Bu Blogda Ara

22 Nisan 2013 Pazartesi

Nilüfer - "13 Düet"

DÜŞMAN KARDEŞLERİN BARIŞ ÇUBUĞU

(Milliyet Sanat dergisi Mart 2013 sayısında yayımlanmıştır.)


Kendinizi bildiniz bileli hayatınıza eşlik etmiş sesler vardır… O seslerin sahipleri, hiç tanışmamış olsanız dahi, en yakınınızdan daha yakındırlar size. Şahittirler yaşadıklarınıza çünkü; yol arkadaşlarınız, sırdaşlarınız, dert ortaklarınız olmuşlardır hiç bilmeden. Sonra bir gün onlardan biriyle bir yerde karşılaşırsınız. Oracıkta boynuna sarılmak, kucaklamak istersiniz olanca iyi niyetinizle. Onun sizi tanımadığı gerçeğini aklınıza dahi getirmezsiniz o an. Karşılıksız, hesapsız kitapsız, öyle derin bir sevgidir çünkü beslediğiniz.

Nilüfer onlardan biridir işte benim için… Ve elbette bu ülkede yaşayan sayısız insan için. “Soğuktur” derler gıyabında, “Ne nemruttur, aksidir o!” derler. Bilmezler ki hayatını orta yere döküp saçmadığı, her an, her yerde, bıktırana kadar karşımıza çıkmadığı, sesi ve şarkılarıyla yıllardır ruhlarımıza yaptığı büyüyü böylece koruduğu/sakındığı için kıymetlidir aslında; bir tanedir. Hastalandığını duyduğumuzda yürekten üzülmemiz bu yüzdendir. Mutlu devam eden beraberliğine, yıllar sonra sahip olduğu kızının hayatına kattığı neşeye sevinmemiz de bu yüzden…


Telefonlarımızı bile her yeni çıkan modelle güncellediğimiz bu devirde, sapla samanın hiçbir vakit ayırt edilemediği popüler müzik arenasında 40 yılı devirip de güncel kalabilmenin formülünü çok az kişi bulabildi bu memlekette. Saysanız bir elin parmaklarını geçmez. Tamam, her adı anıldığında “büyük sanatçı” deriz, saygıda kusur etmeyiz ama konseri olsa gitmez, albümü çıksa satın alıp dinlemeyiz bir türlü. Öyle de bir göstermelik vefadır bizimkisi. Neyse ki Nilüfer, o bir elin parmaklarından biri olabilenlerden. En kritik dönemeçlerde, alışageldiğimiz müzikal tavrına küçük rötuşlar yaparak kendini güncellemeyi, her yeni kuşağın müzikal beğenisine hitap edebilmeyi başardı bir şekilde. Aranjman şarkılar söyleyerek çıktığı yolda, ‘70’lerin sonunda alaturka ve arabeske göz kırpması, ‘80’leri Kayahan ortaklığı ile zirvede kapayıp, ‘90’larda Onno Tunç marifetiyle yeni yetme pop yıldızlarının rakibi olacak tempoyu yakalaması, 2010’lu yılların başında müziğini “rock” sosuyla çeşnilemesi hep birer güncellemeydi aslında. Bütününde üzerimizde yarattığı Nilüfer algısına hiç zarar vermeden, dozunu kolaya kaçmaya vardırmadan günü yakalamak, yarına çıkış kapısını aralamaktı. Araladı da nitekim. Ve şimdi 2010 çıkışlı “12 Düet” albümünün devamı niteliğindeki “13 Düet” albümüyle bir kez daha taptaze karşımıza çıkıyor.


Tıpkı bir önceki albümde olduğu gibi bu albümde de eski şarkılarını günün popüler “rock” şarkıcıları/gruplarıyla birlikte ve “rock” düzenlemelerle seslendiriyor Nilüfer. Her biri kendi kulvarında yol almış, “rock” ve alternatif müzik sularında farklı eğilimlere yelken açmış 13 şarkıcının/grubun Nilüfer kariyerine bir saygı duruşu bu. Aynı zamanda ‘düşman kardeşler’in yani “rock” ve pop müziğin Nilüfer’in güçlü gölgesi altında yaktıkları barış çubuğu.


Albüm “Hatıralar Hayal Oldu” ile başlıyor. İlk kez 1967 yılında Dario Moreno’nun sesinden dinlediğimiz, Nilüfer’in ise 1982 yılında plağa okuduğu bu aranjman klasiği şarkıyı albümde Nilüfer – Gripin düetiyle dinliyoruz. Ne bir eksik, ne bir fazla; standart bir Gripin düzenlemesi bu. Hemen ardından Nilüfer’in ‘70’li yıllarda “hit”olmuş ilk şarkılarından biri olan “Başıma Gelenler”in eni konu “rock’n roll” yeni yorumunda son dönemin dikkat çekici yeni gruplarından biri olan Gece’yi dinliyoruz Nilüfer’le birlikte. Nilüfer’in 1994 çıkışlı albümünde ilk kez seslendirdiği  “Son Perde”, koyu kıvam dramatik yapısı nedeniyle, Emre Aydın ve Nilüfer düeti için biçilmiş kaftan olmuş. Bu düzenlemenin bir önceki albümde yer alan Şebnem Ferah – Nilüfer düeti “Erkekler Ağlamaz”la muadil olduğu ve bu bakış açısıyla albümde en çok ses getireceklerden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir.


1965 yılında hem Adamo hem de Ajda Pekkan tarafından plak yapılarak ortalığı kasıp kavuran “Her Yerde Kar Var”, Nilüfer’in 1987 tarihli “Geceler” adlı albümünde yer almıştı. Fecri Ebcioğlu’nun Türkçe sözleriyle naif ve tüm Ebcioğlu sözleri gibi sinekten yağ çıkaran kafiyesiyle gülümseten, eski nesil bu romantik şarkıyı Nilüfer bu defa Türkçe “rock”ın en kendine has gruplarından Bulutsuzluk Özlemi ile birlikte seslendiriyor. Nejat Yavaşoğulları’nın müdanasız vokali, şarkıdaki boynu bükük adama/kadına okkalı bir tokat atar gibi. Beklenen sevgilinin gelmeyeceğine, bu versiyondan sonra tamamen ikna olmanız çok mümkün. 


Nilüfer’in ilk kez 1992 yılında seslendirdiği “Kavak Yelleri” ise bir Feridun Düzağaç düeti için en doğru seçim olmuş. Yine bir ‘60’lı yıllar Ajda Pekkan şarkısı olan ve Nilüfer tarafından 1987 yılında plağa okunan “Yaşamak Ne Güzel Şey”, bu albümde Kargo ve Nilüfer düetiyle, hâlâ o yıllarda kalmış, her nasılsa bugüne gelememiş bir düzenlemeyle çıkıyor karşımıza. 


Hemen ardından gelen ve 1992 tarihli bir Onno Tunç şaheseri olan “Dokun Bana” ise Mor ve Ötesi ile Nilüfer’in doğru şarkıda buluşamadığı duygusunu uyandırıyor dinleyende.

Bu albümdeki tek kadın eşlikçi Deniz Özbey’i Nilüfer – Vega düeti “Ta Uzak Yollardan”da dinliyoruz. 1982 yılında hem Nilüfer, hem de Selçuk Ural tarafından farklı Türkçe sözlerle plak yapılan bu adaptasyon şarkının Nilüfer versiyonu fazla arabesk öğeler içerdiği için TRT denetiminden geçmemiş, “Affet” adını taşıyan Selçuk Ural versiyonu ise siyah beyaz ekranda bir hayli sıklıkla karşımıza çıkmıştı. Dinlerken şarkının bu hali o vakitler yapılsaydı denetimden geçer miydi diye düşünmedim değil. Özbey’in diksiyonu nedeniyle geçmezdi muhtemelen ama ne gam; “Ta Uzak Yollardan” en çok da o vokalin etkisiyle albümün en dişi şarkısı olmuş.

‘90’lı yılların dans şarkılarından biri olarak hafızalara kazınan “Şov Yapma”nın 2013 versiyonunda Model ve Nilüfer’i birlikte dinliyoruz. Albümün en dinamik, en modern düzenlemelerinden biri bu. Ardı sıra gelen Nilüfer – Manga düeti  ise, daha önce kulağımıza eğlenceli bir pop şarkısı olarak takılan “Eğrisi Doğrusu”dan depresif ve bir parça da provakatif bir “electro-rock” şarkı çıkarıyor.


Henüz iki albüm ve bir tekli yayımlamış olmasına karşın çok parlak bir ivme göstermiş Zakkum’un yakın zamanda “Anason”la girdiği, sonrasında “Ben Böyle Değildim”le içmeye devam ettiği meyhane meğerse “Agora Meyhanesi”  imiş; bunu da bu albümde öğreniyoruz. Zakkum bir kez de Nilüfer’le birlikte efkâr dağıtıyor ama “rock”ı alaturkalaştırmıyor bu defa, albümün konsepti gereği alaturkayı “rock”laştırmaya soyunuyor. Sonuç bir önceki albümde yer alan “İntizar”dan çok da farklı olmuyor ne çare; olmuyor, olamıyor…


Eski şarkıları yeniden seslendirirken vokal partisyonlarının oktavlarından yola çıkarak alışageldiğimiz melodilerinin ters yüz edilmesini yaratıcılık ve farklılık olarak kabul ederseniz, Pinhâni marifetiyle yenilenmiş “Dünya Dönüyor”u albümün en farklı ve yaratıcı düzenlemesi kabul edebilirsiniz. Ben edemedim bir türlü. Ama Pinhâni’dir, ne yapsa orijinaldir, ne söylese yeridir derseniz bu “rock” albümün ayrık otu “Dünya Dönüyor” olabilir pekala. Neden sona saklandığını bilemediğim Çilekeş – Nilüfer düeti “Değişir Dünya” ise albümün en iyilerinden biri olarak ilk dinleyişte kulağa çarpıyor. 

Sonuç olarak Nilüfer ne söylese dinleriz; dinledik, bunu da dinleyeceğiz. Ama bir üçüncü “rock” albüm daha ister miyiz?.. Sanırım istemeyiz.        

ŞUBAT 2013 

İrem Candar - "Bi' Şey Olsun"



(25 Mart 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sayfasında yayımlanmıştır.)

İrem Candar henüz çok genç yaşına rağmen müzik dünyasına sağlam adımlar atarak girenlerden. Monopop adlı grupta şarkı söyleyerek sahne tecrübesi kazanan Candar, ilk kez 2008 yılında “Söz-Müzik Teoman” adlı albümde “Duş” adlı şarkıyı seslendirerek sesini geniş kitlelere duyurdu. Ardından yine bir Teoman albümünde bu defa onunla düet yaparak bir şarkıyı seslendirdi ve “Bana Öyle Bakma” adlı bu şarkı, İrem Candar ismini iyiden iyiye hafızlara yerleştirdi. 2012 yılında İskender Paydaş’ın albümünde ve Behzat Ç. Adlı televizyon dizisinde seslendirdiği şarkıların ardından ilk dijital teklisi “Bi’ Şey Olsun” yayımlandı.


İrem Candar’ın “Erik Ağacı” adı verilmiş ilk albümü geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü. Albümde 9 şarkı var. Tüm şarkıların söz ve müzikleri İrem Candar’a ait. Düzenlemeleri ise İrem Candar ve Gürsel Çelik birlikte yapmış.


Albümde daha önce dijital tekli olarak yayımlanan “Bi’ Şey Olsun” ve “Rüya”nın yanı sıra ilk kez Behzat Ç. Dizisinde duyduğumuz “Yoldan Geçen Adam” da var. Diğer şarkılar ise ilk kez görücüye çıkıyor. Candar’ın şarkılarında kendine has bir dünya var. Az sözle çok şey anlatan, kolay akılda kalan melodik tekrarlara dayanmayan şarkılar yazıyor. Hem çok kırılgan, hem çok güçlü genç bir kadının belli ki kendi hayatından çekip çıkardıkları var bu şarkılarda. Bu yüzden bir tek şarkıyla o dünyaya dâhil olmak kolay olmayabilir. Albümü baştan sona dinledikçe sevmeniz kuvvetle muhtemel. Buna karşın daha ilk şarkıda kulağa çarpan, dikkat çeken en önemli unsur, düzenlemelerdeki ince işçilik. Birçok müzik türünün etrafında dolanıp, hiçbiri bir diğerine ağır basmadan, şarkılardaki dile en uygun tarzı tutturuyor düzenlemeler. Üzerine İrem Candar’ın çok sakin şarkı söyleme stili de eklenince, dinleme keyfi yüksek bir albüm çıkıyor ortaya.


Son yıllarda nasıl oldu, ne olduysa Türkçe’de bazı harflerin telaffuzu değişti malum. İrem Candar’ı dinlerken de yer yer bu yeni stil telaffuzdan nasibinizi alıyorsunuz. “Ş” harfleri tıslayan “s” şeklinde duyuluyor mesela. “Ç” harfleri de ona keza. Sesli harfleri, özellikle “e” ve “a”ları eze eze telaffuz etmek de cabası. Bunu dert etmiyorsanız ne âlâ ama bu stil bana hep küçük kız çocuğu taklidi yaparak konuşan genç kızları anımsatıyor ve ister istemez şarkılarla aramda kurulacak duygusal bağ zedeleniyor. 

“Erik Ağacı”, “Nazlı Jazz” ve “Yoldan geçen Adam”, albümü bir kaç dinleyişte favoriler arasına aldıklarım oldu. Albüm künyesinde kim tarafından yapıldığı yazılmamış olsa da, kapaktaki illüstrasyona ve bütünüyle kartonet tasarımına da bayıldığımı söylemeliyim.  


İrem Candar’ı şimdiden “dişi Teoman” ilan edenler var. O kadar uzun boylu değil elbette; bir kere Candar, Teoman’a kıyasla çok başka türlü bir şarkı yazarı. Bununla birlikte görünen o ki uzun vadede kalıcı olacak bir müzisyen daha kazandı alternatif pop/rock piyasası. Bir ilk albümle bu fikri yaratmak da az şey olmasa gerek.

MART 2013 

Sarp - "Çırılçıplak"



(18 Mart 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

İlk albümü “Siyahın Matemi” ile 2000 yılında tanıştığımız Sarp, o günlerde “Nikâh Masası” adlı meşhur Ümit Besen şarkısının “rock” düzenlemesiyle dikkatleri üzerine çekmişti. Türkiye’de ne “rock” müzik bu kadar popülerdi, ne de eski şarkıları yeniden söylemek. Ardından 2006 yılında “Eski Aşklar” adlı bir albüm daha yaptı ve üçüncü albümü için 2013 yılına kadar bekledi. Bu ikinci uzun arada ise onu bir televizyon dizisi ve filmde oyuncu olarak izledik.

Sarp’ın Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle piyasaya sürülen üçüncü albümü “Çırılçıplak” adını taşıyor. Albümde 10 şarkı ve 1 farklı versiyon var. Bu şarkılardan biri yine bir “cover”. İlk albümünden bu yana “cover”lardan vazgeçmeyen Sarp, bu kez de Ayten Alpman’ın sesinden kulaklarımıza yer eden, sonrasında ise Zerrin Özer, Candan Erçetin, Bülent ve Yonca Lodi tarafından yeniden seslendirilen “Ben Böyleyim”i kullanmış ve hatta albümün çıkış şarkısı yapmış. Bu kadar çok söylenmiş bir şarkıya bir kez daha oynamak neresinden baksanız akıl kârı görünmüyor ve hatta bu çıkış albümü biraz da gölgeliyor. Zira albüm tek bir “cover”a yaslanacak bir albüm değil.


Sarp’ın şarkıları daha ziyade ‘70’ ve ‘80’lerin klasik “rock” şarkılarını sevenleri memnun edecek nitelikte. Bu etkiyi vurgulamak için olsa gerek yer yer gitarların, yer yer de solistin sesi bir takım efektlerden geçirilmiş ki. Sarp’ın vokal tekniğinde önceki albümlere kıyasla hissedilir bir farklılık var. Sesini kırıp döken, çatlatan, kelimelerle oyun oynayan Sarp, bu haliyle Mick Jagger’dan David Coverdale’e dek adeta bir dönemin klasik “rock” solistlerine öykünerek, kendi stilini yaratmış gibi.

Albümde iki şarkıda Türkçe “rock”ın yıllardır sessiz sedasız bir biçimde en etkili isimlerinden biri olmuş Demirhan Baylan’ın imzası var. Daha önce Baylan tarafından da seslendirilen “65 Amerikan” ve “Cennet”, özellikle göndermeli sözleriyle iki sıkı “rock” şarkısı. Albümün sonunda “Cennet”in bir de akustik versiyonu var. Diğer şarkılarda ise Sarp’ın ve eşi Meris Sanin’in imzası var. Düzenlemeleri  ise Sarp’ın yanı sıra, albümde birlikte çaldığı grup elemanları Alp Tiner, Özgür Özgüven, Gökçe Dayanç ve Serkan Çalar yapmış.  


Diğer şarkılara nispetle ortalama dinleyiciyi daha kolay yakalayacak “Dön Ya Da Pişman Ol”, “distortion” sevenler için “Saklambaç” ve iki Demirhan Baylan parçası albümde ilk dinleyişte öne çıkıyor. Hem melodik yapıları, hem sözleri, hem de düzenlemeleriyle epeyce depresif aşk şarkılarına hayır demeyenlerdenseniz albümde ardı ardına dinleyeceğiniz “Tut Beni”, “Sensiz” ve “Dön N’olur”u sevmemeniz için bir neden yok. Hatta bunların hemen arkasına rahatlıkla “Yalnızsın Yine” ve “Belki de Haklısın”ı da ilave edebilirsiniz.


Can Yazıcı tarafından çekilmiş albüm kapak fotoğraflarının pek profesyonel olduğu söylenemez. Lö Designers tarafından yapılan kapak tasarımı da biraz aceleye gelmiş gibi. Buna karşın albüm kendi kulvarında kendi dinleyicisini yakalayabilecek şarkılarla Türkçe “rock” ortalamasının üzerine çıkmayı haydi haydi başarıyor.  

MART 2013       

Gülnur Gökçe - "Porselen Düşler"



(11 Mart 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Gülnur Gökçe’yi biz ilk kez 4 Yüz grubuyla tanıdık. 2007-2009 yılları arasında “R&B” ve “teenage pop” etkili şarkılarla, hem dans edip hem şarkı söyleyerek, yurt dışında sıklıkla gördüğümüz bir modeli Türkçe pop müziğe adapte eden grup, sonrasında dağıldı ve grubun iki erkek solisti olan İlkay Sipahi ve Onur Kırış ardı ardına yaptıkları solo çalışmalarla müzik piyasasında şanslarını denediler. 4 Yüz’ün iki kızından biri olan Gülnur Gökçe’nin ilk albümü ise geçtiğimiz günlerde Jingle Box Müzik Yapım etiketiyle yayımlandı.


“Porselen Düşler” adını taşıyan bu çalışma, 4 şarkı ve 1 versiyondan oluşan bir mini albüm aslında. Albüme adını veren ve ilk klip şarkısı olarak seçilen “Porselen Düşler”, Ozan Güneysu’nun söz ve müziğini yazdığı bir şarkı. “Terk Et Beni”nin söz ve müziğinde ise Gülnur Gökçe’nin imzası var. Albümde iki versiyonla yer alan “Eşik”in sözleri Gülnur Gökçe’ye, bestesi ise Murat Güneş’e ait. “İlk Gece” adlı şarkı ise Gülnur Gökçe ve Süleyman Yüksel’in ortak bestesi. Düzenlemeleri Temel Zümrüt yapmış. Doksanlardan bu güne dek yaptıkları bütün işlerde Türkçe pop ortalamasının üzerine çıkmayı başarmış Temel Zümrüt ve Süleyman Yüksel, 4 Yüz grubunun da mimarlarıydı. Bu albüme attıkları imza da çok belirgin olarak hissediliyor. Nitekim albümde yer alan 4 şarkı da Batılı bir “sound” üzerine kurulmuş, sıkı pop şarkıları. 


Gülnur Gökçe, aldığı tiyatro eğitimini müzik eğitimiyle de pekiştirmiş, güçlü bir sesi olan ve sesinin imkanlarını iyi kullanan bir şarkıcı. Ne ki İngilizce şarkı dinleme ve söylemenin, Mariah Carey, Whitney Houston,  Beyonce,  Christina Aquilera ve benzeri solistlerden etkilenmenin doğal sonucu olarak, Gökçe’nin  Türkçe vurguları zaman zaman aksıyor. Şarkı söylerken yer yer kelimelerin ne anlattığına değil, sesini nasıl kullandığına odaklanıyor ve bu da şarkıların duygusuna zarar veriyor. Bu kusuru giderdiğinde Gülnur Gökçe’nin dinlemelere doyulmayacak bir şarkıcı olmaması için hiçbir sebep yok.

“Eşik”, hem yavaş, hem de hareketli versiyonuyla etkili bir şarkı olarak albümde ön plana çıkıyor. “Terk Et Beni”, ilk dinleyişte kulağa yer eden melodisi ve kıvrak ritmiyle avantajlı. Yukarıda adı geçen şarkıcıların tarzına ve tavrına daha yakın duran “İlk Gece” ve “Porselen Düşler” ise türün meraklıları tarafından ayrı ayrı sevilecek, ezber edilecek şarkılar. Kısacası bu mini albümde boş yok. Belli ki çok özenilmiş, uğraşılmış ve süresi kısa ama etkili bir albüm kotarılmış.


Albüm için Fırat Koçak tarafından çekilen fotoğraflarda iddialı ve çarpıcı bir görsellik hedeflenmiş. 1995 yılında yayımlanan ilk ve tek albümü “Uçalım mı?” ile dikkatleri üzerine çeken ama arkasını getirmeyen Çiler Erbil, Gülnur Gökçe’nin bu albümüne grafik tasarımcısı olarak imza atmış. CD kutusunun iç yüzünde kartonetin boş bir beyaz zeminden ibaret olması ise tasarımın kusuru olarak göze çarpıyor.

Su katılmamış pop müzik sevenlerin kayıtsız kalmaması gereken bir albüm bu. Sırf bu nedenle ticari başarısı düşük olacaktır muhtemelen; zira hem içinden alaturka geçmeyen pop müziği pek talep etmiyoruz, hem de yeni sesleri bağrımıza basmak konusunda fazla temkinliyiz milletçe. Buna karşın birilerinin bunu yapması, hatta Gülnur Gökçe’nin albümün tanıtım konserinde giydiği türden bir zırhı kuşanıp yola düşmesi gerekiyor. Neyse ki hem Gökçe’nin müzikal donanımı, hem de arkasındaki ekip bunu yapabilecek güçte.      

MART 2013

Mabel Matiz - "Yaşım Çocuk"



(4 Mart 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Daha ilk albümüyle farkını hissettirmişti Mabel Matiz. Başka türlü bir müzisyenle karşı karşıyaydık. Şiirlerini müzikleyen bir şair, müziğini şiirleyen bir besteci, şarkılarını söylemeyen, anlatan bir şarkıcıydı. Sesi kadife değildi; aksine teninizi dalan bir kumaş gibiydi. Şarkı sözleri de öyle. Orta halli mahallelerin sıraya girmiş evlerinden, şehrin eteklerine serilmiş güvenlikli sitelerin manzaralı dairelerinden değil, girmemek için yolumuzu değiştirdiğimiz karanlık ve tekinsiz arka sokaklardan sesleniyordu. Bir sokak şarkıcısıydı aslında; durup dinlemedikçe ne söylediğini asla fark edemeyeceğimiz.

Mabel Matiz’in merakla beklediğimiz ikinci albümü “Yaşım Çocuk”, geçtiğimiz günlerde DMC ve Zoom Kurumsal işbirliğiyle yayımlandı.


12 şarkının yer aldığı bu yeni albümde Mabel Matiz yine ağırlıklı olarak kendi şarkılarını söylüyor. Bir şarkıda (Mabel Matiz’in deyimiyle) “Türk popunun ‘punk’ şairi” Mete Özgencil’in de imzası var, bir şarkı ise bir Yıldız Tilbe “cover”ı. Düzenlemeler Can Güngör ve Cihan Murtezaoğlu tarafından yapılmış. Düzenleme, kayıt ve miksaj ilk albüme kıyasla çok daha profesyonel bu defa. Doğrusu albümü ilk kez dinlemeye koyulduğumda bu durum benim için bir soru işaretiydi: Teknik profesyonellik, ilk albümdeki acemi, çok hevesli ve tam da bu sebeplerle hizaya girmemiş o ruha zarar vermiş miydi acaba?..

Evet, ilk albüme kıyasla Mabel’in bu kez daha az savruk, daha derli toplu, hatta uslu şarkı söylediği bir gerçek. Sesi de stüdyoda bir parça daha ‘bas’ tonlanmış. Neyse ki bunlar ilk albümü cazip kılan ve bu yazının ilk paragrafında tarife çalıştığım etkiyi daha az kılmıyor. Yine bilmediğimiz ya da bilsek de bilmezden geldiğimiz hikâyelerin içinden, kemiksiz bir dilin başına buyruk cümleleriyle geçerken, kulaklarımıza ve kalplerimize yer eden; yer etmek ne kelime, adeta “çakılan” melodilerle bir Mabel Matiz farkındalığı daha yaşıyoruz bir albüm boyunca.


Şarkıları ilk dinlediğim günden beri favorim değişmedi: “Alaimisema” yüksek enerjisi, muzır melodisiyle dinleyeni hemen kavrayan güler yüzlü bir şarkı. Aynı sebeple “Tanburu Yokuştan”ı da sevmek çok mümkün. Albümde son sırada yer alan ve Mabel’e vokalde Göksel’in eşlik ettiği “Ah Bu Sefer”, Mete Özgencil’in eli değmiş “Zor Değil” ve ilk albüme çok yakın duran “Kerem Gibi” bıçak yarası gibi sızlayan, sızlatan şarkılar. “Krallar”, sadece “huzur isyanda” mottosuyla bile Mabel şarkılarının özeti olabilecek bir açılış yapıyor albüme. Yıldız Tilbe’nin en iyi dönemlerinden “Aşk Yok Olmaktır”, albümde adeta bir Mabel şarkısıymış gibi tınlıyor. “Yıllar Saçlarına” ve “Sefil Çıplak Korkusuz” ise iyi işlenmiş, iyi düzenlenmiş ve çalınmış etkili Mabel şarkıları olarak dikkat çekiyor. Albüme adını veren “Yaşım Çocuk” (kimin değil ki?), “Aldanıyor” ve “Ölü Pantolon”la da bu “şahane çığlık tablosu” (Sezen Aksu ve Edvard Munch’a göndermeyle) tamamlanıyor.


Tıpkı ilk albümdeki gibi yine çok kişiye özel bir kartonet tasarımı (Elif Yemenici tarafından yapılmış) ve fotoğraflarla (Dilan Bozyel imzalı) dinleyiciye sunulan albüm, bu bakımdan da ne kadar özenli bir iş yapıldığı gösterir gibi.  

MART 2013