Bu Blogda Ara

30 Mayıs 2012 Çarşamba

İzel - "Aşk En Büyüktür Her Zaman"


BİR “İZEL” ALBÜM


“İzel artık adam gibi bir albüm yapsa da dinlesek,” diyen çok kişi vardı. Çünkü hem arayı çok açmıştı, hem de o uzun aradan sonra yaptığı “Jazznağme” adlı (neden caz değil de “jazz”, onu hiç bilemedik) albüm tam anlamıyla bir hayal kırıklığıydı. Kaldı ki ondan bir önceki “Işıklı Yol”un da İzel kariyerinin en zayıf halkası olduğunu düşünenlerin sayısı hiç de az değildi (biri de bendim mesela.)

İzel aslında başından beri her albümünde kendini birilerine emanet etti. Bu, benim diyen şarkıcının kolay göze alacağı bir iş değil. Bizim buralarda hemen her şarkıcı biraz palazlandıktan sonra her şeyi en iyi kendi biliyor (ya da öyle zannediyor) ve bundandır ki dünya müzik piyasasındaki prodüksiyon ve prodüktör kavramları Türkiye’de bir türlü tam karşılığını bulamıyor.


Ercan Saatçi, Mustafa Sandal, Altan Çetin, Metin Özülkü ve Sinan Akçıl bugüne dek yayımlanmış İzel albümlerini yaratanlar. Elbette başka besteciler, söz yazarları da oldu ama her bir albümün adlı adınca emanet edildiği biri vardı ve sonuç hep (“Işıklı Yol” için çekince payını bırakarak) başarılı oldu. Doğrusu budur zaten. Şarkıcı her şeyden anlamak, bir albümün her şeyi (prodüktörü, süpervizörü, bestecisi, söz yazarı) olmak zorunda değildir. Bu işleri yapan profesyonel insanlar vardır ve nasıl terziler bedenine göre biçiyorsa elbiseyi, onlar da şarkıcıya göre şarkılar bulur, çıkarır ve albüm yaparlar.

Bugün popüler müziğin içine düştüğü sıradanlığın, popüler şarkıcıların çoğunda mevcut yönsüz, stratejisiz, plansız, programsız, hedefsiz yol almaların (ya da alamamaların, yerinde saymaların) en büyük sebeplerinden biri budur.

İzel bilerek ya da bilmeyerek doğrusunu yaptı; o esnekliği, istenilen kalıba girebilme yetisi ve becerisini gösterdi yıllar boyu. İsmi bu kadar parlamış bir yıldızın başarabileceği en zor şeydir egosunu törpülemek. Belli ki daha en başından törpülemişti egosunu. Öyle olmasa bu albümler çıkmazdı. Ya da çıkar ama böyle olmazdı.


İzel’in yeni albümü “Aşk En Büyüktür Her Zaman” bir süre önce piyasaya sürüldü. Ve bu defa bütün şarkıların Alper Narman – Onur Özdemir İkilisinin elinden çıktığını gördük. Belli ki yine “haute couture” şarkılar biçilmişti İzel için. Öyleyse umut vardı. Kaldı ki iki binli yıllarda çok sayıda “hit” şarkının altında imzası bulunan Alper Narman ve referansı Sakin grubu olan Onur Özdemir de birer teminattı. Albümden bir süre önce servis edilen ilk iki şarkıyı dinledim. Sonra bir süre düşündüm…

Bilen bilir, şarkı sözlerine takıntım öyle böyle değildir. Bir yanda halk ozanları, âşıklar, bir yanda Divan şairleri, aruzcular, beş hececiler, beri tarafta Fikret Şeneşler, Ülkü Akerler, Aysel Güreller, Çiğdem Talular ve niceleriyle süre gelen, şarkıda, şiirde, sözünü derin söyleyen, ince söyleyen, ağır söyleyen bir geleneğin çocuklarıyız biz. Bu birikimden zerre nasibini almamışlık bir yana, bir de konuştuğu lisanın kuralını kaidesini bilmeden kırıp döken şarkıları, o şarkıların yazarlarını nerede bulsam tefe koyuyorum. Şimdi böyle bir duruşun, bir savın varken, gel de İzel’in “Drakula” şarkısını beğen! Ama ne tuhaftır ki beğendim.


Tabii uzun uzun da düşündüm “Niye beğeniyorum, acaba nerede hata yapıyorum?” diye. Çok basit bir açıklaması olduğunu neden sonra fark ettim.

Evet “kendimi sana emdiremem,” başta olmak üzere bütün o “boynuzu yiyecek haberi yok”lar, “hayvan”lar filan kolay yenilir yutulur değil. Ama İzel tüm bunları dillendirirken bile öyle munis, öyle sakin ve dahi o derece hırssız ve öfkesiz ki, kötü gelmiyor kulağa. Dahası bu şarkı, son dönemde Demet Akalın’a mal edilmekle birlikte geçmişi ta Ajda Pekkan’a kadar dayanan ve popüler müzik arşivinde birbirine benzer onlarca, hatta yüzlerce örneği bulunan “çemkirme” şarkılarına son noktayı koymak için yazılmış gibi. Hani “bundan daha öteye ne yazılabilir” demeye getirilmiş, hatta belki biraz da işin komiği çıkarılmış, kara mizahı yapılmış sanki. Bundandır ki hafif, uçucu ve eğlenceli. Bundandır ki insanın eline sopasını alıp şarkı yazarlarının/şarkıcının kafasına kafasına vurası gelmiyor (bir çok Serdar Ortaç şarkısı bende bu hissiyatı uyandırır mesela.)


Albümde bir de hemen açılışta karşımıza çıkan “Amerika” ile yedinci sırada yer alan “Rezil” var sözleri ayar veren, dalgaya vuran. Bu kadarı da işin piyasası. Oysa bir de devamı var. Çok etkileyici bir “Solmuş Gül Kasabası” var mesela. “Hicran” var, “İlk Yara” var. Var da var. 12 şarkının (birinin bestesi hariç) tamamının aynı elden çıkmış olmasına karşın birbirine benzemiyor olmasından ise bilmem kimler, nasıl ders almalı?

Aslına bakarsanız albümde burun kıvrılacak bir tek şarkı yok. Ancak elbette bu genellemeyi İzel’in koşmakta olduğu kulvarın sınırları içerisinde yapmak doğru olur. Yani ana akımın tam ortasından geçen, klibi müzik kanallarında gösterilen, kulüplerde, plajlarda çalınmaya müsait, radyo dostu, dile kolay dolanan, kolay dinlenen, melodik şarkılar. Yani mevsimlik, güncel pop. Eli yüzü düzgün, dürüst, hilesiz, hurdasız, düzgün çalınmış, düzgün söylenmiş, temiz bir pop albümü bu. Tam da İzel’den beklediğimiz gibi.


Kendi adıma en çok “Drakula” ve “Rezil”in eğlencesini, “İmdat”ın alıp götüren ritmini, “Yaz Geldi”nin neşesini, “Hicran” ve “İlk Yara”nın hüznünü sevdiğimi söyleyebilirim. Bir Arap şarkısından adapte edilen “İyi ki Doğdun”un kısa sürede dillere dolanacağı, doğum günlerinde illa ki çalınıp söyleneceği aşikâr. Ama galiba bu albümden yıllar sonra en çok hatırlanacak şarkı “Solmuş Gül Kasabası” olacak.

Dikkat ettiyseniz, başından beri İzel’in bir çok şarkısında kendi sesi iki kez üst üste bindirilmiştir (teknik tabiriyle “duble” yapılmıştır.) Bu albümde de kullanılmış bu teknik. Çünkü bu derece naif ve kırılgan sesleri sevmez stüdyo mikseri. Tadını kaçırır, eksiltir. İzel zaten hiçbir zaman sesinin oktav aralığı konusunda iddialı olmadı. Kim bilir belki de en çok bu yüzden sevmişizdir onu ve şarkılarını. Hiç bağırıp çağırmıyor, inletmiyor ortalığı. Buna karşın başından sonuna dek şarkıcı olarak hiç falso da vermiyor.


Bülent Aris’in düzenlemeleri kadar büyük bir kısmı Almanya’da yapılmış kayıt ve “mix”ler de albümün başarısında göz ardı edilmeyecek hususlar. Ne yapsak ne etsek kayıt stüdyolarında Avrupa standartlarını yakalayamıyor olmamızın sebepleri saymakla bitmez ama yeri burası değil zaten. Bu albümde iyi bir “sound” yakalanmış; en azından emsallerinin üzerinde bir çizgide.

Albüm fotoğrafları ve kartonet tasarımı için iyi şeyler yazamayacağım. Kartonetin uyandırdığı depresif, karanlık ve hatta soğuk hava, asla albümdeki şarkıların ruhu değil çünkü. Albüm fotoğraflarını moda fotoğraflarından ayıran bir şey olmalı. O şey her ne ise, belli ki Nihat Odabaşı’nın bu tasarımında göz ardı edilmiş.

Derdiniz gücünüz popsa, uzun süre size eşlik edebilecek bir albüm bulduğunuzu, bu yazıyı okumadan önce de fark etmiş olmalısınız. Zaten daha şimdiden “izel” (takdir gören, takdir edilen) bir albüm oldu bu. Yine de bir kez daha altını çizeyim. İzel bir süredir yarıştan çekilmiş gibi duruyordu ya… Öyle olmadığını gösteriyor bu albümle. Kaldığı yerden, üstelik de günü yakalamış olarak devam ediyor. Bu son cümle kimlerin korkulu rüyası olur, onu da varın siz tahmin edin.

MAYIS 2012

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Ziynet Sali - "Sonsuz Ol"


HANGİSİ ZİYNET? 


Ziynet Sali’nin yeni albümü bu yılın beklenen albümlerinden biriydi. Yunan-Türk taverna müziği şarkıcısı olarak adını duyurup, adım adım ilerleyerek popun birinci liginde albümü merakla beklenen bir şarkıcıya dönüşmek rahatlıkla bir başarı öyküsü olarak adlandırılabilirdi. Üstelik aynı kulvarda koştuğu isimlerden daha donanımlı, hem müzik bilgisi, hem de şarkıcılık performansıyla daha avantajlı olduğu da bir gerçekti.

Ben kendi adıma, Sali’nin giderek yükselen ivmesine koşut olarak beklentimi bir hayli yükseltmiş idim. Bundandır ki albümün habercisi “Alışkın Değiliz” medyaya ve dijital platformlara servis edildiğinde bir parça tereddüt ettim. Evet Zeki Güner’in elinden çıkan tüm şarkılar gibi güzel olmasına güzel bir şarkıydı ama albümün en büyük kozu bu olmamalıydı. Çünkü farklı değildi, özel değildi, çarpıcı değildi. “Düştüysek Kalkarız”, “Kıyamazdın” ve “Haberin Olsun” arasında bir yerlerdeydi. Bu tarzın, bu usulün ve üslubun ekmeği zaten  yenmişti. Ziynet Sali’nin bu çıkışı, ne yapsa tekrardan öteye geçemeyecekti.


“Alışkın Değiliz”in neden çıkış şarkısı seçildiğini anlamak için albümün tamamını dinlemek gerekiyormuş meğer. Dinledim ve anladım nitekim.

Sanırım Ziynet Sali’nin ya da ekibinin kafası biraz karışık. Çünkü önceki albümlerinde giderek çıtayı yükselten Sali’nin buradan sonra ne yöne gideceğine dair net bir fikrinin olmadığını bu albüm ne yazık ki açıkça ortaya koymuş. Yani bir eylem planı, bir strateji yok ortada. Sadece günü kurtarmak var. Ya da kurtaramamak.

“Alışkın Değiliz”le “mid-tempo” başlayan albüm, ikinci şarkıda bambaşka bir yöne savruluyor. “Ruh İkizim” her şeyiyle tipik bir Kenan Doğulu şarkısı. Tek eksik Kenan Doğulu’nun sesi; onu da vokalde duyuyoruz zaten. Ne çare ki Ozan Doğulu’nun ud ve cümbüşü ustaca yedirdiği modern düzenlemesi bile “Olacağı varsa olur elbet, aşk bir gün bize güler elbet” nakaratıyla alabildiğine çocuksu sularda gezen şarkıyı kurtaramıyor.


Kenan Doğulu belli ki oturmuş ve “Ruh İkizim” adında bir şarkı yapayım demiş. İçine bir de evrene mesaj gönderme esprisini koyarım, kalanını da “kader defteri, kalp ağrısı, sabır taşı, divane gönül” gibi klişelerle doldururum, olur biter diye hesap etmiş. Bir Kenan Doğulu şarkısı havada karada tutar nasılsa diye düşünülmüş ve sahiden olmuş bitmiş. Merak ediyorum bu şarkıyı isimsiz bir besteci yapmış olsaydı Ziynet Sali’nin albümüne yine de girer miydi?

Dinler dinlemez kulağınıza çok tanıdık gelecek “Nihavend Oriental” adlı enstrümantal eser Ziynet Sali’nin albümünde “Dün Gece” adını taşıyan bir şarkıya dönüşmüş. Aslının anonim bir Mısır ezgisi olduğu söylenen bu eser, 1998 yılında Burhan Öcal ve İstanbul Orient Ensemble’ın “Sultan’a Secret Door” adlı albümünde yer almıştı. Yunan keman virtüözü Nicos’un ve Balkan müzik grubu Afan Toufan’ın albümlerinde de kullanılan bu besteyi Türkiye’de İnce Saz topluluğu ve Serkan Çağrı da seslendirdi.


Şarkının enstrümantal versiyonunu yukarıda saydığım herhangi bir müzisyenden dinlediyseniz şayet daha önce, Ziynet Sali’nin bu sözlü versiyonu epeyce sönük kalacak ne yazık. Şarkının sözlerine imza atan ve kaleminden hiç şüphe duyulmayacak şair/yazar/söz yazarı Pakize Barışta’ya ve Nicos’u aratmayan Türk keman virtüözü Adnan Karaduman’a rağmen böyle bu.

Bu arada kartonetteki bilgiye aldanmayın, “Nihavend Orient” şarkının bestecisi değil; şarkının orijinal adı (“Nihavend Oriental” olmak kaydıyla tabii).  

Türkçe sözleri Sıla tarafından yazılmış “Deli”, aslında bir Hint şarkısı. 2009 yapımı bir Bollywood filmi olan “Love Aaj Kal”da yer alan bu şarkı, Ozan Doğulu’nun düzenlemesiyle Hint izlerinden tamamen kurtulmuş. Buna karşın Sıla’nın sözleri ve tarzı o kadar baskın gelmiş ki, şarkıyı Sıla mı söylüyor Ziynet Sali mi belli değil. Yine de bu şarkının albümde ön plana çıkacaklardan olduğunu söyleyebilmek mümkün.


Arap yarımadasından uzak Doğuya uzanmışken, birdenbire kendimizi Ege kıyılarında buluyoruz. Yunan şarkıcı Helena Paparizou’nun 2005 Eurovision birinciliğinden bir yıl sonra yayımladığı ilk uluslararası albümünün“hit” şarkılarından biri olan “Mambo”, Ziynet Sali’nin albümünde Yıldız Tilbe’nin yazdığı Türkçe sözlerle “Favori Aşkım” adında bir şarkıya dönüşmüş. Ozan Çolakoğlu’nun düzenlemesi, orijinaliyle neredeyse birebir aynı. Türkçe sözlerse Yıldız Tilbe gibi bugüne dek yabancı şarkılara şahane adaptasyonlar yapmış bir şarkı yazarı için (“Senden Çok Var”ı, “Eline Düştüm”ü hatırlayın) fazla zorlama ve sıradan.

Sıradaki şarkı bu defa nefeslilerle coşturulmuş, Balkan havasında bir Atilla Özdemiroğlu bestesi. Altında her Özdemiroğlu imzası olan şarkı gibi bu şarkı da müzikal tadı ve zengin armonik yapısıyla dikkat çekiyor ve albümün bütünü içerisinde bambaşka bir yerde duruyor. Zeki Güner imzalı sözlerin besteyle uyumuna da diyecek yok. “Yine Geceler” belki bir “hit” değil ama albümün ortalamasını yukarı çeken bir şarkı olduğu da şüphe götürmez.


Yedinci şarkıda birdenbire “eurotrash” sularına atlıyoruz. Onur Baştürk’ün söz ve müziğini yazdığı “Yanabiliriz”, “club” müziğinin bütün klişelerini barındıran, halk arasında “eller havaya” ya da “Demet Akalın tarzı” diye tanımlanan türün eli yüzü düzgün bir örneği. Özellikle nakarat kısımlarında belirgin bir Ajda tadı hissedilen şarkı, tam da o kısımlarda “Arada Sırada”nın epeyce yakınından geçiyor. Yine de albümün mekânlarda çalınma ihtimali yüksek şarkılarından biri bu.

Derken yine bambaşka bir türe ve tarza savruluyor ve bu defa alabildiğine koyu kıvam bir Sezen Aksu romantizminin içinde buluyoruz kendimizi. “Vakit Tamam” sözü, müziği ve Ceceli imzalı düzenlemesiyle buram buram Sezen kokan bir şarkı. Eğer yavaş bir şarkı ön plana çıkacaksa albümden, bu şarkının o olacağına şüphe yok.


Sonra Sinan Akçıl alıyor sırayı. “Rüya” gibi başarılı bir işten sonra “Bize Yeter” gibi şişirme bir işle devam eden Akçıl-Sali müzikal ortaklığı bu albümde üç şarkıyla devam ediyor. Bunlardan biri olan “Her Şey Güzel Olacak”, çok basit bir Akdenizli melodinin üzerine yazılmış “hadi beni duy, bu ne biçim huy” ve “yaşlanınca hasta olunur” gibi şaşılacak derecede baştan savma şarkı sözleriyle albüme neden girdiği anlaşılması zor şarkılardan biri.

Oradan yine söz ve müziği Sinan Akçıl’a ait “Yenilik Var”la “club” tarzına geri dönüyoruz. “Kimini kimini” tekrarlarının Sinan Akçıl’ın aklına nereden geldiği sorusuna fazla takılmayın. Aksi takdirde bir önceki şarkıdaki “kendi hayatımdan çaldım” cümlesini de dert etmeniz gerekebilir. Şarkının “bridge” tabir edilen geçiş bölümünde “akacak aşk damarda durmuyor” derken Ziynet Sali’nin zorlandığı açıkça belli. Melodik yapı ve sözler vasat. Şarkıyı ayakta tutacak bir tek şey varsa, o da mekânlarda çalan “dj”lere iyi gelecek ritmik yapısı.


Azeri müzisyen Murad Arif’in “İstanbul” adlı şarkısı 2009 yılında Azerbaycan’da genç şarkıcı Xeyyam Nisanov’un sesinden popüler olmuş hatta şarkının klibi de İstanbul’da çekilmişti. Bu şarkı Türkiye’de Suat Ateşdağlı’nın “Bosphorus Night” adıyla hazırladığı serinin dördüncü albümünde yer aldı. Ziynet Sali’nin albümünde şarkıyı Türkiye Türkçesine adapte edilmiş haliyle dinliyoruz. Yine bambaşka bir türde, bu defa “bossanova” ritminde, caz tınılarında gezinen bir Ozan Doğulu & Mustafa Aybat düzenlemesiyle albüm bizi sersemletmeye devam ediyor. Şarkı çok güzel, bu şarkıyı bulup çıkarıp bir popüler albümde kullanma fikri şahane ama yeri bu albüm müydü, söylemesi gereken Ziynet Sali miydi bunlar hep tartışılır.

Albümün on ikinci şarkısı “Senden Sonra”, Türkçe sözleri Sinan Akçıl tarafından yazılmış bir Bulgar şarkısı. Genellikle Azeri müziğinden kulak aşinalığımız olan balabanın şarkıya kattığı müzikal tattan öte “Senden Sonra”nın albüme bir katkısı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.

Albümün son şarkısı “Senin Olsun” adını taşıyor. Sözleri Sıla’ya, bestesi Sıla ve Efe Bahadır’a ait bu şarkı, bundan yirmi otuz yıl önce yüzlerce benzeri yapılmış orta karar arabesk bir şarkıdan fazlası değil.


Albümün Nihat Odabaşı imzalı kapak fotoğraflarının ve beyazın hâkim renk olarak kullanıldığı görsel tasarımının gayet göz alıcı ve şık olduğunu söyleyebilmek mümkün. Hatta albüm çıkmadan önce basına düşen bu fotoğraflarda gördüğüm ışığı parlak yıldız, albüm hakkındaki beklentilerimi yükselten sebeplerden biriydi desem yalan olmaz.

Bu zamanda içine “cover”dır, “remix”dir, versiyondur koymadan, tamamı yeni şarkılardan oluşan albüm yapanları alkışlıyoruz evet. Ziynet Sali de aynen böyle yapmış. Ama keşke bu şarkıları bir albümde toplamak yerine, içinden dişe dokunurları seçip ayrı ayrı “single” olarak yayımlasaymış. Albüm başından sonuna o kadar tutarsız, müzikal bütünlükten uzak ve dağınık ki, bu şarkılar bir albüm haline gelmeseymiş belki de daha iyi olurmuş. İnsan ‘bu albümdeki şarkılardan hangisi Ziynet’ diye düşünmeden edemiyor çünkü.

Şunun da farkına varmak gerekir artık ki o popüler besteciden üç, bu çok moda besteciden iki şarkı almak iyi bir albüm yapmak için tek başına yeterli bir formül değil. Ziynet Sali çapında bir şarkıcının ona müzikal açıdan doğru yön verecek, ona özel şarkılar üretecek bir ekiple yoluna devam etmesi gerekir bu saatten sonra. Bu albüm en çok bunun sinyallerini veriyor zaten.

NİSAN 2012

Günseli Deniz - "Kalp Ağrısı"


“MİKROFON GÜNSELİ’DE!”


Günseli Deniz’in “aynanın karşısında saç fırçasını mikrofon yapıp şarkı söyleme” klişesiyle başlayıp Amerika’da Rihanna, Christina Aguilera gibi seslere vokal koçluğu yapan şan eğitmeni Lis Lewis’den ders almalara kadar uzayan bir müzik geçmişi var. Biyografisinde onun ilk albüm teklifini 14 yaşında aldığını, iki kez de albüm yapmak için kolları sıvayıp, sonrasında yapılan iş içine sinmediği için vazgeçtiği yazılı. Bir zaman sonra yolunun Emel Müftüoğlu ile kesişmesi sonucu içine sinen albümü yapabileceğini anlamış ve nitekim yapmış da.

Günseli Deniz’in “Kalp Ağrısı” isimli ilk albümünü bu günlerde şehrin ilan panolarında, televizyon reklâmlarında, orada, burada, her yerde fark edebilmek mümkün. Yeni isimlere sıfır maliyetle albüm yapıldığı bir dönemde böylesi bir tanıtım çalışması ister istemez “n’oluyor, nedir bu?” sorusunu sorduruyor insana. Daha önce de çok sayıda isme destek veren, yol gösteren Emel bu defa alenen prodüktörlüğe soyunmuş ve ML Production etiketli bu albüm için de belli ki cebinden (ya da piyasadaki kredisinden) epeyce harcamış/harcamakta.


Albümde on şarkı ve bir versiyon var. İki şarkının söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait. Kim ne derse desin, Sezen Aksu’dan şarkı almış olmak her yeni albüm çıkaran isim için hâlâ ciddi bir prestij meselesi. Hele ki bu isim piyasaya ilk defa çıkıyorsa. Nitekim iki Sezen şarkısından biri olan “Kalp Ağrısı” albüme de ismini vermiş ve hatta ilk klip şarkısı olmuş. “Kalp Ağrısı” bir Sezen şarkısı olmasının ötesinde albümün de en çok dikkat çeken şarkısı. Yani bir taşla iki kuş vurulmuş.

Bunu herkes söyledi ama bir kez de ben söyleyeyim; bu şarkıda çok açık ve net bir şekilde Aşkın Nur Yengi’nin ilk albümünü duyuyorsunuz. Gerek bestesinin yapısı, melodisi, tadı, gerekse Günseli Deniz’in yorumu bu çağrışımı yapıyor. Ne gam! Şarkı nefis, üstelik Günseli de şarkının ağrılığının altında kalmamayı başarıyor.


Bir diğer Sezen Aksu şarkısı olan “Eloğlu” ise Sezen Aksu’nun âşık geleneğinden beslenen, yerel motiflere, söylemlere yaslanan şarkılarından biri. Bu yüzden de albümün müzikal bütünlüğü içerisinde daha eski, daha orta yaşlı duruyor. Tıpkı hemen ardından gelen ve İlker Özcan tarafından Yunus Emre dizelerinden bestelenen “Uyman” gibi. Sırf bu nedenle bu iki şarkı albümde olmasa da olurmuş, hatta olmasa daha iyi olurmuş diye düşündüm dinlerken.  

Diğer şarkılarda ise ağırlıklı olarak Günseli Deniz’in imzası var. Yine biyografisinden öğrendiğimiz kadarıyla Günseli Deniz ilk bestesini 13 yaşında yapmış ama söz yazarlığı daha da eskiymiş. Zaten başından beri amacı da kendi şarkıları ile yola çıkmakmış.


Doksanlardan bu yana piyasaya çıkan yeni şarkıcıların büyük çoğunluğu bu düşünceyle yola çıktı ama çok azı kendi şarkılarıyla ayakta kalabildi. Belki mırıldandığınız bir melodiyi aranjör marifetiyle popüler müzik kalıpları içerisinde şahane bir şarkıya dönüştürmek mümkündür ama karaladığınız her cümleden şarkı sözü çıkmaz. İşte o noktada bir yeteneğiniz ve donanımınız yoksa, duvara toslarsınız. Toslayanları da çok gördük nitekim.

Buradan baktığınızda Günseli Deniz’in gayet yetkin durduğunu, iyi şarkılar yazabildiğini gösteriyor bu albüm. Belki de tek sorun ilk dinleyişte alıp götüren “hah işte bu hemen hit olur,” dedirten bir bestesinin olmaması ki bu açık da zaten “Kalp Ağrısı” ile kapatılmış.

Albümün ikinci sırasında yer alan “Anlatamadım”, hemen ardından gelen ve sözleri Günseli Deniz’e, bestesi İlker Özcan’a ait olan “Eski Şarkı” gayet sağlam şarkılar. Özellikle “Eski Şarkı”nın Özgür Buldum ve Simone Sello tarafından yapılan düzenlemesi dikkat çekici.


Albümde klip çekilecek ikinci şarkı olarak belirlenen “Yalnızım”, oryantal ezgisi ve Mustafa Ceceli imzalı modern düzenlemesiyle kulağı kolay yakalayan bir şarkı. Bu üç şarkıda da Günseli Deniz’in vokalinin teknik olarak çok iyi olduğunu söyleyebilmek mümkün. Buna karşın bu denli düzgün okuyabilme gayretinin vokalin duygusundan eksilttiği de bir gerçek ki bu bir ilk albüm için göz ardı edilebilecek bir kusur.  

Yine Günseli Deniz tarafından yazılan “Üzülme” ise Rihanna, Christina Aguilera ve benzeri sesleri çok fazla dinlemenin doğal sonucu olarak genç şarkıcılarımıza yapışan yanlış Türkçe vurgular ve prozodi hatalarıyla dolu. Hemen ardından gelen “Ağla” orta karar bir pop şarkısı olarak çok dikkat çekmiyor. “Kısmet”in sözleri çok güzel ama beste aynı derecede güçlü değil. “Yüzleşme” ise caz etkileri taşıyan düzenlemesiyle albümün etkili şarkılarından biri.


Albüm “Eloğlu”nun akustik düzenlemesiyle kapanıyor. Bir önceki şarkıyla müzikal anlamda taban tabana zıt bu düzenlemede Günseli Deniz gayet başarılı ama ister istemez bir hayli Sezen Aksu etkisinde gırtlak oyunları yapıyor.

Özetle; “Kalp Ağrısı” şarkısını duyup dinleyen ve bir koşu gidip satın alanları pişman etmeyecek, hayal kırıklığına uğratmayacak bir albüm bu. Bana kalsa sadece beş şarkısı kullanılarak da aynı etki (kim bilir belki de daha çok etki) yaratılabilirmiş ama bu zamanda on şarkılık albüm yapanları da alkışlamak gerekiyor tabii. Albümde yazı çıkaracak harekette bir şarkının olmaması ise önümüzdeki süreçte bir dezavantaja dönüşebilir.


Albümün ve Günseli Deniz’in görsel konseptine ise bir itirazım var. Yeni lanse edilen bir şarkıcı için bu derece stilize bir görsellik, bu soğuk ve bir parça da gerçek üstü, figüratif bir imaj kullanmak bence yanlış. Daha doğal, daha sıcak ve daha yaşına uygun bir konsepti pekâlâ daha iyi taşıyabilirdi. Çok akılda kalıcı ve karakteristik bir yüzünüz yokken, bugünlerde sokaktaki her on genç kızdan yedisinde görebileceğiniz bir saç modeliyle imaj yapmak pek akılcı gelmedi bana.

Çocukken aynanın karşısında elinizde tuttuğunuz saç fırçasının bir gün gelip mikrofona dönüşmesi o kadar da zor değil. Hele ki bu zamanda. Asıl mesele o mikrofonun kısa sürede elinizden kayıp gitmemesi. Günseli Deniz’in (gerçek adının bu olmadığı çalındı kulağıma; ben söyleyenlerin yalancısıyım) bu albümle, daha doğrusu gayet iyi pazarlanmakta olan bu projeyle iyi bir başlangıç yaptığını söyleyebilmek mümkün. En azından bu kulvarda bir açığı kapatması, mesela Aşkın Nur Yengi’nin nicedir boşladığı yerini doldurması bile ihtimal dâhilinde ki arkasında Emel olduğu sürece bu ihtimal çok uzak değil.

NİSAN 2012