Bu Blogda Ara

31 Mart 2012 Cumartesi

Leman Sam - "Nereye Kadar"

CAMLARI KIRIP KAÇIYOR!

(Milliyet Sanat dergisi Mart 2012 sayısında yayımlanmıştır.)



Hani Facebook ilk çıktığında hepimiz bir heves ilkokul arkadaşlarımızın peşinde düşmüş, bir süre sonra konuşacak iki cümle bulamamıştık ya artık hiçbir ortak paydamız kalmamış o eski arkadaşlarımızla… Korkum tam da buydu aslında. Belki Leman Sam’ın korkusu da buydu. Yoksa bu albümü yapmaktan neden ısrarla kaçınsın, neden sürekli ertelesin ve kartonet yazısında da ifade ettiği gibi, neden kızının zoruyla, neredeyse ite kaka stüdyoya girsindi ki?

13 yılda Türkiye’de müzik çok değişti; müzik dinleme alışkanlıkları, müziği taşıyan ve dağıtan teknolojiler ve dahası sektör…. Leman Sam gibi, oyunu hiçbir zaman kuralına göre oynamamışların işi şimdilerde daha zordu elbette. Neyse ki bunca aradan sonra Hasan Saltık gibi  müzik yapımcısından ziyade müzik emekçisi diye adlandırılabilecek bir isimle, Kalan Müzik gibi bir firmayla yola çıkmıştı Leman Sam. Neyse ki elimizde ulaşan albüm aradan geçen zamanın açığını haydi haydi kapatacak güçteydi.


Öncelikle şunu söylemeliyim ki sakın ola albüm kapağına aldanmayın! Leman Sam hiç de kapak resimlerinde göründüğü gibi solgun, yorgun, bitkin hatta (evlerden ırak) hasta filan değil. Onu nasıl biliyorsanız öyle. Hep genç, hep dinç, gözlerinin içi gülen, sesiyle, bakışıyla karşısındakini ısıtan, yaşsız, zamansız kadınlardan. Bu fotoğraflar neden tercih edildi, neden kullanıldı orası meçhul ama ne Leman Sam’a, ne de albüme yakıştığını söyleyebilmek mümkün.

Albüm “Mavi Tango”yla açılıyor. Bir dönem Kardeş Türküler topluluğunda çalıp söyleyen, ilk solo albümünü geçtiğimiz yıl piyasaya çıkaran Erol Mutlu’nun bestelediği bu Turgut Uyar şiiri, albüme şahane bir açılış yapıyor. Leman Sam’ın sesini ne çok özlediğinizi fark ediyorsunuz önce, sonra bu şiirli tangonun ritmine kapılıp gidiyorsunuz.


Leman Sam ve Vedat Sakman hayata ve müziğe aynı pencereden baktıkları çok belli, kimyaları çok iyi tutan, bundandır ki uzun yıllardır birlikte çalışan iki müzisyen. Leman Sam’ın henüz sadece sahnede boy gösterdiği ve albüm yapmadığı yıllardan, Grup Doğuş günlerinden beri ahbaplar ve bu ahbaplıktan bizim payımıza düşen hep şahane şarkılar oldu. Bu albüme de Vedat Sakman hem besteleri hem de düzenlemeleriyle imza atmış.

Albümün ikinci sırasında yer alan “Taşra”, Vedat Sakman tarafından Cezmi Ersöz’ün “Cehennem Meleği” adlı şiirinden bestelenmiş. Ersöz’ün 2006 basımlı “Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı” adlı kitabının ilavesi olarak verilen diskte yer alan bu şarkı, Sam’ın albümlere ara verdiği döneme ait sayılı kayıttan biriydi. Bu albümle tekrar dinleyici ile buluşuyor.  


Üçüncü sırada bir Aytekin Ataş şarkısı olan ve albüme de isim olarak seçilen “Nereye Kadar?” var. Yine her şeyiyle bir Leman Sam şarkısı ya da kim bilir belki de daha doğrusu, Leman Sam söylediği her şarkıyı kendine ait kılabilen o eşsiz ses büyücülerinden biri.  

Dördüncü şarkı, yönetmen Cemal San’ın 2009 yılında vizyona giren “Sonsuz” adlı filminin tema şarkısı. Sözlerini Şevval Sam’ın yazdığı, bestesini son günlerde müzik piyasasında adından çokça söz edilen bağlama ve tambur ustası Engin Arslan’ın yaptığı bu şarkı, filmin vizyona girdiği günlerde yayımlanan film müziği albümden farklı olarak, bu kez yeni düzenlemesiyle çıkıyor karşımıza. Hem sözü hem müziği ile çok etkileyici, düşündüren bir şarkı “Sonsuz”.


Albümün beşinci sırasında yer alan “Şarkıcı” sözleri Leman Sam tarafından yazılmış bir Vedat Sakman bestesi. Kendilerine şarkıcı denmesine alınganlık gösteren şarkıcılara inat, “Ben bir şarkıcıyım” diyor bu şarkıda Leman Sam. Göz alıcı sahne ışıklarının birer birer söndüğü, salonun boşaldığı o yalnızlık anına yazılmış bir şarkı bu. Bir iç döküş, bir dertleşme, bir paylaşma şarkısı.

Aytekin Alaş’ın 2011 çıkışlı “Ateş Düşer Şarkılara” adlı albümünde seslendirdiği “Aşiyan” adlı bestesini Leman Sam bu albümde yeniden söylemiş. Onu bu albümü yapmaya iten şarkılardan birinin “Aşiyan” olduğundan bahsetti bir röportajında. Haksız da değilmiş.  Bu şarkıyı dinlerken Aşiyan sahilinde deniz kokusunu hissediyor, yağmur toplayan bulutları görüyor, martıların kanat çırpışlarını duyuyorsunuz, hayatınızda hiç Aşiyan’a gitmemiş olsanız bile.


Sırada Mehmet Teoman ve Vedat Sakman imzalı “Senden Sonra” var. ‘Blues’ ve caz sularında gezinen bu şarkı, yazdığı her şarkı klasikler arasına girmiş bir ikilinin elinden çıktığı yetmezmiş gibi, bir de Leman Sam’ın sesiyle taçlanıyor ve albümün en iyi şarkılarından biri olarak dikkat çekiyor.

Daha önce Kubat, Yavuz Bingöl ve Gülay gibi isimlere beste vermiş Bülent Gümüş’ün “Bir Rüya Gibi” adlı şarkısı albümün sekizinci sırasında yer alıyor. Repertuar seçimi konusunda gösterilmiş özen her bir şarkıda hissediliyor. “Bir Rüya Gibi” de Leman Sam’a ve albüme çok yakışmış şarkılardan.


Karacaoğlan’ın “Var Git Ölüm”ünü Leman Sam bu albümde Aytekin Ataş’ın bestesiyle seslendiriyor. Bu şiire Hümeyra’nın yaptığı beste, yetmişlerin başında Hümeyra’yı meşhur eden şarkılardan biridir ve meraklıları tarafından hâlâ hatırlanır, bilinir. Karacaoğlan dizelerine Ataş’ın getirdiği melodik yorum da bir o kadar güzel. Türkülerin türkücü gırtlağı kullanmadan da söylenebileceğine bizi ilk inandıran şarkıcılardan biri olan Leman Sam’ın türkü geleneğine yakın bu şarkıdaki performansı da alkışa şayan.

Ve albüm sürpriz bir kayıtla kapanıyor. Şimdilerde yaşamını Paris’te ressam olarak sürdüren, seksen ihtilali öncesi ise protest şarkıları ile besteci ve şarkıcı olarak tanınan Mehmet Koç’un yıllarca bir çok şarkıcı tarafından seslendirilmiş “Metris”ini Leman Sam, tek bir bağlama eşliğinde seslendiriyor albümün sonunda.


Bu kayıt aslında şarkıyı albüme koymaya karar verdiklerinde Leman Sam’ın tonunun tespit edilmesi için yaptıkları ilk deneme kaydıymış ve sonradan yapılanları beğenmeyip bu kaydı, bu haliyle, hiçbir düzeltme yapmadan albüme koymaya karar vermişler. İyi de olmuş. Şarkıyı dinlerken Leman Sam ve bağlamayı çalan Levent Güneş’i evinizin salonunda, keyfe keder çalıp söylüyorlarmış da siz de bu şahane ana şahit oluyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Zaten çok can yakan, yüreğe oturan şarkı, bu haliyle çok ama çok inandırıcı tınlıyor.

Şarkının başında Leman Sam’ın seslendirdiği şiir ise 12 Eylül’de gördüğü işkence sonucu sesini kaybeden, daha sonra gırtlak kanserine yakalanıp, 2007 yılında, Almanya’da hayata gözlerini yuman şair Enver Karagöz’e ait. Şairin hikâyesini hiç bilmeseniz bile, o birkaç satırlık şiir, onun ve onunla benzer şeyleri yaşamış binlerce, on binlerce insanın, neresinden baksanız acı bir hikâyenin özetini yapıyor. Birkaç dizeye, koca bir karanlık sığıyor.

Bugün böyle bir albüm yapmak, bugünün müzik piyasasının tam ortasına kocaman bir taş atmak, camları kırmak, kapıların zillerini çalıp kaçmak gibi. Adamı dürten, uyandıran, “Ben ne dinliyorum, ne yapıyorum, ne düşünüyor, nasıl yaşıyorum?”u sorgulatan, sonra ayağa kaldıran, kendine getiren şarkılar var bu albümde. Ve her daim eşsiz Leman Sam var. Daha ne olsun?..      

ŞUBAT 2012

7 Mart 2012 Çarşamba

Burak Ekinil - "Balık"


KAÇAN “BALIK” BÜYÜK OLUR


Albümleri internetten indirmek, mekanik olarak satın almanın önüne geçti geçeli albüm kartoneti denilen şey daha az önemsenir oldu. Oysa bir albümün kimlik bilgisidir kartonet denilen şey. Albümün nüfus kağıdıdır, vitrinidir, imajıdır, hatta çoğu zaman albenisidir. Kartonetsiz bir albüm, kapaksız bir kitap ya da filmsiz bir afiş kadar eksik kalıyor bende. Ondandır albümleri dijital klasörlerde değil, elle tutulur, gözle görülür kopyalarıyla saklamaktan vazgeçemiyorum.

Oysa dijital ortamda hazırlanan kartonetleri dijital müzik satışı yapılan internet sitelerine yüklemek o kadar zor olmamalı. Ondan da geçtim, en azından şarkıcıların tanıtım faaliyetlerini yürütenler, albüm kartonetlerini (sadece kapak değil elbette; tamamını) dijital ortama yükleyebilirler. Bunu şarkıcı veya grupların resmi Facebook sayfaları ya da internet siteleri yoluyla da yapabilirler. Bu konuda en başta albüm üreten şarkıcılar, müzisyenler ısrar etmeli. Çünkü ürettikleri işin bir parçası, hedef kitlenin (tüketicinin) eline geçmiyor. Bunun albümde bir şarkının eksik olmasından hiçbir farkı yok.


Uzun zamandır düşünegeldiğim bu konuda yazma fikrimi tetikleyen, iki gün önce satın aldığım bir albüm oldu. Burak Ekinil’in ilk albümü “Balık”, bırakın şarkılarını bir yana, tam bir kartonet şaheseri. Kartonet değil, adeta bir sanat eseri. Haliyle bu albümü sadece internet indirip dinleyenlerin kartonetten mahrum kalacak olmaları bana haksızlık gibi geliyor. Hem bu tasarımın ve albümün sahiplerine, hem de dinleyicilere yapılan koca bir haksızlık.

Burak Ekinil’in albüm kartonet fotoğraflarını Can Erdinç çekmiş, tasarımı ise Ayşegül Kantarcı yapmış. Kolaj tekniğinin ve çizimlerin birlikte kullanıldığı tasarımın bütünü; kapağı açtığınızda karşınıza çıkan balık illüstrasyonu, balık gözünün CD’nin ortasındaki deliğe denk gelmesi, daha önce benzeri hiç yapılmamış ölçülerdeki kitapçık ve kitapçığın kapağındaki 45’lik resmi, her bir sayfada şarkıların içeriklerine uygun olarak tasarlanmış kolajlar, hepsi çok göz alıcı ve etkileyici.


Burak Ekinil bencileyin kartonet meraklılarının az çok aşina olduğu bir isim. Hepsi’nin son albümünün açılış şarkısı “Yeter”, Ceynur’un ilk albümünde yer alan “Sonsuza Kadar” ve “Kısık Ateşte 15 Dakika” filminin Pamela tarafından seslendirilen ve Pamela’nın “Cehennet”  adlı albümüne de giren aynı adlı tema şarkısı bugüne dek Ekinil’in söz yazarı ve besteci olarak adını gördüğümüz işler. Ama belki daha da önemlisi, yıllardır memleketin en çok dile düşmüş reklam müzikleriyle tanınan Jingle House bünyesinde 2004 yılından beri Burak Ekinil’in de çalışıyor olması. Yani bestecisini bilmesek de aşina olduğumuz bir çok reklam müziğine de hem prodüktör, hem vokalist, hem söz yazarı, hem de besteci olarak imza atmış.

Bu günlerde gösterime girecek yeni Tolga Çevik filmi (yönetmen Ozan Açıktan) “Sen Kimsin?”in müziklerini de Burak Ekinil hazırlamış. 5 yaşında piyano çalmaya, dokuz yaşında konservatuar eğitimine başlayan Ekinil bugün 32 yaşında. Yani müziğe epeyce mesai harcamış, bu yolda bir hayli de dirsek çürütmüş bir müzisyen. Zaten albüm daha açılışından itibaren bunu ziyadesiyle hissettiriyor.


“Kum ve Cam” adı verilmiş enstrümantal beste, albüme muhteşem bir açılış yapıyor. Düpedüz bir senfoni bu. Çok çarpıcı, çok etkileyici, insanın tüylerini diken diken eden türden. Aynı zamanda bir o kadar da böylesi bir albümden beklenmeyecek, ters köşe bir iş. Nitekim hemen ardından gelen “Hulusi Kentmen”le birdenbire barok dönemden bugüne ışınlanıyoruz.

Yeşilçam filmlerinde canlandırdığı rollerle şefkatin, babacanlığın, tatlı-sertliğin anlamı haline gelmiş Hulusi Kentmen’in ismini bir şarkıda bu şekilde kullanmak şüphesiz bir reklam müziği yazarının buluş yeteneğine işaret ediyor her şeyden önce. Ne ki bir o kadar da samimi, içten, kulağı hemen yakalayan bir şarkı. Giderek yükselip, beklenmedik bir şekilde “ska”ya dönen yürüyüşü şarkının akılda kalıcılığında en büyük etken. “Baba de baba de bana” tekrarlarının kısa sürede dillere düşmesi şaşırtıcı olmayacak.


Yine reklam müziği deneyiminin şekillendirdiği “Obur” ve “Çikolatanın Faydaları” da benzer şekilde eğlenceli, esprili şarkılar. Özellikle “Obur”un “Ah o yediğim abur cuburlar, muhtelif yerlerimde birikip deniz misali dalgalanırlar,” cümlesi diyet ve zayıflama histerisinin alıp yürüdüğü bu zamanda, bir türlü karşı koyamadığımız iştah ve peşi sıra gelen obezite meselesiyle öyle bir kafa buluyor ki, tadından yenmiyor.

“Kadife”, “Beş On Dakika”,  “Kv” ve “Sonsuza Kadar” albümün romantik aşk şarkıları. Biri bile ağlamayan, kahretmeyen, acısı insanın içini şişirmeyen şarkılar bunlar. Nicedir ya kemanlı, defli, darbukalı arabesk feryat figanlarda ya da sert mi sert, gürültülü mü gürültülü, bağırış çağırış “rock” eserlerde aradığımız aşkın bu kadar sakin, bu kadar yalın içinden geçtiği şarkılar duymayı özlemişiz.


Söz ve müziği Bora Tunalı’ya ait “24 Saat” ve bir Gence Gören bestesi olan “Dede” de albümdeki diğer şarkıların peşinden yürüyen, aynı müzikal kaygı ve özenin izlerini taşıyan şarkılar.

Kapanış şarkısı “Kordoba”nın sözlerinden hiçbir şey anlamayacaksınız zira tamamen uydurulmuş bir dilde yazılmış. Burak Ekinil kartonette bu şarkıyı “küçükken İngilizce şarkıları uydurup uydurup söyleyenlere” ithaf etmiş. Daha ziyade kaba bir Balkan dilini anımsatan bu uyduruk dildeki şarkının ritmi ve melodik yapısı da Balkan etkileri taşıyor.

Burak Ekinil’in müziğiyle yeni tanışacaklara şöyle özetleyebilirim belki… Mazhar-Fuat-Özkan’ın ilk dönemlerini, Mirkelam’ı, Teoman’ı ve hatta Nil Karaibrahimgil şarkılarını seviyorsanız, bu albümde benzer izler bulmanız mümkün. Müzisyenler genellikle böylesi benzetmeler ve kıyaslamalardan pek hoşnut olmazlar. Haklıdırlar da. Nitekim Burak Ekinil’in müziğinin tüm bu kan bağlarının ötesinde benzersiz, tamamen kendine ait bir tavrı ve tarzı da var. Belki en çok vurgulanması gereken de, hem ana akımı takip edenlerin, hem de alternatifçilerin ilgi alanına girecek nitelikte bir albüm olması. Üstelik de bunu, her iki türün klişelerine yüz vermeden başarmış olması da önemli bir artı puan.


Albümün başarısında arka plandaki müzisyen kadronun payı da az buz değil elbette. Burak Ekinil’le birlikte hem prodüktör, hem de aranjör olarak kartonette ismini gördüğümüz Sarp Özdemiroğlu, az bulunur bir müzisyen olduğunu bir kez daha gösteriyor. Şarkılardaki aranjörlük başarısına ortak olan bir diğer isim de Barış Yıldırım. Ve tüm düzenlemeler çok da işinin ehli müzisyenlerin enstrümanlarıyla hayat bulmuş ki bu da dinleme keyfini artıran önemli bir değer. Albümün “sound”unun ve miksajının bu kadar sağlam ve bu kadar temiz olmasını ise Sarp Özdemiroğlu ve Çağlar Türkmen’in parmakları/kulakları sağlamış ki işin bu kısmı ayrıca alkışı hak ediyor.

Her ayrıntısı, her bir şarkısıyla son dönemin en başarılı ilk albümü bu. Dinlemekte gecikmeyin. Aksi takdirde atasözünde de denildiği gibi, kaçan balık büyük olabilir, benden söylemesi.   

ŞUBAT 2012

3 Mart 2012 Cumartesi

Günce Koral - "Hayat Aşktan Geçer"


TAKDİR DEĞİL TEŞEKKÜR


Türk popunun doksanlardan iki binlere geçişinde İzel’in 1999 yılında yayımlanan “Bir Küçük Aşk” adlı albümünün etkisi büyüktür. Doksanların artık içimize fenalıklar getirmiş tekerlemeli şarkı sözleri ve Korg marka klavyelerin sesleriyle bezeli düzenlemelerinin yerini daha hızlı, daha modern şarkıların alacağının ilk müjdecisi, hatta yol göstericisidir o albüm. Hemen ardından Hande Yener gelmiş ve iki binler popu böyle başlamıştır.

Günce’nin 2003 yılında yayımlanan ilk albümü “Bu Aşk Değil” ise bu süreç içerisinde her nedense gözden kaçmış, kıyamet koparmamış bir albüm olarak kalmış, Günce’yi bize tanıtmış, müzik çevrelerinin dikkatini çekmiş ama dinleyici nezdinde beklenen ilgiyi görmemiştir. Bir ilk albüm için beklenmedik derecede yetkin, iyi bir albümdür oysa. Döneminin ötesindedir. Türkiye’de elektronik müziğin ana akım pop müzikle kaynaştığı ilk albümlerden biri olmak gibi de bir payesi vardır her ne kadar Hande Yener bu payenin kendi albümlerine ait olduğunu sansa da.


 Bu ilk albümde ve 2006 yılında yayımlanan ikinci albüm “Volume II”de de Günce Erol Temizel’le çalışmış ve Temizel’in elektronik müzikteki yetkinliği her iki albüme de gözle görülür bir katkı sağlamıştır. Elbette eğitimli bir müzisyen olan Günce’nin güçlü sesini ve şarkıcılık tekniği de göz ardı etmemek lazım.

Bu iki elektro-pop albümden sonra 2006 yazında Günce yetmişlerin meşhur “hit”lerinden “Bal Gibi Olur”u yeniden söyledi ve henüz “single” formatının sektöre yerleşmediği o günlerde bu şarkı sadece klip olarak servis edildi.


2008 yılında ise “Su” adlı albümüyle bu kez Günce Koral adıyla ve farklı bir müzikal anlayışla çıktı karşımıza. Daha piyasa muadili bir pop müziğin peşinde giderek (ve haliyle Sezen Aksu’dan da şarkı alarak) belli ki iddialı oynamaya karar vermişti.

O günün şartlarında o albümün de değerince ilgi gördüğü söylenemezdi. Elbette Günce Koral’ın albüm piyasaya çıktıktan kısa bir süre sonra sıkıntılı bir hamilelik dönemi yaşamaya başlaması da albümü ister istemez sahipsiz bırakacaktı.


Aradan geçen zamanda çocuğunu büyüten, sadece 2010 yılı sonlarında söz ve müziği kendisine ait “Eski Şarkı”yı dijital ortamda “single” olarak yayımlayan Günce, neredeyse dört yıla yaklaşan bir aradan sonra “Hayat Aşktan Geçer” adını verdiği yeni albümüyle müzik piyasasına dönüş yaptı.

Albümde sekiz şarkı ve bir “remix” var. Sadece “Eski Şarkı”yı bir yıl öncesinden hatırlıyoruz; onun dışındaki şarkıların hepsi yeni. Günce, bir önceki albümünde kendini pop müzik içerisinde nerede konumlandırmışsa, aynı yerden devam ediyor. Bu albümde ekip biraz değişmiş olsa da, bir öncekine çok yakın bir müzikal anlayış var. Yani bugünün popunda eli yüzü düzgün bir albüm için ne lazımsa o, ama daha fazlası değil.


Bugüne dek nefis röportajları, gazete yazıları ve iki de kitabıyla yazar olarak tanıdığımız Çağlar Yerlikaya, bir sürpriz yaparak bu albümde iki şarkının söz yazarı olarak çıkıyor karşımıza. Yerlikaya’nın tertemiz Türkçesiyle hayat verdiği şarkı sözleri, albümü daha ilk dinleyişte dikkat çekiyor. Albüme hem adını veren hem de çıkış şarkısı olan “Hayat Aşktan Geçer” bunlardan biri. Günce Koral’ın bestesini yaptığı bu şarkı, albüme iyi bir açılış yapıyor.


Hemen ardından gelen “Masal Bitti”, söz ve müziği Evrim Dökme’ye ait bir şarkı. Akdeniz ritminin bütün sıcaklığıyla yürüdüğü bu şarkıda da en az bir öncekinde olduğu kadar iyi bir şarkıcı var. Bu ,iki şarkıda aranjör olarak Bahadır Tanrıvermiş’in de gayet başarılı olduğunu söylemeliyim. 2006 yılından bu yana yeni nesil Yeni Türkü’nün elemanlarından biri olan Tanrıvermiş, sadece bilgisayar seslerine yüklenmeden, akustik enstrümanların da hakkını gözeterek düzenlemelerini yaptığı şarkılarda dengeli bir “sound” yakalamış.   

Üçüncü şarkı “İlaç” ise tamamen iki binli yıllarda kalmış bir popüler müzik ürünü gibi duruyor ve ilk iki şarkıdan sonra kulağa pek de iyi gelmiyor. Gerek söz-müzik, gerekse düzenleme orta halli bir Demet Akalın şarkısından fazlasını vermiyor dinleyene.


“Herkesin kırık bir karnesi, alkışsız bir sahnesi olmalı,” diyen “Kırık Karne”, mutlak mükemmeliyet peşinde koştuğumuz hayatlarımızı yüzümüze vuran sözleri, felsefesi ve Batılı melodik yapıyla sarmaş dolaş ud “intro”suyla etkileyici bir şarkı. (Gerçi doğrusu “kırık karne” değil, “karnesinde kırık not olmak”tır ama, buradaki bir metafor ne olsa, mazur görelim.) Söz ve müziği Saadettin Dayıoğlu’na ait bu şarkı belki kolay algılanacak, dile düşeceklerden değil ama albümün kayda değer işlerinden biri olarak ön plana çıkıyor.

Albümün beşinci şarkısı, söz ve müziği Evrim Dökme’ye ait olan “Koz”, tamamen “house” ritmi üzerine kurulmuş yapısı ve akılda kalıcı melodik yapısıyla ilk bakışta bir “hit” gibi duruyor. Bana kalsa bir Günce albümünde oyum bu tarzdan ve bu türden yana olmazdı ama belli ki Günce bu yoldan da çıkış aramak niyetinde. Semih Tuncer’in düzenlemesi, türün matematiğine çok uygun. Ne ki şarkı sözleri öyle bir kalemde ezbere alınabilecek gibi değil.


Daha önce “single” olarak servis edilen ve klip de çekilen “Eski Şarkı”, Ferhat Göçer şarkılarından aşina olduğumuz türden bir eski sevda hikâyesini, derli toplu bir kompozisyon içerisinde, elektrik gitarların sertliği ve kemençenin alaturkalığından da istifadeyle kulağa kolay yer eder bir şekilde anlatıyor.


Günce’nin kendi gibi müzisyen olan eşi Nail Evrim Doğ ile birlikte seslendirdiği “Belki Bir Gün Dönersin” albümde sözlerini Çağlar Yerlikaya’nın yazdığı ikinci şarkı. Bestesi ve düzenlemesi Nail Evrim Doğ tarafından yapılmış bu şarkı, düpedüz Batılı bir “balad” ve gerek sözleri, gerekse melodik yapısıyla albümdeki en güzel ama buna karşın en az ticari şarkılardan biri.

“Kırık Karne”nin “remix” versiyonu da Bahadır Tanrıvermiş tarafından yapılmış. Bana sorarsanız şarkının ruhuna orijinal versiyonunun daha çok yakıştığını söylerim ama “remix” de öyle adamı sersemleten, yoran “remix”lerden değil; pekala dinlenebiliyor.


Albümün son şarkısının söz ve müziği Günce Koral’a ait. Günce bu şarkıyı, bundan üç yıl önce dünyaya gelen oğlu için yazmış. Şarkıyı bunu bilerek dinlediğinizde etkilenmemek mümkün değil. Nail Evrim Doğ’un yaptığı düzenleme, şarkıyı albümün bütünü içerisinde daha yüksek bir yere çıkarırken, şahane de bir finale ulaştırıyor dinleyeni.

Albümün hem kapak resimlerini, hem de kartonet tasarımını ise son derece klişe bulduğumu söylemeliyim. Bu stilin doksanlarda, bilemediniz iki binlerde çoktan terk edilmiş olması gerekirdi ki artık iki bin onlu yıllardayız.


Aslında son cümleyi başta söyledim bu defa. Bugünün popunda eli yüzü düzgün bir albüm için ne lazımsa o var bu albümde, ama daha fazlası değil. Yani yeni bir şeyler vaat etmiyor, yeni bir öneri getirmiyor, belki bilinçli bir tercihtir bilemem ama şöyle adamakıllı dile dolanacak bir şarkı saklamıyor içinde. Dolayısıyla Günce’yi şu an bulunduğu konumdan başka bir yere taşıyacak bir albüm değil. Buna karşın iyi bir şarkıcı, temiz bir pop “sound”u ve sıkı bir pop severseniz şayet, çoğunlukla sizi hoşnut edecek şarkılar dinleyeceğinizin garantisini verebilirim. Yani bu albümün “karnesi kırık” değil ama takdir değil, olsun olsun teşekkür alır.

ŞUBAT 2012