Bu Blogda Ara

27 Ocak 2012 Cuma

İskender Paydaş - " Zamansız Şarkılar"

BASBAYAĞI EĞLENCELİ, ENİ KONU POP


Bu ülkede doksanlı yıllardan geçip de İskender Paydaş’ın Kayahan’ın arkasında akordeon çalarken saçlarını oradan oraya savurmasını unutabilmiş az sayıda insan vardır. Henüz ve hâlâ okullarda saç kontrolü yapılıyor, saçı uzun erkeklere sokakta alaycı Lale Belkıs tebessümleriyle bakılıyor iken İskender Paydaş’ın müzisyenliğinden ziyade saçlarıyla hafızalarımıza yer etmesi boşuna değildi. Doksanlarda yurt sathında muazzam bir yetenek patlaması yaşıyor iken, ayırt ediciliğimizde “umut vaat eden müzisyen” olma halinin tek kriter olmaması gayet doğaldı.
 

Eurovision sahnesinde akordeon çalmalardan çok evvel, Kayahan albümlerine yaptığı düzenlemelerle müzik çevrelerinde dikkat çeken Paydaş’ın yetmişlerde iki 45’lik doldurmuş çocuk şarkıcı “Büyük İskender” olduğu haliyle bilinmiyordu çünkü o ara yetmişlerle bağımız neredeyse tamamen kopmuştu.
 

İskender Paydaş 1990 yılında, doksanlar boyunca yakamızı bırakmayacak iflah olmaz tekerleme merakının öngörüsüyle olsa gerek,“İsko Disko” adı verilmiş bir albüm (kaset) yaptı. “Carmina Burana”dan “Another Day In Paradise”a, bildik şarkıların elektronik enstrümantal düzenlemelerinin yanı sıra iki de Paydaş bestesi barındıran bu albüm, seksenler süresince tavernada piyanist şantör kasetleri dinlemekten nevri dönmüş bir nesle (kaset kapağındaki orglu resme rağmen) pek fazla bir şey ifade etmedi.
 

1995 yılında yaşanan Mirkelam vakasının büyük yüzdeyle İskender Paydaş marifeti olduğunu bilen bilir. Zaten Mirkelam aslında şarkıcının adı değil, Paydaş ve Fergan Mirkelam’dan oluşan grubun adıydı ilk lanse edildiğinde. Fergan neresi olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir yere doğru süratle koşar iken, İskender bu defa Eurovision’dakinden de karizmatik bir biçimde davul çalıyor, bu defa en az saçları kadar davul ataklarıyla dikkat çekiyordu.
 

Gel zaman git zaman kendi döneminin en yetkin isimlerinden biri olarak yolunu aldı. Hep bildik ki altında Paydaş imzası olan işe kulak kabartılır; çünkü o iş illa ki iyidir.
 
“Mp3”ün icadı, bir şarkıcının bir albüm dolusu şarkısını ardı ardına dinleme ezberimizi bozduğundan beri bir Bergen şarkısını bir Metallica şarkısının ardından dinliyor olmak hiç de tuhaf gelmez oldu. En katı kulaklar bile elastikleşti bu “shuffle mode” ya da “mood”unda müzik dinleme alışkanlığının doğal sonucu olarak. Hal böyle olunca da can çekişmekte olan mekanik satışlara bir faydası olur belki diye başlayan kompleks konseptli, çok şarkıcılı albümler aldı yürüdü. Orkestra albümleri, saygı albümleri filan derken aranjör albümleri son dönemin yeni modası oldu.   
 

İskender Paydaş’ın yakınlarda piyasaya çıkan “Zamansız Şarkılar”ı hem bir saygı albümü, hem de bir aranjör albümü olarak görülebilir. Paydaş bir yandan “Tavla”, “Batsın Bu Dünya” ve “Kar Beyaz” gibi daha önce yaptığı ses getirmiş işlerini hatırlatıyor, bir yandan bildik birkaç şarkıyı güncelliyor, bir yandan da yepyeni şarkılarla işin içine bir tutam heyecan katıyor. Ceceli ve Doğulu gibi bu tür albümlerin “demirbaş” isimleri de var kadroda, ilk kez bir albümde isimlerini gördüğümüz yeni sesler de. 

(Yetmişlerde 45’lik plaklardan korsan kasetler doldurulur ve satılırdı. “Çeşitli Sanatçılar” olurdu bu tür karma kasetlerin söyleyeni; henüz “featuring” icat edilmemişti.) 
 
Siz bakmayın İskender Paydaş’ın kapak fotoğrafında seksenli yıllar romantizminde kırmızı blazer ceketiyle “Kuzuların Sessizliği” pozu verdiğine… Basbayağı eğlenceli, eni konu pop, alabildiğine tadı tuzu yerinde bir albüm bu.
 

Bir kere hiçbir şarkıda kuş kondurmaya, maharet sergilemeye yanaşmamış, her şeyi yerli yerine koyup, dozunu iyi ayarlamış bir müzisyenin soluğu çok net hissediliyor albüm boyunca. Sadece belirli “bpm”ler üzerine çatılmış tekdüze “loop” dizimleri değil, dans etmeksizin de dinlenilebilen, hem kulakta hem kalpte güzel tınlayan düzenlemeler, şarkıları müzikal açıdan farklı bir çizgiye getiriyor. Hem çok modern ve güncel, hem de yer yer eski tadında; samimi ve sıcak. Paydaş’ın sırrı da bunu başarabilmek olsa gerek.
 
Albümün büyük bir bölümü tadından yenmiyor evet ama bu birkaç şarkıya itiraz hakkımı kullanmama engel değil. Mesela albümün ilk şarkısı…  
 

Hadi diyelim İskender Paydaş, Şebnem Ferah’ın her dinleyenin kalbine tırnaklarını batırdığı “Bu Aşk Fazla Sana”sından seksenler diskosu yapmakta mahsur görmedi, peki Teoman niye bu şarkıyı Erol Evgin zarafetinde ve nezaketinde söyledi? Şarkı başından sonuna dek “aman aman bir tatsızlık çıkmasın da” havasında sürüp gidiyor ve hakikaten de bir tatsızlık çıkmıyor. (Bu arada şarkının bu hali Ajda Pekkan’a çok yakışırmış, o ayrı.)
 
Sonra “Batsın Bu Dünya” gibi anason kokulu sofralarda bağır çağır bir ağızdan söylenirken birinin diğerine eşlik edemediği, nağmeli, gırtlaklı, ağdalı bir şarkıyı kalabalık bir koroya, Yurttan 
Sesler terbiyesinde söyletmek iyi bir fikir miymiş ona da emin olamadım.

“Sensiz Olmaz ki”nin orijinalinde Kayahan “Sevmem kendimi zaman zaman senin kadar,” der. Oysa bu yeni versiyonda o cümle “Sevmem kendimi hiçbir zaman senin kadar,” olarak değiştirilmiş. Belli ki Kayahan egosunun Ceceli’de inandırıcı durmayacağını fark etmiş biri ya da birileri. Her ne kadar Ceceli’nin sesi ve stili Kayahan’ın başyapıtları arasında sayamayacağımız bu şarkının içini Kayahan kadar dolduramasa da, beklentinizi oralara çekmediğiniz sürece sorun yok.
 

Tüm bunlara karşılık Yılmaz Kömürcü’yü bize tanıtan “Yeni Aşk”ı, Kenan Doğulu’nun seslendirdiği “Dr.”u, İskender Paydaş’ın bestesi ve düzenlemesiyle çok heybetli, çok görkemli duran “Kartal Dağı”nı albümde daha çok sevdiklerim arasında sayabilirim.
 
Atiye ve Mirkelam düeti “Nasıl Yani”de Atiye bugüne hiçbir şarkısında olmadığı kadar başarılı. Mirkelam deseniz, limon satsa kulağa hoş geliyor zaten; şarkı da hiç fena değil üstelik.
 

Şarkı listesini ilk gördüğümde Funda Arar’la yeterince “Arap Saçı” çözmedik miydi acaba diye düşünmedim değil. Ne ki düzenlemelerinde yaylıları coşturmayı ne çok sevdiğini iyi bildiğimiz Paydaş için bu şarkının biçilmiş kaftan olduğu da bir gerçek. Kaldı ki Pelin Yılmaz’ın yorumu da Funda Arar’dan hiç aşağı değil.
 
Kerim Tekin’in “Kar Beyaz”ına daha önce Zerrin Özer’in sonradan eklenen sesiyle bir düet versiyon hazırlanmış ve teknik açıdan son derece başarısız olmuştu. Bu albümdeki düet ise her bakımdan kusursuz. Şarkının Tayfun Duygulu tarafından Kayahan’ın damadı olduğu günlerde bestelendiğini, sözlerinin bizzat Kayahan’ın kızı Beste tarafından yazıldığını ve bundan mıdır bilinmez “Kar Beyaz”ın  hık demiş Kayahan’ın burnundan düşmüş bir nadide eser olduğunu ise zaten biliyorsunuzdur diye yazmıyorum.
 

2012 yılı boyunca bu tarz albümlerin ardı arkası kesilmeyecek. Sırf benim bildiğim üç tane yola çıkmış proje var; artık gerisini siz hesap edin. Bence mahsuru yok zira dinlemesi de yazması da daha eğlenceli oluyor. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim; bu albümden daha fazlası/ötesi yapılabilecek mi, ona pek emin değilim.         

ARALIK 2011 (Milliyet Sanat Dergisi Ocak 2012 sayısında yayımlanmıştır.)

24 Ocak 2012 Salı

Ferhat Göçer - "Seni Sevmeye Aşığım"

ACILARIN TENORU


Tarzları, tavırları, duruşları ve kariyer çizgileri zerre kadar benzeşmese de, Erol Evgin’den bu yana ‘ailemizin sanatçısı’ çizgisine en çok yaklaşabilen şarkıcı Ferhat Göçer’dir dersem sanırım yanlış olmaz.

Bakmayın siz Kenan Doğulu’nun yıllar önce kendi kendine bu payeyi vermiş olmasına... Memleket popüler müziğinde bir erkek şarkıcı için yeni yetme genç kızların sevgilisi olmaktan daha garanti bir yer varsa, o da hiç kuşkusuz orta yaş ve üstü ev kadınlarının gönlüne girebilmektir. Buna ne yakışıklılık, ne sevimlilik, ne şirinlik, ne de ergenlikten bir türlü çıkamamış şarkılar yeter. Beğensek de beğenmesek de Ferhat Göçer, anne (orta yaş ve üstü ev kadınları) unsuru üzerinden aile hedef kitlesine ulaşabilmiş bir şarkıcıdır.


Görselliğin altın çağında, ana akım pop içerisinde pek de genç sayılamayacak bir yaşta olması bir yana, fiziki özellikleriyle bir “jön prömiyer” kategorisinde sayamayacağımız, ses rengi “kadife” deseniz o da değil bir adamın bu başarısının sırrı nedir peki? Sanırım sadece müziği.

Doktorluğun yanı sıra aldığı şan eğitiminin verdiği özgüvenle napolitenler, şansonlar ve aryalar icra ederken, tam da bu şekilde adını duyurmuş, hatta Ajda Pekkan’ın Açık Hava konserinde “konuk sanatçı” olmuş, Ajda gibi bir “otör”den bile onay almış iken, daha meşhur olmak, halka inmek, sokakta da tanınmak niyetiyle çıktığı yol hiç de kolay değildi aslına bakarsanız.

Şahsen bana “Ajda’nın konserinde sahneye davet edip iki şarkı söylettiği o sevimsiz tenor bir gün bu ülkede geniş kitlelere mal olacak, çoluk çocuk ezber edilecek şarkıların sahibi olur mu?” diye sorsalar sadece güler geçerdim. Ama oldu ve pek de gülüp geçemedik.


Ferhat Göçer’in yukarıda bahsettiğim yola adım attığı ilk albümünden itibaren hep çok doğru albüm repertuarları derdiği bir gerçek. Müzikalitesi vesairesi tartışılabilir belki ama kulvarınız popsa bunun çok da tartışılacak bir yanı yoktur zaten, doğrudan içeriğe bakarsınız. İşte o içerik her zaman çok planlı, çok hesaplıydı Göçer’in albümlerinde.

“Albüme eski bir alaturka şarkı koyalım, bu şarkıyı da eskiden bu yana sevilen bir kadın şarkıcıyla düet yapalım” fikri başta olmak üzere, evlenmiş barklanmış ama nedense ilk aşkını hiç unutamamış, içinde saklı derin hüznü ancak uzun uzun boşluklara bakarak ifade etmiş hicranlı ve içli erkek prototipine oturtulmuş şarkılar (“Yastayım” ve peşi sıra gelen türevleri), aynı nakaratı oktavından bir dik bir pes söyleyerek elde edilen o acılı Ahmet Kaya etkisi ve cümleye artık bir nokta koymak kaygısıyla arkasını getirmediğim daha bir sürü formül…


Kabul etmek gerekir ki hep işe yaradı ve Ferhat Göçer bir anda ana akımın nicedir eksikliğini duyduğu erkek şarkıcının karşılığı oldu. Bir de üzerine neredeyse sürekli siyah beyaz giyinen, takım elbiseli, adam duruşlu, öyle sahnede veya kliplerde kımıl kımıl dans edip oryantal yapmayan, erotik bakışlar fırlatmayan, göğsünü bağrını açmayan, buna mukabil asla ve kat’a maço bir tavrın da kıyısından geçmeyen, yani aslında ülke gerçeğinde pek de karşılığı olmayan, olsa olsa Yeşilçam filmlerinden çıkıp gelmiş bir haza beyefendi, bir ideal erkek imajı da oturtulunca üzerine, formüllü şarkıların zemini belki kendisinin bile tahmin etmediği/edemeyeceği kadar sağlam oldu.

Bu giderek yükselen şöhretin peşini hiç bırakmadı Ferhat Göçer. Her yerden bir düeti çalındı kulağımıza, her albümün konuk sanatçısı oldu, çok konser, çok televizyon programı yaptı. Sezen Aksu’dan Nazan Öncel’e herkes ona arka çıktı, sırtını hep sağlama aldı; bu konuda bağlı bulunduğu Doğan Müzik firmasının desteği de sınırsız oldu. Daha önce hiçbir şarkıcıya yapılmamış üç boyutlu reklam panoları, afişler ve tanıtım kampanyalarıyla desteklenen bu önlemez yükseliş, yüksek albüm satış rakamlarını da beraberinde getirdi.


Tabii bu kadar çok her yerde görünmesinin, söylenmedik şarkı bırakmamasının can sıkıcı bir tarafı da yok değildi. Seveni kadar sevmeyeni de arttı bu yüzden. Müzikal anlamda yer yer “neo” Cengiz Kurtoğlu-Ümit Besen çizgisine yaklaşan tarzını, acıklı tenor vokalini, sesinden dinleyene sirayet eden en yoğun duygunun hüzün, mutluluk vesaireden ziyade koyu bir hırs olmasını filan antipatik bulanların sayısı az değildi. Ne ki bunlar da onun daha çok konuşulmasını sağlıyordu ve popüler piyasada daha çok konuşuluyor olmak her zaman daha çok satardı.

Geçtiğimiz yıl Göçer’in Doğan Müzik ile yollarını ayırdığı haberi duyulunca açıkçası bir sonraki albümde ne yapacağını merak eder olmuştum. Çok geçmeden Emre Plak’la anlaştığı haberi duyuldu ve Emre Plak etiketli ilk Ferhat Göçer albümü “Seni Sevmeye Aşığım”, geçtiğimiz Ekim ayında yayımlandı. Yazının bundan sonrası da o albümden bahsediyor zaten.


Albüm, adından da anlaşıldığı üzere, yine bildik Ferhat Göçer romantizmi üzerine kurgulanmış. Saçları “topik”le karartılmış, yaşı kemale ermiş, mahzun ama mağrur duruşlu, içli ve hisli starımız yine siyah takım elbisesi ve beyaz gömleği üzerinde, objektife asla bakmadan verdiği pozlarla, daha siz albümü dinlemeden anlatıyor derdini. Kartonet yetiyor içeriğe.

Ancak bu albüm daha önceki Ferhat Göçer albümlerine ne kadar benziyorsa, bir o kadar da benzemiyor ilginç bir şekilde. Yani ortada bir fark var.

Ferhat Göçer’in hırsını soyunup geldiği yeni vokal tekniği galiba bu farkın en belirgin sebebi. Artık iyiden iyiye tadı kaçmış o bir dik bir pes söylenen nakaratlar, o “acıların tenoru” haykırışlar yok bu albümde. Şarkıcılarda, ama özellikle eğitimli şarkıcılarda asla bağışlanmaması gereken bir kusur olduğunu düşündüğüm ve Ferhat Göçer’de her nedense sık rastladığım prozodi hataları neredeyse yok denecek kadar az. Yani daha sakin, daha kendine güvenen ve haliyle kulağa daha profesyonel gelen bir şarkıcı var bu albümde. O eski bağırış çığırışların yerine iyi tasarlanmış ve döşenmiş zengin vokaller geçmiş ve çok da iyi olmuş.


Bununla beraber işin repertuvar kısmı için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bu albümü sanki Ferhat Göçer’e öykünen, hatta onu çok beğendiği için düpedüz taklit eden biri yapmış gibi. “Aman ne güzel, tam da Ferhat Göçer tarzı şarkılar,” diye düşünüyorsunuz bir yandan, bir yandan da tutmuş formüllere bu kadar çok yaslanmış şarkıları ardı ardına dinlemekten sıkılıyorsunuz. Bu durumda olumlu yönde değişiklik göstermiş vokal tekniği de kurtarmıyor albümü. Ferhat Göçer beklenmedik bir şekilde, yerinde sayıyor.

“Beklenmedik bir şekilde” dedim; zira bu albümün besteci ve söz yazarı künyesi hem bir önceki albümlerinden, hem de piyasadaki bunca albümden bir hayli farklı, alışılmamış, tanınmamış isimler barındırıyor. Bunun sebebi de Göçer’in icadı olan www.besteniyolla.com adresine gönderilmiş amatör/yarı profesyonel besteler arasından repertuar seçimi yapılmış olması. Başka bir hal ve şartta sonuna kadar desteklenebilecek (üstelik hem daha yumuşak, hem de daha hesaplı) bu cesur davranışın Ferhat Göçer’e geri dönüşü ise her nasılsa ve nedense pek de parlak olmamış.


Acaba amatör/yarı profesyonel besteciler şarkılarını Ferhat Göçer’e beğendirme gayretiyle mi “Göçer tarzı”na soyundular, yoksa Göçer mi (resmi açıklamaya göre) on dört bin şarkı arasından kendi tarzında olanları çekip çıkardı ya da çekip çıkardıklarını evirip çevirip kendine uydurdu orası meçhul. Ama ortada ciddi bir “Ferhat Göçer şarkılarının taklidi Ferhat Göçer şarkıları” durumu var. Albümü dinlerken yer yer alıştığınızı duymanın, şaşırmamanın rahatlığını yaşarken, yer yer sıkılıyorsunuz bu durumdan.

Albümde neden ilk sıralara konulduğunu ve neden klip çekildiğini hiç anlamadığım “Mehtabın Rengi” ve “Unutmuş Çoktan” tam da bu kendini tekrar hatta taklit sularında geziniyor ve yeni bir heyecan yaratmadan uçup gidiyorlar.


Buna karşın akılda kalıcılık ve dile dolanırlıkları nedeniyle üzerlerine oynanması gerektiğini düşündüğüm “Oya Gibi”, “Ayrılsak Ölürüz Biz” ve “Bundan Sonra” albümü sürükleyebilecek ticari güce sahip şarkılar. Sözü ve müziği Kubilay Aydoğmuş imzası taşıyan “Oya Gibi”, albümde “hit” olmaya en yakın aday. Gözleri görmese de saz çalıp türkü yazan Kayserili aşık Ayhan Kılıç’ın “Bundan Sonra”sı da albümün en iyi keşiflerinden biri.   

Nitelik açısından ağırlığı hissedilen “Sevmeye Aşığım” ve “Affetmedim Seni” ise albümün gizli kozları. “Affetmedim Seni”, Ümit Sayın’ın uzun zamandır özlediğimiz eski şarkılarının tadını duyuran yeni bir bestesi. Albümün isim şarkısı “Sevmeye Aşığım” ise daha önce Göçer’in seslendirdiği “Yanındayım” ve “Aklım Sende Kalır” şarkılarının da bestecisi ve söz yazarı olan Ersel Serdarlı’ya ait. Serdarlı yine iyi bir şarkı yazmış ve albümde bir adım öne çıkmış.


İddialı bir şarkıcının “no name” bestecilerden şarkı alarak albüm yapması fikri tek başına ayakta alkışlanmalı. Ama keşke Ferhat Göçer hazır bu cesareti göstermişken biraz daha ileri gidip, daha farklı sulara yelken açabilseymiş. Firma değiştirmek gibi ciddi bir dönemecin eşiğindeyken daha dikkatli adım atma kaygısı belli ki baskın çıkmış. Umarım Ferhat Göçer’in bu şarkı bulma yöntemi, bundan sonrasında daha yaratıcı işlere kapı açmasına vesile olur. Zira bu albümde bu kadarıyla yetinmek zorundasınız.

OCAK 2012