Bu Blogda Ara

20 Aralık 2012 Perşembe

Funda - "Moda"

(10 Aralık 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Türkiye’de doğan, Belçika’da büyüyen, orada bugüne dek üç de tekli yayımlayarak adını duyuran Funda’nın Türkiye pazarına yönelik ilk solo albümü “Moda”, geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle piyasaya çıktı.

Avrupa ülkelerine çalışmak üzere giden ve zamanla oraya yerleşen Türk vatandaşlarının orada doğup büyüyen ve müzik alanında kariyer edinen üçüncü kuşağından gençlerle biz ‘90’lı yıllarda tanışmaya başladık. Bugün Rafet El Roman’dan “Ah Canım” Ahmet’e, Atiye’den Eylem’e Türk popüler müziğinde bir şekilde ismini duyurmuş çok sayıda şarkıcımız var. Funda da bu zincirin son halkası ve tıpkı zincirin diğer halkaları o da gibi yurt dışında yaşamanın ve müziğe orada adım atmanın artıları kadar eksileri de cebinde taşıyarak Türk müzik piyasasına giriş yapıyor.


Beş şarkıdan oluşan albümde, üç “remix” ve bir de İngilizce sözlü versiyon var. Albümün prodüktörü  de olan İskender Paydaş, yanı sıra iki şarkının bestesini, dört şarkının aranjörlüğünü yapmakla kalmamış, bir de “Boşver” adlı şarkıda Funda’ya vokalde eşlik etmiş. Yıllardır müzik piyasasının içinde olan İskender Paydaş’ı ilk kez bu albümde şarkı söylerken duyuyoruz. Albümde “Boşver”in Belçika’da tekli olarak piyasaya sürülen “Stand Up” adlı İngilizce versiyonu da var.

Yurt dışında müziğe adım atmış olmanın en büyük avantajı hiç kuşkusuz, Türk popüler müziğinin dünyadaki tüm müzikal gelişmelerden azade, kendi kısır döngüsünde dönenip duran kurallarını dert etmiyor olmak, farklı bir soluk taşımak. Funda’nın müziğinde de bu çok net bir biçimde hissediliyor. Albüm Türkiye’de kaydedilmiş olmasına karşın teknik bakımdan Batıdaki emsallerini aratmayacak bir standart yakalanmış. Aynı şey bazı şarkılarda müzikal açıdan da söylenebilir.


Buna karşılık Funda ve öncesinde tanış olduğumuz benzer isimlerin ortak sorunu olan dil faktörü bu albümün önünde de koca bir dezavantaj olarak duruyor. Bu sadece bir diksiyon problemi değil; kaldı ki biz milletçe şiveyi de kırık Türkçe’yi de sever, bağrımıza basarız. Buradaki problem Türkçeyi doğru telaffuz edememekten ziyade Türkçede duyguyu geçirememe meselesi. Funda’nın doğru telaffuz için epeyce çaba gösterdiği hissedilse de, şarkılar dinleyene geçmiyor, kelimeler havada asılı kalıyor. Tıpkı Hadise’de, Atiye’de ve yıllarca yabancı dilde söyledikten sonra Türkçe söylemeye başlayan şarkıcılarda olduğu gibi. Oysa Funda’nın asıl şarkıcılık performansı ve kendine has ses niteliği İngilizce şarkı söylediğinde açık bir şekilde ortaya çıkıyor.


Bu anlamda Funda’nın “Stand Up”tan sonra albümde en çok “Güneşim” adlı şarkıda etkili olduğu söylenebilir. Yıllar önce Emel Müftüoğlu’nun seslendirdiği Harun Kolçak bestesi “Deli Et Beni”nin çarpıcı bir “cover” olduğunu söyleyebilmekmek zor. Sanki yukarıda bahsi geçen Türk popüler müzik piyasasının kuralları gereği albüme konulmuş gibi. “Moda” özellikle vurucu nakaratıyla ciddi bir “hit” adayı. Albümün sonunda yer alan üç “remix”in üçü de çok dinamik ve çok modern geliyor kulağa. “Nerdesin” ise iyi bir şarkı olmasına karşın, Funda’nın teknik açıdan çok iyi ancak duygusu eksik yorumu nedeniyle yeterince etki yaratmıyor.

Adı “Moda” olan bir albümden daha iddialı, daha ilgi çekici bir kartonet tasarımı, bir görsellik bekliyorsunuz ama Funda’nın imajı, kostümleri ve albümün kapak tasarımı oldukça sıradan görünüyor. Aynı şey “Boşver” şarkısına yabancı bir yönetmen tarafından çekilen video klip için de söylenebilir.

Tüm bunlar bir yana, iyi bir pop albümü dinlemek isteyenlerin Funda’nın “Moda”sını sevecekleri  şüphesiz.

ARALIK 2012

Ceyl'an Ertem - "Ütopyalar Güzeldir"

(3 Aralık 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de popüler müziğin her devir ve her dönemde müzik piyasa üzerindeki baskın bir rolü var. Müzik televizyonları, radyolar, gazete ve dergilerin müziğe açtığı sayfalar çok büyük yüzdeyle popüler müziğe endeksli. Ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de popüler müziğin yarattığı bu suni baskı, müzikte alternatif türlerin doğması ve gelişmesinde itici güç oluyor. ‘70’lerin pop çılgınlığı, ‘80’lerde Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü ve Bulutsuzluk Özlemi başta olmak üzere birçok alternatif denemenin yolunu açmıştı. ‘90’larda tekrar patlayan pop müziği furyasından 2000’lerde artan ivmesiyle “rock” müziği kazançlı çıktı. 2010’lu yıllarda ise “rock” müziğin yanı sıra alternatif birçok türün neredeyse ana akımı yerinden edecek kadar yükseldiğine birlikte şahit oluyoruz.   

Ceyl’an Ertem alternatif müziği yakından takip edenlerin iyi tanıdığı bir isim. 2000’lerde Anima grubunun solisti olarak adını duyuran ve 2010 tarihli ilk solo albümü “Soluk”la ciddi bir çıkış yapan Ceyl’an Ertem’in ikinci albümü “Ütopyalar Güzeldir” geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle yayımlandı.


Şu veya bu türe atıfta bulunulamayacak, şu veya bu tarzın klişelerine hapsedilemeyecek, kendine has bir müziği var Ceyl’an Ertem’in. Daha albümün ilk şarkısından itibaren hissediyorsunuz bunu. Şarkı yazarı olarak şiire yakın duran Ertem, her biri bir şiir örgüsündeki şarkı sözlerini hafızaya kolay yer eden melodik yapıların, tekrarlı döngülerin içinden geçirmeden müzikliyor. Metaforlarla yüklü şarkı sözlerine, Ertem’in ilk bakışta çok karmaşık duran ama aslında bir o kadar da yalın ve yalansız tınlayan müziğine nüfuz etmek için iyice kulak kabartmak, dinlerken kafa yormak, çaba sarf etmek gerekiyor. Sonrası kendiliğinden geliyor zaten. Ertem’in yaşından beklenmeyecek ölçüde bilge, sözü derin, sözü söyleme biçimi incelikli bir şarkı işçiliği bekliyor sizi.


Albümde yakalanan yüksek müzikaliyeti sadece Ertem’e mâl etmek hata olur. Zira düzenleme ve icra bazı şarkılar için bir elbisedir; onu çıkarıp bir başka elbise de giydirebilirsiniz ve sakil durmaz. Oysa bazı şarkılarda düzenleme ve icra şarkının bizzat kendisi olur çıkar; ayrı düşünemezsiniz. Albümün prodüktörü ve aranjörü ve de şarkılarda duyduğumuz hemen hemen tüm telli sazların icracısı Cenk Erdoğan bu albüme böylesi silinmesi zor bir imza atmış. Erdoğan, Ceyl’an Ertem’in alabildiğine inişli çıkışlı, ele avuca sığmaz vokal tekniğinin ve tuzaklı şarkılarının (yani her iki açıdan da teknik anlamda çok zorlayıcı) düğümlerini ustaca çözmekle kalmıyor, her bir şarkıda ‘bu şarkı başka türlü düzenlenemez ve çalınamaz’ hissini de uyandırmayı başarıyor. Albümde çalan diğer tüm müzisyenlerin ve “mix” aşamasında Alp Turaç’ın da alkışlanacak işler yaptıklarını söylemek lazım.


11 şarkı arasında Ertem’in dinleyene sıkı tokatlar attığı “Ertesi Gece”yi, “Kaçıncı Yarın”ı ve bir Mabel Matiz bestesi olan “Cennetin Irmakları”nı özellikle işaret etmek isterim. Tabii Ferhan Şensoy’dan bildiğimiz “Ütoptyalar Güzeldir”i de es geçmemek lazım. Bir tebrik de Burcu Ürgül tarafından yapılan illüstrasyonlar ve son derece şık kartonet tasarımı için yine Ceyl’a Ertem’e.
Başta da söylediğim gibi müzikte zoru sevenlerin, sindire sindire müzik dinleyenlerin tartışmasız baş tacı edeceği, kulağı kolaya alışkınların ise biraz zaman ve çabayla sevip kıymetini bileceği bir albüm bu.       

ARALIK 2012

RockA - "Ölürüm Sana"

(26 Kasım 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


2005’te Ankara’da temelleri atılan RockA, her “rock” grubunun kaderi olduğu üzere, o günden bugüne hem müzikal tarz, hem de kadro değişiklikleri yaşayarak, barlarda canlı performans deneyimi kazanarak, yarışmalarda şans arayarak ve bir dolu “demo” kayıt hazırlayarak bugüne dek gelmiş. Sert “rock” müziğinin elektronik müzik ve “funk”la harmanlandığı “nu-metal”den yola çıkarak “rapcore” soslu şarkılar üreten grup, Türk “rock” âleminde birinci öncelikle tercih edilmeyen, bu meyanda bugüne dek bir tek Manga’nın varlık gösterebildiği zor bir tarzın peşinde koşuyor.

Tabii bu tespiti ancak grubun daha önce yaptığı ve resmi internet sitesine koyduğu “demo” kayıtları dinleyerek yapmak mümkün. Yoksa RockA’nın geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle piyasaya sürülen ve iki şarkıdan oluşan ilk teklisi grubun müziği hakkında doğru fikir vermekten uzak.


2010 yılı Miller Music Factory yarışmasında gruba “cover” kategorisinde ikincilik kazandıran Tarkan şarkısı “Ölürüm Sana”, grubun 2012 yılındaki çıkışına da dayanak noktası olmuş. Nitekim Tarkan’ın bu “cover”ı çok beğenmiş olması, şarkıyı gruba hediye etmesi, “mixing” aşamasında stüdyoda bulunması ve nihayet çekilen klipte boy göstermesi, tekli piyasaya sürülmeden haftalar önce başlayan tanıtım kampanyasının odağına yerleştirildi ve adeta ‘Tarkan’ın lanse ettiği grup’ gibi bir algı oluşturuldu. Buradan elde edilen kazanç, bu tarzın ve türün yanından bile geçmeyecek bir kitlenin ilgisini çekmek ise şayet, kayıp da bu tarzı ve türü bağrına basacak kitleye yanlış sinyal vermek oldu sanırım. Kaldı ki içinde Tarkan olsun veya olmasın, ilk ağızda “cover” bir şarkıyla çıkış yapan Türk “rock” grubu diye özetlenmek neresinden baksanız yeni bir şey gibi gelmiyor kulağa.

Buna karşılık, şarkının nakaratından geçen alaturka nağmelere ve “hain-zalim-yarim” gibi kafiye klişeleriyle ortalama Türk pop sularında çırpınan şarkı sözlerine rağmen, geniş bir ses aralığında dolaşan armonik yapısının üzerine Ozan Çolakoğlu tarafından yapılmış orijinal düzenlemesinin de bir parça “rock” yürüyüşünde olduğu hatırlanırsa, “cover” yapmak için doğru tercih olduğu söylenebilir. Nitekim grup da orijinal düzenlemeye neredeyse birebir sadık kalarak, bu yeni düzenlemede elektro gitarların sesini yükseltmek, davulu daha sert çalmak ve bir de “rap” bölümü eklemekle yetinmiş; fazlasına gerek kalmamış. Tarkan’ın o çok bildik androjen yorumunun yerinde ise (vurguları yer yer Tarkan’ı anımsatmakla birlikte) daha agresif ve daha maskülen tınlayan bir solist yorumu var.


Teklideki diğer şarkı olan “Anlatması Zor”un söz ve müziği grubun solisti Halil Özüpek’e ait. Grubun peşinde koştuğu türün ve tarzın tüm gerekliliklerini yerine getiren, iyi bir şarkı olmasına karşın, çok çarpıcı olduğunu söylemek mümkün değil. Daha ziyade bir ‘B yüzü şarkısı’ olsun diye konulmuş gibi.

Sektöre yeni adım atan birçok grup ve şarkıcının her nedense ihmal ettiği bir husus var ki o da kendilerinin ya da kendileri adına çalışan “PR”cıların interneti yeterince etkin kullanamamaları. RockA’nın bu konudaki çalışması ise altı çizilmesi gereken türden. Grup hem oldukça kapsamlı bir resmi internet sitesi oluşturmuş, hem de her türlü sosyal medya ve iletişim platformunda hesap açmış. Hatta sadece grup adına değil, grup elemanları adına da ayrı ayrı hesaplar açılmış. Olması gereken tam da bu aslında. Müzik alanında “PR” faaliyetleri yürütenler kadar yeni şarkıcı ve gruplar da RockA’nın bu çalışmasını örnek almalı.

RockA’nın müziğini tanımak için yakında yayımlanacak albümü beklemek daha doğru olacak. Bu tekli sadece grubun adını ezbere almak için işe yarayabilir ki, yaradı demek de yanlış olmaz.    

KASIM 2012

Ece Seçkin - "Bu Ne Yaa!"

(19 Kasım 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Hepimiz farkındayız ki iki bin onlu yıllar Türkiye’de pop müzik açısından verimli geçmiyor. Bu gerçeği doğrulayacak çok sayıda gerekçe var elimizde. Bunların hepsini tek tek saymak belki ayrı bir yazı konusu olabilir ama galiba en belirgin gerekçe artık yeni bir yüze, yeni bir sese adını duyurma şansının neredeyse hiç verilmemesi. Oysa tüm dünyada geçmişten gelenler hâlâ dinlenilir ve alkışlanırken bir taraftan da yenilere de kapılar sürekli açık tutulur ki kan deveranı devam etsin (adı üstünde) popüler müzik durmaksızın kendini güncellesin.

Bu şartlar altında adını daha önce hiç duymadığımız, henüz 20 yaşındaki Ece Seçkin’i müzik piyasasına lanse etme cesaretini gösterdiği için Doğulu Productions’ı ve Socia Entertainment’ı kutlamak gerekiyor. Bir ekip ruhuyla ortaya çıkarılan Ece Seçkin’in ilk albümü “Bu Ne Yaa!” pop müzik piyasasına adeta taze kan gibi çıkageldi.


Altı yaşında konservatuvarın kapısından giren Ece Seçkin, aldığı piyano eğitimini şan, bale ve dans dersleriyle perçinlemiş, lise yıllarında da kendi kurduğu grupta şarkı söylemiş. Halen Hukuk Fakültesinde eğitim gören Seçkin’in müziğe profesyonel olarak adım atması ise Ozan Doğulu ile tanışması sayesinde olmuş. Daha önce müzik dünyasına Bengü ve Sıla’yı kazandıran Doğulu Productions  (bir anlamda Doğulu ailesi), menajer Ufuk Ergin’in de desteğiyle Ece Seçkin’i söyleyeceği şarkılardan, giyeceği kostümlere dek bir proje olarak bugünlere hazırlamışlar. Bugün müzik piyasasında eksikliği en çok hissedilen şeylerden biri de bu değil mi zaten? Proje, tasarım, önceden belirlenmiş bir kariyer planı ve bu doğrultuda sürdürülen bir ekip çalışması ne yazık ki çok kıdemli, çok deneyimli starlarımızın bile göz ardı ettiği gereklilikler.


Altı şarkılık bu albümde şarkıların söz ve müziklerinde Deniz Erten, Ozan Doğulu, Arzu Alsan ve Hakan Bahadır’ın yanı sıra yazdığı şarkı sözlerini ilk kez bir albümde değerlendiren Ece Doğulu’nun imzalarını görüyoruz. Bir şarkı (“Yana Yana”) yıllar önce Fatih Erkoç’un sesinden dinlediğimiz bir Özkan Turgay bestesinin yeni düzenlemesi. Bir şarkı ise (“Mahşer”) Arapça bir şarkının Türkçe uyarlaması. Albümde beş şarkıyı Ozan Doğulu, bir şarkıyı ise (“Olmadı Olmaz”) bugüne dek adını hep albümlerin teknik künyelerinde, miksaj ve kayıtta gördüğümüz Arzu Alsan düzenlemiş.

Albüm ana akım Türkçe popun gerekliliklerini dünyada şu sıralar çok popüler olan elektronik dans müziği sosuyla dinleyiciye sunuyor. Az sayıda şarkı kullanıp, her bir şarkıyla etki yaratmak da bir başka strateji. Nitekim albümde başta çıkış şarkısı “Bu Ne Ya” olmak üzere, “Yana Yana”, “Büyüyünce” ve “Mahşer” birer ‘hit’ adayı gibi duruyor. Ece Seçkin de genç yaşta kendisine verilen bu şansı yeterince değerlendiriyor. İlk dinleyişte kulağa yeterince tok gelmeyen, çocuksu bir tınısı var Seçkin’in. Bunun hedef kitlesi açısından bir avantaj olduğu da söylenebilir. Düzgün bir teknikle şarkı söylüyor ve ses aralığının dar olmadığını da yer yer (mesela “Mahşer” de) gösteriyor. Bu büyük bir artı. Henüz çok genç ve zamanla kendi karakteristiğini bulacağı da şüphesiz.


Ece Seçkin’in ve onu destekleyen ekibin çıktıkları yolda kazanacakları başarı, sadece onun değil, başka yeni isimlerin de önünü açması açısından dikkate alınmalı. 

KASIM 2012

25 Kasım 2012 Pazar

Pınar Ayhan - "Duyuyor musun?"


(12 Kasım 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


1990 yılında profesyonel müzik yaşantısına başlayan 1996 ve ’97 yıllarında Eurovision şarkı yarışması Türkiye finallerinde ikincilik kazanan ve 2000 yılında yarışmada Türkiye’yi temsil eden Pınar Ayhan nihayet ilk albümüyle karşımızda. Baha Müzik etiketiyle piyasaya sürülen “Duyuyor musun?” adlı bu albümde altı şarkı ve iki de farklı versiyon var.

Eurovision’un yanı sıra zaman zaman solist, zaman zaman da sunucu olarak yer aldığı televizyon programlarından da tanıdığımız Pınar Ayhan yıllardır müzik piyasasının içinde olmasına karşın oyunu kuralına göre oynamayan, ağır ve emin adımlarla ilerlemeyi tercih edenlerden. Şayet aksini düşünseydi bugüne dek hem çok sayıda albüm yapmış, hem de ciddi bir popülerlik yakalamış olabilirdi.


Albümde kendi söz ve bestelerinin yanı sıra, eşi Sühan Ayhan’ın da besteleri var. Bir şarkının sözlerini Ferhat Göçer yazmış, bir şarkı ise bir Celal Güzelses türküsünü olan “Bahçada Yeşil Çınar”ın yeni yorumu. Düzenlemelerde ise Ogün Dalka, Gökhan Över, Ali Tolga Demirtaş, Mete Artun ce Serhat Demirtaş’ın imzaları var. Halen Ankara’da yaşayan Pınar Ayhan, albümü de Ankaralı müzisyenlerle birlikte kotarmış ve adeta İstanbul müzik piyasasına ve bu piyasanın müzikal kriterlerine, bağlayıcı kurallarına kafa tutmuş. İyi de yapmış; zira nicedir pop piyasasında böylesi sıraya girmeyen işlere pek rastlanmıyor.

Latin esintilerinin Anadolu ritimlerine karıştığı, İspanyol gitarların caz akorlarıyla buluştuğu renkli bir müzik yelpazesinin içinden ayırt edilebilir ses rengi, notaların içini eksiksiz dolduran parlak tınısı ve düzgün şarkıcılık tekniğiyle ses veriyor Pınar Ayhan. Albümü başından sonuna dinleyip bitirdiğinizde bir kadife dokunuşu kalıyor kulaklarınızda; bağırıp çağırmıyor, ellerinizi havaya kaldırmaya zorlamıyor, dilinize yapışmak için taklalar atmıyor. Ve belki de bu yüzden bugüne değil de bir başka zamana aitmiş gibi duruyor. Bu bir avantaj da olabilir, (bugünün şartlarında) ne çare dezavantaj da.


Pınar Ayhan gibi kendi yağıyla kavrulan müzisyenlerin albümlerini ne zor şartlar altında bitirebildiklerini iyi bilmiyor olsaydım, bu zengin müzikal altyapıda keşke canlı davul kayıtları kullanılmış olsaydı diye düşünebilirdim. Bir de ben olsaydım, Türkiye’yi Eurovision şarkı yarışmasında temsil etmiş en iddiasız ama en güzel şarkılardan biri olan “Yorgunum Anla”yı, albümdeki bu çok farklı düzenlemesinin yanı sıra, orijinal haliyle; o sıcak ve kıvrak Latin düzenlemesiyle de kullanmayı tercih ederdim.

Bu çekinceler bir yana, Pınar Ayhan gibi bir ismin uzun yıllar sonra bile olsa bir albümle sesini ve müziğini çok daha fazla sayıda insana ulaştırabilmesi sevindirici. Umarım bu ilk albüm, bundan sonra uzun bir ara vermeksizin üretilecek nice yeni albümün habercisi olur. 

KASIM 2012

Baki Duyarlar - "Kemenjazz"


(5 Kasım 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Diğer müzik türlerinin aksine, caz müziğinde dünya çapında adını duyurmuş çok sayıda Türk müzisyen  var. 11 yaşında konservatuar eğitimi almaya başlayan, eğitimini Hollanda’da devam ettiren ve caz müziğinde sadece icracı olarak değil, öğretim görevlisi olarak da kariyer edinen doçent unvanlı Baki Duyarlar da bunlardan biri.

Aynı adı taşıdığı, alaturka müzik bestekârı babasının ününü tamamen farklı bir müzik türünde sürdürüyor olmasına karşın, caz kompozisyonlarına Türk müziğinin izlerini sürmekten kaçınmayan bir müzisyen Baki Duyarlar. Nitekim yakın bir tarihte piyasaya çıkan son albümü “Kemenjazz”da da Derya Türkan’ın kemençesi eşliğinde, daha önce denenmemiş yeni bir müzikal form deniyor.


Baki Duyarlar ve Derya Türkan’ın yanı sıra Cem Aksel, Erdal Akyol, Dilek Türkan, Şenova Ülker ve Azize’nin de katkıda bulunduğu “Kemanjazz” sadece bir albüm adı değil; Türk caz müziğinin ya da Türk sanat ve halk müziğinin caz kalıplarındaki düzenlemeleriyle geliştirilmiş formun ötesinde bir işin, tek başına dünya caz literatürüne geçecek bir yeni bir denemenin de adı gibi (sanırım caz kelimesinin Türkçe imlası yerine “jazz”in tercih edilmesi de bundan.)

Yedisi Baki Duyarlar’a, biri Derya Türkan’a ait sekiz eserin yer aldığı bu albümde Duyarlar ilk kez sözlü eserlere de yer vermiş. Baki Duyarlar bu projenin oluşmasında Derya Türkan’ın kemençesinin ve bu enstrümanda geliştirdiği olağanüstü tekniğin ilham kaynağı olduğunu gizlemiyor. Özellikle albümün açılışında sözsüz versiyonuyla yer alan “Aşk Tanrısına” adlı bestede Derya Türkan’ın yaptığı kemençe taksiminin üzerine Azize tarafından yazılan sözlerle sözlü bir esere dönüşmesinin Duyarlar’ı bir müzisyen olarak çok heyecanlandırdığı albüm kartoneti için kaleme aldığı yazıdan da anlaşılabiliyor (nitekim bunun dünyada bir ilk olduğundan bahsediyor.)


Baki Duyarlar’ın yine Ada Müzik etiketiyle yayımlanmış önceki iki albümü (“Overseas” ve “Colors”) ile aynı görsel konseptte buluşturulmuş Hayalgücü Tanıtım imzalı nefis kapak kompozisyonu ile dinleyiciye sunulan bu albüm caz severlere her bakımdan yeni ve farklı bir müzikal yolculuğun kapılarını açıyor.

“Kemanjazz” hem başucunuza koyabileceğiniz, hem de arşivinizde uzun yıllar saklayabileceğiniz kıymetli bir albüm. 

KASIM 2012

Murat Boz - "Dance Mix"


(29 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Popüler müziğin endüstriyel kanadında at koşturmanın tüm dünyada geçerli bazı kuralları var. Öncelikle uzun vadeli bir kariyer planı ve bu planın hayata geçirilmesi için çalışan iyi bir ekip, bu işin olmazsa olmazları. Şarkıcının söylediği şarkıdan giydiği kostüme, çekilen klibinden, basına yansıyan yüzüne kadar bir paket halinde, doğru sunulması ve pazarlanması ise bir başka gereklilik.

Murat Boz’un popüler müzik piyasasında Tarkan’dan bu yana en dikkat çekici yıldız olmasına karşın, bir türlü kendi kulvarındakilerden öne çıkamamasının sebebini de yukarıdaki paragrafta aramak gerekiyor sanırım. Nitekim 2011 çıkışlı “Aşklarım Büyük Benden” albümü kendi dinamikleri içerisinde Boz’un popülerliğini devam ettirmekten öteye geçemedi ve beklentilerin epey altında kaldı.


Murat Boz’un geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan “Dance Mix” adlı albümünde, son albümün bazı şarkıları yeni düzenlemelerle karşımıza çıkıyor. Yeterince ses getirmemiş albümlerin “remix” takviyesiyle temposunu yükseltmek son dönemde sıkça tercih edilen, ne çare ki sonuç getirmeyen bir çaba.

Nitekim Boz da “Dance Mix” albümünde sırtını bir önceki albümün “hit”lerinden “Özledim”e yaslamış gibi görünüyor. Daha önce Ozan Doğulu albümünde kullanılan “Yazmışsa Bozmak Olmaz”ı bir kenara koyarsak, geride kalan yedi “remix”, Erdem Kınay gibi, Gürsel Çelik ve Kıvanch K.  gibi bu alanda söz sahibi isimlerinden ellerinden çıkmış olmasına rağmen kıyametler koparacak gibi görünmüyor. Şarkılar yeterince güçlü olmayınca “remix”lerin kuş konduramadığını da bu vesileyle bir kez daha görmüş oluyoruz.

Murat Boz’un kariyerinde ulaşmak istediği hedef nedir bunu bilmiyoruz ama, son yıllarda gerek söylediği şarkılar, gerekse çizdiği imajla kendini konumlandırdığı yerin, aslında olabileceği/olması gereken yerden çok uzakta durduğu bir gerçek. Bir ‘ara albüm’ olarak kabul edilebilecek bu çalışmanın da diskografisinde bir artı puan olarak anılmayacağını söylemek sanırım yanlış olmaz.

EKİM 2012   

20 Kasım 2012 Salı

Sıla - "Vaveyla"

SILA ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA


Sıla’nın “Joker” albümüyle hem kendi kariyerinde, hem de günümüz popüler müziğinin seyrinde çıtayı ciddi bir biçimde yükselttiğini yazmıştım bundan bir süre önce. Bir ‘ara albüm’ projesi olmanın çok ötesinde bir işti ve daha uzun bir süre tadı çıkarılabilirdi. Bundandır ki yeni albümünün hazırlıklarını tamamladığını öğrendiğimde, biraz erken davrandığını düşünmüştüm. Neden acele edildiğini ise yeni albümü dinlemeye başlayınca anladım.

Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan “Vaveyla”, adının taşıdığı çığlığı içinde saklayan bir albüm. Sanki yüksek bir yardan, ucu görünmeyen bir uçuruma doğru atıyor çığlığını Sıla. Önce yok olup gidiyor sesi, sonra dalga dalga, yankılanarak geri dönüyor. “Ne oluyor burada?” diye dönüp baktırmıyor belki ilk anda ama sonrasında yankılar peşinize takılıyor ve kolay kolay da bırakmıyor. İşin sırrı da burada zaten; iddiasız ama aslında çok iddialı, sessiz, sakin ama aslında çığlık çığlığa bir Sıla var bu albümde. Tıpkı “Joker”de olduğu gibi.


Belli ki Sıla, “Joker”de ekibiyle birlikte yakaladığı sinerjiyi bu defa yeni şarkılarla sürdürmek istemiş. Nitekim bu yeni albüm tamamen aynı konseptle ortaya çıkarılmış. Aynı ekip (senfonik yaylılar hariç), aynı akustik düzenlemeler, aynı süssüz, makyajsız, dolgusuz, yalın müzik kaygısı.

Geçenlerde “Vaveyla”yı yakın dinleme (müzik yazarı kulağıyla dinleme) seanslarımdan birinde her nasılsa müzikçalarımın şarkıları rastgele karıştırma özelliğini açık bırakmışım. Albümden bir şarkının hemen arkasından “Vur Kadehi Ustam” çalmaya başladı ve ben ancak birkaç dakika sonra farkına varıp gayri ihtiyari, “Nasıl yani, Sıla bu şarkıyı yeni albümünde bir daha mı söylemiş?” diye düşündüm. “Joker” ve “Vaveyla”nın birbirine çok yakın tınıları beni bile faka bastırdı anlayacağınız.


Bu anlamda “Vaveyla”, “Joker”in bir devamı, hatta ikinci diski gibi. Bunun altını yermek maksadıyla mı çizip duruyorum?.. Elbette hayır. Tam tersine, popüler müziğin tam orta yerinde at koşturmakta olan bir şarkıcının “Joker” gibi bir albümle aldığı riski, eski şarkılarının yeni düzenlemeleri koruyucu kalkanından çıkarıp, bu defa yeni şarkılarıyla tekrar göze almasını neresinden baksanız cesurca buluyorum. Bu pencereden baktığımda ise doksanlarda Nazan Öncel’in “Göç”ü neyse, iki bin onlarda Sıla’nın “Vaveyla”sının o olabileceğini düşünüyorum. Aradaki fark Nazan Öncel’in o albümü beklenmedik bir şekilde önümüze koyuvermesiydi; Sıla ise “Joker”le bizi buna hazırlamıştı.

Tabii bütün bu saydıklarım, albümün popüler müziğin seyri içerisindeki duruşuyla, müzikal yapısı, düzenlemeleri ve icrasıyla ilgili övgüler. Başka bir açıdan bakarsak da “Vaveyla” kendi başına bir başyapıt olma fırsatının kıyısından dönmüş bir albüm olarak da tanımlanabilir.


Bu çentiği atma sebebim şudur ki; albümde bugüne dek Sıla albümlerinden alışık olduğumuz tarzda, ilk dinleyişte alıp götüren, çok çarpıcı, çok vurucu bir şarkı yok. Daha dikkat çekiciler, daha etkililer var elbette ama ortalama şarkılarla başa baş sayıda. Sanki “Joker”in devamını getirme kaygısı ve peşi sıra gelen altyapıya, “sound”a, kayıtların niteliğine (yani ince işçiliğe) konsantre olma telaşı esnasında, asıl hammadde (yani şarkıların çıplak haldeki gücü) gözden kaçırılmış gibi. Bu durum albüme müzikal tercihinden çok daha büyük bir risk yüklüyor.

Albüm “Çocuk”la müthiş bir açılış yapıyor. Özellikle ritmin ve senfonik yaylıların yükseldiği bölümün damakta bıraktığı müzikal tat, albüme dair beklentiyi bir hayli yükseltiyor. Ne ki ardından gelen “Her Şey Yolunda” o etkiyi devam ettiremiyor. Aynı şekilde “Açık Deniz”in de alışageldiğimiz yaratıcı ve farklı Sıla şarkıları çizgisine çıkamadığını görüyoruz.


Ancak ilk üç şarkının çok açık fark ettirdiği bir şey var ki, o da Sıla’nın şarkıcılık mahareti. Özellikle bu tip akustik, az enstrümanlı, az gürültülü kayıtlarda soliste daha çok iş düştüğü kaçınılmaz bir gerçek. Sıla bu işin üstesinden bileğinin hakkıyla geliyor. Ne kadarı Sıla’nın entonasyon başarısı, ne kadarı kayıt masasının başında oturan Arzu Alsan’ın el çabukluğu marifeti bilmiyorum ama solistin kelime aralarındaki derin nefes alışlarını hemen hiç duymuyoruz bu albümde (Mesela Candan Erçetin’in herhangi bir albümünü nefeslerini duyarak dinlemeye başlayın, iki şarkı sonra kapatmak isteyeceksiniz.) Bir de şarkıların ruh halini ve duygusunu hiç yitirmeden, doğru vurgular ve baskılarla, doğru prozodi ve teknikle söylüyor Sıla ki bu da artık giderek daha az bulunur bir nitelik haline geldi şarkıcılarda. Evet yer yer sertleşiyor, dayılanıyor, zaman zaman da teatralleşiyor belki ama bütün bunlar başından beri Sıla vokalinin alamet-i farikaları zaten. Olmazlarsa da olmaz gibi.

Albümün adındaki çığlığı en çok “İmkânsız”ı dinlerken duyuyorsunuz. Düzenlemede senfonik yanı vurgulanan şarkı, pekâlâ daha yüksek sesli elektrogitarları, hatta daha sert bir davulu bile kaldırabilirmiş. Albümün çıkış şarkısı olan “İmkânsız”, kolay algılanabilecek bir şarkı değil, hatta klipte de altı çizildiği üzere depresif yanıyla genel geçer pop kategorisinde dinlenilmesi zor da bir şarkı ama albümün iyi şarkılarından biri olduğu da bir gerçek. Ardından gelen “Panik Atak” ise hareketli ve sloganlı olsun diye yapılmış gibi duran, ne ki Sıla’nın bu türde daha önce yaptığı işleri mumla aratan bir şarkı.


“Hâlâ” tipik bir Sıla şarkısı. Albümde öne çıkması muhtemel işlerden biri. Aynı şekilde peşi sıra gelen “Esaret” de kolay algılanabilecek bir şarkı. Şarkıda geçen “Bu öğretilen cehaletin vebali esaret” cümlesini bireysel de alabilirsiniz, toplumsal da. Bana bugün bu ülkede yaşadıklarımızın beş kelimelik bir özeti gibi geldi mesela. Sıla’nın şarkı sözü yazarlığından şüpheye düştüğüm hiç olmadı gerçi. Nitekim Türkçeyi ne denli iyi kullandığına dair birçok iz var bu albümde de. Bu şarkı da onlardan biri.

“Çok Sevdiğimden” albümde belki de kulağı en kolay yakalayan şarkı. Bir dinleyişte mırıldanmaya başlıyorsunuz. Bana soracak olsalar, ikinci klip bu şarkıya çekilmeli derdim. Ardından gelen “Leylâ” ise çok basit bir melodi üzerine “açılsın, saçılsın, kaçırsın” nakaratıyla vasat sularda yüzen bir şarkı. Düzenlemede gitarın ‘muzır’ eşliği eğlenceli, hepsi o kadar.


Diğer şarkılardaki senfonik havanın aksine “Issız Ada”, alaturka keman girişiyle başlıyor ve alaturka bir ritimle de devam ediyor. Sıla şarkılarının alaturkayla yakın teması malum. Bu albümde bundan özellikle kaçınılmış belki ama bir taneden de bir şey olmaz diye düşünülmüş olmalı.

Daha önce Linet tarafından seslendirilen “Aslan Gibi” ise bu albümün en eğlenceli şarkısı olmuş. Bestesi Sezen Aksu’ya, sözleri Sıla’ya ait bu şarkıyı Linet söylediğinde, özellikle her “dipçik gibi sağlam duracaksın ayakta” dediğinde irkildiğimi, oturduğum yerde ister istemez doğrulduğumu, Linet’in hırsından ve (kime ve niyeyse artık) öfkesinden ürktüğümü hatırlıyorum. Neyse ki Sıla ve ekibi şarkıyı cümbür cemaat, kahkahalı, esprili ve alkışlı bir şekilde, bir nevi makaraya sararak söylemişler. Çok da iyi olmuş. Hem şarkı ruhunu bulmuş, hem de albümün kurşuni renkli atmosferinde bir şarkılık gün ışığı sızmış içeriye. Tabii konsept itibarıyla bu düzenlemeyi “Joker” albümüne konmamış da burada değerlendirilmiş gibi düşünmekten de kendini alamıyor insan.

Albümün sonunda “Açık Deniz”in “(K)açık Deniz” ve “Esaret”in “(C)esaret” adı verilmiş farklı düzenlemeleri var. Burak Erkul ve Arzu Alsan tarafından yapılan bu düzenlemeler, söz konusu şarkıları farklı bir kulakla dinlemenin, onlardan farklı tatlar almanın yolunu açıyor dinleyene. Seksenler elektronik müziğinin ve yetmişler disko müziğinin izlerini taşıyan bu iki düzenleme bence çok da gerekli değilmiş aslında ama meraklısını memnun edebilir.


Albümün ruh haline uygun olarak siyah beyaz fotoğraflar ve minimalist bir tasarımla sunulan kapak kompozisyonu gayet güzel. Fotoğrafları çeken Elif Çakırlar ve Barış Aras ile kartonet tasarımını yapan Gözde Mutluer son derece yerli yerinde işler çıkarmışlar. Tıpkı albüme emek veren tüm müzisyenler, kayıtları yapan teknisyenler ve bizzat Sıla’nın kendisi gibi.

Sıla’nın bundan sonra bir başka yöne doğru yine beklenmedik bir adım atarak bizi şaşırtacağını düşünüyor ya da umuyorum diyelim. Onda ve ekibinde bu cesaret ve müzikal birikim var. Ne ki bundan sonra ne yaparsa yapsın, aslolanın şarkı olduğunu da gözden kaçırmaması gerekiyor. Özellikle beste konusunda kendisini tekrarlamaya başlar ve (“Çocuk” şarkısından alıntıyla) “özü kaybederse” hayal kırıklığımız büyük olacak zira. Dileriz bize bunu yaşatmaz. Çünkü bu albüm bir kez daha gösteriyor ki Sıla, iki bin onlu yılların kurak pop müzik çölünde bulunmaz bir vaha gibi. Umarım hep öyle kalır.         

EKİM 2012       

10 Kasım 2012 Cumartesi

Çeşitli Sanatçılar - "Orhan Gencebay İle Bir Ömür"


ÖMÜRLÜK ŞARKILAR


(Milliyet Sanat dergisi Ekim 2012 sayısında yayımlanmıştır.)

Bitti bitiyor, çıktı çıkıyor derken nihayet yılın ‘merakla beklenen’ klişesini en çok hak eden albümü, 32 şarkıcıdan 33 Orhan Gencebay yorumuyla, kulakları şenlendirmek üzere piyasada. Nicedir tane hesabı   albüm satan Unkapanı’dan bu kez kamyonla sevkiyat yapılıyor olması albümün yapımcısı tarafından Twitter’da fotoğraflanarak duyuruldu ve pahalı pastanelerin havalı çikolata kutularına benzeyen altın yaldızlı “Bir Ömür Orhan Gencebay” paketi müzik marketlerin baş köşelerine yerleşti.

‘Paket’ tabir ettim zira çift diskten oluşan albümün kallavi bir kitapçık da içeren kartoneti, piyasa muadillerine enine boyuna fark atıyor. Kitapçıkta Orhan Gencebay albüme emeği geçen herkesin tek tek ‘berhudar’ olmasını diliyor, sonra albüme emeği geçenler de duydukları onur ve mutluluğu, bu defa Orhan Baba’nın ‘berhudar’ olması temennileriyle dile getiriyorlar. Baba’nın 32 şarkıcıya tek tek teşekkürü ile 32 şarkıcının tek tek cevabı (aslında 31 çünkü Candan Erçetin o bildik serinkanlılığıyla yine susmayı tercih etmiş) eğer hepsini okumaya azmettiyseniz, havadan bir yarım saatinizi alıyor. Gerisi ise şarkıcıların illüstrasyon haline getirilmiş fotoğrafları ve şarkı sözleri, künyeleri… Gönül bir biyografi, bir diskografi, şarkıların ilk yayın tarihleri filan da olsun ister miydi?.. İsterdi elbet; ama yok.


Zarfı bırakıp mazrufa bakar isek şayet, epeyce şenlikli bir albümün sizi beklediğini söyleyebilirim. Arabeskçisinden türkücüsüne, popçusundan ‘rock’çısına bütün mahalle toplanmış, herkes karınca kararınca bir şeyler yapmış. Albüm birçok açıdan müzik tarihine not düşülecek şahanelikler içeriyor. Bir kere bildik bileli Ajda, Sezen, Nilüfer, Nükhet ve yoncanın beşinci yaprağı Zerrin’i bir araya getirebilen tek albüm Zülfü Livaneli’nin 35. Yıl albümüydü ki o da aslında bir konser kaydıydı. Bugüne dek yapılanlar içinde bu kadar kalabalık kadrolu ve bol şarkılı tek saygı albümü ise Ortaçgil’e aitti ama onda da büyük yüzdeyle alternatif isimler yer alıyordu ve haliyle ana akımı bu kadar göbeğinden yakalamıyordu. Oysa bu albümde her dönemde yeri sabitlenmişlerin yanı sıra Akalın, Ceceli, Yener, Ortaç ve illa ki Tarkan gibi bugünün çok satarları da vazife başında. Kadro öyle böyle değil yani. Bir  nevi asri zamanın fuar gazinosu gibi.


Taksilerde, dolmuş ve minibüslerde 45’lik plakların, kartuş kasetlerin çalındığı, en çok da Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur şarkılarının söz konusu toplu taşıma araçlarının şoför mahallinden ‘ful stereo’ yankılandığı o yılları hatırlıyor olmasam, o dönemde arabesk müziğe neden ‘minibüs müziği’ dendiğini anlayamayabilirdim bugün. TRT Denetleme Kurulu’na göre ise ‘yoz müzik’ti arabesk. Ya taşrada ya da kentlerin taşradan göç edenlere mesken olan eteklerinde, gecekondularında dinlenilir, klasikçisinden halk müzikçisine, ortak paydaları müzikte statüko olan bir kesim tarafından asla itibar görmezdi. Yıllarca da görmedi. Görmedi de ne oldu?.. Memleketin Kurtuluş Savaşından bu yana gördüğü belki de tek halk hareketi olarak arabesk, sadece bir müzik türü değil, bir yaşam biçimi, bir üslup, bir tarz, hatta abartmak gerekirse, bir ekol olarak aldı yürüdü. Sonra arkasından bir dönem yılbaşından yılbaşına televizyonlara çıkarılan, şarkıları ancak Polis Radyosunda çalınan arabesk müzik icracılarına iade-i itibar yapıldı, suyunu çıkarmak pahasına arabeske sahip çıkıldı.


Oysa Gencebay arabesk tabirine başından beri karşı çıkar, müziğini ‘serbest çalışma’ diye tanımlamayı tercih ederdi. Çünkü arabesk kelimesinin çağrıştırdığı Arap etkisinin tersine, halk müziği, alaturka ve dahi klasik batı müziğinin bir bileşeniydi üstadın peşinde koştuğu. O bizden birkaç fersah öndeydi, biz anlamadığımız o bileşime bir kılıf uydurma gayretindeydik. Nihayetinde uzlaştık ve Gencebay şarkılarının tam da bu albümle tescillendiği gibi ‘bir ömürlük’ olduğu gerçeğine, müzikoloğundan sokaktaki adamına dek herkes kanaat getirdi. Çalarken de, söylerken de, dinlerken de kimse saklamak/utanıp sıkılmak gereği duymuyor artık. Hep beraber severken bu şarkıları, bir de fena halde fark ediyoruz ki aslında başından beri, hep sevmişiz.

Tabii bu açıdan baktığınız zaman da bu albüm riskleriyle de beraber çıkıyor önümüze. Mesela Mustafa Sandal’dan bir Gencebay şarkısı dinlemek ister miyim sahiden, buna gerek duyar mıyım diye soruyorum ister istemez kendime. Ya da Volkan Konak’ın asla edebi ve şiirsel değil, olsa olsa Karadeniz şivesiyle şirin şiirlerinden birini daha dinlemek ister miyim bir Gencebay şarkısının orta yerinde bilmiyorum. “Kaderimin Oyunu”yla dans etmeye hazır mıyım acaba?.. Ya da Rafet El Roman’ın yirmi senedir düzeltemediği Türkçe telaffuzuyla en sevmelere layık Gencebay şarkılarından birine getirdiği ‘sesli harfleri sorunlu’ yorumuna?..


Bunlar ve benzeri birçok soru işaretini cebinize koyup, epeyce de mesai harcayarak bu upuzun albümü başından sonuna dinlediğinizde ise Tarkan’a, Yıldız Tilbe’ye, Duman’a, Manga’ya, Athena’ya ve elbette Nükhet’e, Ajda’ya bir daha, bir daha kulak kabartmak istemeniz çok muhtemel. İzel, Kutsi, Özcan Deniz, Şevval Sam, Yaşar ve Deniz Seki de peşlerinden gelebilir. Sibel Can ve Ebru Gündeş türün içinde yoğrulmuş iki solist olarak yeni bir şey vaat etmiyorlar. Nilüfer, Sezen ve Zerrin ise stüdyoya yorgun girmiş gibiler. Berkay belli ki ‘yapımcının sanatçısı’ kontenjanından albüme girmiş. İyi de olmuş zira yapımcının bir de aranjör-şarkıcısı var ki, ola ki o da albümde yer alsaydı, biz doğrudan sözün bittiği yere toslayabilirdik.   

Kartonetteki şarkı künyelerinde vokalistlerin adları yazılmamış. Ben mesela Demet Akalın’a vokal yapanı merak ettim en çok. Keşke yazılsaydı. Emre Aydın’ın son şarkılarından sonra “Bir Teselli Ver”de, Seksendört’ün bütün şarkılarından sonra “Dokunma”da da aynı derecede başarılı olduklarını söyleyebilmek mümkün. “Hayat Devam Ediyor” Emel Sayın için doğru şarkı değilmiş gibi duruyor. 


Zara ve Yıldız Usmanova ise gayet hakkını veriyorlar söylediklerini şarkıların ama gözler (daha doğrusu kulaklar) ister istemez bu tür kolektif albümlerin gediklilerini, mesela bir Ferhat Göçer’i, bir Yavuz Bingöl’ü de aramıyor değil. Olsalar bir türlü, olmasalar bir türlü, onu da benim kulağı yorgun dinleyici hezeyanlarıma verin. ‘Gedikli’ demişken, ister misiniz bu albümün konserinde Ömür Gedik sahneye çıkıp Orhan Gencebay taklidi yapsın?.. Düşük ihtimal; zira Gencebay’ın sahnede canlı şarkı söylememe gibi bir de prensibi var ki gazinolar zamanında önüne serilen servet değerinde tekliflere dahi düşünmeksizin hayır demiş, sadece bu prensibiyle bile ülke (hatta belki de dünya) müzik tarihinde eşsiz benzersiz bir yer edinmiş bir müzisyen Orhan Baba.

Her iki diskin sonunda da yer alan “Batsın Bu Dünya”nın koro icrası, albümün ‘bis’i olarak değerlendirilebilir. Sahiden bir konser olursa/olabilse sözgelimi, bu şarkının yeri tam da orası. Yalnız naçizane şunu söylemek isterim ki sevgili Orhan Baba; biz bu şarkıya hep bu dünyanın sahiden batmasını istediğimiz efkârlı anlarda bağır çağır eşlik ediyoruz. Yani o ‘barış için, insanlık için, kardeşlik için’ kısmında saklı hidayete hâlâ erebildiğimiz söylenemez. Ötesi fevkalade, o ayrı.

EYLÜL 2012

24 Ekim 2012 Çarşamba

Sattas - "Sattas"

(22 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Bob Marley sayesinde Jamaika’dan çıkıp tüm dünyaya yayılan “reggae” müziği Türk popüler müziğinde zaman zaman bir renk unsuru olarak kullanılmışsa da, bu türü hakkıyla icra eden az sayıda grup oldu bugüne dek. 2004 yılında kurulan ve bugünkü kadrosu Orçun Sünear, Derya Eke, Cem Konuk, Erdem Birgül, Faruk Demir Tugayoğlu ve Efe Erkayacan’dan oluşan Sattas ise yıllardır türün meraklıları tarafından ilgiyle takip edilen bir “reggae” grubu. Sattas’ın ilk albümü geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı.


“Reggae”nin ilk bakışta eğlenceli gözüken, ancak aslında ciddi bir muhalif tavır, otoriteye ve toplumsal baskılara karşı duruş içeren ruhunu ve müzikal olarak basit fakat bir o kadar da icrası zor ritmik ve melodik yapısını, türün gerekliliklerinin dışına çıkmadan Türkiyeli hale getiren Sattas, ülke popüler müziğine bugüne dek hiç sunulmamış bir alternatif sunuyor.

12 şarkının yer aldığı albümde bazı şarkılar Türkçe, bazıları ise İngilizce sözlü. Bütün şarkıların söz ve müzikleri ise gruba ait. Grubun solisti ve kurucularından Orçun Sünear yer yer caz ve “blues” renkleri de taşıyan çatallı sesi ve sahne üzerindeki kendine özgü tavrıyla da farklı bir solist portresi çiziyor. Yıllardır birlikte çalışan grubun sahne performanslarının büyük ilgi görmesinde Sünear kadar, her biri çok iyi birer müzisyen olan grup elemanlarının da büyük payı var. Nitekim albümü dinlediğinizde bu yüksek enerjinin stüdyo ortamına da birebir yansıdığını görüyor/duyuyorsunuz.


Sattas’ın “reggae” türünde “cover” yapabileceği yüzlerce şarkı varken ve bir tek “cover”la bile dinleyiciyi kolayca tavlamak mümkünken, zoru seçerek tamamen kendi şarkılarından oluşan bir albüme imza atması da bugünün müzik piyasası şartlarında dikkat çekici bir tavır.

Özellikle savaş karşıtı sözleriyle dikkat çeken “American Rambos” ve “Savaş Bitmeli”, dinleyende oracıkta kalkıp bir şeyler yapma hissi uyandıran “Groundation” ve Running Away, ilk klip şarkısı olan “Irie” ve ikinci klip şarkısı olarak seçilen “Eskitilmiş” başta olmak üzere albümdeki her şarkı tek tek keşfedilmeyi hak ediyor.


Benim gibi “reggea” müziğine mesafeli duranlardan bile olsanız, bu albümü dinledikten sonra bakış açınızı değiştirmeniz çok mümkün. Sattas’la ve müziğiyle tanışmak için fazla zaman kaybetmeyin.   

EKİM 2012

Gülbahar Kültür - "Made In Turkey 6"

(15 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


1979’dan bu yana Almanya’da yaşayan yazar, radyo programcısı ve ‘dj’ Gülbahar Kültür, dünyanın farklı köşelerinden derlediği farklı türlerde müzikleri bir araya getirerek hazırladığı albümlerle Avrupa’da hatırı sayılır bir isim yapmış durumda. “Made In Turkey” ve “Turkish Pop Hits” serileriyle Türk popüler müziğinin tanınmasında ve Avrupa’daki radyoların ve kulüplerin çalma listelerine girmesinde de tek başına büyük pay sahibi. Müzik yazarı Naim Dilmener’in onu soyadına yaptığı göndermeyle bir ‘kültür elçisi’ olarak tanımlaması boşuna değil. Gazeteci Fatih Vural ise Kültür’ü ‘müziğin Don Kişot’u’ olarak adlandırıyor.


Gülbahar Kültür’ün “The World Of Turkish Grooves” alt başlığıyla derlediği “Made In Turkey” serisinin altıncı albümü geçtiğimiz günlerde Lola’s World etiketiyle Avrupa’yla eş zamanlı olarak Türkiye’de de piyasaya çıktı. İki diskten oluşan albümde Türkçe müziğin farklı renkleri Kültür’ün usta işçiliğiyle bir araya getirilmiş.

Albümde Jülide Özçelik, Güvenç Dağüstün, Sevtap Ünal gibi son dönemde dikkat çekici işlere imza atan müzisyenler de var, Neyse, Sattas, Deja-Vu ve Zakkum gibi farklı kategorilerde müzik yapan gruplar da. Türkçe ve Japonca halk türkülerini düzenleyen Japon müzisyen Sizzle Othaka, İtalyan alternatif müziğinden Terre Differenti ve Kürt müziğine farklı bir soluk getiren Dodan Özer, albümdeki çok renkliliğin sadece birkaç örneği.


Sinem Turan, Djanan Turan, ‘dj’ İpek İpekçioğlu gibi Türkiye kökenli olup da yurt dışında başarı kazanmış müzisyenlerin ne çare ki Türkiye’de hemen hiç bilinmeyen şarkılarıyla da bu albüm sayesinde tanışıyoruz. Seçki içerisinde beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkan Müzeyyen Senar ve Orhan Gencebay ise albümde Türkçe müziğin eski ama eskimemiş kanadını temsil ediyor. Bu çok geniş ve çok renkli yelpazenin en göz alıcı yanı ise Gülbahar Kültür’ün şarkıları seçerken ve dizerken gösterdiği iğne oyası inceliği ve zevki hiç kuşkusuz.
35 şarkıdan oluşan albümde daha önce hiçbir albümde yayınlanmamış beş de yeni kayıt var. 

Türkçe müzik dinlemeyi sevenlere başından sonuna dek bambaşka bir dinleme deneyimi sunan “Made In Turkey 6” bu aralar satın alınabilecek en iyi Türkçe albüm.   

EKİM 2012   

Mine Mucur - "Benim Piyanomdan 2"

(8 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Barış Manço ve “Adam olacak Çocuk” desem ne gelir aklınıza?.. Barış Ağabey’in unutulmaz “10 puan, 10 puan, 10 puan”ı, dişlerini fırçalamadan yatmayan, arabanın ön tarafına oturmayan, ıspanak yiyen, ama en çok da şarkı söyleyen şahane çocuklar ve piyanosunun başında o çocuklara eşlik eden güleç yüzlü Mine Abla…


8 yaşında konservatuar eğitimi almaya başlayan, konservatuarda okurken bir yandan da Kimya Fakültesini bitiren, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarında 23 yıl boyunca solfej ve armoni hocalığı yapan, besteleriyle yurt içi ve yurt dışı birçok festivalde ödül ve mansiyonlar kazanan Mine Mucur’un kariyerinde görece az bir yer tutmasına karşın, bu ülkede yaşayan bir kuşak için o hep Mine Abla oldu ve galiba öyle de kalacak.

Mine Mucur eski ve yeni popüler şarkıların yanı sıra klasik parçaları da yorumladığı ilk albümünü 2007 yılında piyasaya sürmüştü. Geçtiğimiz günlerde ise “Benim Piyanomdan 2” adını verdiği yeni albümü Mega Müzik etiketiyle yayımlandı.


Tekniği, duygusu ve ruhu daha ilk notalarda hissedilebilen, tuşesi ayırt edilebilen iyi bir piyanistten yıllardır aşina olduğu melodileri dinlerken, isteyerek ya da istemeyerek geceli gündüzlü maruz kaldığımız popüler müzikten yorgun kulaklarımız dip köşe temizleniyor. İster kulaklığı takıp bir meditasyon seansındaymışçasına dünyayla ilişkinizi kesin, isterseniz bırakın sabah kahvenizi yudumlarken ya da sevdiğiniz bir kitabın satırları arasında kaybolurken size eşlik etsin. O da olmazsa iş yerinin gergin ortamında, trafiğin en sıkışık anında yüklendiğiniz yüksek voltajı düşürmesi de olası. Mine Abla’nın piyanosu her hal ve şartta mutlu ediyor çünkü dinleyeni.


Albümdeki şarkı seçimlerinde geniş bir beğeni yelpazesi gözetilmiş. “Bir Demet Yasemen” gibi bir alaturka eser de var, “Burası Muştur” gibi bir türkü de, “Ramona” gibi bir “oldies” de. Beğeni seçeneğiniz ne olursa olsun hepsinden eşdeğer haz duymanızı sağlayan dinleme deneyimi ise Mine Abla’nın marifeti.

EKİM 2012

Emir Ersoy & Projecto Cubano - "Karnaval"

(1 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


2010 yılında Türkiye’de yapılmış ilk salsa albümünü yayınlayan Emir Ersoy ve Projecto Cubano topluluğu, yeni albümü “ Karnaval”la Türkçe Latin müziğinde yol açmaya devam ediyor.

Bir önceki albümde popüler 10 şarkıcının solistliğinde bildik Türkçe pop şarkılarını Latin tarzında yorumlayan grubun bu yeni albümünde de hem bildik şarkılar, hem de yeni şarkılar var. Kenan Doğulu, Yaşar, Deniz Seki, Işın Karaca albümün popüler isimleri. Oyuncu olarak tanıdığımız Ayça Varlıer ve Özgü Namal ise bu albümde şarkıcı olarak çıkıyorlar karşımıza. Grubun solistleri Banu Kunt ve Aleixi Conteras’ın yanı sıra Duygu T. Tarhan ve Berna Anter de albümdeki şarkılara sesini veren diğer isimler.


Türkiye’de özellikle gece kulüplerinde büyük orkestraların çaldığı  ’60 ve ’70’li yıllarda gözde bir müzik türü olan, son yıllarda ise daha ziyade salsa dersi modasıyla meraklısı giderek artan Latin müziğini Türkçe pop müziğe adapte ederken dünya standartlarını yakalamayı başaran bir topluluk olarak Emir Ersoy ve Projecto Cubano’nun bu albümü dinleyenlere Latin ezgilerinin eksilmeyen enerji ve coşkusunu vaat ediyor. Üstelik bunu Şebnem Ferah’tan “Sil Baştan” gibi, Yeni Türkü’den “Maskeli Balo” gibi, Pinhani’den “Hele Bi’ Gel” gibi beklenmedik şarkılarla başarıyor.


Türkiye’nin ilk ve tek kalipso kralı Metin Ersoy’un oğlu olan Emir Ersoy, grupta piyano çalmasının yanı sıra hem albümün prodüktörlüğünü yapmış, hem de bütün şarkıların düzenlemelerine imza atmış. Babasından dolayı çocukluğundan beri Latin müziğiyle haşır neşir olan Emir Ersoy’un bu müzik türünde yakaladığı dikkat çekici başarı boşuna değil.

Bir Yalın şarkısı olan “Cumhuriyet”e getirdiği yorumla solist olarak Banu Kunt, albümün bütünü içerisinde ön plana çıkarken, o çok can yakıcı “Sil Baştan”ın orijinal haline göre hayli ‘yumuşak’, ama bir o kadar da etkileyici yeni düzenlemesi kulağı çabuk yakalıyor.


Başından sonuna sıkılmadan dinlenilebilecek, dans ederek eşlik edilebilecek, türün meraklılarını gayet memnun edecek bir albüm. Tekdüze poptan sıkılanlara özellikle tavsiye olunur. 

EKİM 2012