyle dinleyenin diline dolanacak, pop tarihine bir Murat Boz “hit”i olarak geçecek, aman aman sarsıcı bir şarkı yok bu albümde. Boz’un Türk popunda bu şarkılarla kendini konumlandırdığı yer Gökhan Tepe’nin ve hatta Gökhan Özen’in hemen yanı başı. Yani ne uzar ne kısalır, sadece kendi (büyük yüzdeyle) ergen hayran kitlesini peşinden sürükler, bu da ona yeter gibi.

Albüme imza atan isimler az buz değil aslına bakarsanız. Cansu Kurtçu, Deniz Erten, Gülşah Tütüncü, Çisel Onat gibi son dönemin dikkat çekici şarkı yazarlarına Mert Ali İçelli, Fettah Can, Erdem Kınay gibi daha tecrübeli isimler de dahil olmuş ve belli ki herkes elinden geleni yapmış. Ama bütünü ortalamanın üzerine çıkmayan bir albümde ne kadar dinlerseniz dinleyin, daha parlak, daha çarpıcı bir şey değmiyor kulağınıza.


Reşit Gözdamla ve Bülent Ay’ın elinden çıkma “Hayat Öpücüğü”, albümde Soner Sarıkabadayı’nın yokluğunu aratmazken, “Soyadımsın” ve “Bize Kıyma” bir önceki albümün yavaş şarkılarından öteye götürmüyor Boz’u. “Aşkın Suçu Yok” da bir erkek Demet Akalın dinliyor, “Kalamam Arkadaş”ı, “Geri Dönüş Olsa”yı Murat Dalkılıç söylese ne fark ederdi diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Sözleri Gökhan Şahin, bestesi Emrah Karaduman imzalı “Bulmaca” Latin altyapısı ve farklı sözleri, Gülşah Tütüncü imzalı “Korkma” ise alaturka yapısıyla (her ne kadar Boz tarzının çok dışında tınlasa da) albümde nispeten farklı yerde duran şarkılar.

Böylesi yazılar yazmaktan çok hoşnut olduğumu söyleyemem. Harcanan emeği, sonucu ne olursa olsun takdir etmek ve taçlandırmak gerektiğini düşünenlerdenim. Ama bazen gerçekleri size en yakınınızdakiler değil, en uzağınızdakiler söyler. Ve o uzaktaki sese kulak vermek işe yarayabilir.


TEMMUZ 2011

Mabel Matiz - "Mabel Matiz"

BEN “MATİZ”İM , DÜNYA KEDER!


Müzik yazarları ve eleştirmenleri için alternatif olanı, az bilineni yazmak bir prestij meselesidir. Ne kadar ince ve seçkinci bir müzik algısına, öngörüsüne ve zevkine sahip olduklarını ispatın tek yolu gibidir bu, aslında her şeyden klişe tavır. Bundandır ki alternatifi yüceltmek adına çoğu kez tatsız, tuzsuz, renksiz, ruhsuz isimlere/işlere fazladan prim verilir. Sanat için sanat yapılmış, ne ki seyircinin bir nebze ilgisine mazhar olamamış filmleri yere göğe sığdıramayan sinema eleştirmenleri gibi, müzik eleştirmenleri de çoğu zaman kendileri yazar, kendileri dinlerler.

Türkiye’de Hey dergisinden bu yana uzun soluklu ve yüksek tirajlı bir müzik dergisinin hayata geçememesinin, büyük iddialarla yayın hayatına başlayan müzik dergilerinin bir bir kapanmasının sebebi de budur. Tamamen “teenage” duyarlılıklarıyla, posterle, çıkartmayla okuyucu tavlamaya çalışanları bir yana koyarsak, eli yüzü düzgün müzik dergilerinin hemen hepsi memlekette sadece “rock” müzik ve alternatif işler yapılıyor ve dinleniyormuş sanrısında içeriklerle yayımlandı sürekli. Bu dergilerin yazarları da, editörleri de popüler olandan bucak bucak kaçtılar, adeta utandılar yazmaya.

Sözgelimi ülkede en çok satan albümler Serdar Ortaç, İsmail YK ve Demet Akalın’a aitken, Rolling Stones’un yayın hayatı boyunca herhangi bir sayısında bu üç isimden birinin kapak yapıldığına şahit olmadık. Kapaktan geçtim, bir haber, bir röportaj, bir albüm eleştirisi?.. Mümkün değil! Popülerin tam ortasında duran isimler, zamanla birer birer kapanacak o dergilerde sadece alay ve küçümseme konusu olarak yer bulabilmişlerdi çünkü.

Üretilen, yazılan, çekilen, kaydedilen, yayımlanan ve piyasaya sürülen üzerine sürekli ahkam kesiyorsanız, günün birinde ortalamanın beğenisinden uzaklaşma, herkes tarafından sevileni küçümseme eğilimi kaçınılmaz oluyor galiba.

Bu kaygılarla büyütülmüş, şişirilmiş, kağıt üzerinde tozu dumana kattığı halde, ortalama müzik dinleyicisinin semtine bile uğramamış alternatif işlere mesafeli durmuşumdur hep bu yüzden. Bu yanılsamanın içinde olmaktan, hele ki alternatif olayım derken çer çöp olmuşu bile popüler olandan koşulsuz şartsız yeğ tutan elitizmin bir parçası haline gelmekten hep çekindim. Bilerek ve isteyerek, ana akım üzerine kalem oynatırken, alternatif olanı ancak gerçekten iyiyse, gerçekten üstünse ve gerçekten önemliyse dinlemeyi ve yazmayı tercih ettim.

Bu girizgahtan sonra şimdi gelelim asıl mevzua. Mabel Matiz, müzik piyasası için gayet bereketi bol geçmekte olan 2011 yılında, ardı ardına yayımlanmış bir dolu albüm arasında ayrı bir yere konulacak, sadece bu yıl değil, yıllar boyunca, geniş zamanlara yayılarak dinlenilecek bir albümle çıkıp geldi ve taşları yerinden oynattı. Haberimiz bu.


Evet, Mabel Matiz’in kendi adını taşıyan bu ilk albümü, alternatif bir albüm. Hem de belki de bir on beş-yirmi yıldır; yani o seksenlerin katran karasında hayat bulup sesini duyurabilen Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Kumdan Kaleler, Mozaik ve benzerlerinden bu yana yapılmış en iyi alternatif albüm.

Bir kere Mabel Matiz’in genç yaşına rağmen çok ama çok güçlü bir yazı dili ve ondan hiç de aşağı kalmayan bir müzik dili var. Bu enlem ve boylamda şarkı cümleleri kurmak, nicelerinin olgun yaşta bile sahip olamadığı bir yeti. Muhalif ama didaktik politik değil, felsefi ama filozof değil, acıklı ama “ağlak” değil, eğlenceli ama sulu zırtlak değil.

Mabel Matiz’in bir değil, bir çok bildiği var. Ve bunları kendi imlâsında, kendi zengin melodik lisanında şarkılıyor. Ne “rock”çıyım diye kasmış, ne romantik serseriliğe, ne ağır abiliğe soyunmuş, ne de entelektüel sayıklamalarla ayaklarını yerden kesmiş. Bu genç adam, piyasada makbul rollerden birine bürünmeden kendi çıplak gerçekliğiyle duruyor karşımızda ve bu albüm en çok da bu yüzden diğerlerinden ayırt dilebiliyor.


Bu albümü dinlerken “Elinde bir paslı makas, kestikçe zaman, uzuyor acının saçları”, “Tırnak kontrollerini sevmedim hiç aslında, şefkatten uzattım hep ellerimi” ve benzeri bir dolu düşünen, düşündüren, kalp oyan, acı çıkaran, kan oturtan cümleyle başa çıkmanız gerekecek ki, muhtemelen başa çıkamaz hale geleceksiniz bir süre sonra. Şarkılara eşlik edebilmek için çok uzun, çok ağır dinlemeniz gerekecek. Gözünüz korkmasın yine de. Bu anlamda ne kadar hazmı zorsa, müzikal anlamda da o kadar kolay tadılacak şarkılar Mabel’in şarkıları. Sihri de burada zaten.

Belli ki müzikal birikimini uzaklardan değil, bu topraktan, bu havadan, bu sulardan almış. Albüm kartonetindeki teşekkür yazısında Sezen Aksu’ya (Serçe), Yıldız Tilbe’ye (Tilbe) ve Nazan Öncel’e (Sokak Kızı) teşekkür etmesi boşuna değil. Şarkı sözlerinin satır aralarından okunabilen şiirli etkileşimler de belirgin bir şekilde bu aidiyet duygusunun izlerini sürüyor.

Mabel’in sesi ilk dinleyişte Nejat Yavaşoğulları ile Murat Yılmazyıldırım arasında bir yerlerde tınlıyor kulağınıza. Hani bazı insanlar için “güzel değil ama havalı” derler. Bebek gibi bir yüzü, ideal bir fiziği yoktur ama bir “aura”sı vardır, karizmatiktir, etkiler, kendine hayran bıraktırır. İnsan sesleri için de mümkün galiba bunu söylemek. Bildik kriterlerle değerlendirdiğinizde, Mabel’in sesi güzel değil ama çok karizmatik ve etkileyici. Şarkı sözlerinin yer yer rahatsız edici etkisi, Mabel’in sesinde demleniyor, anlam buluyor bu sayede. Sanki pürüzsüz, çapaksız, billur gibi bir sesle sanki eksilirmiş gibi bu şarkılar. Oysa bu haliyle tam yerinden dokunuyor.


Albüm aynı zamanda ilk klip şarkısı olarak da seçilen “Arafta” ile başlıyor. On iki şarkı arasında en etkileyici olanı hiç kuşkusuz bu. Aynı yoldan yürüyen “Filler ve Çimen” ve “Kül Hece”nin ardından “Söylese O Ben Söyleyemem”le Ege/Balkan sularında dolaşmaya çıkıyor Mabel.

Derken “Mori’nin Meyhanesi” başlıyor.  Ayçiçeklerinin yüzünü güneşe döndüğü nemli , sarı yeşil bir öğleden sonra Trakya’dan yola çıkan bu şarkı, çocukluğumuzun siyah beyaz Pazar sabahı filmlerinden ezber ettiğimiz vahşi Batı kovboy kasabalarından birinde, iki kanatlı kapısı iki yöne de açılabilen, içki kokulu, ter kokulu, tozlu bir bardan taşan yersiz bir “country” şarkısıyla buluşuyor. İçinden meyhane geçen, Trakyalı  bir şarkının West Virginia kırsalına uğraması, Mabel Matiz müziğinin uçsuz bucaksızlığına ispat gibi.   

Mabel’in gerçek adı Fatih Karaca. Çok etkilendiği “Kumral Tuna Mavi Ada” roman kahramanı Tuna’nın takma adını kendine ad olarak seçerken, “çok sarhoş, düşkün kimse”  anlamına gelen “matiz” kelimesini de soyadının yerine koymuş Mabel. Akdeniz güneşinin ısıttığı çocukluğu ve ilk gençliği Mersin’de, Erdemli kasabasında geçmiş. Daha o zamanlar başlayan müzik tutkusu ise, gitar çalıp şarkı söylemeye, zaman içerisinde kendi şarkılarını yazmaya doğru götürmüş onu.


2003 yılında üniversite okumak için geldiği İstanbul’da bir yandan bir diş hekimi diploması alabilmek için uğraşırken, bir yandan da müziğe sarılmış dört elle. Yazdığı şarkılara yaptığı ev kayıtlarını internet ortamında paylaşmaya başlamış.

Buraya kadar klişe bir seyir izleyen hikayesinin (gitar çalan, geceleri küçük barlarda şarkı söyleyerek masraflarını çıkaran üniversite öğrencisi) dönüm noktası ise, menajer Engin Akıncı ile tanışması olmuş. Mabel’in amatörlükten profesyonelliğe geçişi, şarkılarının birer “demo”dan bir albüme dönüşmesi işte tam da bu noktadan sonra gerçekleşiyor. Alper Gemici ve Alper Erinç’le stüdyoya giriyorlar ve ortaya bu albüm çıkıyor.

Bu zamanda yeni bir ismi yoktan var etmek, büyük büyük müzik firmalarının bile iki kere düşünerek kalkıştığı bir işken, Engin Akıncı’nın tek başına bu riskin altına girmesi ve Mabel Matiz adını internet ortamından popüler müzik piyasasına taşıması yürekli, gözü kara, ne çok alkışlansa da yetmeyecek bir cesaret. Kaybetmenin kazanmaya kıyasla yüksek ihtimal taşıdığı bu kumar, belki çok kısa vadede değil ama, zaman içerisinde mutlaka Akıncı’nın kar hanesine (ama başarı, ama para olarak)yazılacak; iş ki birbirlerinin elini bırakmasınlar.


Engin Akıncı’nın Mabel projesini tanıtırken kullandığı dozunda, nazik, rahatsızlık vermeyen, taciz etmeyen, etki yaratan, merak uyandıran ama yormayan üslubu, taktiği, sakin ve kararlı yürüyüşü, onunla aynı işi yapan nice kocaman kocaman isime/firmaya, “bu alemde “PR” böyle de yapılır, yapılabilir”i göstermesi açısından ciddi bir ders olmalı.   

Albüm kartonetine şarkıların yazıldığı tarihler ve yerler de not düşülmüş. Söz gelimi, albümdeki en çarpıcı şarkılardan biri olan “Öteki”, 2007 yılında Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdunda yazılmış. Bu notlar şarkıların gerçekliğini, hayatın içindenliğini teyit eder gibi. Öyle ki “Öteki”, bir öğrenci yurdunda kalan genç adamın, dışındaki dünyaya bakışını onun gözlerinden gösteren bir şarkı. Tıpkı hemen ardından gelen “Barışırsa Ruhum”un Mabel’in halen yaşamakta olduğu Cihangir’de yazılmış olması gibi. O genç adam, biraz büyüdüğünde, dışarıdan baktığı hayata bu defa içeriden şahit yazıldığı; yani daha fazla farkında olduğunda, “dişleriniz canıma batıyor, ama can da uçucu” diyecek kadar öfkeli ama aldırmaz, bitmeyeceğini bildiği bir şarkıya döküyor içini.


“Peruk Gibi Hüzünlü”, Mabel tarafından Yalçın Tosun’un şiirinden bestelenmiş ve Aysel Gürel’e ithaf edilmiş. Peruk denilen şeyin hüznünü şeker pembesi, fıstık yeşili, ateş kırmızısı ve daha ne alengirli renklerde, onurlu bir delilik nişanesi gibi taşımış Aysel Gürel’in dağ deviren, duvar yıkan, ateş çıkaran şiirinin acısını, tadını, zekâsını taşıyor bu şarkı. Şarkı, şiire, şiir Aysel’e yakışıyor.

“Matiz’in Şarkısı”nda yine Balkanlara düşüyor yolumuz, “Hercai Menekşe” ise Ege havalarından çalıyor. Her iki şarkıdaki hüzünlü neşe, Mabel’in bir karakteristiği olarak en çok bu arada yürüyor dinleyenin kulaklarına, oradan da kalbine.

Birhan Keskin’in şiirinden müziklenmiş “Zaman” albümün bir başka ağır vurgunu. Şiirle şarkının ortak sırrına erebilmiş, az bulunur şarkılardan.


Son sıradaki kayıt, Mabel’in 2008 yılında Firuzağa Kahvesi’nde yazıp, Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu A Blok, 125 numaralı odada kaydettiği bir şarkı. Bu kayıt albümde aynen kullanılmış ve şarkı stüdyoda yeniden kaydedilmemiş. Bu bir sürpriz, bir “hidden track” etkisi yaratıyor tam da albümün sonuna ulaşmışken. Keşke kaydın dip seslerini temizleme gayretiyle sesin bu kadar dijitalleşmesine izin verilmese, orijinal kayıt bütün kusurlarıyla kullanılsaymış. Çok daha etkileyici olabilirmiş.

Albüm kapağında yer alan pastel boya Mabel Matiz portresi Fatih Öz tarafından yapılmış ve albümün siyah saçlı ama renkli bakışlı tavrını neredeyse kelimesi kelimesine özetlemiş. Kartonetteki el yazıları ise bizzat Mabel tarafından yazılmış. Grafik tasarım ve illüstrasyonlar son derece şık ve yerli yerinde.

Merak edip alır ya da bir şekilde dinlerseniz albümü, sakın acele etmeyin. Tıpkı ilk sayfaları sıkıcı gelen kitaplar gibi, biraz sabır, emek ve zaman harcamanız gerekebilir Mabel’in dünyasına girebilmek için. Ama girdikten sonra göreceksiniz ki hayata anlam, değer, kıymet, renk, ümit, umut, heyecan katan romanlar, öyküler, şiirler, filmler, resimler gibi iyi gelecek Mabel’in şarkıları. Kim bilir, “matiz” bile olabilirsiniz hiç farkında olmadan. Demedi demeyin!

TEMMUZ 2011

Sezen Aksu - "Öptüm"

BAŞKA SEZEN YOK!


Sezen Aksu’nun son dönem albümlerinin hepsinde temel iki problem var. Bunlardan biri, her geçen gün daha bilge, daha ermiş, daha muzip, daha ezber bozan, daha acılı ve daha neşeli bir kadının, kalemden kağıttan taşan, her bir satırı ayrı bir manifesto yazan şarkı sözleri. Yükünü tutmuş kiraz dalları gibi; çok bereketli, ama her an kırılabilir ve dökülüp taşan kirazlar heba olabilir. Yer yer kırılıyor da o dallar nitekim. Çünkü kimsenin bunca sözü duyacak, dinleyecek, anlayacak vakti yok. Nicedir bu ülkede insanlar ya aşkına, ya ayrılığına, ya mutsuzluğuna ya da eğlencesine eşlik etsin diye dinliyor şarkıları. Herkes kendini duymak istiyor; kimsenin başkasını dinleyesi yok. Hal böyle olunca da Sezen’in en eğlenceli şarkısında bile ince ince kanayan, kanatan ağır okkalı cümleleri kolay yenilip yutulmuyor.

Son on yıldır Sezen şarkılarında söz söyleme derdinin bestenin önüne geçmesi bu sorunun daha çok göze batmasına neden oldu. Onno Tunç ve Uzay Hepari gibi iki büyük müzisyeni ardı ardına kaybetmesinin onu iyi beste üretme konusunda yapayalnız bırakmış olması da cabası.

Bir diğer problem ise “Sen Ağlama” albümüyle birlikte farklı bir teknikle kullanmaya başladığı sesinin çok daha kalbe dokunur hale geldiği halde, zaman içerisinde ciddi bir deformasyona uğraması. Bunda geçirdiği rahatsızlığın da büyük etkisi vardı. Çok çetrefilli yollardan, dar geçitlerden, asma köprülerden, dikenli tellerden geçerek, çok zengin bir müzik sofrasından beslenen şarkıları, söylerken yine kendini zorlar olmuştu kimi zaman.


Konserlerde bu durum kimsenin umuru olmuyordu; orada başka bir sihir vardı çünkü, detonenin, surtonenin ve bilumum teknik hata tabirinin anlamını yitirdiği bir gerçek üstülük, bir ayin duygusu. Ama iş stüdyoya gelince, illa ki bir müdahale gerekiyordu. Nitekim yıllar içerisinde gelişen bilumum teknoloji ürünü marifetiyle de Sezen’in sesi her albümde biraz daha hatasız, çapaksız duyulur oldu. Ne var ki bu defa da birbirine kaynaştırılmış kelimeler, üzerinde oynanmış inişler, çıkışlar, geri dönüşler, kesilip yapıştırılmış cümlelerin toplamından, duygusunu değil belki ama, gerçekliğini yitirmiş bir sese dönüştü. Bilgisayarla çalınmış bir enstrüman etkisi veriyordu yer yer. Yazık ki bunu engelleyecek bir teknoloji de henüz icat edilmemişti.

Özellikle “Deniz Yıldızı” albümünde bu durumun tavan yaptığı görülebilir. Ve ben biliyorum ki çok kişi, her bir cümlesi dolu dolu sözlerle yüklü o şarkıları, o koyu akışkan sesten dinlemekten çok hoşnut kalmadı. Hatta albüm ilk yayınlandığında herkesin ortak şikayeti, sözlerin net anlaşılamamasıydı.

Buna karşın bu saydıklarımın ezip geçemediği çok kocaman bir gerçek de var ki; Sezen Aksu bu ülkenin görüp göreceği en iyi şarkı yazarlarından biridir. Sadece bir şarkı yazarı da değildir üstelik; Aşık Veysel, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal ve daha nicesiyle yüzyıllar boyu sürmüş aşık geleneğimizin de devamıdır. Tıpkı Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş, Bülent Ortaçgil gibi özeldir, kıymetlidir, eşsizdir.


Elbette kimsenin tabulaştırılmasını, dokunulmaz kılınmasını savunacak değilim. Ama kıymet bilirlik denen şeyin altını da kalın kalın çizmek gerekiyor. Bugünden sonra hiç de iler tutar işler yapmasa, hiçbir şey üretmese, hatta tamamen saçmalasa bile, bu onun yetmişlerden bu yana hayatlarımıza kattıklarını değersiz kılmaz. Ben Sezen Aksu’yu her hal ve şartla tolere edebilirim. Bir zamanlar yaptıkları hatırına mı? Evet, tamamen onun hatırına! Çünkü biliyorum ki ondan bir tane daha yok. Çünkü o kıymetli. Çünkü bugüne dek yaptıkları ile bile yaşam boyu saygı gösterilmeyi hak ediyor.

Sevdiğiniz bir dostunuzun kurduğu bir cümleyle, yeni tanıştığınız birinin kurduğu bir cümle, kelimesi kelimesine aynı olsa bile, aynı tonda tınlamaz kulağınızda. Neden? Çünkü biriyle eski yaşanmışlıklarınız vardır. Huyunu, suyunu, neyi, niye söylediğini, neden söylediğini bilir, anlar, ya da en azından anlamaya çalışırsınız. Oysa diğerine karşı temkinlisinizdir. Aranızdaki henüz aşılamamış mesafe, dinlemelere de, anlamalara da ket vurur. Şimdi o dostun Sezen olduğunu düşünün. Sonra da bu albümün piyasaya yeni çıkmış birinin ilk albümü olduğunu düşünün.

İşte budur Sezen’i tolere etmemin sebebi. Yaptığını beğenip beğenmemeye karar vermeden önce düşünmem, kafa yormam, anlamam, bunu neden böyle yaptığını kavramam gerekenlerdir Sezen. Bir kalemde silip atamam. Çünkü onunla yaşanmışlıklarım vardır, huyunu, suyunu bilirim. Ve bunun adı asla müritlik, koşulsuz şartsız kabullenme ya da tapınma değildir. Bir fincan kahvenin değil belki ama, bir dolu şarkının hatırıdır ve kırk yıl değil, bir ömür sürmesi de olağandır.

Sezen Aksu’nun yeni albümü “Öptüm” geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü ve raflara düştüğü gün bir telaş dinlenilmiş olsa gerek ki, her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Seven de vardı, sevmeyen de. İşin enteresan tarafı, her iki uçta da abartının tavan yapmış olması idi. Ortası yoktu yani. Ya sevmek ya da nefret etmekti sanki seçenekler ve herkes birini seçmişti.


Sevmeyenlerin temel dayanağı albümün beklentilerini karşılamaması, eski Sezen’i aratması idi. Oysa Sezen hiçbir zaman eski Sezen olmadı ki. O hep başka bir şey denedi. Kariyerini tutan formüller üzerine inşa etmedi. Her şeyden beslendi, her gördüğünü, duyduğunu, okuduğunu biriktirdi, eleğinden geçirdi, yeniden şekillendirdi ve önümüze sundu. Bu önerilerinin kimi kabul gördü, kimi anlaşılamadı, kenara itildi. Ama zaten onun artık bizim beğendiğimiz gibi şarkılar yazma zorunluluğu da, derdi de yoktu. O bizi değil, biz onu anlamaya çalışacaktık, popülerden arınmış sanatı sanat yapan tam da buydu çünkü.

Sezen bu saatten sonra bizi dans ettirmek, hoplatmak zorunda değil. Tepeden tırnağa aşk şarkılarıyla aşık etmek, acıtmak, içlendirmek zorunda da değil. Şarkılarıyla siyasi bir misyon sahibi olmasına da gerek yok, sosyal sorumluluk almasına da. İçinden ne geliyorsa, bize neyi, nasıl anlatmak istiyorsa onu, o şekilde anlatma lüksüne çoktan sahip oldu. Biz dinleriz, anlarız, anlamayız, alırız, almayız ama bu nedenle Sezen’i suçlayamayız. Tıpkı bu nedenle hiçbir sanatçıyı suçlayamayacağımız gibi.


Albüm daha piyasa çıkmadan gelen haberlerde Sezen’in bu defa çoğunlukla hareketli ve güleç yüzlü şarkılar yaptığı yolundaydı. Nitekim internete düşen kapak tasarımı da bu haberi doğruluyordu. Ama alıp dinleyince pek de olmadığı ortaya çıktı. Tipik bir Sezen albümü bu. Yani düğün ve cenaze peşi sıra. Ne hüzün ne de eğlence mutlak gerçeklik. Şarkıların hayattan alacağı da var, hayata vereceği de. Bazen bir küçük kız çocuğu söylüyor sözünü, derken ellilerinde bir kadın alıyor lafı ağzından. Yaşadığının ağır işçisi, az bulunur incelikte bir işçilikle döküyor kelimelere sezdiklerini. Şöyle bir durup dinlemelik şarkılar bunlar. Yürürken, geçerken, giderken, koşarken, koşuştururken dinlenecek şarkılar değil. Anlamadığınızla, beğenmediğinizi sandığınızla kalırsınız yoksa. Albümü bir avazda çalakalem geçenlerin bunu atladıklarını, acele ettiklerini düşünüyorum bu yüzden.

Albümün en “kolay” şarkısı hemen açılışta karşımıza çıkan “Unuttun mu Beni?”  Yetmiş sonu seksen başı müziğinin şahı “ryhtm-box” ve elektro gitar ikilisine (ve biraz da Amy Winehouse’a) selam çakan düzenlemesi ve acıklı bir aşk öyküsü sözleriyle kulağı kolay yakalıyor. Şarkıyı bir çokları gibi ben de ilk kez Kral TV Müzik Ödülleri gecesinde dinlediğimde; “Acaba Sezen’in Nazan Öncel’den aldığı şarkı bu mu?” diye düşünmüştüm. Öyle de bir Nazan Öncel kalıbı var bu şarkıda. Yukarıda bahsi geçen ağır sözler yerine “avare-divane” gibi çok da dile pelesenk kafiyelere tutunuyor olması, boşuna değil. Tam da kolay olsun diye yapılmış gibi.



İkinci şarkı “Arkadaş Şarkısını Duyunca” ise tam tersine, sözleriyle vuruyor. “Selâ verilince” ve bunu duyunca, öleni hiç tanımıyor olsanız da teninize değen ürpertinin, kalbinize düşen hüznün ilk kez bir şarkı cümlesinde dillendirilmesi bile tek başına çok etkileyici. Bir şarkının başka bir şarkıya saygı selamı göndermesi de öyle. Hele ki saygı selamı gönderilen şarkı bir devrin, bir dönemin ve dahası, erken yitirilmiş bir yarın umudunun yorgun tanığı iken. 

Üçüncü sırada yer alan “Ballı”, bahis konusu Nazan Öncel şarkısı. Albümün bütünüyle kan bağı taşımayan bu şarkı, aynı şehrin (İzmir’in) havasından beslenmiş iki müzisyenin, sanki biraz da zorlama arkadaşlığının nişanesi gibi duruyor albümde. Ne Sezen’in Nazan’a, ne de Nazan’ın Sezen’e ihtiyacı var aslında. Buna karşın “Ballı” her ikisinin müzikal kimliğinde en belirgin ortak payda olan muziplikten ziyadesiyle nasibini almış, eğlenceli bir şarkı. Ben kendi adıma bu ortaklıktan daha ters köşe bir imla, hatta düpedüz bir tokat bekliyordum. Belki bunu bir düete sakladılar, belki de yasak savdılar, bilinmez.


Albümün kolay algılanır şarkıları ilk dörde yerleştirilmiş ya; sırada yer alan “Vay” da bu kategoride. Dinleyip de üzerine alınmayacak, dertlenmeyecek kimse zor çıkar bu topraklardan. “Yine mi keder,” derseniz, “Çileli başım,” derseniz, bundan mutlaka herkes sebeplenir. Mithat Can Özer imzalı sağlam düzenleme, şarkıyı maksadından başka bir yere çekiyor ve iyi de yapıyor. Çünkü hüznün bu hali de çok yakışıyor Sezen’in sesine; feryatsız, figansız, ağıtsız hali.

“Ayar” tıpkı “Oh Oh” gibi, “Çakkıdı” gibi, “Adem Olan Anlar” gibi , Sezen Aksu’nun hem eğlenceli hem de ağır laf çakan, kara mizah şarkılarının iki bin onlu yıllar versiyonu olmuş. Bu dünyanın, bu ülkenin, bu zamanın, bugünün gidişatına dair çok sert, çok radikal cümleleri bir maç tezahüratı coşkusunda zerk ediyor; sezdirmeden ama aslında gözümüze soka soka. Bunu yetmişlerde Şanar – Oktay Yurdatapan biraderler yapar, hem çok da iyi yapar, hatta bazen kendi yazdıkları şarkılarla bile dalga geçerlerdi. (“Dünya dönüyor, sen ne dersen de, kim demiş hep böyle döner, haydi canım sen de!”) Zamanın ruhuna (üstelik tam da içinde, ortasındayken) bu kadar dışarıdan bakabilmek, bu kadar yabancılaşabilmek hiç hafife alınacak bir şey değil. Yapabilen beri gelsin.

“Ayar”ın Mithat Can Özer tarafından yapılan ve genç dinleyicinin kulaklarını okşayacak düzenlemesi, sözlerin zor taşınır yükünü hafifletiyor hafifletmesine ama, “Lalalalala”larla zorlanan tezahürat coşkusunun stadyumlarda karşılığını bulacağını zannetmiyorum. Bildik bileli taraftar kendi şarkılarını kendi seçti çünkü; bu maksatla/hesapla yapılan şarkıların çok ama çok azı benimsendi, dile düştü.  


Altıncı şarkı “Sayım”, Sezen Aksu tarafından bestelenmiş bir Cemal Süreya şiiri. Şiiri kendi melodik yapısını ve iç ritmini bozmadan şarkıya dönüştürme meselesi Sezen’in uzun yıllardır dert ettiği bir şey. Bunu sık sık da söyler. Nitekim pop müzik tarihinde, özellikle de popun deneysel, yenilikçi, politik, protest, (hadi o kelimeyi de kullanayım madem) “özgün” kanadında canına okunmuş, hatta ırzına geçilmiş şiir sayısı çok, hem de pek çoktur (Onur Akın’ın Nazım dizelerini bıçakladığı “Seviyorum Seni” başta olmak üzere.) 

Sezen Aksu’nun gerek kendi bestelediği, gerekse birlikte çalıştığı müzisyenlere bestelemesini önerdiği şiirlerin hepsinden gayet hakkaniyetli şarkılar çıktı bugüne dek. Şiirin de, şairinde hakkını yemeyen şarkılardı bunlar. “Şinanay”, “Namus”, “Çocuklar Gibi”, “Deli Kızın Türküsü”, “Denge” ve daha nicesi… Belki bir tek Kemal Burkay’ın şarkıya dönüştürülürken sterilize edilen, dizeleri ayıklanan “Gülümse”sini bu genellemenin dışında tutabiliriz.

Cemal Süreya’nın “Sayım”ında ise şarkının şiir yanı ağır basıyor gibi. Sezen bu şiirin bestesi için yıllardır uğraştığını ve en nihayet bu halini içine sindirdiğini söylüyor ama, şarkıya gelirliği epeyce düşük bu şiirin, içine sindirdiği haliyle bile Sezen’i zorladığı hissediliyor. Kolay sevilecek bir şarkı değil. Hele klasik Sezen şarkılarını sevenler için zorlu bir deneyim “Sayım”. Ama bir kez sevildim mi de eli hiç bırakılmayacak, bir dua gibi ezberde tutulacak, asri zamanda handiyse sıradanlaştırılmış, ucuzlatılmış aşkı az bulunur bir imlayla yeniden yazan cümleleriyle Sezen’in sesinden kalbe kazınacak bir şarkı.

Sıradaki iki şarkının ikisi de yine Sezen Aksu bestesi, ancak bu defa şarkı sözleri Yıldırım Türker imzası taşıyor. “Acıtmışım Canını Sevdikçe” ne kadar can acıtıcıysa, “Kaçırıcam Seni” de o kadar orta halli geliyor kulağa.

“Acıtmışım Canını Sevdikçe”, albümün yüksek doz hüzün içeren şarkılarından biri. İlk dinleyişte kolay algılanmasa da, uzun vadede hatırlanan şarkılardan biri olacak gibi duruyor. “Kaçırıcam Seni” ise adı itibariyle muzip bir Sezen şarkısı beklentisi uyandırsa da, hiç de öyle değil.

Bossanova/ rumba/tango sularında gezmeyi seviyor Sezen. Son albümlerinde böylesi bir ya da iki şarkı çıktı/çıkıyor mutlaka karşımıza. Bu şarkı da o kontenjandan girmiş olmalı albüme. İnsanın içini ferahlatan, ılık esintili, limon kokulu, huzurlu bir melodi ve bu meyanda bir düzenlemeyle yükselen şarkıyı, şiir yüklü sözleri yoruyor.

“Serserpe uzanmak”, “doludizgin sevişmek”, “salkım söğüt” gibi Nazım Hikmet imgelerinin uçuştuğu şarkı sözleri iki bin onlu yıllara değil, kırklı ellili yıllara ait bir dünyadan dökülmüş gibi; idealize, hatta yer yer klişeye düşecek kadar şairane.


“Aşka Şükrederim”, Sezen’in bildik iç döküşlerinden biri gibi. Sezen’i Sezen yapan kendini yalansız dolansız, en saf ve en katıksız haliyle döküp saçıvermesi değil mi en çok? Ve bunu sadece şarkılarıyla yapıyor olması?.. İşte bu şarkı da onlardan.

Samimiyetle sorguluyor, ölçüyor, tartıyor ve herkes kadar çözemediği sırrı, öylece anlatıyor. Yalansız, dolansız… Bu anlamda kulağa çok gelen “Aşka Şükrederim”in “Ağlarım seve seve” diye sürüp giden nakaratında sıradanlaşıyor olması üzücü çünkü çok etkili bir şarkının kapısından dönüyor Sezen aniden. Hevesimiz kursağımızda kalıyor.

Son sırada yer alan “Ah Felek Yordun Beni”, albümde en sevdiğim şarkılardan biri oldu. Muzip filan da değil, düpedüz matrak bir şarkı bu. Kendiyle yüzleşen, halleşen (ya da halleşemeyen) ve işi biraz da dalgaya vuran kadının hezeyanları hem çok eğlenceli, hem de zehir zemberek. Eh az biraz halay ritmine de meyliniz, sempatiniz varsa benim gibi, tadına doyulmuyor dinlemelerin. Bu anlamda biraz “Onu Alma Beni Al”ın izini sürer gibi bu şarkı ama sözleri itibariyle onun kadar kolay dile düşmesi pek ihtimal dahilinde değil.


Albümün “hidden track” yani gizli şarkısı ise “Ah Felek Yordun Beni”nin bitişinden birkaç dakika sonra çalmaya başlıyor ve karşımıza “Unuttun mu Beni?”nin “demo” kaydı çıkıyor. Tek bir gitar eşliğinde, ara nağmeleri de “dın dın dın” diyerek söylüyor şarkıyı Sezen. Artık bu hali başkasına dinletmek için mi yoksa aranjöre vermek için mi yapılmış, bilinmez, çünkü Sezen kaydın sonunda “Anlar herhalde o,” diyerek muhtemelen şarkıyı dinleyecek birinden bahsediyor.

Bu kaydın  böylece, olduğu gibi albüme konulmuş olması hem hoş bir sürpriz oluyor dinleyene, hem de meraklısına bulunmaz bir arşivlik malzeme. Şu veya bu şekilde Sezen’in stüdyosunun havasını koklamak da, o özele şahit yazılmak da yürek hoplatıyor.

Kötü bir albüm mü? Elbette değil! Sıkıcı mı? Bu, albümden ne beklediğinize bağlı. Eğer Sezen’i günümüz popüler müziği içerisinde konumlandırmaya çalışır ve onun şarkılarıyla Demet Akalın’ın, Bengü’nün, Gülşen’in, Hande Yener’in şarkılarını aynı kefeye koyarsanız evet, Sezen şarkıları sizi ciddi manada sıkabilir. Ama zaten böyle bir beklentiniz varsa, diğerleri size yetecektir; Sezen dinlemeseniz de olur.

Albüm kartonet tasarımının ve daha önce denenmemiş, farklı ve belli ki daha maliyetli (ama yine de plastik) CD kutusunun albenisi gayet yüksek. Yağmur Kızılok tarafından çekilmiş kapak resimleri ise çok güzel. Sezen uzun yıllardır hiç bu kadar güzel ve doğal görüntülenememişti.

Hiçbir Sezen albümü “önce bir dinleyeyim de, beğenirsem alırım” albümlerinden olmadı benim için. Hep hemen alınmalıydı. Biliyorum ki bir çok kişi için de bu böyle. Her kafadan bir ses çıkıyor, ortalık çok kalabalık. Bu kalabalıktan çıkan gürültünün içinde ne dediğine özellikle kulak vereceğimiz çok az insan var. Bu yüzden alın ve dinleyin. Başka Sezen yok!

HAZİRAN 2011