Bu Blogda Ara

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Çeşitli Sanatçılar - "Aysel'in"

NE KAVGASI BİTTİ, NE DE SEVDASI

(Milliyet Sanat dergisi Haziran 2013 sayısında ve 23 Haziran 2013 tarihli Milliyet Gazetesi Pazar ilavesinde yayımlanmıştır.)


Aysel Gürel güzeldi. Kırış kırış olmuş yüzü, çökmüş avurtları, dökülmüş saçları, yaşını gizleyemeyen bedeniyle güzel... Ondan yaşça çok daha küçüklerin bile botokslanmış, doku enjekte edilmiş, gerdirilmiş yüzleri, sağlıklı beslenmiş, diyetlerden diyet, detokslardan detoks beğenmiş vücutları vardı. Ama o hepsinden daha güzeldi. Çünkü onun yüzünü dolduran kocaman bir gülüşü, bayramlık gözlerinde cin gibi bakışları, bedenine sığmayan bir yaşam enerjisi ve en önemlisi de pırıl pırıl, ışıl ışıl bir zekâsı vardı. “Yüzümdeki çizgilerin her birisi bir şiir, şimdi söyleyin bana, bana yaşlı mı denir?” demişti son yazdığı şarkı sözlerinden birinde. Güzelliğinin sırrını böyle ele vermişti belki de.


Aysel, günlerden bir gün iki tane genç delikanlının fotoğrafını göstermiş Erol Evgin’e. Fotoğraflarının her birinin arkasında ona ithafen yazılmış şairane sözler varmış. “Kuzum nereden buluyorsun bu şair gibi çocukları?” diye takılmış Erol Evgin. “Bunları ben yazıyorum,” demiş Aysel gülerek. “Sonra da tuvalet masamın üzerine unutmuş gibi bırakıyorum ki flörtlerim bunları görüp bana daha çok ilgi göstersinler.” Bunu yapan yetmişli yaşlarında bir kadın. İçinde yaşadığı topluma ait yerleşik ahlak kurallarının tam içinde büyümüş, kızlarını da öyle büyütmüş, kuralcı, disiplinli bir anne. Aydın bir ailenin üniversitede Türkoloji eğitimi almış, sonra tiyatro oyuncusu olmaya karar vermiş, iki çocuğunun babasından kendisine ihanet ettiğini öğrenir öğrenmez boşanmış, yokluk, yoksulluk içerisinde geçen yıllarının birikimiyle yazdığı şiirler onu gün gelip ülkenin en önemli şarkı sözü yazarlarından biri haline getirmiş. 



Tüm bunlar hayatının çok kısa bir özeti. Bu hayat hikâyesini yaşamış bir kadının, artık para da kazanır hale geldiği zamanlarda, satın aldığı yalı dairesinde Moldovyalı hizmetçilerine emirler yağdırmak, en ünlü terzilere tayyörler diktirip, cemiyet hayatından edindiği dostlarla davet davet gezmek, yazları Bodrum, kışları Paris ‘yapmak’ yerine saman sarısı, pembe, turuncu peruklar takıp, çiçekli elbiseler, mini etekler, apartman topuklarla çıktığı televizyon programlarında “Ben daha menopoza girmedim,” demesini, gazetelere gün aşırı başka bir genç erkeğe âşık olduğuna dair haberlerle düşmesini, kendisiyle dalga geçen reklam filmlerinde oynamasını, mutfak dolaplarının kapaklarına dahi çıkmaz kalemle şarkı sözleri yazılmış, çerden çöpten kapısı açılmayan evlerde yaşamasını ve sadece beyaz peynir, simit ve kurabiyeyle karnını doyurmasını hangi akıl ve mantık kuralları çerçevesinde açıklayabilirsiniz? “Deli Aysel”, deyip geçmedik boşuna. Hiç birimiz açıklayamadık çünkü.


Büyük şairlerin, yazarların, ressamların, ezcümle sanatçıların, deha kabul ettiğimiz bilim insanlarının yarattıkları, ürettikleri, ortaya koydukları eserler, işler, buluşlar bir zaman sonra kendilerini aşıp, bütün bir insanlık kültürünün ortak hazinesine dönüşüyor. Oysa çoğu zaman ancak Tanrısal bir güçle anlam verebildiğimiz o yaratıcılık, o zekâ ve o birikimin altında bir yerlerde mutlaka kendi hayat hikâyeleri de yatıyor. Tıpkı Aysel’in şarkı sözlerinde olduğu gibi. “Firuze”, Aysel’in kızı Müjde Ar’dır derler mesela, “Ünzile” onun bir Anadolu kasabasında karşılaştığı on dört yaşında evlendirilmiş kız çocuğu… “Son Bakış”taki o bakış 17 yaşında idam edilen Erdal Eren’in son fotoğrafından dökülmüştür Aysel’in satırlarına… Ne kavgası bitmiştir yaşamı boyunca, ne de sevdası; “her bahar âşık” olan da odur elbette, “sarı liraya, ete, kemiğe, şana, şöhrete doymazını” gören de…


Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı 14 şarkı, “Aysel'in” adı verilmiş bir albümde toplandı. DMC etiketiyle piyasaya sürülen albümde, sağlığında onunla çalışmış, onun şarkılarını söylemiş isimler bir araya gelmişler. Sezen Aksu, Fahir Atakoğlu’nun bestesi “Sır”ı söylüyor. Şarkının başında ve sonunda Aysel’in son günlerinde hastane odasında kaydedilmiş sesini duyuyor, şarkıdaki “efsane kadın”ın Aysel Gürel’in ta kendisi olduğunu er ya da geç anlıyorsunuz. “Ünzile”yi bu defa Aşkın Nur Yengi, “Firuze”yi ise Tarkan söylüyor. Tarkan’ın bu yorumunun albümün en büyük kozlarından biri olduğu su götürmez. Ancak Mabel Matiz’in dikenli sesiyle bambaşka bir anlam kattığı “Sultan Süleyman”ın da bir o kadar etkili olduğunu söylemeliyim. Yasmin Levy’nin Aysel Gürel’in sözlerini birebir çevirerek İspanyolca seslendirdiği “Sevda”, uluslararası müzik arenasında yer bulabilecek güçte, olağanüstü bir düzenleme ve yorumla karşımıza çıkıyor bu albümde.


Bildik şarkıları başka seslerden dinlerken hep bir parça yadırgama payı vardır ya. Ayşegül Aldinç’in seslendirdiği “Yolun Başında”da işte o yok. Emre Altuğ’un seslendirdiği “Ah! Mazi…” de de öyle. Gelin görün ki Levent Yüksel’in “Ben Her Bahar Âşık Olurum”u için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Sertab Erener’in seslendirdiği “Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam” albümdeki en farklı düzenlemelerden biri; ayrıksı ve hatta biraz da rahatsız edici. Yaşar’ın “Yine Yeni Yeniden” yorumunda ise her şey Yaşar’dan beklenebileceği gibi. Ata Demirer, “Yalnızca Sitem”i sanki şarkıyı ilk seslendiren Sezen Aksu’dan değil de, daha sonra seslendiren Metin Şentürk’ten çalışmış gibi. Demirer şarkı söyleyebilme yeteneğini komedyenliğinin içinde o kadar çok kullandı ki bugüne dek, ister istemez ciddiyetinden şüphe duyuyorsunuz dinlerken.


Albümde iki de ‘yazlık’ şarkı var. Aysel Gürel’in sadece sözlerine değil, müziğine de imza attığı “Olacak Olacak” bunlardan biri. Projenin en eski tarihli Aysel Gürel şarkısı olan “Olacak Olacak”, Özgür Yedievli’nin epeyce ritmik ve hareketli düzenlemesiyle günümüz pop standartlarına uygun bir şarkıya dönüştürülmüş ve Aysel’in “kızım” dediği Ayla Çelik tarafından seslendirilmiş. Ajda Pekkan’ın seslendirdiği “Ayıpsın” da dinleyiciyi kolay yakalayacaklardan. “Mini mini giymesini, kolonya sürmesini” istemeyen sevgilisine isyan eden genç kızın Ajda olmasını bir şekilde yadırgamıyorsunuz dinlerken; tıpkı Aysel’in bu sözleri altmışlı yaşlarında yazmış olmasını yadırgamadığınız gibi.

Türk popunda yazılmış şüphesiz en iyi şarkı sözlerinden biri olan “1945”, Onno Tunç’un bestelediği bu muhteşem senfoni, Eda ve Metin Özülkü’nün yorumuyla albümü noktalıyor.


Ölümünden bu yana Aysel’in ardında bıraktığı bir sandık dolusu şarkı sözü birer ikişer şarkıya dönüşüp çıkıyor karşımıza. Muhtemelen yıllar boyunca da çıkmaya devam edecek. Ama onlar hiç olmasa bile geride bıraktığı miras ne bu albüme ne de benzeri onlarca albüme sığacak türden. Bu noktada albümde neden o da yok, bu da yok diye sormak da anlamsız kalıyor. Nitekim albümün prodüktörü ve mimarı Murat Yıldırım, bu projenin devamının gelme ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Yıldırım albümün her safhasına emek vermiş, canla başla çalışmış. “Benim için Türk popunda üç duayen vardır: Onno Tunç, Aysel Gürel ve Sezen Aksu. Bunlar için ne yapılsa azdır,” dedi şarkıları birlikte dinlerken. Haksız değildi.  


Şiirini yüzündeki çizgilerden, şarkı sözlerini şiirinden yaratmış, benim diyenin yanından geçemeyeceği bir muhalif tavrı, yaşayışı ve yazdıklarıyla bayraklaştırmış bir kadındı Aysel Gürel. Benzersizdi. Bu 14 şarkı bunu bir kez daha fark etmek ya da hatırlamak için küçük bir ipucu sadece.

MAYIS 2013       

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder