Bu Blogda Ara

28 Ağustos 2012 Salı

Nil Karaibrahimgil - "Ben Buraya Çıplak Geldim"


İÇİNDEKİ ERGENE SARILAN KADINLARIN SESİ


(Milliyet Sanat dergisi Ağustos 2012 sayısında yayımlanmıştır.)


Seksenlerin hemen başında, TRT’nin henüz renklenmemiş ekranında, Türkiye’nin bilumum turistik yörelerinin eşlik ettiği görüntülerle bezenmiş bir şarkı yayınlanırdı. “Kucak kucak insanlar gelmeli Türkiye’ye,” diye başlayan, “Düşünün Antalya’da mutlu bir Hollandalı,” diye devam eden bu şarkı, Türkiye’de turizm bilinci oluşturma gayesiyle hafta sekiz gün dokuz ekrana getirildikçe, ihtilalden henüz çıkmış halimizle biz artık düşünecek başka şeyimiz kalmadığından mıdır nedir, televizyon başında Antalya’daki mutlu Hollandalıları düşünüp düşünüp dört köşe olurduk.


O şarkıyı yazan ve söyleyen kişinin Suavi Karaibrahimgil olduğunu çok sonra öğrendik. Bir gün İzzet Öz’ün Teleskop adlı sofistike televizyon programında “Müzikomani” diye tuhaf bir şarkıya rastladık ve müziğin giderek elektronikleşmesi neticesinde günün birinde Elvis’in bile canlanacağını anlatan o şarkıyla Suavi Karaibrahimgil’i tanıdık. Orijinal bir şarkı yazarıydı vesselam. Yoksa televizyonun bile siyah beyaz olduğu günlerde bugünün hologram teknolojisini öngörmek pek akıl kârı değil.

Aradan yıllar geçti. Karaibrahimgil soyadını taşıyan bebek yüzlü, bebek sesli bir kız göründü reklamlarda. Başında kovboy şapkası, dere tepe, dağ bayır dolaşıyor, cep telefonu şebekesinin gittiği her yerde çekiyor olmasının verdiği özgüvenle “Ben özgürüm” diye bir şarkı mırıldanıyordu. “Çok güzel kız,” dediler, “Şarkıyı da kendi yazmış,” dediler, “Suavi’nin kızıymış,” dediler. Bizim sakallı Suavi (Andaç) de özgürlük şarkıları söylediğinden olsa gerek, önce onun kızı sananlar oldu. Oysa o bir Karaibrahimgil’di. Armudun dibine düştüğü, çok değil, iki yıl sonra ayan beyan ortaya çıkacaktı. Orijinal bir şarkı yazarımız daha olmuştu.


Nil Karaibrahimgil 2002 yılından bu yana dört albüm yayımladı. Ama öncesinde ve sonrasında o kadar çok reklam müziği yazdı ve seslendirdi ki, on dört albüm yayımlasa ancak bu kadar olurdu. On yıldır onun sesi, sesi yoksa da imzası çok belirgin müzikleri her yerde, her mecrada, dört taraftan kuşatmış durumda bizi. Bunda reklamcı Serdar Erener’le sonu evliliğe giden arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarının da etkisi büyük elbette. Ben şahsen kendi adıma ne zaman telefonum dört çekse “Ben Özgürüm”ü, ne zaman bir koltuğa otursam “Mutluyum arkama yaslandım, iyi ki ona rastladım”ı, ne zaman dondurma yesem “Aşkımla erir misin?”i, ne zaman sabunla yüzümü yıkasam “Nemlendirsin, kurutmasın, kremleri aratmasın”ı, her telefon konuşması sonrasında da “Hayat paylaşınca güzel”i mırıldanmaktan kendimi alamıyorum. Cümleyi uzatmamak için örnekleri kısa kestiğimi de söyleyeyim.

Nil Karaibrahimgil hem yıllarca reklam şarkıları yazdı, hem de şarkılarını reklamlarda kullandı. Dolayısıyla hangileri şarkı olsun diye, hangileri reklam olsun diye yazıldı biz onu hiç bilemedik. Ama bizim, bizden çok da reklam verenlerin kabul ettiği bir gerçek vardı ki iyi slogan buluyor, akılda kalıcı ve etkili cümleler kuruyor ve çok melodik şarkılar yazıyordu. Satan memnun kalınca da, alana başka seçenek kalmıyordu zaten.


Özellikle ilk üç albümünde nereyse tamamen reklam mantığına yaslanmış olmasına karşın Gaziosmanpaşa’daki gecekondudan Bebek’teki yalı dairesine açılan bir yelpazede, yaşı kaç olursa olsun içindeki ergene sıkı sıkı sarılmış, kendini bildi bileli erkeklerle alacak verecek davasını bir türlü halledememiş, ne yapıp edip tek taşını kendi almış ya da en azından almaya özenmiş, hem çocuk, hem de kariyer yapmaya bir şekilde niyet etmiş kadın ağzının yegâne slogan üreticisi oldu. Bütün o samimiyetsizlik iddialarına karşın, kolay sahiplenilecek sözler yazdığı da bir gerçekti. Sanılanın aksine,  bir kadın için sevdiği adama kek yapmak varken, başka bir adamı koluna takıp Bebek’te üç beş tur atmak daha düşük ihtimaldi çünkü. Ya da bütün kızların toplanıp neden yıprandıklarını sorgulaması, kendi kendini “çok” takdir ederek ayrılığı kutlamaktan daha yüksek ihtimal.

Nil Karaibrahimgil’in yeni albümü “Ben Buraya Çıplak Geldim” geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Albümde birkaç şarkı hariç yine kendi yazdığı sözler ve müziklerle Nil, yine ergenlikle olgunluk arasında bir yerlerden kadın gözüyle bakıyor hayata.


Albüm öncelikle şarkılardan çok kapak kompozisyonuyla konuşulur oldu. Barbaros Altuğ’un Taraf gazetesinde kaleme aldığı “Nil’de Ölüm” başlıklı yazıda, kapak illüstrasyonunda kullanılan beneklerin Japon sanatçı Kusama’dan intihal olduğu ortaya çıkarıldı. Karşı taraftan bu konuda bir cevap gelmedi ama görünen köy de kılavuz istemiyordu. Böylesi alıntılar için tüm dünyada telif ödenir ve kaynak belirtilir. Her ikisi de yapılmadığında ise bunun adı açık seçik intihal olur. Serdar Erener ve Nil Karaibrahimgil gibi bütün işi yaratıcılık üzerine kurulu ve bu nedenle de bu işleri çok iyi bilen iki ismin bu ayıba imza atmış olması neresinden baksanız rahatsızlık verici. Bunu memlekette kaç kişi, ne kadar dert eder, orası da belli değil ama asıl soru Kusama’nın dert edip etmeyeceği. Onu da zamanla görürüz herhalde.


Albümde on bir şarkı var. Geçtiğimiz yıl dört farklı düzenlemeyle ‘single’ olarak piyasaya sürülen ve bir sezon boyunca “Yalan Dünya” dizisinde sıklıkla kullanılan “Hakkında Her Şeyi Duymak İstiyorum” ve daha önce “Söz-Müzik Teoman” albümünde yer almış Teoman şarkısı “İstanbul’da Sonbahar” dışındaki bütün şarkılar yeni. Azeri müzisyen Murad Arif’in bir şarkısını Türkçeye Nil adapte etmiş, bir şarkının sözlerini ise Mert Esirci yazmış.

Düzenlemelerde ise Alper Erinç, Bülent Uludağ ve Mustafa Ceceli imzalarını görüyoruz. Teoman’ın şarkısı Hakan Özer’in düzenlemesiyle aynen konulmuş albüme. “Hakkında Her Şeyi Duymak İstiyorum”un ise İskendere Paydaş düzenlemesi tercih edilmiş.

Bugüne dek albümlerinde genellikle tek aranjörle çalışmayı tercih eden Karaibrahimgil için bu farklı aranjör açılımının faydalı olduğu söylenebilir. Zira söz konusu şarkılar olduğunda, çok akılda kalıcı olmanın ikiz kardeşi çok basit olmaktır. İşte bu noktada yükü aranjör çeker. Fazla da tekniğe girmemek için şöyle açıklayayım; basit fotoğraflarınızdan sanat eserleri yaratan Instagram uygulaması neyse, basit şarkıların aranjörü de odur. Ve sevdiğimiz nice Nil Karaibrahimgil şarkısında aranjör marifeti çok, hem de pek çoktur.


Zaten kendisi de dahil herkes, onun sesiyle kadehleri titreten bir şarkıcı ya da muazzam müzikal değer taşıyan besteler yapmış bir şarkı yazarı olmadığını kabul ediyor. Buna rağmen başarı kazanmasında ilk üç albümünde birlikte çalıştığı Ozan Çolakoğlu’nun yadsınamayacak bir payı vardı. Bu ikilinin yollarını ayırması sonrasında Nil’i Nil yapan bütün o fosforlu pembeler, fıstıki yeşiller yerini daha olgun, daha pastel tonlara bıraktı. Delişmen genç kız lisanından otuzlarında genç kadın hezeyanlarına geçişi ise büsbütün yadırgatıcı oldu. Bundandır ki bundan bir önceki albümü “Nil Kıyısında”, diğerleri kadar etki yaratmamıştı. O da bunun farkına varmış olsa gerek ki, bu albümde ilk zamanlarını hatırlatan şarkılar da yapmış.

Bütüne baktığımızda, albümü tek cümleyle, tam da bu zamanların okumuş etmiş, mesleğini eline almış ama henüz eve barka, çoluğa çocuğa karışmamış büyük şehir kadınının kafa karışıklığı diye tanımlamak mümkün. Bir yanda onu koruyup kollayacak, yıldızlara götürecek kahramanının hayalerini kuruyor, Kazablanka’daki yağmurdan hislenip, İstanbul’da onu düşünerek takılıyor, bir yandan da “Dizideki şehazade yok, dağlardaki efsane yok,” diyerek kendini yalanlıyor. “Yürüdün mü, yol aldın mı?” diye hesaplaşırken kendiyle, “Çok zevkli olacak, çok seksi olacak, Allahımı şaşırıcam,” diye tepinmeye başlıyor. Bu gelgitli ruh halleri, bu erkeği bir yüceltme, bir yerme durumu geçmişten bu yana kadın ağzından yazılmış bir çok pop şarkısının temel izleği olmasına karşın az sayıda şarkıcıda bu kadar şehirli ve kaba değil esprili durduğu da bir gerçek. Bu da Nil’in hedef kitlesini kendiliğinden belirliyor zaten.


Albümdeki hemen her şarkı yine çok akılda kalıcı melodiler ve slogan sözler etrafında dönüyor. Özellikle düzenleme başarılarıyla “Heman”in ve “İstanbul’dayım”ın ön plana çıktığı söylenebilir. “İstanbul’da Sonbahar” zaten “Söz-Müzik Teoman” albümünün en iyi düzenlemelerinden biri olarak dikkat çekmişti. “İsterse kadınını, adam olsun o zaman,” diyen “Ay Gız Uyan” da ‘hit’ olmaya müsait bir başka şarkı. Ne anlatmak istediği epeyce muallakta olmasına karşın eşlik etmesi en kolay şarkı olarak “Allahımı Şaşırıcam” da hedef kitlesini bulacaktır mutlaka. Buna karşın gerek müzikalitesi, gerekse sözlerinin felfesiyle albüme adını veren “Ben Buraya Çıplak Geldim”in diğer şarkılardan ayrı bir yerde durduğu söylenebilir. “Kader Efendi” çok zorlama, “Nesi Var?” ise çok sıradan duruyor diğerlerinin yanında.  “Kazablanka” ve “Yürüdün mü?”nün daha zor algılanan ama uzun vadede sevilecek şarkılar olduğunu düşünüyorum. “Hakkında Her Şeyi Duymak İstiyorum” zaten sonuna kadar tüketilmiş bir şarkı olarak albümde olmasa da olur muymuş acaba diye düşünmedim değil.


Bir de bu “Gelicem, gidicem, yapıcam, seviyo, biliyo, olucak, yapıcak…” şeklinde tezahür eden mahalle ağzı fiil çekimleri meselesi var. Aslında başımıza Sezen Aksu’nun sardığı bu kullanım şekli, en çok Nil Karaibrahimgil şarkılarının alameti farikasına dönüştü. Bu albüm başından sonuna bu tür kullanımlardan geçilmiyor. Bir yere kadar sempatikti, kabul. Ama artık tadı kaçmadı mı? Hadi diyelim hâlâ sempatik buluyorsunuz, ona da kabul. Peki en azından söylerken “şaşırıcam” diye telaffuz ettiğiniz kelimeyi, yazarken “şaşıracağım” diye yazmak gerekmez mi? Bence gerekir.

Kapak illüstrasyonundaki intihal bir kenara, hiçbir masraftan kaçınılmamış, kuşe kağıtlı ve bol sayfalı kitapçık ve özenli baskı albümü CD olarak satın alanları memnun edecek güzellikte. Memlekette artık çok az kişinin mekanik kopyaya para verdiği ve bu paranın da son zamlarla birlikte 20 TL gibi hatırı sayılır bir rakama ulaştığı düşünülürse, en azından paraya kıyıp satın alanların, dijital kopya indirenlerden bir ayrıcalığı, bir lüksü olmalı. Neyse ki bu albüm satın alana bu ayrıcalığı yaşatıyor.


Albümdeki dokuz şarkı için içinde Nil Karaibrahimgil’in olmadığı mini klipler çekilmiş. Her biri farklı bir yönetmenin imzasını talıyan bu mini kliplerin kimisinde animasyon, kimisinde ise kısa film tekniği kullanılmış. Filmler Youtube’da nilminiklipler adresinden izlenebiliyor. 
 
TEMMUZ 2012

9 Ağustos 2012 Perşembe

Sıla - "Joker"


SILA’YLA OLİMPOS’TA ÜÇ GÜN


2007 yılından bu yana üç albüm yayımladı Sıla. Ancak biz onu ve şarkılarını çok daha uzun süredir dinliyor gibiyiz. Buna albümlerinin etki süresinin piyasa teamüllerine kıyasla çok daha uzun sürmesinin sebep olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kolay çiğnenip yutulan birkaç şarkısı mutlaka oluyor, olmuyor değil ama o da pop müzik yapmanın birinci şartı zaten. Kalanı ise zamana, modaya, genel geçere teslim olmadan eşlik ediyor hayatlarımıza. Ondandır, geride kalan üç albümden seçilmiş şarkılarını yeniden söylediği bir dördüncü albümünün haberini duyduğumda ben kendi adıma yadırgamadım. En azından “Böyle bir iş için daha çok erken değil mi?” sorusu gelmedi aklıma.

Albümün adı “Joker”. İşin içeriğine gönderme yapan, zeki bir başlık bu. Görsel konsept de bu kelime üzerine kurulmuş ve DVD boyutundaki kartonetin grafik tasarımında da bu espri kullanılmış. Kartonet DVD boyutunda çünkü içinde bir de DVD var ve aslına bakarsanız bu bir DVD çalışması. Müzik CD’sinin onun yanında ilave verildiğini söylemek daha doğru olur.


Sıla uzun zamandır birlikte çalıştığı orkestrasını toparlamış, enstrümanları ve ekipmanları da alıp hep beraber Olimpos’ta bir otele gitmişler ve üç gün boyunca otelin hem televizyon hem de müzik stüdyosuna çevirdikleri kış bahçesinde bu şarkıları kaydetmişler. Klişe olsun diye değil; sahiden tamamen akustik ve dahası hücum kayıtlar, aynı anda çalışan kameralar tarafından da filme alınmış. Ancak aklınıza bu defa da el kamerası görüntüleri ve genellikle konser DVD’lerinde rastladığımız türden kötü ses kayıtları gelmesin. Hem görüntüler hem de ses son derece profesyonelce kaydedilmiş, tertemiz bir montaj ve miksaj yapılmış. Yani izlerken de, dinlerken de teknik sebeplerle canınız sıkılmıyor, hatta teknik anlamda başarısıyla bu DVD yurt dışındaki emsallerini hiç de aratmıyor.

Şarkıları kaydettikleri mekan görsel olarak son derece şık. Sadece üç kameradan çıkan görüntüler ise, yer yer çok ince detaylara giren, sonsuz açı zenginliğiyle görsel bir şölene dönüşen ve daha da önemlisi, müzisyenlerin ve Sıla’nın yaptıkları işten ne kadar keyif aldıklarını izleyene birebir hissettiren karelerle dolu. Üstelik sadece şarkılardan oluşmuyor bu görüntüler. Yolculuğun başından itibaren, orada bulundukları süre içinde, kayıtlar dışında geçirdikleri zamanı da gözler önüne seriyor ve hatta bir hayli de eğlendiriyor izleyeni. Sıla’nın proje hakkında düşüncelerini ve hissettiklerini anlattığı kısa röportaj ve kayıt hatalarını, eğlenceli anları bir araya getiren kolaj da cabası. Başından sonuna kadar çok iyi kurgulanmış ve sıkılmadan izlenilen bir seyirlik bu.


DVD’de 13 şarkı var. 2007 çıkışlı ilk albümden “Köşe Yastığı”, “Malum”, “Ne Desem İnanırsın”, 2009 tarihli “İmza” albümünden  “Masumum”, “Sevişmeden Uyumayalım” ve “Yoruldum”, 2011 albümü “Konuşmadığımız Şeyler Var”dan ise “Boşver”, “Cam” ve “Vur Kadehi Ustam”. Yanı sıra ilk Ozan Doğulu albümü “130 BPM”in “hit” şarkısı “Alain Delon” ve daha önce Cihan Okan’ın albümünde yer alan Sıla bestesi “Bodrum’un Suları” ile Murat Dalkılıç’ın seslendirdiği “Pardon” ve ilk kez bu albümde karşımıza çıkan “Gözlerine Teslimim”le repertuar tamamlanıyor.


Biri dışında hepsi bildiğimiz Sıla şarkıları iken, bu albümde bambaşka bir şekilde çıkıyorlar karşımıza. İşin esprisi de burada zaten. Sadece akustik icralar veya hücum kayıt değil söz konusu olan. Her bir şarkı başka bir elbise giymiş, başka bir ruh kazanmış olarak çıkıyor karşımıza. Albüm kayıtlarında ister istemez gözetilen ticari kaygılardan, daha fazla sayıda kulağı yakalama gayretlerinden tamamen azade, hatta düpedüz “kafa nereye biz oraya” keyfiyetinde düzenlemeler ve icralar bunlar. Adeta kendileri için çalıp söylemiş, yaptıkları işin tadını çıkarmışlar. İyi de olmuş. Her bir şarkıyı heyecan duyarak dinledim ben kendi adıma, acaba bunda nasıl bir sürprizle karşılaşacağım diye ve hemen hiçbirinde dudak bükmedim, yüzümü ekşitmedim. Hatta her birini orijinaller hallerinden daha çok sevdim dersem, sanırım abartmış olmam. Çünkü çok samimi, çok içten, aşkla, şevkle, iyi müzisyenlerin bir araya gelip keyfe keder müzik yaptığında yakaladığı o mucizevi sinerjiyle ortaya çıkarılmış bir iş bu. Kayıtların doğallığı ve samimiyeti de ister istemez sizi ortak ediyor bu sinerjiye.


Albümde özellikle Sıla’nın deniz kenarında, fonda dalga sesleriyle, Efe Bahadır’ın gitarı eşliğinde seslendirdiği “Bodrum’un Suları” kaydı çok etkileyici olmuş. Zaman zaman esen rüzgarın sesi mikrofonu uğuldatıyor ve siz kendinizi sahiden o denizin kenarında buluyorsunuz dinlerken. Sıla solist olarak bütün şarkılarda genel olarak çok başarılı bir performans gösterirken (ki hiç kolay bir şey değil bu şartlarda canlı kayıt yapmak), özellikle “Sevişmeden Uyumayalım”, “Cam” ve “Vur Kadehi Ustam”da orijinal albüm kayıtlarından çok daha iyi bir yere çıkarıyor şarkıları. Yer yer caz, yer yer “soul”, “reggae” ve “rock” tınıları duyulan düzenlemelerde ise en çok “Pardon”, “Alain Delon” ve “Ne Desem İnanırsın”ında şarkıların uçtuğunu söylemek mümkün. Bu arada yeni düzenlemelerde Efe Bahadır’ın yanı sıra orkestra elemanları Burak Erkul, Nedim Ruacan ve Kerem Türkaydın’ın da imzaları olduğunu söylemeden geçmemek lazım.

Bu saydığım isimlerin yanında bas gitarda Cudi Genç ve vokallerde Tuba Önal, Sibel Gürsoy ve Dünya Kızılçay da harikalar yaratıyor. Her üçü de profesyonel birer solist olan bu isimlerin vokal yaparak bu işe kattıkları değer az buz değil. Tabii bütün bu çalışmayı başından sonuna en doğal haliyle kusursuz bir şekilde ses masasına aktaran ve nefis bir miksaj yapan Arzu Alsan, Abbas Akkaya, İsmail Akkaya ve Serhat Özarda’nın da isimlerini anmalıyım. Ve her nedense kartonetteki künyede isimleri geçmeyen DVD’nin yönetmeni Tamer Başaran ve kameramanlar Burak Şenbak ile Ali Kocaaslan da bu başarılı işin görünmeyen kahramanları olarak alkışı hak ediyor.


Böylesi bir DVD’yi yıllardır Sezen Aksu’dan, Ajda Pekkan’dan, Nilüfer’den ve hatta ben kendi adıma Nükhet Duru’dan beklerken Sıla’nın onların yarısı kadar bile olmayan deneyimi ve kariyeri ile bu işe kalkışmış ve de başarmış olması ise özellikle altı çizilmesi gereken bir husus. Evet kolay bir yarış değil bu ve at koşturulan arena kabul edelim ki hep toz duman. Buna karşın bazı ayrıcalıklı isimlerin ayrıcalıklarını hissettirecek böylesi işleri en azından koyu hayranlarına borçlu olduklarını düşünüyorum. Bazen gündemde olmanın, manşette kalmanın, herkes tarafından her zaman, hep sevilmenin meydan savaşına biraz ara verip hem kendilerini, hem de bizi dinlendirmeli büyük yıldızlar. Sıla bunu henüz bir büyük yıldız sayılmadan yapabilmiş olmanın artısıyla devam edecek bundan sonra yoluna ki ne mutlu. Darısı bizimkilerin başına diyelim.

Bunun bir ara albüm olduğunu hissettiren “Joker” ismini ve bu isme bağlı olarak tasarlanan kartonet görselini beğenmiş olmakla beraber, bu tasarımın içeriği görsel anlamda tasvir edebildiğini söyleyebilmem mümkün değil. Memleketin hâlâ bir şekilde doğal güzelliğini koruyabilmiş, şahane bir bölgesinde, bir o kadar şahane bir mekanda, üstelik de aylardan Ocak iken yapılmış bu çekimlerin o şaşırtıcı yeşili, beklenmedik mavisi, kah güneşin parladığı, kah yağmurun ıslattığı parlak kahveli, gümüş grili kış hüznü ile bu kapak kompozisyonunun uzak yakın ilgisi yok.


Aynı şekilde albümün basın bültenlerinin ve tanıtım çalışmalarının da işin içeriğini vurgulamakta yetersiz kaldığını düşünüyorum. Ortada çok iddiasız ama aslında bir o kadar da iddialı bir iş var. En azından bu ülkede bugüne dek benzeri yapılamamış (Redd’in akustik DVD’sini aynı kategoriye koymaz isek) bir iş bu. Ben olsam bunun altını daha fazla çizer, hatta abartmaktan çekinmezdim. Çünkü bu albüm tek başına albüm olarak dinlendiğinde, internetten indirildiğinde epey eksik kalacak. Mutlaka DVD’nin de izlenmesi lazım. Bu nedenle meselenin aslında bir DVD çalışması olduğuna dikkat çeken, daha albenili bir kapak kompozisyonu ve daha gürültülü bir tanıtım faaliyeti çok daha iyi olurmuş. Kaldı ki görüntülerin bir yerinde Sıla ve müzisyenler de kendi aralarında konuşurken bunun bir “audio CD” çalışması olmadığından bahsediyorlar. Ama işin pek bu şekilde lanse edildiği söylenemez.

Sözün özü “Joker” mutlaka edinilmesi, arşive katılması ve izlenilmesi, dinlenilmesi gereken bir çalışma. Biraz kulağınızı temizlemek, en çok da böyle de pop yapılabileceğine canlı canlı şahit olmak için. Bir de üstüne, Sıla’yı ve müziğini seviyorsanız, elle gelen düğün bayram.

TEMMUZ 2012