Bu Blogda Ara

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Çeşitli Sanatçılar - "Aysel'in"

NE KAVGASI BİTTİ, NE DE SEVDASI

(Milliyet Sanat dergisi Haziran 2013 sayısında ve 23 Haziran 2013 tarihli Milliyet Gazetesi Pazar ilavesinde yayımlanmıştır.)


Aysel Gürel güzeldi. Kırış kırış olmuş yüzü, çökmüş avurtları, dökülmüş saçları, yaşını gizleyemeyen bedeniyle güzel... Ondan yaşça çok daha küçüklerin bile botokslanmış, doku enjekte edilmiş, gerdirilmiş yüzleri, sağlıklı beslenmiş, diyetlerden diyet, detokslardan detoks beğenmiş vücutları vardı. Ama o hepsinden daha güzeldi. Çünkü onun yüzünü dolduran kocaman bir gülüşü, bayramlık gözlerinde cin gibi bakışları, bedenine sığmayan bir yaşam enerjisi ve en önemlisi de pırıl pırıl, ışıl ışıl bir zekâsı vardı. “Yüzümdeki çizgilerin her birisi bir şiir, şimdi söyleyin bana, bana yaşlı mı denir?” demişti son yazdığı şarkı sözlerinden birinde. Güzelliğinin sırrını böyle ele vermişti belki de.


Aysel, günlerden bir gün iki tane genç delikanlının fotoğrafını göstermiş Erol Evgin’e. Fotoğraflarının her birinin arkasında ona ithafen yazılmış şairane sözler varmış. “Kuzum nereden buluyorsun bu şair gibi çocukları?” diye takılmış Erol Evgin. “Bunları ben yazıyorum,” demiş Aysel gülerek. “Sonra da tuvalet masamın üzerine unutmuş gibi bırakıyorum ki flörtlerim bunları görüp bana daha çok ilgi göstersinler.” Bunu yapan yetmişli yaşlarında bir kadın. İçinde yaşadığı topluma ait yerleşik ahlak kurallarının tam içinde büyümüş, kızlarını da öyle büyütmüş, kuralcı, disiplinli bir anne. Aydın bir ailenin üniversitede Türkoloji eğitimi almış, sonra tiyatro oyuncusu olmaya karar vermiş, iki çocuğunun babasından kendisine ihanet ettiğini öğrenir öğrenmez boşanmış, yokluk, yoksulluk içerisinde geçen yıllarının birikimiyle yazdığı şiirler onu gün gelip ülkenin en önemli şarkı sözü yazarlarından biri haline getirmiş. 



Tüm bunlar hayatının çok kısa bir özeti. Bu hayat hikâyesini yaşamış bir kadının, artık para da kazanır hale geldiği zamanlarda, satın aldığı yalı dairesinde Moldovyalı hizmetçilerine emirler yağdırmak, en ünlü terzilere tayyörler diktirip, cemiyet hayatından edindiği dostlarla davet davet gezmek, yazları Bodrum, kışları Paris ‘yapmak’ yerine saman sarısı, pembe, turuncu peruklar takıp, çiçekli elbiseler, mini etekler, apartman topuklarla çıktığı televizyon programlarında “Ben daha menopoza girmedim,” demesini, gazetelere gün aşırı başka bir genç erkeğe âşık olduğuna dair haberlerle düşmesini, kendisiyle dalga geçen reklam filmlerinde oynamasını, mutfak dolaplarının kapaklarına dahi çıkmaz kalemle şarkı sözleri yazılmış, çerden çöpten kapısı açılmayan evlerde yaşamasını ve sadece beyaz peynir, simit ve kurabiyeyle karnını doyurmasını hangi akıl ve mantık kuralları çerçevesinde açıklayabilirsiniz? “Deli Aysel”, deyip geçmedik boşuna. Hiç birimiz açıklayamadık çünkü.


Büyük şairlerin, yazarların, ressamların, ezcümle sanatçıların, deha kabul ettiğimiz bilim insanlarının yarattıkları, ürettikleri, ortaya koydukları eserler, işler, buluşlar bir zaman sonra kendilerini aşıp, bütün bir insanlık kültürünün ortak hazinesine dönüşüyor. Oysa çoğu zaman ancak Tanrısal bir güçle anlam verebildiğimiz o yaratıcılık, o zekâ ve o birikimin altında bir yerlerde mutlaka kendi hayat hikâyeleri de yatıyor. Tıpkı Aysel’in şarkı sözlerinde olduğu gibi. “Firuze”, Aysel’in kızı Müjde Ar’dır derler mesela, “Ünzile” onun bir Anadolu kasabasında karşılaştığı on dört yaşında evlendirilmiş kız çocuğu… “Son Bakış”taki o bakış 17 yaşında idam edilen Erdal Eren’in son fotoğrafından dökülmüştür Aysel’in satırlarına… Ne kavgası bitmiştir yaşamı boyunca, ne de sevdası; “her bahar âşık” olan da odur elbette, “sarı liraya, ete, kemiğe, şana, şöhrete doymazını” gören de…


Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı 14 şarkı, “Aysel'in” adı verilmiş bir albümde toplandı. DMC etiketiyle piyasaya sürülen albümde, sağlığında onunla çalışmış, onun şarkılarını söylemiş isimler bir araya gelmişler. Sezen Aksu, Fahir Atakoğlu’nun bestesi “Sır”ı söylüyor. Şarkının başında ve sonunda Aysel’in son günlerinde hastane odasında kaydedilmiş sesini duyuyor, şarkıdaki “efsane kadın”ın Aysel Gürel’in ta kendisi olduğunu er ya da geç anlıyorsunuz. “Ünzile”yi bu defa Aşkın Nur Yengi, “Firuze”yi ise Tarkan söylüyor. Tarkan’ın bu yorumunun albümün en büyük kozlarından biri olduğu su götürmez. Ancak Mabel Matiz’in dikenli sesiyle bambaşka bir anlam kattığı “Sultan Süleyman”ın da bir o kadar etkili olduğunu söylemeliyim. Yasmin Levy’nin Aysel Gürel’in sözlerini birebir çevirerek İspanyolca seslendirdiği “Sevda”, uluslararası müzik arenasında yer bulabilecek güçte, olağanüstü bir düzenleme ve yorumla karşımıza çıkıyor bu albümde.


Bildik şarkıları başka seslerden dinlerken hep bir parça yadırgama payı vardır ya. Ayşegül Aldinç’in seslendirdiği “Yolun Başında”da işte o yok. Emre Altuğ’un seslendirdiği “Ah! Mazi…” de de öyle. Gelin görün ki Levent Yüksel’in “Ben Her Bahar Âşık Olurum”u için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Sertab Erener’in seslendirdiği “Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam” albümdeki en farklı düzenlemelerden biri; ayrıksı ve hatta biraz da rahatsız edici. Yaşar’ın “Yine Yeni Yeniden” yorumunda ise her şey Yaşar’dan beklenebileceği gibi. Ata Demirer, “Yalnızca Sitem”i sanki şarkıyı ilk seslendiren Sezen Aksu’dan değil de, daha sonra seslendiren Metin Şentürk’ten çalışmış gibi. Demirer şarkı söyleyebilme yeteneğini komedyenliğinin içinde o kadar çok kullandı ki bugüne dek, ister istemez ciddiyetinden şüphe duyuyorsunuz dinlerken.


Albümde iki de ‘yazlık’ şarkı var. Aysel Gürel’in sadece sözlerine değil, müziğine de imza attığı “Olacak Olacak” bunlardan biri. Projenin en eski tarihli Aysel Gürel şarkısı olan “Olacak Olacak”, Özgür Yedievli’nin epeyce ritmik ve hareketli düzenlemesiyle günümüz pop standartlarına uygun bir şarkıya dönüştürülmüş ve Aysel’in “kızım” dediği Ayla Çelik tarafından seslendirilmiş. Ajda Pekkan’ın seslendirdiği “Ayıpsın” da dinleyiciyi kolay yakalayacaklardan. “Mini mini giymesini, kolonya sürmesini” istemeyen sevgilisine isyan eden genç kızın Ajda olmasını bir şekilde yadırgamıyorsunuz dinlerken; tıpkı Aysel’in bu sözleri altmışlı yaşlarında yazmış olmasını yadırgamadığınız gibi.

Türk popunda yazılmış şüphesiz en iyi şarkı sözlerinden biri olan “1945”, Onno Tunç’un bestelediği bu muhteşem senfoni, Eda ve Metin Özülkü’nün yorumuyla albümü noktalıyor.


Ölümünden bu yana Aysel’in ardında bıraktığı bir sandık dolusu şarkı sözü birer ikişer şarkıya dönüşüp çıkıyor karşımıza. Muhtemelen yıllar boyunca da çıkmaya devam edecek. Ama onlar hiç olmasa bile geride bıraktığı miras ne bu albüme ne de benzeri onlarca albüme sığacak türden. Bu noktada albümde neden o da yok, bu da yok diye sormak da anlamsız kalıyor. Nitekim albümün prodüktörü ve mimarı Murat Yıldırım, bu projenin devamının gelme ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Yıldırım albümün her safhasına emek vermiş, canla başla çalışmış. “Benim için Türk popunda üç duayen vardır: Onno Tunç, Aysel Gürel ve Sezen Aksu. Bunlar için ne yapılsa azdır,” dedi şarkıları birlikte dinlerken. Haksız değildi.  


Şiirini yüzündeki çizgilerden, şarkı sözlerini şiirinden yaratmış, benim diyenin yanından geçemeyeceği bir muhalif tavrı, yaşayışı ve yazdıklarıyla bayraklaştırmış bir kadındı Aysel Gürel. Benzersizdi. Bu 14 şarkı bunu bir kez daha fark etmek ya da hatırlamak için küçük bir ipucu sadece.

MAYIS 2013       

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Rashit - "İnsan Neslinin Sonu"

(27 Mayıs 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Oğuz Taktak, Tolga Özbey, Bülent Kabaş, Levent Özer ve Orkun Tunç’tan kurulu Rashit en son 2010 yılında “Dinozor” adlı mini albüm ile karşımıza çıkmıştı. Bundan tam 20 yıl önce kurulan; yani neresinden baksanız memleketin en uzun ömürlü “punk-rock” grubu olan Rashit’in, “İnsan Neslinin Sonu” adı verilmiş yeni albümü geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle yayımlandı.


Rashit, bilinen “punk-rock” klişeleri üzerinden yürüyerek çıktığı yolda, şarkı sözlerini ülke güncel müziğinin lügatine hiç girmemiş kelimeler ve el değmemiş mevzularla bezerken, müzikal anlamda da yükselen bir ivme yakaladı yıllar içerisinde. Müziğini ve sözünü, hayata bakışının, politik duruşunun ve düşünüşünün içinden geçirerek sunmak/söylemek her babayiğidin harcı değil. Hem inandırıcı, hem istikrarlı olmanız beklenir sizden çünkü. Rashit bunu başarabilen sayılı gruptan biri. “Bir televizyon kanalına sinirlenip giydirelim,  bir de Kenan Evren’den Pinochet çıkarırız; olur sana politik sos” mantığında bir omurgasız muhalefet, ilhamını Cihangir sohbetlerinden alan hesaplı nokta vuruşları değil bahsettiğim; bütün bütüne okuyana/kulak verene ve tabii ki anlayana başka türlü düşünme, bakma, görme pratiği yaşatan, algı değiştiren, sınır geçiren cümleler üzerinden örneklenmiş farklı bir yaşam biçimi.

Sadece bu nedenle bile çok daha fazla sayıda insanın kulak kesilmesi gereken bir grup olan Rashit’in yıllardır alternatif başlığı altında kalıyor ve kendi kemik kitlesine hitap ediyor olması hep adaletsiz geliyordu bana. Hele ki “rock” müzik bu kadar ana akıma çekilmiş iken. Neyse ki bu albümde başka bir şey olmuş. “İnsan Neslinin Sonu”, bir yarısında başka bir dinleyici kitlesini de yakalayabilecek şarkılar barındırıyor.


Mesela Nazan Öncel düeti “Kancalar” böyle bir şarkı. 70’lerin popüler televizyon dizilerinden Kaygısızlar’ın (The Persuaders) John Barry imzalı tema müziğinden Tolga Özbey’in yazdığı sözlerle, bambaşka bir şarkı çıkarmış Rashit. 60’lardan “In Your Green Eyes”ın Türkçe versiyonu “İki Gölge” ise Göksel-Rashit düetiyle bir 2010’lu yıllar aranjmanına dönüşmüş ki, bu şarkı da alışageldiğimiz Rashit müziğinin çok dışında aslına bakarsanız. Yine 60’lardan Love’ın “Alone Again Or” adlı şarkısı ise bugün yazılmış sözleriyle albümün Rashit usulü aranjmanı olmuş. Bir de albümün açılışında karşımıza çıkan ve orijinali bir Göktürk ezgisi olan “Nogay Marşı”nın Rashit versiyonu “Hep Yokluğa” var. Bu şarkıların her biri belki sadık Rashit dinleyicilerine ilk dinleyişte “N’oluyoruz?” dedirtecek şarkılar ama enteresan bir biçimde bir yandan Rashit müziğini daha popüler olmaya yaklaştırırken, bir yandan da albümün bütünü içerisinde eğreti durmuyor, yer buluyorlar. Kendi adıma yadırgamadığımı, hatta sevdiğimi söylemeliyim.


“Kişisel Cehennemim”, “Büyük Yarış”, “Savaş Boyaları” gibi şarkılarda Rashit’in yaşadığımız hayatlara ve dünya üzerinde olup bitene baktığı yerden siz de bakıyor, zihninizi açıyorsunuz. Öğretilmiş utanma duygusunun insanı sakat bırakan yanlarını sorgulayan “Gecenin Günahı Yok” ve “Çıplak Görüşme”, adeta birbirini tamamlayan şarkılar. Bir de “Lunatik Sanrılar” var ki, satır satır okumalık/dinlemelik, hatta etüt etmelik. Bu arada albüme adını veren şarkının, albümün sonuna “hidden track” olarak yerleştirildiğini de söyleyeyim.



Albüm kapağındaki kafatası röntgeni esprisini albümünü daha önce çıkaran Bedük kullandı ve haliyle espri bozuldu. Bundan mıdır bilinmez, bundan önceki albümlerinde hep çok yaratıcı tasarımlar sunmuş Rashit’in bu albüm kapağı pek sıra işi olmuş. Mazruf durumu kurtarıyor, o ayrı.

MAYIS 2013

Sadık Karan - "Yeni"

(20 Mayıs 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


İlk albümü 2005 yılında piyasaya sürülen, son olarak 2011 yılında tekli olarak yayımlanan “Hep Bana” ile dinleyici karşısına çıkan Sadık Karan’ın dördüncü albümü “Yeni”, geçtiğimiz günlerde Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle yayımlandı.

Sadık Karan ilk albümünde alaturka müziğe daha yakın görünüyordu. Bu albümden “Bak Gidersem Dönmem”le iyi bir çıkış yakaladı. İkinci albümüne adını veren “Aman” ise tam bir pop “hit”iydi ve epeyce ses getirdi. İkinci albümüyle birlikte genellikle kendi yazdığı şarkıları seslendiren Karan, bu kulvarda eli yüzü düzgün ama iddiasız işler yaparak yoluna devam etti. Fazla iddia kadar iddiasızlık da risk içerir biliyorsunuz. Onun, sesi ve fiziğinin avantajıyla kendini popüler müzik içerisinde başka bir yerde konumlandırabileceğine dair düşüncemi yüzüne karşı dile getirdiğimde, “Ben o değilim,” olmuştu cevabı. Pop-star olmayı değil, kendi yazdığı şarkıları söyleyen, istediği müziği yapan, kendi gibi görünen bir müzisyen olmayı tercih ediyordu, buna çabalıyordu. İddiasızlığı da bu yüzdendi. Nitekim bu son albümünde de bunun altını daha kalın çizgilerle çiziyor.


5 şarkının yer aldığı bu mini-albümde tüm sözler ve müzikler Sadık Karan’a ait. 3 şarkının düzenlemesini Emirhan Cengiz, diğer ikisininkini ise Mert Ali İçelli yapmış. Başından sonuna dek sakin sularda yüzen bir albüm bu. Yüksek tempo, popüler ritimler ve elektronik altyapı içermiyor; aksine alabildiğine akustik. Neyse ki artık 2000’lerde değiliz ve böylesi albümler hem sektör içinde, hem de dinleyici saflarında kendine yer bulabiliyor.

Bir çocuk saflığı ve naifliği ile “Beni yordu, pis bu şehir,” diyen 30’lu yaşlarındaki adamın büyük şehre ve şehrin yapay insan ilişkilerine karşı hissettiği yabancılaşma duygusunu, eğer ki İstanbul benzeri bir metropolde birkaç yıl geçirmiş iseniz, tanıdık bulmamak mümkün değil. Hani tam da yetişmeniz gereken bir randevunuz varken, trafik keşmekeşinde kaldığınızda sıkı bir küfür sallarsınız ya bazen… İşte Sadık Karan o küfrü tersine çeviriyor bu şarkıyla. Sinirlenmeden, sakin sakin, hatta umudunu da yitirmeden “Kalk Gidelim” diyor. Türk popunun ortalama seyrinde pek alışık olduğumuz türden şarkı sözleri değil bunlar.


Sonrasında “Kağıt Kesiği” ve “Sen Unut”la romantik sularda yüzüyor, “Saldım Yakasını” ile kendini iyileştiriyor Sadık Karan. Son olarak da daha hafif ve daha hareketli “Toz Duman” ile adeta 2005 yılına, ilk çıkış şarkısına bir selam gönderiyor ve alaturka temalı bu şarkıyla tamamlıyor albümü. İlk klip şarkısı olarak seçilen “Kalk Gidelim” zaten yeterince yerini buldu. Şimdilerde klibi çekilmekte olan “Sen Unut” ise benim albümdeki favorim.

Karan’ın kendi çizgisinde giderek yukarı tırmanmakta olan şarkı yazarlığına diyecek yok ama şarkıcılık tekniği açısından bu albümde beni rahatsız eden noktayı da söylemeden geçemeyeceğim. İlk ve son şarkıda Karan’ın yorumunda çok belirgin bir teatral tavır ve hecelerin üzerine yüklenen alaycı vurgular var. Umarım bunu bir karakteristiğe dönüştürmez; zira kulağa hoş geldiği söyleyebilmek çok zor.  



Kariyeri boyunca eli yüzü düzgün işlere imza atmış, doğru düzgün bir müzisyen, popüler müzik piyasasının değil, kendi koyduğu kuralların peşinden gitmeye devam ediyor bu albümle. Albümün kartoneti ve kapak fotoğrafları da içeriği kadar sade, iddiasız ama şık.

MAYIS 2013 

Resul Dindar - "Divane"

(13 Mayıs 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Kurucusu ve solisti olduğu Karmate adlı grupla birlikte beş yıla yakın bir süre içinde iki albüm yapan ve sayısız konser veren Resul Dindar’ın ilk solo albümü “Divane”, geçtiğimiz günlerde Esen Müzik etiketiyle yayımlandı.

Resul Dindar, Artvin Hopa doğumlu ve hayatının 25 yılını doğduğu yerde geçirmiş. Yaptığı müziği üstünkörü bir genelleme ile ‘Karadeniz müziği’ diye adlandırmak mümkün. Ancak ayrıntılara girdiğinizde, aynı başlık altında sıralayabileceğimiz birçok isimden farklı bir tavra ve tarza sahip olduğunu fark ediyorsunuz.


Karadeniz müziğinin mahalli sanatçıların ve TRT repertuarındaki türkülerin çerçevesinden çıkıp ana akım popüler müzik içerisinde yer bulmasının ucu ‘90’lı yıllara uzanıyor. Fuat Saka ve Volkan Konak’la başlayan rüzgâr, Kazım Koyuncu’yla görülmemiş bir ivme kazandı ve irili ufaklı şarkıcı ve gruplarla bugün de devam ediyor. Doğu-Güney Doğu, İç Anadolu ve hatta Trakya bölgelerinin halk müziklerinin nasıl bir deformasyona uğratıldığına yıllar içinde şahit olduk ama bereket ki Karadeniz müziği (Davut Güloğlu ve birkaç türevini bir kenara koyarsak) bu deformasyondan fazla payını almadı; kendi naif ve doğal dokusunu, müzikal yapısını korumayı nispeten başardı. Bunda yukarıda saydığım isimlerin de payı büyüktü elbette. Karmate de bu doğrultuda çalan ve söyleyen bir gruptu. Görünen o ki Resul Dindar bu ilk solo albümünde de otantik Karadeniz müziğine sadık kalarak yoluna devam ediyor.


18 şarkıdan oluşan albümde yazanı, derleyeni belli türküler de var, anonim eserler, türkü formunda besteler de. Lazca, Hemşince de var, Gürcüce de. Bütün bir Karadeniz sahilinden ilhamını almış, kimileri yıllardır şu veya bu şekilde kulaklarımızda kalmış şarkılar bunlar. Mesela açılış şarkısı “Sen Bu Yaylaları Yaylayamazsın”, TRT günlerinde Kamil Sönmez’den, Süreyya Davulcuoğlu’ndan nasıl dinlediysek, yine öyle çıkıyor karşımıza. Ve sonra bütün albüm böyle akıyor. Yersiz modernizasyon ve sentez çabalarına girmeden, katıksız haliyle, nasıl olması gerekiyorsa öyle tınlıyor Karadeniz’in hırçın dalgasından, sert poyrazından, ağır yağmurlarından ve koyu yeşilinden müziklenmiş şarkılar. Ve Resul Dindar, sonradan öğrenilmiş, taklit edilmiş değil; has ve doğal Karadeniz şivesiyle sesini veriyor şarkılara.


İşin en iyi tarafı, benzer işlerde kulağımıza kulağımıza sokulan ve bir süre sonra bıkkınlık vermeye başlayan kemençe sesinin bu albümde tam da dozunda kullanılmış olması. Çünkü bu albüm Gürcistan sınırına kadar da gidiyor ve yer yer kulağınıza akordeon, mızıka, tulum, hatta buzuki ve lavtanın eşsiz sesleri de dokunuyor. Ve tüm bunlar otantiğe zarar vermeyen bir çoksesliliği bütünlüyor.

Türkü denilen şey bir halkın içinden geçtiği zamanlara şahitliğinin dökümleri aslında. Yaşanan ne varsa, acısıyla sevinciyle, derdiyle, coşkusuyla dillenip türkü oluyor; dilden dile kuşaktan kuşağa dolaşıyor. Buradan baktığınızda Çernobil felaketinin Karadeniz bölgesinde bıraktığı izleri, acıları anlatan “Kanser Belası” bir modern zaman türküsü olarak albümde beni en çok etkileyen şarkı oldu. Bir idam mahkûmunun ağzından yazılmış “Hapishane” de öyle. Yanı sıra “Dedikodu” gibi, “İzzet Dayı” gibi Karadeniz insanın dillere destan hınzırlığının ve muzırlığının izlerini taşıyan türküler de yok değil.


Başından sonuna epeyce doyurucu bir Karadeniz müziği ziyafeti bu albüm. Hatta ortalama albüm standartlarına nispetle epeyce uzun olması kulakta biraz peklik yapmıyor da değil. Türün meraklıları yine de sıkılmadan dinleyecektir; ona şüphe yok.

MAYIS 2013      

Aydilge - "Yalnızlıkla Yaptım"

(6 Mayıs 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Aydilge 2006 yılından bu yana 3 albüm ve 4 tekli yayımladı. Dördüncü albümü “Yalnızlıkla Yaptım” ise geçtiğimiz günlerde Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü. Başından beri ağırlıklı olarak kendi yazdığı şarkıları söylemeyi tercih eden Aydilge, sayı hesabıyla da görüldüğü üzere üretken bir şarkı yazarı ve müzisyen. Yayımlanmış iki de kitabı var; yani aynı zamanda bir yazar. Yanı sıra radyo programcılığı ve dergi editörlüğü de yapıyor.

Hem bu kadar üretken, hem de faal olmak, hayatta söyleyecek sözü olmak demek aslında. Böyle bir derdi varsa, bunun için farklı mecralara akmaktan, başka başka kapıları zorlamaktan ve açmaktan yorulmuyor insan.


Aydilge’nin yeni albümünde 9 şarkı ve bir de “Intro” var. Daha önce tekli olarak yayımlanan “Sorma” ve “Akıllı Bir Deli” dışındaki tüm şarkılar ilk kez dinleyiciye sunuluyor. Yine kendi şarkılarını yazmış ve söylemiş Aydilge. Bazı şarkılarda Aydilge’nin yanı sıra Cem Sarıoğlu, Alen Konakoğlu, Atakan Ilgazdağ ve Faika Sarp’ın da imzalarını görüyoruz. Düzenlemeleri ve kayıtları Alen Konakoğlu yapmış, “Intro” ve “Sorma”nın düzenlemeleri ise Atakan Ilgazdağ’a ait. Görünen o ki Aydilge kendi kafadar ekibini kurmuş ve zaten bu da albüme müzikal bütünlük olarak yansımış.

İlk albümünden bu yana yol aldığı çizgide, bir parça daha popüler müziğe yaklaşmış Aydilge şarkıları dinliyoruz albüm boyunca. Şarkı sözlerinin merkezde durduğu, melodik şarkılar bunlar. “Yine Ben Âşık Oldum”, “İstanbul”, “Akıllı Bir Deli” ve “Demode”, albümün eğlenceli ve esprili şarkıları. Bunların içinde “Yine Ben Âşık Oldum”un ticari açıdan birkaç adım önde olduğu söylenebilir. İsim şarkısı “Yalnızlıkla Yaptım” bence albümün en iyilerinden biri. Bir müzikal şarkısı tadı veren “Aşk Acı Sever” de ilk dinleyişte dikkat çekiyor. “Haberin Yok” hem slogan sözleri, hem de kolay dile düşen tekrarlarıyla avantajlı gözüküyor. 

                        

“Intro”nun hemen ardından gelen “Aşk Paylaşılmaz” albüme dramatik ve bir parça da depresif bir açılış yapıyor; belki sıralamadaki yeri burası olmayabilirdi. Çok seven oldu gerçi ama “Sorma”nın Aydilge versiyonu benim favorilerim arasında değil; şarkının Ayşegül Aldinç tarafından seslendirilen ilk versiyonuyla zamanında kurduğum duygusal bağ ile ilintili bir tutuculuk olabilir bunun sebebi belki de, bilemiyorum.  


Buraya kadar her şey yerli yerinde. Birbirine benzeyen şarkılarla sıkmayan, dinleyiciye şarkı atlatmayan bu albüm bence bir tek noktada tekliyor; o da Aydilge’nin şarkıcılık tekniği. Çocuk yaşlarında sanat müziği korosunda başlayan şarkıcılık serüveninde Aydilge, ilk albümünden beri duyduğumuz üzere sesini geniş bir yelpazede kullanabilen, bu anlamda esnek ve tamperamanlı bir şarkıcı. Ne var ki özellikle bu albümde belirginleşen bir şekilde yer yer çıktığı tiz tonlarda nazal tınılar duyuluyor ve bu durum her kulağa hoş gelmeyebiliyor. İsmini hatırlayamadığım için beni bağışlasın; bir müzik yazarının Aydilge’yi çizgi filmlerden aşina olduğumuz Japon şarkıcılara benzetmesi boşuna değil. Bunu bir kusur değil, bir karakteristik olarak görmek/duymak da mümkün tabii ama Aydilge rahatlıkla daha tok ve daha dolgun şarkı söyleyebilecek bir ses aralığına sahip ve bu stilde ısrar zaman içerisinde onun için bir dezavantaja dönüşebilir.   


Albüm fotoğraflarını çeken Evren Arasıl, kapak fotoğrafında nefis bir kare yakalamış ve Lö Designer’ın tasarımı da bu kareyi taçlandırmış. Son zamanlarda gördüğüm en iyi kapak tasarımı desem sanırım abartmış olmam.

MAYIS 2013 

Can Gox - "Yalnızım Ben"

(29 Nisan 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Uzun yıllardır müzik piyasasının içinde olan Can Gox (ya da gerçek adıyla Can Gürsun), sınırlı bir çevrede tanınıyor ve seviliyor iken, Kaybedenler Kulübü filminin “soundtrack”iyle geniş bir kitlenin dikkatini çekti. Can Gox’un “Yalnızım Ben” adı verilmiş ilk albümü, geçtiğimiz günlerde EMI Müzik etiketiyle yayımlandı.

‘60’larda icat edilen, ‘70’lerin ilk yarısında zirve yapan Anadolu pop akımı, ‘80’lerde hem nitelik hem de nicelik olarak inişe geçmişti. Popüler Türk müziği kavramının içini tam anlamıyla doldurabilen tek türdü Anadolu pop ve ‘90’larda giderek etkisini yitiren bu akımın boşluğunu ucuz Türkçe pop doldurmaya başlamıştı. İşte o ara, fırsattan istifade ortaya çıkan Haluk Levent, peşi sıra Kıraç ve türevleri, ’60 ve ‘70’lerde bu türde yapılmış şahane işlerin kötü taklitleri, kopyaları oldular. Elinden daha iyisi gelenler olmadı mı oldu; ama hep alternatif kaldılar, ana akımda varlık gösteremediler.  


Uzun yıllar sonra orijinal Anadolu popun çizgisine, deneyselliğine ve yüksek müzikal standardına bu kadar yaklaşan ve dahası bunu yaparken alternatif müziğin soğuk ve elitist raflarında dinleyici beklemek yerine popüler müziğin sıcak ve hareketli raflarında yer bulabilme şansını yakalayan Can Gox’un bu ilk albümünü en çok bu nedenle ayrı bir yere koymak gerekiyor.

Albüme dikkat kesilmek için başka nedenler de var. Mesela hem sesi hem fiziğiyle akılda kalıcı, farklı ve karakteristiği olan bir şarkıcı görmeyeli, duymayalı çok oldu. Müzik piyasasında yıllardır herkes ve her şey birbirinden ürüyor/türüyor gibi. Mesela Barış Manço, görünümüyle de, şarkılarıyla da, tavrı ve tarzıyla da hep tekti ve tek kaldı. Cem Karaca ona keza. Örnekler çoğaltılabilir. Can Gox’da da böylesi bir kendine özgülük hissediliyor. İlk bakışta dikkatinizi çekecek ve aklınızda kalacak bir görünüşü var. Sesi ve tekniği yer yer Cem Karaca’yı andırıyor ama asla taklit gibi değil. Müziğinde ‘70’ler Anadolu popun izleri belirgin ama üzerine farklı ve orijinal çeşniler de katılmış, kopyalanıp yapıştırılmamış bir izinden gitme bu.  


9 şarkıdan oluşan albümde bildik iki türkü, “Drama Köprüsü” ve “Haydar Haydar”, Erdem Tarabus imzalı düzenlemeleri ve Can Gox’un yorumuyla dikkat çekiyor. Özellikle “Haydar Haydar”ın, Tanju Okan’dan bir başkasının sesine bu kadar yakışacağını düşünemezdim. Albümdeki diğer şarkılarda ise besteci ve söz yazarı olarak Can Gox’un yanı sıra Erdem Tarabus ve Gülce Duru’nun imzası var. Kaybedenler Kulübü filminin müziklerinde sesini ilk kez duyduğumuz Gülce Duru, bu albümde de bir şarkıda Can Gox’a eşlik ediyor. Yakında solo albümünü yayımlayacak olan Duru’nun da farklı sesi ve stiliyle çok parlak bir çıkış yapacağını ön görmek zor değil. 


Şiirlerinden alıntı yapmanın her nedense ve nasılsa “suç” haline geldiği bugünlerde, Ömer Hayyam’ın bir şiirini Can Gox bestesiyle dinliyoruz bu albümde. “Dal Goncayı Bir Sabah” adını taşıyan bu şarkıyı dinlemek ve paylaşmak da bir zaman sonra “suç” kapsamına girer mi, onu bilemiyoruz.

Albümün çıkış şarkısı “Sorma” ve isim şarkısı “Yalnızım Ben”in yanı sıra, “Gölge” ve “Rüzgâr” da ilk dinleyişte kulağı yakalıyor. “Asla Bırakma”da Can Gox, Gülce Duru ile düet yaparken sesini bambaşka bir şekilde kullanıyor ve şarkıların soliste değil, solistin şarkıya hizmet etmesi gerektiğinin handiyse dersini veriyor. “İnanmazsın”da kullanılan Hammond org ise ‘70’ler Anadolu popuna gülümseten bir selam çakıyor.   


Sayamadığım kadar çok ilk albüm dinledim son aylarda. Çok azı hakkında bu kadar net ve şüphesiz cümleler kurabildim. Bu albümü dinleyin. Can Gox’un müzik piyasasına bir bakıp çıkanlardan olmayacağını hemen fark edeceksiniz.      

NİSAN 2013