Bu Blogda Ara

24 Ekim 2012 Çarşamba

Sattas - "Sattas"

(22 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Bob Marley sayesinde Jamaika’dan çıkıp tüm dünyaya yayılan “reggae” müziği Türk popüler müziğinde zaman zaman bir renk unsuru olarak kullanılmışsa da, bu türü hakkıyla icra eden az sayıda grup oldu bugüne dek. 2004 yılında kurulan ve bugünkü kadrosu Orçun Sünear, Derya Eke, Cem Konuk, Erdem Birgül, Faruk Demir Tugayoğlu ve Efe Erkayacan’dan oluşan Sattas ise yıllardır türün meraklıları tarafından ilgiyle takip edilen bir “reggae” grubu. Sattas’ın ilk albümü geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı.


“Reggae”nin ilk bakışta eğlenceli gözüken, ancak aslında ciddi bir muhalif tavır, otoriteye ve toplumsal baskılara karşı duruş içeren ruhunu ve müzikal olarak basit fakat bir o kadar da icrası zor ritmik ve melodik yapısını, türün gerekliliklerinin dışına çıkmadan Türkiyeli hale getiren Sattas, ülke popüler müziğine bugüne dek hiç sunulmamış bir alternatif sunuyor.

12 şarkının yer aldığı albümde bazı şarkılar Türkçe, bazıları ise İngilizce sözlü. Bütün şarkıların söz ve müzikleri ise gruba ait. Grubun solisti ve kurucularından Orçun Sünear yer yer caz ve “blues” renkleri de taşıyan çatallı sesi ve sahne üzerindeki kendine özgü tavrıyla da farklı bir solist portresi çiziyor. Yıllardır birlikte çalışan grubun sahne performanslarının büyük ilgi görmesinde Sünear kadar, her biri çok iyi birer müzisyen olan grup elemanlarının da büyük payı var. Nitekim albümü dinlediğinizde bu yüksek enerjinin stüdyo ortamına da birebir yansıdığını görüyor/duyuyorsunuz.


Sattas’ın “reggae” türünde “cover” yapabileceği yüzlerce şarkı varken ve bir tek “cover”la bile dinleyiciyi kolayca tavlamak mümkünken, zoru seçerek tamamen kendi şarkılarından oluşan bir albüme imza atması da bugünün müzik piyasası şartlarında dikkat çekici bir tavır.

Özellikle savaş karşıtı sözleriyle dikkat çeken “American Rambos” ve “Savaş Bitmeli”, dinleyende oracıkta kalkıp bir şeyler yapma hissi uyandıran “Groundation” ve Running Away, ilk klip şarkısı olan “Irie” ve ikinci klip şarkısı olarak seçilen “Eskitilmiş” başta olmak üzere albümdeki her şarkı tek tek keşfedilmeyi hak ediyor.


Benim gibi “reggea” müziğine mesafeli duranlardan bile olsanız, bu albümü dinledikten sonra bakış açınızı değiştirmeniz çok mümkün. Sattas’la ve müziğiyle tanışmak için fazla zaman kaybetmeyin.   

EKİM 2012

Gülbahar Kültür - "Made In Turkey 6"

(15 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


1979’dan bu yana Almanya’da yaşayan yazar, radyo programcısı ve ‘dj’ Gülbahar Kültür, dünyanın farklı köşelerinden derlediği farklı türlerde müzikleri bir araya getirerek hazırladığı albümlerle Avrupa’da hatırı sayılır bir isim yapmış durumda. “Made In Turkey” ve “Turkish Pop Hits” serileriyle Türk popüler müziğinin tanınmasında ve Avrupa’daki radyoların ve kulüplerin çalma listelerine girmesinde de tek başına büyük pay sahibi. Müzik yazarı Naim Dilmener’in onu soyadına yaptığı göndermeyle bir ‘kültür elçisi’ olarak tanımlaması boşuna değil. Gazeteci Fatih Vural ise Kültür’ü ‘müziğin Don Kişot’u’ olarak adlandırıyor.


Gülbahar Kültür’ün “The World Of Turkish Grooves” alt başlığıyla derlediği “Made In Turkey” serisinin altıncı albümü geçtiğimiz günlerde Lola’s World etiketiyle Avrupa’yla eş zamanlı olarak Türkiye’de de piyasaya çıktı. İki diskten oluşan albümde Türkçe müziğin farklı renkleri Kültür’ün usta işçiliğiyle bir araya getirilmiş.

Albümde Jülide Özçelik, Güvenç Dağüstün, Sevtap Ünal gibi son dönemde dikkat çekici işlere imza atan müzisyenler de var, Neyse, Sattas, Deja-Vu ve Zakkum gibi farklı kategorilerde müzik yapan gruplar da. Türkçe ve Japonca halk türkülerini düzenleyen Japon müzisyen Sizzle Othaka, İtalyan alternatif müziğinden Terre Differenti ve Kürt müziğine farklı bir soluk getiren Dodan Özer, albümdeki çok renkliliğin sadece birkaç örneği.


Sinem Turan, Djanan Turan, ‘dj’ İpek İpekçioğlu gibi Türkiye kökenli olup da yurt dışında başarı kazanmış müzisyenlerin ne çare ki Türkiye’de hemen hiç bilinmeyen şarkılarıyla da bu albüm sayesinde tanışıyoruz. Seçki içerisinde beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkan Müzeyyen Senar ve Orhan Gencebay ise albümde Türkçe müziğin eski ama eskimemiş kanadını temsil ediyor. Bu çok geniş ve çok renkli yelpazenin en göz alıcı yanı ise Gülbahar Kültür’ün şarkıları seçerken ve dizerken gösterdiği iğne oyası inceliği ve zevki hiç kuşkusuz.
35 şarkıdan oluşan albümde daha önce hiçbir albümde yayınlanmamış beş de yeni kayıt var. 

Türkçe müzik dinlemeyi sevenlere başından sonuna dek bambaşka bir dinleme deneyimi sunan “Made In Turkey 6” bu aralar satın alınabilecek en iyi Türkçe albüm.   

EKİM 2012   

Mine Mucur - "Benim Piyanomdan 2"

(8 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Barış Manço ve “Adam olacak Çocuk” desem ne gelir aklınıza?.. Barış Ağabey’in unutulmaz “10 puan, 10 puan, 10 puan”ı, dişlerini fırçalamadan yatmayan, arabanın ön tarafına oturmayan, ıspanak yiyen, ama en çok da şarkı söyleyen şahane çocuklar ve piyanosunun başında o çocuklara eşlik eden güleç yüzlü Mine Abla…


8 yaşında konservatuar eğitimi almaya başlayan, konservatuarda okurken bir yandan da Kimya Fakültesini bitiren, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarında 23 yıl boyunca solfej ve armoni hocalığı yapan, besteleriyle yurt içi ve yurt dışı birçok festivalde ödül ve mansiyonlar kazanan Mine Mucur’un kariyerinde görece az bir yer tutmasına karşın, bu ülkede yaşayan bir kuşak için o hep Mine Abla oldu ve galiba öyle de kalacak.

Mine Mucur eski ve yeni popüler şarkıların yanı sıra klasik parçaları da yorumladığı ilk albümünü 2007 yılında piyasaya sürmüştü. Geçtiğimiz günlerde ise “Benim Piyanomdan 2” adını verdiği yeni albümü Mega Müzik etiketiyle yayımlandı.


Tekniği, duygusu ve ruhu daha ilk notalarda hissedilebilen, tuşesi ayırt edilebilen iyi bir piyanistten yıllardır aşina olduğu melodileri dinlerken, isteyerek ya da istemeyerek geceli gündüzlü maruz kaldığımız popüler müzikten yorgun kulaklarımız dip köşe temizleniyor. İster kulaklığı takıp bir meditasyon seansındaymışçasına dünyayla ilişkinizi kesin, isterseniz bırakın sabah kahvenizi yudumlarken ya da sevdiğiniz bir kitabın satırları arasında kaybolurken size eşlik etsin. O da olmazsa iş yerinin gergin ortamında, trafiğin en sıkışık anında yüklendiğiniz yüksek voltajı düşürmesi de olası. Mine Abla’nın piyanosu her hal ve şartta mutlu ediyor çünkü dinleyeni.


Albümdeki şarkı seçimlerinde geniş bir beğeni yelpazesi gözetilmiş. “Bir Demet Yasemen” gibi bir alaturka eser de var, “Burası Muştur” gibi bir türkü de, “Ramona” gibi bir “oldies” de. Beğeni seçeneğiniz ne olursa olsun hepsinden eşdeğer haz duymanızı sağlayan dinleme deneyimi ise Mine Abla’nın marifeti.

EKİM 2012

Emir Ersoy & Projecto Cubano - "Karnaval"

(1 Ekim 2012 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


2010 yılında Türkiye’de yapılmış ilk salsa albümünü yayınlayan Emir Ersoy ve Projecto Cubano topluluğu, yeni albümü “ Karnaval”la Türkçe Latin müziğinde yol açmaya devam ediyor.

Bir önceki albümde popüler 10 şarkıcının solistliğinde bildik Türkçe pop şarkılarını Latin tarzında yorumlayan grubun bu yeni albümünde de hem bildik şarkılar, hem de yeni şarkılar var. Kenan Doğulu, Yaşar, Deniz Seki, Işın Karaca albümün popüler isimleri. Oyuncu olarak tanıdığımız Ayça Varlıer ve Özgü Namal ise bu albümde şarkıcı olarak çıkıyorlar karşımıza. Grubun solistleri Banu Kunt ve Aleixi Conteras’ın yanı sıra Duygu T. Tarhan ve Berna Anter de albümdeki şarkılara sesini veren diğer isimler.


Türkiye’de özellikle gece kulüplerinde büyük orkestraların çaldığı  ’60 ve ’70’li yıllarda gözde bir müzik türü olan, son yıllarda ise daha ziyade salsa dersi modasıyla meraklısı giderek artan Latin müziğini Türkçe pop müziğe adapte ederken dünya standartlarını yakalamayı başaran bir topluluk olarak Emir Ersoy ve Projecto Cubano’nun bu albümü dinleyenlere Latin ezgilerinin eksilmeyen enerji ve coşkusunu vaat ediyor. Üstelik bunu Şebnem Ferah’tan “Sil Baştan” gibi, Yeni Türkü’den “Maskeli Balo” gibi, Pinhani’den “Hele Bi’ Gel” gibi beklenmedik şarkılarla başarıyor.


Türkiye’nin ilk ve tek kalipso kralı Metin Ersoy’un oğlu olan Emir Ersoy, grupta piyano çalmasının yanı sıra hem albümün prodüktörlüğünü yapmış, hem de bütün şarkıların düzenlemelerine imza atmış. Babasından dolayı çocukluğundan beri Latin müziğiyle haşır neşir olan Emir Ersoy’un bu müzik türünde yakaladığı dikkat çekici başarı boşuna değil.

Bir Yalın şarkısı olan “Cumhuriyet”e getirdiği yorumla solist olarak Banu Kunt, albümün bütünü içerisinde ön plana çıkarken, o çok can yakıcı “Sil Baştan”ın orijinal haline göre hayli ‘yumuşak’, ama bir o kadar da etkileyici yeni düzenlemesi kulağı çabuk yakalıyor.


Başından sonuna sıkılmadan dinlenilebilecek, dans ederek eşlik edilebilecek, türün meraklılarını gayet memnun edecek bir albüm. Tekdüze poptan sıkılanlara özellikle tavsiye olunur. 

EKİM 2012         

Güntaç Özdemir - "Benimle Yan"


ÇİZGİ FİLMLERE İNANANLARA


Popüler müzikte nicedir süregelen “rock” mı pop mu daha üstün/daha kaliteli argümanını bizden sonraki kuşaklarda müziğin geçmişini araştıranlar hayret ederek ve şüphesiz gülümseyerek okuyacaklar. Sanat müziği olmayan ve güncelden beslenen her müzik türünün şu veya bu şekilde popüler müzik olduğunu biz değil belki ama, onlar çoktan kabul etmiş olacaklar çünkü. Nitekim bu argümanı tepetaklak edecek çok sayıda albüm çıkıyor/çıktı bugünlerde. Daha da çıkacak. Güntaç Özdemir’in ilk albümü “Benimle Yan” da bunlardan biri.

Bu albümde “rock” da var, caz da, pop da var, “funk” da ve hiç biri birbirine düşman değil. Zaten Güntaç Özdemir de yaşadığımız hayatın içinden geçenleri dile getirdiği gerekçesiyle müziğini popüler müzik diye tanımlamaktan çekinmiyor.


Güntaç Özdemir, Ankara’da yetişmiş bir müzisyen. 15 yaşında davul çalmayı öğrenerek başladığı müzik yaşantısı, başka alanlarda eğitim görmekte iken bile devam etmiş ve o uzun yıllar çeşitli gruplarla birlikte sahne deneyimi kazanmış. Kısa bir Amerika macerasının ardından hayatına İstanbul’da devam etmeye karar vermiş ve işe ses mühendisliği eğitimi alarak başlamış. Hayata  öğrenerek tutunanlardan belli ki. Ya da öğrenmeden duramayanlardan. Nitekim öğrendiği her şey kendi müziğine ulaşmada bir adım ileri götürmüş onu. Çeşitli müzik türlerinin ve edebiyatın ustalarından aldığı ilhamla yolunu bulmuş.

Güntaç Özdemir’in geçtiğimiz yıllarda internet ortamında şarkılarıyla edindiği saklı popülerliği gün yüzüne çıkaran, rol aldığı M.U.C.K. adlı gençlik dizisi olmuş. Bir müzikal olarak tasarlanan ve fakat sadece sekiz bölüm ekranda kalabilen bu dizide kendi şarkılarını da seslendiren Özdemir, böylece daha geniş bir kitlenin dikkatini çekmiş ve ardından da nicedir niyet ettiği albüm işi ciddiye binmiş. Piyasanın kurallarına boyun eğmemek adına büyük firmaların kapısından geri dönmüş, teklifleri geri çevirmiş ve nihayet ‘bağımsız’ bir yapım şirketi olarak tabir edilebilecek Foo Prodüksiyon etiketiyle albüm piyasaya sürülmüş. (Albümdeki şarkılardan biri olan “Yine Gelir”in daha albüm ortada yokken çekilmiş klibini de internet üzerinden izlemek mümkün.)


İyi sözler yazıyor Güntaç Özdemir. Kimi zaman aleni, kimi zaman metaforların ardına gizli bir samimiyet ve iç döküşle, yer yer şiire selam duran ama bir taraftan da bugünün konuşma diliyle bağını koparmayan, kolaylıkla düşülebilecek alegori tuzağının üzerinden atlayıp geçen şarkı sözleri var albümde. Bu noktada albümün sınırlı sayıda özel baskısına dâhil edilen kitapçığın adeta şarkı sözlerinin alt yazısı olarak da okunabileceğini söylemeliyim. Çünkü kitapçıkta Güntaç Özdemir kendi kalemiyle hayat hikâyesini anlatırken, satır aralarında şarkılarının yazılış nedenlerinin ipuçlarını da veriyor ve bu durum dinleyene enteresan bir okuma/dinleme serüveni yaşatıyor. Söz konusu kitapçığın dâhil edilmediği kopyalardan satın alanlar bu deneyimden yoksun kalacak yazık ki.


Daha önce yapılmamış bir kartonet tasarımı var elimdeki ‘özel baskı’ kopyada. Kartonetin kapağına hem kitapçık, hem de albüm bilgilerinin yer aldığı poster, kalın bir lastik ile tutturulmuş. Kitapçık ve  posterin baskı kaliteleri, görsel tasarımları ve içerikleri göz kamaştırıcı. Güntaç Özdemir’in müzik harici bir başka ilgi alanı olan analog fotoğrafçılık merakı, kartonet tasarımının bütününde kendini gösteriyor. Posterde yer alan şarkı sözlerinin arasına sayısız objenin analog teknikle çekilmiş fotoğrafları yerleştirilmiş ve bu objeler Özdemir’in hayatından izleri getiriyor gözümüzün önüne. Fark ediyoruz ki o pilli kasetçalar, o kol saati, o boş parfüm şişesi, o “monotron” Özdemir’in kullandığı, elinin değdiği şeyler. Bu da bir başka türlü iç döküş aslında. Bu anlamda kitapçık ve poster de şahane grafik tasarımlarıyla albümün görsel tamamlayıcısı olmanın yanında, birer “bonus” şarkı gibi duruyorlar tek başlarına.  Bu çok şık kartonette imzası olan Onur Sözeri, Kutan Ural ve Güntaç Özdemir’i içtenlikle tebrik ediyorum.

Albümde söz ve müziği Güntaç Özdemir tarafından yazılan 11 şarkı var. Bazı şarkılarda aynı zamanda albümün yapımcıları da olan Egemen İpek ve Veyasin (E.Yasin Ural)’in de katkıları olmuş. Özdemir küçük fakat iyi bir ekiple yola çıkmış ve iyi bir ekip çalışmasının doğal sonucu olarak da derli toplu, doğru düzgün bir iş çıkarmış ortaya.


İlk klip, dizi sayesinde de tanınan ve albüme adını veren “Benimle Yan”a çekildi. Türkçe “rock”ın  popüler kanadına kulak aşinalığı olanların kolay seveceği bu şarkı bir yana, grotesk göndermesi ve eşlik edilebilir yürüyüşüyle “Elizabeth” albümde ilk etapta dikkat çeken diğer şarkı oldu. Üzerine belki de binlerce şarkı yazılmış olmasına karşın, bu kez İstanbul’a değil, İstanbul’da yaşamanın bir Ankaralıya tanıdık gelmeyen insan ilişkileri töresine sözünü söyleyen “İstanbul” adlı şarkı da kulak kabartılması gerekenlerden. Albümdeki en iyi şarkı olmamakla beraber tribünlere en kolay oynanabilecek şarkı olarak başı çeken “Ecel”in çekilecek bir klip desteğiyle Özdemir’e yeni dinleyici kitleleri kazandırması şaşırtıcı olmaz. İçindeki belirgin caz dokusuna rağmen “Öpüşelim Tanışalım” da dinleyiciye çabuk ulaşabilecek şarkılardan.

Klasik armonisiyle “Aşk İçin” albümün kapanışında şaşırtıcı bir sürpriz gibi duruyor. Özdemir’in bir dönem bir “rapper”la birlikte çalışmasının etkileri kimi şarkıların söz dizimlerinde kendini gösterirken, “Ben Tek”de açıkça ortaya çıkıyor. “Soul” sularında yüzen ritmi ve eğlenceli keman partisyonlarıyla “Abrakadabra” ve “blues” tadı veren “Yine Gelir” de albümün iyilerinden. “Azrail” ve “Biraz Daha” ise bildik “rock” formlarında, daha ziyade sözleriyle dikkat çeken şarkılar.


Alper Kömürcü tarafından yazılmış ve çalınmış keman partileri albümün bütününe damgasını vuruyor. Aynı şeyi Cem Tuncer’in tuşesi belirgin bas yürüyüşleri için de söyleyebilmek mümkün. Birçok müzisyenin esprisini yaptığına şahit olduğum ağzıyla trompet sesi çıkarma numarasını Güntaç Özdemir’in albüm kaydına taşımış olması da bir enteresanlık olarak bu yazıya not düşülebilir (Bildiğim kadarıyla “a capella”cılardan başka yapan olmadı daha önce.)

Bütün içerisinde göze batan tek çapak ise Güntaç Özdemir’in iyi vokal tekniğine gölge düşüren bozuk diksiyonu. Özdemir bunu çok küçük yaşlarda almaya başladığı yabancı dil eğitimine bağlıyor ama bir de son dönemde genç nesil arasında giderek yaygınlaşan ve haliyle genç şarkıcılarımıza da sirayet eden, benim de yazmaktan bıkıp usanmadığım telaffuz sorunu var. “Vazgeçtim” demiyor mesela, “vazgeçssssim” diyor, “çok mu” demiyor da “ssssok mu” diyor. Daha bir sürü örnek verilebilir. Düzeltilemeyecek bir hata değil şüphesiz ama yine de söylemeden edemedim.


Sözün özü, şu veya bu tarzın türün klişelerine saplanmadan yapılmış şarkılarıyla popüler müziğin geleceğine dair umut vaat eden bir albüm “Benimle Yan”. Aynı yoldan yürümek isteyenler için yol gösterici olabilir. Ayrıca Güntaç Özdemir ismini daha uzun yıllar duyacağımızın da habercisi. “Çizgi filmlere inan”anlara özellikle tavsiye ediyorum (“Abakadabra”dan alıntıyla).

EKİM 2012

8 Ekim 2012 Pazartesi

Serdar Şenel & Kaan Gökman - "The Project"


TİKİSULARIN VE TİKİCANLARIN DÜNYASINDAN


Türkiye’de “dj” müziği  gibi çok anlamlı olmayan bir ifadeyle tanımlanan elektronik dans müziği (EDM) gece kulübü ve diskoteklerden çıkıp  geniş konser alanlarına yayılmaya başladı. Doksanlardan bu yana pop müziği albümlerinde yer verilir olan “remix”lerle kulaklarımızın alışmaya başladığı bu müzik türü, Hüseyin Karadayı ve Burak Yeter’in içinde Türkçe şarkılarda bulunan albümleriyle ivme kazanırken, albüm olarak yayımlanmasa bile internet üzerinden dolaşıma giren türlü çeşitli “remix”lerle kendi dinleyici kitlesini kazandı. Türkçe pop çalan radyoların genellikle hafta sonu kuşaklarında yer verdikleri “dj” setlerinin de bu “trend”e katkıda bulunduğu söylenebilir.

Sezen Aksu, Candan Erçetin, Yaşar gibi isimler daha bu kadar moda olmadan çok önce, sadece şarkılarının “remix”lerini içeren albümler yayımladılar. Murat Uncuoğlu ve Aytekin Kurt’un Sertab şarkılarından kotardıkları “Sertab Goes To The Club” ve Uncuoğlu’nun Hakan Eren’le projendirdiği “Bir Zamanlar Remix” albümleri de öncü sayılabilecek işlerdi ama çok fazla ses getirmediler.


Bu konudaki asıl dönüm noktasının Ozan Doğulu’nun 2010 yılında yayımlanan “130 BPM” albümü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu albüm bir süredir yeni bir çıkış yolu arayan popüler müzik piyasası için adeta can simidi oldu ve gördüğü ilgiyle de benzer albümlerin önünü açtı.

“130 BPM”in yayımlandığı 2010 Haziran’ından bu yana piyasaya çıkan İskender Paydaş, Volga Tamöz, Erdem Kınay, Ozan Çolakoğlu albümleri ve yine Ozan Doğulu’nun “130 BPM Allegro”su elektronik dans müziğini, popüler müzik sektörünün neredeyse tek atar damarı haline getirdi.  

Aslında bu sadece Türkiye’ye has bir durum değil. Dünyada da son yıllarda benzer bir eğilim var. MTV Müzik Ödüllerine 2012 yılında ilk kez EDM kategorisinin konulması, EDM konseptli festival sayısının ve bu festivallere katılan izleyici sayısının her yıl giderek artıyor olması dikkat çekici gelişmeler. Avicii, Tiesto, David Guetta, Skrillex gibi isimler bir dönemin “rock” yıldızları kadar ilgi görüyor bugünlerde.  Yüzbinlerce insan, pek az sayıda “rock” ya da pop şarkıcısının doldurabileceği geniş alanlarda hayranı oldukları “dj”lerin performanslarını izlemek için toplanıyor. MTV programcısı Rawley Bornstein’in EDM’ni “yeni rock’n roll” diye tanımlaması belki abartılı ama yine de göz ardı edilemeyecek bir saptama.


Nitekim Türkiye’de de geride bıraktığımız yazın galipleri “dj”/aranjörler oldu. Hem albümler çok konuşuldu, çok sattı, hem şarkılar her yerde çalındı, hem de performansları büyük ilgi gördü. Özellikle Ozan Doğulu, yurt içi ve yurt dışında herhangi bir pop ya da “rock” şarkıcısının dolaşmadığı kadar çok yer dolaşarak ve her gittiği yerde etkinlik alanlarını hıncahınç doldurarak albümlerinin yarattığı etkinin gücünü gösterdi.

Dünyada “dj”lerin önceleri piyasada mevcut dans şarkılarını uzatarak, başka formlara sokarak, dans edilemeyecek şarkıları dans edilebilir hale getirerek çıktıkları yol, zaman içerisinde sadece bu maksatla yeni şarkılar üretmeye kadar gitti. Bizde de Karadayı, Yeter, Uncuoğlu gibi isimler genellikle birinci yolu seçerken, Ozan Doğulu ve peşi sıra gelenler ikinci yolu tercih ettiler. Genellikle bu albümlerde yeni şarkılar ya da eski şarkıların yeni düzenlemeleri kullanıldı, Erdem Kınay gibi kendi bestelerine ağırlık verenler de oldu. Ozan Çolakoğlu ve İskender Paydaş misali yüzünü sıklıkla görmediğimiz, ‘müzik mutfağındaki saygın adamlar’ olarak bellediklerimizi kliplerde “dj” setinin başında elleri havada görmeyi yadırgamış olsak da en başında, her birinin kendi janrında bu işi hakkıyla yaptığını da kabul etmemiz lazım. 


Bu zincire son eklenen halka “The Project” albümüyle Kaan Gökman ve Serdar Şenel oldu. Bu defa konsept biraz daha farklı. Ortak yaptıkları besteler ve Şenel’in yazdığı sözlerle tamamen sıfır kilometre şarkılardan oluşan bir albüm bu. Serdar Şenel “dj” ya da aranjör değil; besteci ve şarkıcı. “Dj” Kaan Gökman’la bu albüm için bir ortaklık kurmuşlar ve bu proje ortaya çıkmış. Fark da burada başlıyor zaten.

Kaan Gökman radyoculuğuyla olduğu kadar bugüne dek birçok albümde yayımlanmış “remix” düzenlemeleriyle ve 2010 yılında piyasaya çıkan “This Is (H)it” albümüyle tanınıyor. Asıl mesleği görsel sanatlar ve grafik tasarım olan ama kendini bildi bileli müziği de hep cebinde taşıyan Serdar Şenel ise yine 2010 yılında piyasaya çıkan ilk albümü “Sana Tebrikler”le müzik piyasasına güncel pop kulvarından giriş yapmıştı. Birini yakından, diğerini uzaktan tanıdığım ve takip ettiğim bu iki genç adamın ortak noktaları, müziği çok sevmeleri kadar işlerine gösterdikleri özen ve titizlik ile harcadıkları emek ve çaba. Bu da bu albüme baştan kazanılmış bir sinerji olarak yansımış zaten.


Tek bir itirazım var ki; o da albümün adı. Çok yakın bir tarihte Erdem Kınay’ın benzer konseptteki albümü “Proje”adıyla piyasaya çıkmışken, ben olsam İngilizce bile olsa aynı ismi kullanmazdım. Bunu bir kenara koyarsak Serdar Şenel tarafından yapılan kapak tasarımının, Saygın Şenel tarafından çekilen kartonet fotoğraflarının, peşi sıra kliple de tamamlanan görsel bütünlüğün gayet maksadına uygun ve batıdaki emsallerini aratmayacak nitelikte olduğu söylenebilir. 

Gelelim içeriğe…

Albümde altı şarkı ve bir de “remix” var. Şarkıların düzenlemelerini Kaan Gökman yapmış, Serdar Şenel de solistliği üstlenmiş ama her şarkıda ayrıca konuk isimler de Şenel’e eşlik ediyorlar. Bu tür albümlerin olmazsa olmazlarından biri de bu kalabalık kadrolar zaten. Bu her şeyden çok çabuk bıktığımız hız çağında, bu gidişle tek bir şarkıcının on şarkısını ard arda dinlemeyi unutur, bundan sıkılır olacağız. Bundan olsa gerek Şenel de solist olarak şarkılarını başka şarkıcılarla paylaşmakta sakınca görmemiş. İyi de yapmış.


Geçtiğimiz günlerde ilk klip olarak da servis edilen “Efendi”, albümün açılış şarkısı. Bu şarkıda Şenel ve Gökman’a Eylem ve Mansur Ark eşlik ediyor. Bu ilk şarkı albümün bütünü hakkında fikir vermeye yetip de artıyor bile.

Bu tür müziğin çıkış noktası olması itibariyle albümde anlatılan, gece kulüplerinin, gece hayatının ve o hayatın insanlarının hikayeleri  (Ozan Doğulu da “Alain Delon”la böyle bir başlangıç yapmıştı hatırlarsanız.) Şık giyinmek, o mekân senin bu mekân benim gezmek, kolay başlayan, kısa süren ilişkiler yaşamak… Hafta sekiz gün dokuz partiler, on parmak mesajlaşan, eski sevgilisine laf sokan kızlar (Tikisular), lüks arabalar süren, pahalı parfümler kullanan “cool” genç adamlar (Tikicanlar)… Memlekette büyük çoğunluğun sadece dizi filmlerden, magazin programlarından ve şarkılardan tanıdığı/bildiği, aslına bakarsanız yazları Güney sahilleri, kışları da İstanbul dışında pek izine rastlanmayan bir yaşam biçiminin şarkıları.


Peki neden tutuluyor bu kadar bu şarkılar?.. Çünkü artık kimse ona kendisini anlatan şarkıyı/kitabı/filmi duymak/okumak/görmek istemiyor. Herkes yerinde olmak istediklerinin hikâyeleriyle ilgileniyor. Belki de bu bizim sıradan/ortalama/sıkıcı hayatlarımıza katlanma biçimimiz artık. Ya da bir genelleme yapmayacaksak şayet, herkesin kendince farklı ve haklı bir gerekçesi mevcut. Şöyle ya da böyle bu şarkıların, bu tarzın ve bu türün bir alıcısı var ve Şenel – Gökman ikilisinin yazdığı şarkılar tam da o alıcı kitleyi can evinden vuruyor. Üstü açık ya da kapalı eleştiri/dalgaya alma payını da es geçmeden.

Nitekim şarkıların tamamı bu ana temanın birer parçası gibi. Burada emsali albümlerde gördüğümüz türden “Aman içine Sibel Can’ı da katayım, dur Orhan Baba’dan da bir şarkı koyayım, başka başka kitlelere de olta atayım,” hesaplarına girilmeden, doğrudan hedef kitleye yönelik parçalarla tüme varılıyor ki albümü doğru ve dürüst kılan da bu.


“Efendi”den sonra sırasıyla “Ukala”da Erci E., Tam Zamanı”nda Duygu Çevik, “Hoş Kadının Fendi”nde Simge Sağın, “Aşktan Öte”de Nezih Üçler, “Şekerim”de Maxim, Şenel ve Gökman’a eşlik ediyor.  Albümün sonunda yer alan “Ukala Remix” ise Koray Aykılıç tarafından yapılmış.

Şarkıların “mix”i Türkiye’de elekronik müziğin pirleri arasında sayabileceğimiz Erol Temizel’in elinden çıkmış. Albümün en dikkat çekici özelliklerinden biri de çok sıkı ve temiz bir “sound” duyuyor olmamız. Bunda Kaan Gökman’ın ince işçiliği kadar Erol Temizel ustalığının da payı var kuşkusuz. Albüm sokaktaki insandan müzik yazan çizenine kadar hepimizin “dım tıs dım tıs” diye adlandırdığı o tekdüzelik tuzağına düşmüyor. Melodik ve akılda kalıcı şarkılar, çok modern, çok güncel bir yapı üzerine kurulmuş düzenlemelerle albümü dinleyenlerin bir dakika olsun sıkılmasına fırsat vermiyor. Evinde bir bilgisayar, bilgisayarında da bir müzik yazılımı olan herkesin aranjör ya da “dj” olabildiği, “remix” yapabildiği bu zamanda, bu işi herkesin neden yapamayacağını ya da herkesin yaptığının neden olmayacağını Kaan Gökman bu albümle açok ve net bir şekilde gösteriyor.


İçinde oryantal tatlar barındıran “Ukala” bence bu albümün “Efendi”den sonraki bir diğer dikkat çekici şarkısı. “Tam Zamanı”nın sözlerinde Demet Akalın’a bir gönderme mi var, ben mi öyle algıladım emin değilim. “Hoş Kadının Fendi”nde eğlence doruğa çıkıyor. Nefesli sesler, ufaktan bir halay ritmi ve gazel esprisi gayet dozunda. Maxim Petrov kimdir diye bir bakayım dedim, Rusya’da 12 hastasını öldürdüğü için ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış bir doktor olduğu bilgisi çıktı karşıma. Bu Maxim o Maxim değildir nasılsa diye aramaktan vazgeçtim (Ama bu arada “Şekerim”i de çok eğlenceli buldum.) “Aşktan Öte” onca modern altyapısının içinde barındırdığı arabesk temayla bana biraz Gülşen’in “Seyre Dursun Aşk”ının formülünü anımsattı. Ha bir de “mesajlaşırım on parmak” cümlesini keşke Eylem söylemeseymiş diye düşündüm.     

Gökman ve Şenel ortaklığı başka albümlerle de sürer mi bunu bilmiyorum ama bu projenin yılın en iyi EDM albümlerinden biri olduğu bir gerçek. Ben kendi adıma umarım ki bu ortaklık daha geniş açılımlar, daha büyük projelerle devam eder ve hatta benzeri ortaklıklar için de yol açıcı olur.

EYLÜL 2012