Bu Blogda Ara

24 Şubat 2013 Pazar

Hande Yener - "Kraliçe"

TANRI "KRALİÇE"Yİ KORUSUN!


“Yok öyle bir şey, biz rakip değiliz; hatta can ciğer kuzu sarmasıyız,” deseler de Hande Yener ve Demet Akalın arasında yıllardır süren çekişme fark edilmeyecek gibi değil. Nitekim geçtiğimiz Kasım ayında Demet Akalın yeni albümünden ilk şarkıyı radyolara ve internete servis ettiği gün Sinan Akçıl ve Hande Yener’in Twitter’da “fan” desteğiyle Hande’nin yeni albümünden “Tribe Gir” şarkısının sözlerini “trending topic” yapma çabaları boşa değildi. Akalın’ın albümünün piyasaya çıktığı günlerde de Yener cephesi bu defa “Hasta” şarkısını radyolara ve internete servis etti. Bir süre sonra da iki albüm müzik market raflarında yan yana boy göstermeye başladı ve haliyle bir kez daha rekabet kaçınılmaz oldu. Her iki şarkıcının birbirlerine pop müziğin zirvesinde olmak konusunda Twitter’dan yaptıkları göndermeleri saymıyorum bile.

Hem You Tube’daki Müyap kanalında hem de TTNet Müzik’teki tıklanma verilerine baktığımızda bu raundu Demet Akalın’ın kazandığı şimdiden söylenebilir. “Hasta”, “Yılan”ı sollamayı başarmış gözükse de “Türkan”ın “Hasta”yı ikiye katladığı bir gerçek. Hande Yener’in yeni albümündeki herhangi bir şarkının “Türkan”ın rekorunu egale etmesi ise pek mümkün görünmüyor.


Rekabet körükleyicidir, yaratıcılığı, hırsı ve yeniliği tetikler. Tatlı olduğu/kaldığı sürece tabii ki. Buraya kadar olan bitene kimsenin bir itirazı da olamaz ki benim de yok. Ama daha önce de bir Hande Yener yazısında yazdığım gibi terazinin her bakımdan daha ağır çekmesi gereken Hande Yener kefesinin son dönemde neden hep havada kaldığını irdelemek de bu işlere kafa yoran biri olarak üstüme vazife, hatta boynumun borcu.

Hande Yener’in “Kraliçe” adı verildiğini yine Twitter’dan öğrendiğimiz yeni albümünde ilk şarkı olarak “Hasta” servis edildiğinde açıkçası ben de birçok kişi gibi Yener cephesinde bu defa bir şeylerin değiştiğini düşünmüş, umutlanmıştım. Çünkü şarkı Hande Yener’in nicedir başını alamadığı ruhsuz şarkılardan biri gibi tınlamıyordu. Daha da önemlisi Yener sanki artık ağzını yaya yaya (bu stil için daha kibar tanımlar kullanmaktan vazgeçtim artık; zira ne desem yeterince açıklayıcı olamıyor) şarkı söylemekten de vazgeçmiş gibiydi ki bu iyiye işaretti.


Her ne kadar Twitter’da yaygaranın büyüğünü Sinan Akçıl koparıyor olsa da, sadece sözleri Sinan Akçıl’a ait, bestesi ise Emrah Karaduman tarafından yapılmış bu şarkı, yakından tanıdığımız bir çok şarkının (özellikle de eski Sezen Aksu şarkılarının) içinden geçiyordu. Hani “bir şeye benziyor ama neye?” deyip de o şeyi bir türlü bulamadığımız şarkılardan biri gibiydi. Buna rağmen (ve tabii ki bu sebeple) çok akılda kalıcıydı, etkiliydi.

Ne var ki albüm piyasaya çıkınca hep beraber gördük ki “Hasta”, “Kraliçe”nin içinde bir istisnaydı ve geri kalan şarkılar son birkaç Hande Yener albümünden pek de olsun farklı değildi.

Oraya gelmeden önce albüme verilen adı bir sorgulamak lazım. He ne kadar Aksu ısrarla karşı çıksa ve kabullenmese de, ta ‘90’lardan bu yana Türk pop müziğinde “Kraliçe” lakabının Sezen Aksu’ya yakıştırıldığını hepimiz biliyoruz. Hal böyleyken Hande Yener’in bu çabası, 80’li yıllarda henüz gencecik ve isimsiz bir şarkıcı olan Rüya Çağla’yı plak yapımcısının “Genç Süper Star” diye lanse etmeye çalışmasından daha komik ve acıklı geldi bana. Albümde böyle bir şarkı olduğu için bu ismin kullanıldığı yalanına inanabilirdik belki şayet kapak fotoğraflarında Hande Yener’in başının üzerine iliştirilen o komik taç figürü olmasaydı. Belli ki Hande Yener “Kraliçe” lakabı bir ihtimal adının önünde kalıcı hale gelir hesabındaydı bu ismi albüme verirken. Kurnazcaydı belki ama ne çare, hiç de zekice değildi oysa. Nitekim benim gibi bir çok kişide de antipati uyandırdı bu iddia ve dahası bu cüret.


Gelelim albümün içeriğine…

Albümdeki şarkıların adları içeren konuşmasıyla açılışı yapıyor Hande Yener. “Intro” adı verilmiş bu kısa ve anlamsız konuşmanın hemen arkasından söz ve müziği Sinan Akçıl’a ait olan “Görevimiz Aşk” başlıyor. İşte o dakika anlıyorsunuz Hande Yener’in bunca eleştiriye rağmen hâlâ aynı yerde saydığını. Formül yine aynı çünkü: Basit mi basit bir melodi, mana yoksulu sözler, sıkıcı bir düzenleme ve renksiz, ruhsuz, duygusuz (daha da fenası yer yer Sinan Akçıl’ı andıran vurgularla) şarkı söyleyen bir Hande Yener.

Sırada “Hasta” var. Albümü başından sonuna dinleyip bitirdiğimde, keşke “Hasta” bir tekli olarak yayımlanmış olsa ve biz diğer şarkıları hiç duymasaydık; en azından bir süre daha beklentimizi yüksek tutardık diye düşünüyorum. “Hasta”yı ayrı bir yere koyuyorum evet ve hatta bugünün pop müziği standartları içinde bir “hit” olduğunu da düşünüyorum.


Albüme adını veren “Kraliçe”, “Seni gördüm bir şey hissetmedim işte, bana geldi fazlasıyla bir neşe” diye sürüp giden nakaratıyla Sinan Akçıl’ın şarkı sözü eşiğinin nasıl lise düzeyine kadar inebildiğini gösterir gibi. Akçıl’ın böyle bir hedef kitlesi var ve en çok oradan besleniyor, bunu kabul etmek lazım. Ama bizim tanıdığımız Hande Yener’in dili de, müziği de bu çizgide değildi ve hiçbir zaman da  olmamalıydı.

Yine bir Emrah Karaduman bestesi olan ve sözleri Sinan Akçıl tarafından yazılan “Bir Bela”, albümün nispeten eli yüzü düzgün sayılabilecek şarkılarından biri. Bunda Emrah Karaduman’ın “Hasta”da da fark edilen yenilikçi ve modern aranje anlayışının payı var.

Sinan Akçıl’ın Twitter’dan kendisini eleştirenlere armağan ettiği “Bir Şey Var”, “burada sana batan bir şey var,”  cümlesiyle dikkat çekiyor. Şahsen burada bana “batan” bir şey var ki o da elektronik müziğe yöneldiği günlerde kendi geçmişindeki şarkıları da içine koyup alelade pop şarkılar yapanları “bakkal müziği” yapmakla suçlayan Hande Yener’in o noktadan bu noktaya gelişi. Sahiden “tatil bana yararlıdır,” “güneş sana zararlıdır,” düzleminde sürüp giden şarkı sözlerini nasıl içine sindirip de söyleyebiliyor Hande Yener?.. Bu bana çok “batıyor” mesela. Bir de Hande Yener gibi bir şarkıcının nasıl olup da Sinan Akçıl gibi şarkı hece hece şarkı söylemeye başladığını anlayamıyorum (“to-par-la-nııır” örneğinde olduğu gibi.) Bu da “batıyor” bana, ne yalan söyleyeyim.


Bu arada “Bodrum” ve Havaalanı”nın yolundan giden “Bir Şey Var”ın önümüzdeki yaz çok çalınacak, duyulacak şarkılardan biri olacağını da öngörüyorum, o ayrı. O maksatla yapıldığı da belli zaten.

Etkileyici bir girişi olan ve kötü sözlerine rağmen melodisi çok da güzel yürüyen “An Meselesi”, nakarat bölümünde “çııık-ma-lıııı-sın, baaaşşş-la-malıııııı-sıııın” şeklindeki prozodi hatalarıyla dinlenilemez hale geliyor. Kıvrak bir dans şarkısı olan “Sana Söylüyorum” ve hemen ardından gelen “Tribe Gir”, türün meraklılarını tavlayabilecek şarkılar.

“Hiç başlayamadan bitmişe ne denir?” diye soruyor Hande Yener “Tribe Gir”de. Sinan Akçıl yine eski bir Hande Yener şarkısından esinleniyor anlayacağınız (“Pişmeyene söyle ne denirdi?..”) Belki de yıllar önce sorduğu sorunun cevabını veriyor bir kez daha veriyor Hande Yener. Pişmeyene gerçekten de ‘çiğ’ deniyor ve çiğ tavuk kırk yıllık dostun hatırına bile (burada o dost Yener’in ta kendisi haliyle) yenmiyor.


Albüm iki “Hasta” ve bir de “Kraliçe” “remix”iyle son eriyor neyse ki. Bu muhtemelen ben ve benim gibilerin müzikal beğenilerinin anlamaya yetersiz kaldığı müthiş “sound”, “dünya standartlarındaki pop müzik”, “bomba”, “ortalığı yıkıp geçecek şarkılar” da böylece tamamlıyor resmi geçidini (abartmıyorum, bunlar hep Twitter’da Yener ve Akçıl’ın ortaya attığı iddialar.) Biz gafillere de bir kez daha tasımızı tarağımızı toplayıp Hande Yener sularından uzaklara, çok uzaklara yelken açmak kalıyor.

Albüm kapağındaki ve bütünüyle Hande Yener görselliğindeki ucuz estetiği, Yener’in fotoğraflarında Photoshop kullanılmadığı konusundaki iddiasını ise bahis konusu bile etmek istemiyorum. Fotoğraflarına, kliplerine ve de aynada kendine baktığında memnunsa gördüklerinden (ki bunca eleştiriye rağmen, hâlâ ısrar ettiğine göre memnun), ne desek boş çünkü.


İyi bir şarkıcının, iyi başlayan bir kariyeri yanlış insanlarla çalışarak, yanlış kararlar vererek ve yanlış adımlar atarak nasıl darmadağın edebileceğinin dersi olarak Hande Yener’in önlenemez yükselişini (?) izlemeye devam ediyoruz sözün özü. Kendine ve kariyerine, nereden gelip nereye gittiğine dışarıdan bakamamanın, eleştirileri bırakın dikkate almayı, hakaret hatta küfür saymanın ve hakaret hatta küfürle cevap vermenin, çevresindekilerin ve ne yapsa beğenen yeni yetme “fan”larının sarmalında kör olmanın, sağduyuyu, mantığı kaybetmenin ve en çok da başında sahiden bir taç varmışçasına durduk yerde ego büyütmenin doğal sonucu “kraliçe” olmaksa, evet o bir “Kraliçe”. Ne denir ki?.. Tanrı “Kraliçe”yi korusun o zaman!

OCAK 2013

Ömür Gedik & Al Bano - "Neden Yoksun?"



‘80’li yıllarda tek kanallı TRT televizyonu İtalya’nın meşhur San Remo Müzik Festivalini de yayınlardı ve biz de oturur, bayıla bayıla izlerdik. Hem başka bir televizyon kanalı alternatifimiz olmadığı için böyleydi bu, hem de televizyonun ilk yayına başladığından beri aksatmadan yayınladığı İtalya’dan Müzik kuşağı (özellikle de Rafaella Carra’nın o muhteşem şovları) nedeniyle İtalyan müziğine duyduğumuz sempati nedeniyleydi.

Al Bano & Romina Power ikilisini de Sanremo Müzik Festivali sayesinde keşfetmiş ve çok sevmiştik. Amerikan sinema oyuncusu Tyrone Power’ın kızı olan güzeller güzeli Romina Power ve enine boyuna tipik bir Akdenizli olan ve bu yüzden de bir parça Türkleri de andıran sempati yumağı Al Bano, her ne kadar çok daha eskiden beri birlikte şarkı söylüyorlarsa da (ki karı kocaydılar aynı zamanda), biz onları en çok 1982 yılı Sanremo Müzik Festivalinde ikinci oldukları “Felicita” adlı şarkılarıyla sevmiştik. O sene memlekette her yerde “Felicita” çalındı, söylendi. Denilebilir ki Toto Cutugno’nun “L’italiano”sundan sonra ezbere aldığımız ikinci İtalyanca şarkı oydu ‘80’lerde.


1984’de yine Sanremo’da bu defa birinci oldular, aynı yıl Eurovision’da İtalya adına yarıştılar ve biz Türkiye adına yarışan Beş Yıl Önce On Yıl Sonra grubu kadar Al Bano ve Romina Power’ı da destekledik ekran başında. O kadar sevmiş, bizden saymıştık, düşünün artık.

Defalarca Türkiye’ye de gelip gittiler, konserler verdiler, festivallere katıldılar. 1994 yılında Amerika’da esrarengiz bir şekilde kaybolan kızları nedeniyle, 1999 yılında ise boşanmalarına dair haberlerle gazete manşetlerine taşındılar; sonrasındaysa unuttuk gitti.

Bunca zaman sonra Al Bano’yu bu defa Ömür Gedik’le düet yaparken dinlemek, yukarıda anlattıklarımı hatırlayanlar için hem şaşırtıcı bir sürpriz, hem de büyük hayal kırıklığı. Al Bano ve Ömür Gedik ‘ikilisinin’ bu düeti, Al Bano & Romina Power ikilisinin vakti zamanında büyük “hit” olmuş “Liberta” adlı şarkısı ile yapılmış. DMC etiketiyle yayımlanan teklide şarkının Türkçe ve İtalyanca olmak üzere iki versiyonu var.


Nefis bir melodi, artık neredeyse klasik sayılabilecek, şarap misali, şahane bir şarkı. Biraz eski stil evet ama İtalyan müziğini azıcık bilenlerin dinlemelere doyamadığı/doyamayacağı bir şarkı bu. Nazan Öncel’in yazdığı Türkçe sözler de şarkıya cuk oturmuş. Buraya kadar bir itirazım yok. Ama bu noktadan sonra insan ister istemez soruyor: Ömür Gedik kim, Al Bano kim?.. Evet, Romina Power da hiçbir zaman muazzam bir solist olarak anılmadı ama şarkıcılık kariyeri ve deneyimi Gedik’inkiyle kıyas kabul etmezdi her şeyden önce. Mesele ikisini kıyaslamak da değil zaten; mesele Gedik’in Altın Portakal ödül töreninde film şarkıları söylemek ve Ajda Pekkan’ın sahnesine çıkıp onun taklidini yapmak gibi gereğinden fazla cesur hamlelerine bir yenisi daha eklemesindeki anlamsız ısrar.


Okuyanlar bilir, Ömür Gedik’in ilk şarkı söyleme deneyimine çok da olumsuz yaklaşmamış, ama yine de ortaya atılan Haciko’ya gelir toplama iddiasına da pek itibar etmemiştim. Nitekim asıl maksadının şarkıcı olarak boy göstermek olduğu da her hamlesinde daha çok fark ediliyor. Olabilir, onu da yapsın; kim ne karışır?.. Ama bu kadar cüret de biraz abartılı değil mi artık? Koskoca Al Bano’nun (özellikle Türkçe şarkı söylemeye çalışırken) düşürüldüğü duruma mı yanalım (ki nicedir Türkçe şarkı söyleyen yabancıları o kadar da sempatik bulmuyoruz artık), Gedik’in isminin kapakta önce yazılması, fotoğrafının önde olmasına mı?.. Peki bu ya bu projenin amacı nedir?.. Niye yapılmıştır?.. Hedef kitle kimdir?.. Bu soruların cevaplarını bulabilen varsa, beri gelsin. 

ŞUBAT 2013

Demir Demirkan - "Hatırla"



2011 yılının son günlerinde bir “best of” niteliğindeki “2000-2011” adlı albümünü yayımlayan Demir Demirkan, müzik kariyerine dizi ve film müzikleriyle devam ederken, 2013’ün ilk ayında iki şarkılık bir tekliyle karşımıza çıktı. DMC etiketiyle yayımlanan tekli, “Hatırla” adını taşıyor.

Pentagram günlerinden bu yana iyi bir “rock” müzisyeni olarak hafızalara kazınan ve solo albümleriyle de bu çizgisini devam ettiren Demirkan, klasik “rock” kalıpları üzerinden giderek pop dinleyicisine de sıcak gelecek, melodik besteler yapıyor. Şarkılarına yer yer serptiği Türk baharatları da dozunda tadıyla müziğini çeşnilendiriyor. Nitekim “Hatırla” da aynı formüle sırtını yaslamış bir beste. Bir yanıyla eski stil; özellikle nakarat bölümleri, ‘ver Coşkun Demir’e söylesin’ duygusu yarattı mesela bende. Buna karşın bir taraftan da, sıkı gitar solosu, gümbür gümbür davul yürüyüşü ve kulak dolduran baslarıyla iyi bir “rock” icrasının dün de bugün de değişmeyen gerekliliklerini yerine getiriyor; yani klasik ama bir o kadar da modern.


Demir Demirkan genellikle kendi bestelerini seslendiren bir müzisyen ama bu teklide bir değişiklik yapıp, söz ve müziği Ersel Serdarlı’ya ait bir şarkıyı da seslendirmiş. Teklinin ikinci şarkısı “Gel Şuraya”, özellikle sözleriyle dikkate çeken enteresan bir şarkı. Sertab Erener’in “İstanbul” şarkısının, Ferhat Göçer’in “Aklım Sende Kalır”, “Seni Sevmeye Aşığım” gibi romantik “hit”lerinin de yaratıcısı olan Ersel Serdarlı, çok yönlü ve çok renkli bir şarkı yazarı olduğunu bu şarkıyla bir kez daha gösteriyor. “Gel Şuraya”, “Hatırla”dan daha genç ve daha dinamik bir şarkı olarak teklideki dengeyi de sağlıyor.

ŞUBAT 2013

Bengü - "Anlatacaklarım Var"



Bengü’nün Serdar Ortaç-Sinan Akçıl çizgisinde yürüyen kariyerinde artık bir değişikliğe gerek olduğunu daha önce yazmıştım. Zeki Güner’le çalışmaya başladığını duyduğum zaman ise bunun ona iyi geleceğini aşağı yukarı tahmin ediyordum. Nitekim öyle de oldu. 2012’nin son günlerinde DMC etiketiyle piyasaya çıkan “Anlatacaklarım Var” adlı yeni teklisiyle Bengü, popüler müziğin ana akımı içerisinde dikkat çekici bir işe imza atıyor.

Teklide söz ve müziği Zeki Güner imzası taşıyan iki şarkı ve bu iki şarkının beş farklı versiyonu var. İlk klip şarkısı olarak seçilen “Haberin Olsun”, daha önce Zeki Güner’in kendi sesinden tekli olarak yayımlanmıştı. Şunu söylemeliyim ki Güner’in sevdiği ve yapmak istediği bir iş olmasını bir kenara koyarsak, şarkıcı olarak bir kariyer edinme çabasına aslında hiç gerek yok. Çünkü o, bu zamanda doğru düzgün şarkı yazabilen sayılı besteciden biri olarak zaten kıymetli bir müzisyen ve onun şarkılarına ses verebilecek nice iyi ses var. Nitekim Bengü de bunlardan biri olmuş işte ve “Haberin Olsun” Bengü’nün sesinde adeta yeniden doğmuş.


Teklide her iki şarkının da orijinal versiyonu Mustafa Ceceli tarafından yapılmış. İlk klip de “Haberin Olsun”un orijinal versiyonuna çekildi ki ancak bana sorarsanız teklinin sonunda yer alan akustik versiyon şarkının ruhuna da, Bengü’nün sesine de daha çok yakışıyor. Burak Yeter ve Ufuk Akyıldız tarafından yapılan “remix” versiyonlar ise bu şarkıyla ille de dans etmek isteyenlerin seveceği türden.


İkinci şarkı “Yaralı” ise alaturka etkili, orta tempolu bir “hit”. Denilebilir ki bu şarkı, hem radyolarda, hem de dijital platformlarda bu yazının yazıldığı sırada henüz klibi servis edilmemiş olmasına rağmen “Haberin Olsun”dan daha fazla yürüdü. Teklide bu şarkının da Burak Yeter ve Ufuk Akyıldız imzalı iki “remix”i var ama yine şarkının ruhundan hareketle orijinal versiyonun daha etkili olduğu söylenebilir. (Bu arada bu şarkıyı dinlerken Tarkan’a ne kadar çok yakışabileceğini de düşündüm ister istemez. Bir de öyle düşünerek dinleyin bakın, gerçekten şahane olurmuş.)

Zeki Güner ve Bengü’nün doğru bir kimya yakaladıklarını ve bu işbirliğinin ikisinin kariyerine de olumlu etki edeceği gün gibi ortada. Bundan sonrasını bekleyip, hep birlikte göreceğiz.

ŞUBAT 2013

Murat Uyar Feat.Zeynep Dizdar - "Maske"



Yıllardır birçok popüler şarkıya yaptığı “remix”lerle olduğu kadar, hem yurt içi hem de yurt dışında sergilediği “dj” performanslarıyla da kulvarında hatırı sayılır bir isim edinen Murat Uyar’ın kendi adını taşıyan ilk teklisi geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlandı. Söz ve müziği Emre Kaya’ya ait “Maske“ adlı şarkının üç farklı versiyonla yer aldığı teklide Murat Uyar’a Zeynep Dizdar eşlik ediyor.


Son dönemde dünyada da giderek yaygınlaşan “dj” aranjelerinin ve elektronik dans müziğinin belirli klişeleri var. “BPM”inden tutun da, kullanılan “sample”lara (genellikle paket olarak satılan hazır elekronik sesler ya da herhangi bir şarkının birkaç mezurundan alıntılanarak oluşturulmuş tekrarlar)kadar dünya üzerinde hemen hemen tüm “dj”lerin ortak bir dili var. Onların tarzlarını birbirinden ayıran ise genellikle “dj” setlerinin başındaki maharetleri, şarkıları sıralamada, birbirinden içinden geçirmekte ve tempoyu düşürmemekte gösterdikleri başarıları oluyor. İş bu performansları kayıt altına almaya gelince ise her zaman sahnedeki etkiyi yaratmak mümkün olmayabiliyor. Çünkü albüm her şeyden önce dinlenilmek için alınıyor ve sizi bir gece kulübünde dans ettiren bir müziği kulaklığı takıp dinlediğinizde tekdüze ve hatta sıkıcı bulabiliyorsunuz.

Neyse ki Murat Uyar bugüne dek yaptığı işlerde bu çok önemli dengeyi göz ardı etmemiş bir “dj”. Düzenlemelerinde genellikle şarkıyı ön planda tutuyor ve böylece ortaya dans edilebildiği kadar dinlenilebilen de işler çıkıyor. Nitekim “Maske”de de aynen bu formülü kullanmış ve neresinden baksanız orta halli bir pop şarkısını böylece ayağa kaldırmış.


Çok iyi bir sese ve çok şahane bir ilk albüme karşın kendini her nedense başka bir yerde konumlandırmaya azmetmiş Zeynep Dizdar cephesinde ise değişen bir şey yok. Hâlâ ultra mini etekleri, sapsarı saçlarıyla “seksi kadın” olma gayreti gösteren Dizdar, sadece sesine ve şarkıcılığına oynasa, ilk albümündeki gibi kalbe dokunan şarkılar söylese, çok başka bir yoldan, çok daha kalıcı bir kariyer edinebilir(di) oysa. “Maske”yi de kusursuz söylüyor söylemesine ama ne çare bu tarz şarkılar onun üzerinde eğreti duruyor.

Teklide şarkının orijinal versiyonu ve “club remix”inin yanı sıra, bir de Orhan Akı tarafından yapılmış “Dance Version”unu dinleyebilmek mümkün. Her bir versiyonu ile kulüplerde, radyolarda çalınabilecek, bu tür şarkılardan hâlâ sıkılmayanları da rahatlıkla memnun edebilecek “Maske”, Uyar’ın peşi sıra gelecek albümünü merakla beklemek için pekala bir sebep olabilir.

ŞUBAT 2013

Gökcan Sanlıman - "Soğuk Temmuz"



(28 Ocak 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

2010 yılında nostaljik yabancı şarkıları yeniden seslendirdiği bir albümle müzik dünyasına adım atan Gökcan Sanlıman, ikinci albümünü geçtiğimiz günlerde yayımladı. Avrupa Müzik etiketiyle piyasaya çıkan albüm “Soğuk Temmuz” adını taşıyor.

Albümde 10 şarkı var ve tamamının söz ve müzikleri Gökcan Sanlıman’a ait. Düzenlemeleri Noyan Erdal’ın yaptığı albümün prodüktörü ise Teoman. Zaten albümü dinlemeye başladığınızda daha ilk şarkıdan itibaren belirgin bir Teoman etkisi hissediyorsunuz ama bu Teoman’ın prodüktör olmasından ziyade, Gökcan Sanlıman’ın annesi Funda Sanlıman’ın menajerliğini yapması nedeniyle Teoman’ın yıllardır ailenin içinde olmasının etkisi imiş. Gökcan Sanlıman bu benzeyişten gocunmadığını da söylüyor.


Henüz yolun çok başında bir müzisyeni Teoman’la kıyaslamak elbette haksızlık olur. Buna karşın ‘80’li yılların meşhur “Anılar 9” kasetini hatırlatan, çok bildik ve bu yüzden çok baskın şarkıların söyleyenin adını neredeyse görünmez kıldığı ilk albümü ile kıyaslandığında Sanlıman’ın aslında ilk adımı bu albümle attığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü öncelikle şarkı yazarı olarak da adından söz ettirmeyi amaçlayan ve şarkılarını verecek kimse bulmayınca şarkı söylemeye başladığını itiraf etmekten de çekinmeyen Gökcan Sanlıman, bu albümle amacına ulaşacak gibi gözüküyor.


Her şeyiyle tipik bir Teoman şarkısı gibi dinlenilebilecek “Mutlu Yollara” albümün önemli kozlarından biri. Hemen ardından gelen “Soğuk Temmuz”, “Serseri Kalp” ve “Nasıl İstersen Öyle Olsun” da pop dozu yüksek “rock” şarkılarını sevenleri memnun edecek türden. Albümün bundan sonrasındaki altı şarkı ise daha eğlenceli, daha hafif ve bununla birlikte daha zayıf duruyor. Bir dönem internette çok popüler olan o meşhur “idare edemem anne” videosuna gönderme yapan “Ayşe”, bu demode gönderme olmasaymış ve Ayşe’ye (ya da herhangi bir isme) hitap etmeseymiş çok daha sevimli bir şarkı olabilirmiş. “Hayrola”nın sözleri ise hayli sıradan bir ‘giydirmeli’ pop şarkısı düzeyinde.

Bununla birlikte albümdeki şarkıların, ilk dinleyişte dile takılan melodik yapıları ile dinleyiciyi kolay tavlayacağı da ortada. Sanlıman’ın müziği için kullanılabilecek “easy listening” nitelemesine sade ve özenli düzenlemelerin de büyük katkı sağladığı söylenebilir. Buradan bakarsak, önümüzdeki süreçte bahis konusu altı şarkı arasında kalan “Ayşe” ve “Öp de Geçsin”in Gökcan Sanlıman adının duyulmasında diğer şarkılardan daha fazla işe yaradığını görmek şaşırtıcı olmayacak.


Cem Talu tarafından çekilen ön ve arka kapak fotoğraflarının da işaret ettiği üzere, çoğunlukla ferah, aydınlık, hatta yer yer de gülümseten şarkılar yazmış ve söylemiş Gökcan Sanlıman. Bu yanıyla da şarkılarında ağlayan, sızlayan, sürekli mutsuz türdaşlarından bir adım öne geçiyor.  

Hem şarkı yazarlığında hem de şarkıcılık tekniğinde, şimdilik ticari bir avantaj gibi gözüken Teoman etkisi umarım ki giderek azalacaktır. Kendi yolunu bulduğunda adını daha belirgin kılacağını ve bundan sonra daha fazlasını/iyisini yapabileceğini bu albümle vaat ediyor çünkü. 

OCAK 2013

Gülden Mutlu - "Unutamam Dedin"



Konservatuarın Türk müziği bölümünden mezun olduktan sonra bir süre İzmir’de çeşitli mekanlarda sahneye çıkan Gülden Mutlu, 2008 yılında Londra’ya yerleşmiş ve müzik çalışmalarına orada devam etmiş. Türkiye’ye döndüğünde bir vesileyle tanıştığı Emre Aydın’la çalışmaya başlamasıyla da müzik sektörüne ilk ciddi adımını atmış.

2012’nin en çok ses getiren işlerinden biri olan “Soğuk Odalar” teklisinin aynı adlı şarkısını yazan ve Emre Aydın’la birlikte seslendiren Gülden Mutlu, bu defa kendi adını taşıyan bir tekliyle karşımıza çıktı. Gülden Mutlu’nun merakla beklenen şarkısı “Unutamam Dedin”, 565 Yapım ve DMC işbirliğiyle, geçtiğimiz Aralık ayında piyasaya çıktı. Emre Aydın bu tekliye prodüktör olarak imza atarak bir anlamda Gülden Mutlu’ya vefa borcunu ödüyor.


“Unutamam dedin, yalan mı söyledin? Ben böyle pare pare, zehir oldu yediğim içtiğim,” şeklinde sürüp giden şarkı sözleri son derece klişe. Beste de hakeza, orta halli bir popüler alaturka şarkıdan fazlasını vaat etmiyor. Düzenlemeyi yapan Mustafa Ceceli de şarkıya kuş kondurmamış. Eli yüzü düzgün, doğru dürüst çalınmış ve söylenmiş bir şarkı, ama hepsi o kadar. Eğer Gülden Mutlu’nun müzikte yolu bu olacaksa, ne gam! Kendi adıma benim beklentim biraz daha yüksekti açıkçası.


Gülden Mutlu gayet temiz ve net, çapaksız bir biçimde şarkı söylüyor. Yer yer yaptığı gırtlak nağmelerinin ve şarkının genel havasının Sıla’nın alaturka kokulu şarkılarının izinden gittiği söylenebilir. Tabii bütün bu izlenim, sadece bir tek şarkının hissettirdikleri… Daha fazlasını söyleyebilmek için albümü beklemekte fayda var.  

Bu arada teklinin Sertaç Pişkin imzalı kapak fotoğraflarının ve görsel tasarımının gayet şık ve başarılı olduğunu da söylemeden geçmemek lazım.

OCAK 2013

Badem - "Badem ve Konukları"



(21 Ocak 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisinin internet sitesinde yayımlanmıştır.)

1996 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde vokal grubu olarak temelleri atılan Badem’in ilk albümü 2005 yılında piyasaya sürülmüştü. Grubun dördüncü albümü “Badem Ve Konukları”, geçtiğimiz günlerde Pasaj Müzik etiketiyle yayımlandı.

Mustafa Kemal Öztürk, Barış Bahçeci, Mert Özdemir, Doğaç Başaran ve Emre Yıldız’dan kurulu Badem, “pop-rock” çizgisinde, akustik ağırlıklı bir müzik yapıyor. Türkiye’de grup müziği yapanların çok da tercih etmediği çok sesli vokal tekniğini kullanıyor olması da Badem’i emsalleri arasında ayırt edilebilir hale getiriyor. Başından beri belirgin bir tarz ve üslup yakalamış, bu çizgide yürümeyi başarmış ve böylece kendi dinleyici kitlesini de kazanmış bir grup Badem. Buna karşın bugüne dek geniş kitlelerin diline düşmüş, hafızalara kazınmış bir Badem şarkısından söz etmek mümkün değil. Bu anlamda her şarkıya bir başka konuğun eşlik ettiği bu yeni albümün gruba ivme kazandırması şaşırtıcı olmayacak.


Epeyce renkli konuk kadrosu eski ve yeni Badem şarkılarını grup elemanlarıyla birlikte yorumluyor bu albümde. Uzun süredir sesi soluğu çıkmayan Vega’yı (ve bir başka şarkı da da Vega’dan Deniz Özbey Akyüz’ü), aslında bir tiyatro oyuncusu olan Gülçin Santırcıoğlu’nu, yine uzun süredir albüm yapmayan Özlem Tekin ve Zeynep Casalini’yi, bambaşka bir tarzda müzik yapıyor olmalarına rağmen Badem’le beklenmedik bir uyum yakalamış Öykü Gürman, İlhan Şeşen, Halil Sezai ve Serkan Çağrı’yı, grubun ucundan kıyısından dokunduğu Anadolu-pop türünün duayenlerinden Cahit Berkay’ı Badem şarkılarının kendine özel ikliminde başka bir keyifle dinlerken, Feridun Düzağaç’ın “Aşkın E Hali” ve Nilüfer’in “İntizar” şarkılarına getirilen yeni yorumlar da tuzu biberi oluyor. Bu ilk bakışta çok karmaşık gözüken denklemde albümün başından sonuna müzikal tadı yüksek bir akışta yürümesini sağlayan ise hiç şüphesiz Badem ortak paydası oluyor.


Bugüne dek yayımlanmış çalışmalarında hem benzeri düetler, hem de diske ilave edilmiş videolarla albümleri satın alan dinleyicilere sürprizler sunan, hatta üç boyutlu konseptle hazırlanmış bir önceki albüm “3B” ile bu konuda bir ilke de imza atan Badem’in bu son albümü bu defa içeriğinin zenginliğine tezat, alabildiğine sade bir kartonetle satışa çıkarılmış. Belli ki bu bir ara albüm. Bir anlamda Badem’in kendi müzik serüvenine bir selam duruşu, belki de bir tür muhasebe. Albümün son şarkısı “Bir Ben Gibi Sev”de Badem’in konuğunun yine Badem olması da bunun bir işareti zaten.

Grubu yeni keşfedecekler için sıkı bir özet; yıllardır takip edenler için tadında bir döküm. Nereden bakarsanız bakın dikkat etmeye, zaman ayırmaya değecek bir çalışma.    

OCAK 2013

Güzin Değişmez - "Meftunun Oldum"




(14 Ocak 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Türk sanat müziği denilince aklımıza genellikle Muazzez Ersoy’un “Nostalji” albümlerinde söylediği türden, Yeşilçam filmlerinden ve 45’lik plaklardan hatırımızda kalmış şarkılar geliyor. Oysa klasik Türk musikisini iyi bilenler, bu tür şarkıları sanat müziğinden saymaz, alaturkanın deforme edilmiş eserleri olarak görürler. Haksız da değillerdir. Türkiye’de taş plakların yerini 45’lik ve 33’lük plaklara bırakmasına koşut olarak ticarileşmeye başlayan müzik anlayışı, sanat müziğini de geri dönüşü olmayan bir yola sokmuş, o derya deniz musiki, birkaç beylik makamın ötesine geçmeyen, sığ ve yüzeysel ama buna karşılık çok daha popüler bir hale bürünmüştür.

Bugün Türk sanat müziğinin gerçek anlamıyla icra edildiği çok az mecra, buna gönül vermiş çok az sayıda müzisyen var ne yazık. Güzin Değişmez de bunlardan biri. Bursa’da başlayan müzik yolculuğuna İstanbul’da devam eden Güzin Değişmez, yıllardır çeşitli topluluklarda solist olarak bulunmuş, üstatlardan dersler almış, türün meraklıları tarafından yakından takip edilen ve sevilen bir isim. Değişmez’in “Güz’ün Şarkıları / Meftunun Oldum” adı verilmiş ilk albümü, geçtiğimiz günlerde Kalan Müzik etiketiyle piyasaya çıktı.


‘50’li yıllarda Arap filmleri ve gazino kültürüyle yaygınlaşarak alaturka solistlerimizin alamet-i farikası haline gelen yerli yersiz gırtlak nağmeli (piyasa tabiriyle “macun yaparak”), feryat figan, abartılı şarkı söyleme stillerinin aksine, tertemiz bir Türkçe’yle, sakin sakin ama her notanın, her nağmenin de hakkını vererek şarkı söylüyor Güzin Değişmez. Üstelik korolarda (özellikle de TRT terbiyesiyle) yetişmiş alaturka solistlerinin büyük çoğunluğunda gördüğümüz gereğinden fazla tiz ve handiyse duygusuz okuma biçimi de yok Değişmez’in tavrında. Duygusunu hiç kaybetmiyor, en zor seslerde bile bir kez dahi detone  olmuyor, söyledikleri anlaşılmaz hale gelmiyor. Hal böyle olunca da dinlemelere doyulmuyor.


Albümde yer alan 13 şarkının birçoğunu belki de ilk kez duyacaksınız. Çünkü söylene söylene ağızlarda sakız edilmiş yakın dönem alaturka şarkılar yerine, Türk sanat müziğinin deforme edilmemiş, kadim örnekleri var bu albümde. Şarkılar Cengiz Onural ve Birol Yayla’nın düzenlemeleriyle hem orijinalliklerini korurken, hem de bugünün müzik dinleyicisine hitap eder hale getirilmiş.

Yıllardır, özellikle de ‘80’li yıllarda her şekilde denenen çok sesli alaturka örneklerinin olmamışlığını göz önüne alırsak, sadece tanbur, kanun, kontrbas, gitar, kemençe ve birkaç parça vurmalı sazla elde edilen bu nefis bileşimin önünde saygıyla eğilmek gerekiyor. Sanat müziğini bugünün dinleyicisine dinletmenin ve sevdirmenin yolunun tam da buradan geçtiğini bu albüm bir kez daha ispat ediyor. Bu konuda yıllar birer mücevher ustası işçiliğiyle çalışan ve eserler veren Cengiz Onural ve Birol Yayla, albümde çalan tüm diğer müzisyenler (Serap Çağlayan, Erdal Akyol, Fahrettin Yarkın) ve solist Güzin Değişmez’le birlikte alkışı hak ediyor.

Sanat müziğine gönül verenlerin yıllar boyu ellerinden düşürmeyecekleri, bu türe ister istemez uzak kalanların ise ilk adımı atmak için gönül rahatlığıyla arşivlerine katabilecekleri bir albüm bu. Müzik denilen şeyin giderek ticarileştiği, basitleştiği, ucuzlaştığı bir zamanda bu tür işleri baş tacı etmemiz lazım. Umarım ve dilerim ki bu albüm benzer çalışmalar için de yol gösterici bir örnek, bir emsal teşkil eder.

OCAK 2013

Pis'ton - "Tamperaman"




(7 Ocak 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Pis’ton gibi faullü bir ismi seçmiş olsalar da kendilerine, Sezen Aksu’nun oğlu Mithat Can Özer ve müzik piyasasında rüştlerini çoktan ispat etmiş Can Şengün, Murat Ejder ve Arıkan Sırakaya’nın bir grup olarak müzik piyasasına, emsallerine nispetle 1-0 önde giriş yaptıklarını söylemek yanlış olmaz. İlk albümlerini yayımlayan birçok grubun aksine deneyimsizlik, olmamışlık, hamlık safhalarını çoktan geride bırakarak işe giriştikleri daha albümü dinlemeye başladığınız ilk dakikalarda kendini hissettiriyor.

Pis’ton’un “Tamperaman” adı verilmiş ilk albümü, 2012’nin son günlerinde Poll Production etiketiyle piyasaya sürüldü. Albüm için epeyce afili bir tanıtım gecesi yapıldı ve katılan ünlü isimlerin yanı sıra sahneye çıkarak grupla birlikte şarkı söyleyen Sezen Aksu ve Nükhet Duru’nun da etkisiyle grubun adı medyada epeyce yer aldı.


Bütün bu arka plandan habersiz olarak da dinlemiş de olsanız, kendi kendini duyurabilecek, etki yaratabilecek bir albüm “Tamperaman”. Armonik yapı, düzenlemeler ve icrada standardı yüksek tutarken, melodik ve sözel anlamda da kulak doyuran bir çizgi yakalıyor çünkü Pis’ton. Bizim buralarda büyük yüzdeyle tutturulamayan bir doz, bir bileşim bu. Buradan yola çıkarak, Türkçe “rock” müzikte sadece “indie” peşinde koşan işleri alkışlayan müzik yazarlarının aksine, ben kendi adıma Pis’ton’un müziğini bu topraklar için daha gerçekçi ve daha kolay algılanabilir/sevilebilir bulduğumu söylemeliyim.  

Daha önce yaptığı işlerde (Tarkan’ın söylediği “Acımayacak”, Berkay’ın söylediği “Lolita” gibi) libidosu yüksek genç adam şarkıları ya da (Sezen Aksu’nun söylediği “Tören” gibi) sözü yeterince olgunlaşmamış şarkılar yazan Mithat Can Özer’i birçok şarkının söz ve müziğine imza attığı bu albümde kendi sözünü ve müziğini bulmuş bir şarkı yazarı olarak kayda alabilmek mümkün.


Gruptaki diğer elemanların ve Ambulans grubundan tanıdığımız Turan Sarıbay ve Özgen Akçetin’in ve de Sezen Aksu’nun katkılarıyla albüm başından sonuna dinlenebilir şarkılar vaat ediyor. Özellikle de “Azad Et”, “Acıya Tanığım” ve “Bu Yüzden” albümü tek başına sürükleyebilecek şarkılar. Buna karşın işin eğlencesini çıkaran “Anam Anam” ve “Adanalı”nın albümün bütünü içerisinde daha ticari ama daha eğreti durdukları da bir gerçek. Bir “Adanalı”dan bahsederken nedense dokuz sekiz ritim tutan bu şarkının meşhur “Hamamcı Teyze” şarkısının kıyısından geçiyor olması da ayrı mesele.

Sesini ilk kez dinlediğimiz Mithat Can Özer temiz ve net şarkı söylüyor, taşıdığı genetik mirasın ve büyürken şahidi olduğu müzikal atmosferin de şüphe götürmez etkisiyle grubun rengi ayırt edilebilir sesi olmayı başarıyor.    


Albümün tok ve parlak ses kaydı, Çağlar Türkmen’in eli değmiş “mastering”i, Bahadır Tanrıöver tarafından çekilmiş fotoğraflar ve Onur Özışık tarafından yapılmış kartonet tasarımı ise bu detaylara takıntılıları yeterince memnun edebilecek düzeyde.

OCAK 2013

8 Şubat 2013 Cuma

Demet Sağıroğlu - "Hiç Özlemedin mi?"

BUGÜNÜN POPUNA AİT DEĞİL


(Milliyet Sanat dergisinin Ocak 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

Sen onca konservatuvar oku, şan öğren, solfej, üslup, nazariyat tahsil et, sonra seni meşhur etmeye bir “laral lala” yetsin. Tuhaf mı?.. Evet tuhaf! Ama Demet Sağıroğlu’nun hikâyesi aynen böyle başlıyor.

Arkadaşlarıyla Eurovision şarkı yarışması Türkiye elemelerine katılmak için hazırladığı şarkıyı dinletmek niyetiyle kapısını çaldıkları Kayahan’ın Demet’in sesini çok beğenip ona vokalisti olmasını teklif etmesiyle, 1989 yılında kendini bir anda Eurovision sahnesinde Kayahan’a vokal yaparken buluyor Demet. Şöhretle de o gece tanışıyor zaten. Kayahan’ın en popüler zamanları. Eurovision deseniz, henüz hâlâ memleket meselesi. Yani o gece herkes ekran başında. Kayahan ikinci sırada yarışıyor. Şarkısının adı “Ve Melankoli”. Ekipte henüz hiç biri meşhur olmamış İskender Paydaş, Cenk Eroğlu ve Fergan Mirkelam da var. Demet sahnede, Kayahan’ın biraz berisinde. Belden yukarısı hemen hiç seçilmiyor; sahne ışıkları belli ki öyle istendiği için bir tek Kayahan’ı aydınlatıyor. Yine de fark ediliyor sesi; özellikle de “laral lala”ları. Demet o gece, yüzü hiç görünmeden meşhur oluyor.


O yıl birinci olamıyor Kayahan ama bir sene sonra bu defa “Gözlerinin Hapsindeyim” adlı şarkıyla Türkiye’yi temsil etmeye hak kazanıyor. Ve Demet Kayahan’la birlikte bir kez daha Eurovision sahnesinde boy gösteriyor. Biz onun yüzüne çoktan aşina olmuşuz bu arada. Güzel sesli, güzel yüzlü bu genç kızı Kayahan’ın vokalisti olarak ezbere almış, tıpkı Sezen gibi Kayahan’ın da günün birinde vokalistine albüm yapmaktan geri kalmayacağına da koşullanmışız.

Ne ki beklenen olmadı ve Demet ilk albümünü 1994 yılında, Kayahan’ın desteği olmadan yayınladı. Albüm piyasaya çıkıp “Kınalı Bebek” yeri göğü inletmeye başlayınca da Demet’in Kayahan’a zaten ihtiyacı kalmadığı fark edildi. Hiç de yolun başında gibi değildi çünkü duyduğumuz şarkıcı. Hem şarkıcılığıyla öyleydi, hem de albümdeki besteleri, şarkı sözleriyle.


O gün bugün dinler, severiz Demet’i. Sağıroğlu gibi, bir müzisyenin taşıyabileceği en olmayacak soyadını taşıyor olsa dahi, soyadından azade, sadece Demet’tir o bizim için. Yüzü hiç gülmez sanırsınız; hep bulutlu bakar gözleri. Asildir, her an “Sebastian etolümü getiriniz lütfen,” diyecek, sonra safkan İngiliz atlarının koşulduğu akik kaplamalı landonuna binip gidiverecek, aranızdaki mesafeyi kapatmanıza asla fırsat vermeyecek gibidir. Yürek burkan sesi, acıyı çoktan demlemiş, ince belli bardaklardan bir dikişte içmiş, müdanasız şarkı söyleme stili koyu kıvam bir bilgeliğin dergâhında bilenmiştir adeta. Derken ha ağladı ha ağlayacak sanırken siz, en olmadık muziplikle sizi ters yüz edeceğini de bilir, ama bilmezden gelirsiniz. Hâl böyleyken samimidir, komşunun kızıdır, bir akşamüstü ansızın rastladığınız eski sevgili, kırk yıllık hatırlı dost, eltinizin küçük kuzenidir belki.

Bu mesafeden sevdiklerimiz, vaki değildir ki yanıltsın bizi. Demet de yanıltmadı bugüne dek. Şarkıları kadar, adına pop müzik denilen bu cambazhanede bunca yıl dengesini kaybetmeden duruşu da emsallerine nispetle göze görünür oldu, en ufak şüpheye meydan bırakmadı. 2004 yılından bu yana yayınlanan beş albümün ardından 2009 yılında iki şarkılık bir tekli ile dinleyici karşına çıkan Demet’in altıncı albümü “Hiç Özlemedin mi?” de bu güvene sırtını dayıyor.


On şarkı ve bir “bonus track”tan mütevellit bu yeni albüm, 1976 yılından bir Smokie klasiği “I’ll Meet You At Midnight”in Türkçe versiyonu “O La La” ile açılıyor. Bugüne dek her nasılsa gözden kaçmış ve ‘Türkçe sözlü hafif müzik’ furyasının en doludizgin zamanlarında dahi nedense Türkçe’ye adapte edilmemiş bu şarkı, Demet’in yazdığı sözlerle ‘70’lerden çıkıp gelmiş bir aranjman ‘hit’i gibi tınlıyor. En çok da Fecri Ebcioğlu/Sezen Cumhur Önal  ekolünden esinlenilmiş “Demeli artık o la la” dizesinde (öyleydi çünkü; kafiye uysun diye cümleler tepetaklak edilirdi o vakitler.)

Aynı aranjman tadını/ruhunu hissedebileceğiniz başka şarkılar da var albümde. Nerhan Hepşen’in yazdığı “Bir Kediye Yumul” da bunlardan biri. Bu şarkı tek başına nicedir hayatlarımızdan aforoz edilmiş duyarlılıkların, saflığın, naifliğin manifestosu gibi. Tuna Kiremitçi’nin bestelediği “İstek Şarkısı” ve “Zaman Gerek” de aynı yoldan, aynı sıcaklıkla geçiyor. “Yaşlı olmak için genç, genç olmak için yaşlıyız,” cümlesini hepimiz hayatlarımızın bir döneminde, bir anında nasılsa söyledik/söyleyeceğiz ya, bunun şarkısını yazmak/söylemek ise genç olmanın/genç kalmanın bu derece kutsandığı/mitleştirildiği bir zaman diliminde, ancak saflığını kaybetmemiş olmakla açıklanabilir bir cesaret işi.       


Albümün en sıkı şarkılarından biri, albüme adını da veren “Hiç Özlemedin mi?” Demet’in neden Demet olduğunun ya da neden kimsenin Demet olamadığının sırrı en çok bu şarkıda ele veriyor kendini. Hüznü, kalp kırıklığını, acıyı pespaye klişelerden geçirmeden, salya sümüğe bulamadan da dillendirebilmek mümkün demek ki diye düşünüyorsunuz şarkıyı dinlerken.


Nefis melodik yapısı ve Burak Beşir’in senfonik düzenlemesiyle her notasında yükselerek büyüyen “Bitmeliyiz” ve bir Sadık Karan bestesi olan “Seni Çok Sevdim” de etkili, güçlü şarkılar. Albüme “bonus track” kontenjanından giren “Adını Sen Koy” ise, aynı adlı filme tema müziği de olmuş bir Melih Kibar bestesi. Şarkının sözlerini Demet yazmış ve albümdeki kayıt, 2004 yılında Melih Kibar’ın piyanosu eşliğinde “demo” olarak yapılmış. Filmi izlememiş olsanız bile, şarkının duygusu ve Demet’in tek bir piyano eşliğindeki yorumu albümün kapanışında tüylerinizi diken diken etmeye yetiyor.

Tuna Kiremitçi imzalı “Göçebe”, Cihan Sezer’in düzenlemesiyle dikkat çeken orta karar bir şarkı. Alaturka dozu yüksek “Düşününce” ise albümün en zayıf halkası gibi duruyor. Bir Ajda Pekkan”cover”ı olan “Bir Köşede Yalnız”, Demet’in sesine çok yakışmış. Şarkının düzenlemesini yapan Cihan Sezer, Onno Tunç tarafından yapılmış orijinal versiyona olabildiğince sadık kalmış. Ama keşke ritim bu kadar tekdüze yürümese ve davul canlı çalınsa imiş.


Bu zamanda az bulunur bir yüzdeyle ‘ruhu olan’ şarkılar barındıran bu albümü, daha şık bir kartonet tasarımı ve daha isabetli bir kapak fotoğrafı ile arşivlere dâhil edilebilseydik çok daha şahane olurdu şüphesiz ama işin o tarafına bir parça daha az özenilmiş gibi görünüyor.

Bunu bir genel geçer kriter kabul edersek, albümün bugünün pop müziğine ait olmadığını pekala söyleyebilir, hatta bunu eleştiri konusu bile edebiliriz. Ama söz konusu olan Demet Sağıroğlu. Milliyet gazetesi için Tolga Akyıldız’a verdiği röportajda “Benden Demet Akalın şarkısı çıkmaz,” derken ne kast ettiğini bu albümü dinlememiş olsak da anlardık. Bu albümü dinleyince bir kez daha anladık. Çıkmasın da zaten. Birileri de artık şarkılarını kulüplere, radyolara, klip kanallarına beğendirmek için yazmasın/söylemesin. Hiç olmazsa Demet böyle kalsın. Kalbimize tam da buradan, bu mesafeden, bu yakınlıkta/uzaklıkta dokunsun. Bizim onunla ve şarkılarıyla samimiyetimiz hep bu dozda kalsın.                  

ARALIK 2012            

Emina Sandal - "Kimse Yok mu?"



Emina Sandal’ın internette resmi internet sitesi olarak gözüken ve epeyce acemice hazırlanmış bir sayfada övgülerle dolu bir biyografisi var. Özellikle şu cümleler onu tanımayanlar ya da yanlış tanıyanlar için açıklayıcı olabilir: “Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan & Makedonya ve diğer Eski Yugoslavya'dan ayrılmış devletlerin en tanınmış şarkıcılarındandır. Dünyaca ünlü isimlerle de düet yapmıştır. Albümleri milyonlar satmış, yüzlerce uluslararası konser vermiştir. Ancak Türkiye'de evlenip yerleşme kararı aldıktan sonra kariyerine bir süre ara vermiş, ardından sadece ülkesinde işine devam etmeye başlayıp Türkiye'de kariyer yapmamaya karar vermiştir. Bu yüzdendir ki; Balkanların en ünlü şarkıcısı niteliğindeki Emina Jahović Sandal, Türkiye'de yanlış bir şekilde; sadece Mustafa Sandal'ın eşi olarak tanınmaktadır.”

Ancak yine de cümlelerin büyüsüne kapılıp beklentinizi yükseltmenizi tavsiye etmem, hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Zira Emina Sandal’ın Balkan ülkelerindeki başarısını Türkiye’de tekrarlaması bu şartlar altında bir hayli zor görünüyor.


2012 yılında Mustafa Sandal’ın “Ego” adlı albümünde kocasıyla bir düet yaparak, bir de Erdem Kınay'ın "Proje" adlı albümünde İngilizce sözlü “Broken adlı şarkıyı seslendirerek Türk müzik piyasasında boy gösteren Emina Sandal, Kasım ayında da ilk teklisini yayımladı. Tüm bunlardan önce de Lale Devri adlı dizide bir müddet başrol oynamış, ancak oyunculuğu pek itibar görmeyince diziden ayrılmıştı.

DMC etiketiyle yayımlanan teklide sözleri Mustafa Sandal’a, bestesi Emina Sandal ve Bojan Dugic’e ait “Kimse Yok mu?” adlı şarkı yer alıyor. Neresinden baksanız vasatın altında, üçüncü sınıf bir pop şarkısı bu. Emina Sandal epeyce aksanlı bir Türkçeyle, zaten renksiz ve ruhsuz bu şarkıyı alabildiğine renksiz ve ruhsuz bir biçimde seslendiriyor.


Kapak fotoğraflarındaki iddialı pop-star görüntüsü, sadece kapak fotoğraflarında kalıyor ve ne şarkı ne de Emina Sandal’ın şarkıcılığı heyecan uyandırıyor. Sandal’ın Türk pop müziği piyasasında kendine bir yer bulabilmesi için Balkanlardaki şöhretini bir kenara koyup, işe sıfırdan başlaması gerekiyor. Buna gerek var mı, yok mu derseniz, onun muhasebesini de kendisine bırakalım. 

OCAK 2013

Esma Er - "No 2"



2008 yılında ilk albümü “Kimi Kimi” ile dikkatleri üzerine çeken ama arkasını her nedense getiremeyen Esma Er, 2012 yılının Kasım ayında piyasaya sürülen teklisiyle tekrar karşımızda. “Soru İşaretleri” adı verilen ve DMC etiketiyle yayımlanan bu teklide iki şarkı, ikişer farklı versiyonla yer alıyor.

Tekliye adını veren “Soru İşaretleri”, söz ve müziği Murat Güneş’e ait bir şarkı. Son yılların en dikkat çekici popüler şarkı yazarlarından biri olan Murat Güneş, sessiz sedasız “hit”ler yazmaya devam ediyor. Bu şarkı da hem sözleri, hem de melodik yapısıyla etkileyici, iyi bir pop şarkısı. Şarkının akustik düzenlemesini Aytuğ Yargıç, hareketli düzenlemesini ise David Şaboy yapmış. Hem şarkının hem de Esma Er’in şarkıcı olarak gösterdiği başarılı performansın içini dolduran, hakkını veren, sıkı pop düzenlemeler bunlar.  


İyi bir sesi olduğuna dair ilk albümünden edindiğimiz kanaati, o zamandan bu zamana belirgin bir şekilde geliştirdiği şarkıcılık tekniğiyle de perçinlemiş Esma Er. Nitekim teklideki diğer şarkı olan “Hayır”da da bunu net bir biçimde görmek mümkün. Söz ve müziği Sezen Aksu imzalı bu şarkı, “Sezen Aksu ‘88” albümünün o vakit bu vakit el değmemiş şarkılarından biriydi. Bu aralar önüne gelenin eski Sezen Aksu “hit”lerinden medet umduğu ve bu uğurda Aksu diskografisinin talan edildiği düşünülürse, hem bu şarkının bulunup çıkarılması, hem de ziyan edilmeden bugüne adapte edilmesi takdire şayan. Özellikle de böylesi bir şarkının çok kolay kaldıramayacağı ‘hareketli versiyon’un üstesinden Aytuğ Yargıç ve Erdinç Erdoğdu işbirliğiyle kafa göz yarılmadan gelinmiş olması, benzer işlere heveslenenlere ders olacak nitelikte.


Sadece bir tekli olmasına rağmen, bir albüm ölçeğindeki kartonetin ve Emre Ünal imzalı moda çekimi tadındaki stilize kapak fotoğraflarının da gayet albenili olduğunu söylemeliyim.

Pop müzik sevenlerin çekincesiz sevecekleri, dinlemekten hoşnut kalacakları bu iki şarkıyla Esma Er, 2013’e iddialı bir giriş yapıyor. Sonrasını herkes gibi ben de merakla bekleyeceğim.

OCAK 2013