Bu Blogda Ara

21 Ekim 2013 Pazartesi

Gülbahar Kültür - "Made In Turkey 7"


(30 Eylül 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Almanya’da yaşayan Gülbahar Kültür’ün dünya üzerindeki çeşitli müzik türlerinden yaptığı derleme albüm serileri, sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da ilgi görüyor. Kültür’ün Türk müzik piyasasından derlediği şarkılardan oluşan “Made In Turkey” serisinin yedinci halkası geçtiğimiz günlerde Lola’s World etiketiyle yayımlandı.

Bu seri için en popülerinden en alternatifine çok geniş bir yelpazede, bu topraklardan yol alan her müzik eğilimine kulaklarını açık tutan Gülbahar Kültür, benim gibi müzik piyasasını profesyonel bir ilgiyle takip edenleri bile kıskandıracak bir ince işçilikle sadece göz önünde olanların arasından en iyilerini çekip çıkarmakla kalmıyor, bir sebepten kıyıda köşede kalmışları ya da henüz adını duyuramamışları da bulup gözümüzün önüne koyuveriyor. Sırf bu yüzden bile; yani ‘yine neler seçmiş’i görmek, duymak adına, ben merakla bekliyorum Gülbahar Kültür imzalı derlemeleri. Bir “dj”den beklenen de bu merak duygusunu uyandırması, gustosunun takip edilir hale gelmesi değil midir zaten?


“Tuz” ve “Biber” diye adlandırılmış iki diskten oluşan “Made In Turkey 7” albümünde toplam 35 şarkı var. Gülbahar Kültür bu defa ağırlıklı olarak Türkçe müziğin alternatif sularında kulaç atmış. Karsu Dönmez, Asena Akan, Jülide Özçelik, Elif Çağlar, Şirin Soysal gibi yeni nesil caz müzisyenleri de var; Seher Ahmetzade, Güntaş Özdemir gibi yeni nesil, Genç Osman, Pamela, Umut Kuzey gibi bir önceki kuşak “rock” müzisyenleri de. Daha önceki seçkilerinde olduğu gibi bu seçkisinde de Adil Arslan, Rojda Şahin ve J-DA gibi yurt dışında yaşayan Türkiye kökenli müzisyenleri de ihmal etmemiş Gülbahar Kültür.


Uzun süredir yeni albümünü beklediğimiz Sevtap Ünal’ın sıfır kilometre şarkısı “O Benim”, 1999 yılında hayata gözlerini yuman Yusuf Dağüstün’ün geride kalan tek 33’lük plağından ilk kez CD ortamına aktarılan “Dostum Dostum”, “Arabaya Taş Koydum” türküsünün Ali Cem Çehreli ve Gülbahar Kültür prodüktörlüğünde hazırlanan ve Ebru Özpirinççi tarafından seslendirilen düzenlemesi albümdeki sayısız sürpriz arasında ilk bakışta dikkat çekenler. Zaten 35 şarkının 5’i daha önce yayımlanmamış kayıtlar. Henüz bir albüm yayımlamadığı halde adından çok söz ettiren Mutrib’in “Meçhul” adlı şarkısı bunlardan biri.

Her birinin detayı bu yazıya sığmayacak kadar çok sayıda şarkıyı bir araya getiren bu şahane seçki, müziğin farklı mecralarında değişik lezzetler tatmak, yeni şeyler keşfetmek isteyenler için eşi bulunmaz bir kaynak kitap gibi. Bu seçkideki her bir şarkıdan yola çıkarak belki de adını daha önce hiç duymadığınız bir dolu müzisyenin hayatı ve ürettikleriyle tanış olabilirsiniz ki bu bile tek başına heyecan verici bir macera olur.


Tabii maharet sadece bu şarkıları bulup çıkarmak, sonra yasal prosedürleri tamamlayıp bir seçkide bir araya getirmek değil (ki o da hiç kolay değildir, bilen bilir), onları doğru bir kurguyla sıralamak da bu işin en incelikli kısmı. İşte bu noktada da kendinizi Gülbahar Kültür’ün ustalığına gönül rahatlığıyla teslim edebilir, başından sonuna su gibi akan bu iki albümü hiç yorulmadan, sıkılmadan dinleyebilirsiniz. Gülbahar Kültür kelimenin tam anlamıyla bir ‘müzik sarrafı’. Bu seçki bunu bir kez daha gösteriyor.

EYLÜL 2013

Mazhar-Fuat-Özkan - "No Problem"


(24 Eylül 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Mazhar-Fuat-Özkan’ın 1987 yılında plak ve kaset formatında yayımlanan “No Problem” adlı albümü, yıllar sonra ilk kez CD formatında piyasaya sürüldü. We Play etiketiyle yayımlanan albüm yıllardır piyasada bulunmuyor, özellikle plak baskısı büyük paralarla el değiştiriyordu.
Ta ‘60’lı yıllarda başlayan Mazhar Alanson ve Fuat Güner dostluğu, yıllar boyunca aynı zamanda bir müzikal ortaklık olarak da devam etti. Çeşitli gruplarda, farklı solistlerin arkasında çalan ve vokal yapan Alanson ve Güner, 1974 yılında Mazhar-Fuat ikilisi olarak bir de albüm yayımladılar. Daha sonra Özkan Uğur da aralarına katıldı ve üçlü olarak kaydettikleri ilk albüm olan “Ele Güne Karşı”, 1984 yılında piyasaya sürüldü. Bu albüm hem Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün ülkenin en uzun soluklu ve en sağlam gruplarından biri olacağının müjdecisi oldu, hem de Türkçe popüler müzikte yeni bir başlangıç, adeta bir milat haline geldi.


Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsü Eurovision Türkiye elemelerine ilk kez 1985 yılında katılmış ve “Diday Diday Day” adlı şarkı ile ülkeyi temsil etmeye hak kazanmıştı. Üçlü aynı yarışmaya 1987 yılında katıldığında ise “No Problem” adlı bir şarkıyla yarıştı. Bu defa birinciliği kazanamadılar ama bu şarkı aynı yıl yayımlanan yeni MFÖ albümünün adı oldu. Gerçekten de “problem yok”tu. Ülkeyi temsil ettiklerinde beklenenin çok altında puan almaları, ikinci defa katıldıklarında birinciliği Seyyal Taner’e kaptırmaları filan hiç sorun yaratmamıştı. Çünkü onların başarısı, bir şarkıya, bir albüme, bir yarışmaya endeksli değildi. Nitekim öyle de oldu. “No Problem” 1987’nin en iyi albümlerinden biri olarak müzik tarihine yazıldı.


Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün alamet-i farikası, her birinin farklı sesten şarkı söylüyor olması. Bu sadece teknik bir ayrıntı değil. Üçünün tıpkı sesleri gibi, birbirinden farklı müzikal anlayışları da şarkılara damgasını vurdu yıllar boyunca. Özkan Uğur daha teatral, eğlenceliydi. Fuat Güner daha batılı bir “sound”u sevdi. Mazhar Alanson ise sufi felsefesine, Anadolu müziğine yakın durdu. Üç farklı sesin kulakta bıraktığı hoş tını ve kusursuz uyum kadar üç farklı müzik anlayışının bileşimi de MFÖ müziğinin hamurunu oluşturdu böylece. “No Problem”, bu müzikal tadın doruk noktalarından biri. MFÖ bu albümde “Yalnızlar Garı”yla “rock” müziğinin içinden geçiyor, “Uç Oldum”la tasavvufa yönelip, “Bazı Bazı”yla pop sularında yüzüyor, “Niyet Neydi Akıbet Ne Oldu?” ile Latin rüzgârları estiriyor. 


Düzenlemeler dönemin popüler müzik çizgisinin çok üzerinde ve bu haliyle önceki üç MFÖ albümünden hiç de geride değil. Ne ki albümün şanssızlığı, Türkiye’de plak dönemin kapanmak üzere olması, yasal kasetlerin yaygınlaşmaması, CD teknolojisinin ise henüz ülkeye girmemiş olmasıydı. Bu ara dönemde yayımlanan nice albüm gibi “No Problem” de çok fazla dolaşıma girmeden, daha ziyade plak stüdyolarında doldurulan çekme kasetlerde korsan olarak çoğaltılarak dinleyiciye ulaştı ve bu nedenle ömrü kısa oldu.

Albümün künyesinde Erkan Oğur, Garo Mafyan, Orhan Topçuoğlu, Uğur Başar gibi dönemin en önemli müzisyenlerinin de adları var. Tam üç yıl sonra, 1990 yılında ilk albümüyle müzik dünyasına fırtına gibi bir giriş yapacak olan Aşkın Nur Yengi ise Jeyan Erpi ile birlikte albümde gruba vokal yapıyor. Özellikle “Niyet Neydi Akıbet Ne Oldu?”yu dinlerken Aşkın Nur Yengi’nin sesini kolayca fark edeceksiniz zaten.


Yıllar sonra bu albümü tekrar dinleyebilmek kadar, bugüne dek dinleyememiş olanlara da nihayet ulaşacağını bilmek sevindirici. MFÖ arşivinin kayıp halkası da böylece tamamlanmış oluyor. Bize düşen artık “No Problem”in keyfini doyasıya çıkarmak. 

EYLÜL 2013

Sedat Yeğin - "Yeni Baştan"


(16 Eylül 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Tarkan neredeyse yirmi yıldır Türk pop müziğinde yeni yetme erkek şarkıcıların hem müzik tarzlarına, hem şarkı söyleme biçimlerine hem de görselliklerine damgasını vuruyor. Tıpkı bir zamanlar (ve hatta hâlâ) Erol Büyükburç’un, Ajda Pekkan’ın, Sezen Aksu’nun yarattığı türden, kolay kolay etkisi azalmayacak bir çekim alanı bu. Nitekim son yıllarda sayıları giderek artan erkek pop şarkıcıları arasında Tarkan’dan etkilenmeyen yok gibi.


Belki bu kadar kolay yoldan yaftalamak haksızlık olacak ama Sedat Yeğin’i de bu kategorinin dışında tutmak pek mümkün görünmüyor. İzmir’de konservatuar eğitimi aldıktan sonra sahne çalışmaları yapmaya başlayan ve üç şarkıdan oluşan ilk teklisiyle 2011 yılında dinleyici karşısına çıkan Sedat Yeğin’in geçtiğimiz günlerde Star Odası Prodüksiyon etiketiyle yayımlanan yeni çalışması “Yeni Baştan” adını taşıyor.


“Yeni Baştan”, dört şarkı ve bir “remix”ten oluşan bir mini albüm. Albümdeki bir şarkı ise ilk teklinin ses getiren şarkısı “İncir”in akustik versiyonu. Sözleri İskender Kuleçki, bestesi Orçun Karamuk imzası taşıyan bu şarkı Türk pop standartları içerisinde değerlendirildiğinde özellikle sözleriyle bir adım öne çıkmış, ancak ilk teklinin yeterince duyurulamaması nedeniyle bir parça da gölgede kalmıştı. Yeğin şarkıyı ikinci kez dolaşıma sokmak istemiş olmalı. Hüseyin Çebişçi tarafından yapılan bu akustik düzenleme, son dönemde yaygınlaşan Türkçe popta akustik icra furyasını tam kalbinden vuruyor.  


Yine aynı kulvardan ilerleyen “Yeni Baştan” ise bu albümün en büyük kozu. Söz ve müziği Saygın Akbudak’a ait bu şarkı, özellikle popta Gökhan Türkmen – Gökhan Tepe çizgisini sevenlerin es geçemeyeceği bir şarkı. Ben kendi adıma, nicedir bu tür şarkılardan sıkıldığımı itiraf etmeliyim ama hâlâ seveni çok; bunu da inkâr etmiyorum.

Faruk K. İmzalı “Eyvallah” ve söz-müzik ve düzenlemesi Can Tosun tarafından yapılan “Vizyon” ise albümün hareketli şarkıları. Bu şarkılar ise daha ziyade Demet Akalın sularından ses veriyor. Kulüpler ve plajlar için yazılmış ve düzenlenmiş, hem tempo tutup, hem de slogan atma, yeri gelmişken de (tam tabiri bu ne çare) “gider yapma” şarkıları. Bunu da sevenlerdenseniz, her iki şarkıyı da sevmemeniz için bir sebep yok.


Bütününde sesine hâkim, düzgün şarkı söyleyen bir şarkıcı dinliyoruz albüm boyunca ama yorumculuk açısından Sedat Yeğin’in biraz daha yol almaya ihtiyacı var gibi. Diklerde yer yer nazal seslere yakınlaşmaktansa başka ses aralıklarında, daha tok bir ton aramak daha iyi bir sonuç verebilir. Zira “Yeni Baştan” şarkısında solist olarak kulağa daha etkili gelmesi tamamen bu yüzden. Sahnede kulağınıza şahane gelen, izleyiciye de alabildiğine coşku veren dik perdeler, stüdyoda aynı derecede parlak tınlamayabiliyor. Bir şarkıcı stüdyoda, sahne tekniğiyle şarkı söylememeli.

Müzik piyasasının yeni isimlere neredeyse hiç destek vermediği, herkesin kendi yağıyla kavrulduğu bir zamanda işleri çok zor biliyorum ama bir erkek şarkıcı olarak Tarkan alt türevlerinden biri olabilmenin (Tarkan’a rakip olmaktan bahsetmiyorum) ötesine geçebilmek için ciddi bir fark yaratmak gerekiyor. Ben bu albümde hem müzikal anlayış hem de görsellik anlamında o ciddi farkı göremedim. Eli yüzü düzgün ama tamamen genel geçer pop çizgisinde dolanan, bu havalardan çoktan sıtkı sıyrılmışlara yeni bir şey vaat etmeyen bir albüm bu.    

EYLÜL 2013

Ferman Toprak - "Hayatı Tespih Yapmışım"


(9 Eylül 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Doğru tabir midir tartışılır ama arabesk kelimesinin tek başına tanımlamakta yetersiz kaldığı müzik türüne zaman içerisinde “fantezi müzik” tabiri uygun görüldü (“fantazi” diyenler de var ama o başka bir şey sanki.)  Poptan halk müziğine, arabeskten alaturkaya her türden beslenen bu tarzın yıllardır memlekette en çok kabul gören müzik türü olduğu bir gerçek. Aslında belki de herkes bu müziği yapıyor da kimisi pop, kimisi arabesk, kimisi alaturka, kimisi de halk müziği dozunu bir parça daha yüksek tutuyor bile denilebilir. İşte fantezi müziğin arabesk dozunu yüksek tutanlar kulvarında epeydir bir erkek yıldız boşluğu vardı. Türün mimarlarından İbrahim Tatlıses mecburen bir süre uzak kalmış, Emrah, Alişan gibi isimler popa daha fazla yanaşmış, Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz nedeni belirsiz bir biçimde yönetmen olmaya karar vermişlerdi. Hal böyleyken, geçtiğimiz aylarda Ferman Toprak dördüncü albümüyle ortaya çıktı ve bu boşluğu doldurmaya aday olduğunu gösterdi.


Ferman Toprak’ın Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle yayımlanan albümü “Hayatı Tespih Yapmışım” adını taşıyor. Bugüne dek üç albüm yapmış, yıllardır sahne performanslarıyla da kendi kitlesini yaratmış Ferman Toprak, bu albümle belli ki daha geniş kitleleri yakalamanın peşinde koşmuş ve şu ana kadar da görünen o ki bunu başardı. Albüm piyasaya çıktığından bu yana “Hayatı Tespih Yapmışım”ın “hit” kategorisinden her yerde çalınıp söylendiği ortada ki albüm sırtını sadece bu şarkıya da yaslamıyor.


Sekiz şarkı ve bir “remix”ten oluşan albüm repertuarı çok ticari ve çok akıllıca bir mantıkla kotarılmış. Daha önce Özkan Özcan tarafından, Ankara müziğinin gizli starlarından Hüseyin Kağıt eşliğinde söylenen, sözü ve müziği Tayfun Soydemir’e ait “Hayatı Tespih Yapmışım”, çok daha iyi bir düzenleme ve icrayla albümün en büyük şansı olmuş. Hemen arkasından İbrahim Tatlıses’ten “Haydi Söyle”, Sezen Aksu’dan “Gel Barışalım Artık”, İbrahim Erkal’dan “Seviyorum mu Ne?” ve Mahsun Kırmızıgül’ün sesinden dillere düşmüş Yunus Taşkın bestesi “Azar Azar” ardı ardına sıralanmış. Her biri zamanında “hit” olmuş bu şarkılar, Ferman Toprak’ın kendine has yorumuyla yeniden hayat bulurken, aynı zamanda işi de şansa bırakmıyorlar.


Söz ve müziği Yıldız Tilbe’ye ait “Ben Çağırmam Geleceksin”, ilk kez Ferman Toprak’ın 2008 çıkışlı ikinci albümünde yer almıştı. Sonra Toprak bu şarkıyı 2010 yılında yayımlanan üçüncü albümünde de söyledi. Bu albümde ise üçüncü kez yeniden söylemiş (bu bir rekor olabilir). Ardından da iki türlü sıralanmış: anonim bir türkü olan “Bahçada Yeşil Çınar” ve Mehmet Ataç’tan alınan “Dilden Dile Geziyor”. Bu ikinci türkünün düzenlemesini de Ferman Toprak yapmış. Albümün kapanışında ise “Gel Barışalım Artık”ın “remix”i var. “Remix”in olmamışlığını ve gereksizliğini bir yana koyarsak, şarkıların Fırat Özbaylar ve Burak Tekyaygil imzalı düzenlemelerinin türün kendi kriterleri içerisinde son derece başarılı olduğu söylenebilir.


Ortalamada erkeklerin öykündüğü, kadınların ise çekici bulduğu “maço erkek” figürü üzerinden, hem görsel anlamda, hem de sesi, şarkıcılık tavrı ve tarzıyla dayı, abi, yerine göre yeğen, belki koca ya da sevgili ama en çok da mahallenin kavruk delikanlısı kavramlarının tümünü birden karşılar gibi Ferman Toprak. Bu da bu topraklarda kabullenilmek ve sevilmek için tek başına yeterli sebep olabilir. Bu albüm yine ortalamada ülkenin müzikal beğeni kriterlerini de ziyadesiyle karşılıyor üstelik. Sonuçta ortada olanın bu anlamda gayet başarılı bir “proje” olduğunu kabul etmek lazım. Kapak fotoğraflarındaki eli tespihli ağır abi fotoğrafları da bu projenin bir parçası elbette.

Albümün belirlenmiş hedef kitleyi yakalamaması için hiçbir sebep yok. Nitekim yakaladı da. Bu noktadan hareketle, Ferman Toprak’ın önümüzdeki yıllarda fantezi müziğin yıldızlarından biri olacağını söylemek yanlış olmaz.

EYLÜL 2013

Gece Yolcuları - "Neden?"


(2 Eylül 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Edis İlhan, Uğur Arslantürkoğlu, Volkan Fatih Yılmaz, Semih Keçeci ve Umut Yıldız’dan kurulu Gece Yolcuları, 2004’den bu yana üç albüm ve bir tekli yayımladı. Gece Yolcuları’nın “Neden?” adı verilmiş yeni albümü EMI etiketiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü.

Grubun resmi internet sitesinde şöyle bir ifade yer alıyor: “İlk prensipleri,liriklerinde türkçeyi en yalın haliyle ve güzel kullanmaktı..Daha sonra ise ,rock müziğin evrensel doğrularını bu sözsel temelde bir araya getirme çabaları ile geçti yılları..” (İmla hatalarını özellikle düzeltmedim; Türkçeyi güzel kullanmak iddiasının nasıl daha ilk ağızda sekteye uğradığını görelim diye.)


Ne var ki Gece Yolcuları’nın yıllardır bize sunduklarına baktığımızda hem dil kullanımı, hem de müzikal anlayış açısından yukarıdaki cümlelerde kurulan hayalin gerçekleştiğini söyleyebilmek çok zor. Ben kendi adıma Gece Yolcular’nın müziğinde özellikle “rock” müziğin evrensel doğrularına hiç rastlamadım. Buna karşın pop müziğe epeyce göz kırpmış, ama aslında sırtını bütünüyle arabeske yaslamış bir müzikal anlayıştan söz edebiliriz. Bu da bir yoldur; bir yöntemdir ve de üstelik yaşadığımız ülkede alıcısı hiç de azımsanmayacak sayıdadır. Böyle bir yol tutturmaya kimsenin bir itiraz olamaz; hele ki müzik tarihimizde Ayna gibi ticari başarı kazanmış bir örnek varken. “Biz buyuz, böyle müzik yapıyoruz,” dersiniz; olur biter. Ama bir “rock” grubu oldukları konusunda ısrar etmelerine ya da öyle lanse edilmelerine, ödül törenlerinde, radyo, televizyon yayınlarında, basın bültenlerinde “rock” kategorisinde değerlendirilmelerine itiraz edilebilir ki edilmelidir.


Bunu bir kenara koyarsak, yaptıkları müzik türünün standartları içerisinde, temiz işler çıkarmış bir gruptur Gece Yolcuları. Başından beri ama en çok da 2008 tarihli “Kalbin Kadar Yakın” albümünde yabana atılmayacak şarkılar vardır.

Bugüne dek prodüktör olarak hep Cem Özkan’la çalışan grup, bu albüm için Haluk Kurosman’la yola çıkmayı tercih etmiş. Her iki ismin de grubun kariyerine olumlu katkı sağlamış/sağlayacak, işinin ehli müzisyenler olduğu bir gerçek. Ne var ki albümü dinlemeye başlayınca görüyoruz ki “Neden?”, Gece Yolcuları’nın bugüne dek yaptığı en arabesk albüm. Düzenlemeler ve icranın parlaklığı bu gerçeği değiştirmiyor; çünkü sadece melodik ve sözel anlamda değil, şarkıların formları, trafikleri ve akışları da arabesk modeller üzerinden inşa edilmiş. Başta açılış şarkısı “Neden?” olmak üzere, “Meyhaneler Sen”, “Affedecek misin?”, “Geceyi Örttüm Üstüme”, “Bana Her Yer Kolların” hep bu çizgide şarkılar. Ancak solist Edis İlhan’ın vokali gayet temiz ve net, üstelik hiç de arabesk izler taşımıyor. Bu nedenlerle de Gece Yolcuları’nı “ağlak rock” grupları arasında saymak doğru değil. Çünkü ortada ne ağlayan biri var; ne de “rock”.


Önceki albümlerde olduğu gibi bu albümde de şarkıların çoğunda Edis İlhan ve Uğur Arslantürkoğlu’nun imzası var. Ömer Salman’ın söz ve müziğini yazdığı “Zaman Geçse de” kendi klasmanında albümün en dikkat çekici şarkılarından biri. Bir de demlenirken dinlenilen, çakırkeyif şarkıları seviyorsanız (ki ben seviyorum galiba), “Aldatıldık Arkadaş”ı ayrı bir yere koyabilirsiniz. Albümün en pop şarkısı olan “Yarım ve Yalnız” ise stil olarak grubun önceki albümlerine daha yakın duruyor. Ne şaşırtıcı, ne heyecan verici, ne de yeni geliyor kulağa ama “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”ı bir de Gece Yolcuları’ndan dinlemek isterseniz, albümün “cover” kontenjanı için bu şarkı seçilmiş.


Kapak fotoğrafının Yeni Türkü’nün “Vira Vira” albüm kapak fotoğrafına çok benzediği tenkit edilmiş internette. Kasıtlı yapıldığını düşünmedim açıkçası. Vagabond imzalı kartonet tasarımı hiç de fena değil üstelik. 

EYLÜL 2013

6 Ekim 2013 Pazar

Çeşitli Sanatçılar - "Baba Şarkılar"

MÜSLÜM GÜRSES ADINA YAKIŞMAYAN ALBÜM


(Milliyet Sanat dergisi Eylül 2013 sayısında yayımlanmıştır.)

Saygı göstermek zor iş... Önünde eğilmek, el öpmek, karşındakinin sahip olduğu üstün vasfı ya da vasıfları aynen beyan kabul edip bir de bunu ifşa etmek… Kolay değil; hele egoların meydan muharebesi yaptığı müzik camiasında çok zor iş. Bundan mı bir türlü olmuyor, olamıyor bizim saygı albümleri bilinmez ama bugüne dek üstad/usta statüsünde değerlendirdiğimiz, üstün vasıfları  konusunda ağız birliği ettiğimiz nice isme saygı gösterirken tökezlediğimiz bir gerçek. Söz konusu Müslüm Gürses olunca işin içine bir de iade-i itibar kavramı giriyor ki, gel de çık işin içinden.


Çünkü yakın zamana kadar onu dinleyenleri, şahsına travmatik bir tutkuyla, şarkılarına müptezel bir coşkuyla bağlanmış olmak tanısıyla anlamaya çaba sarf eden, “baba” diye nitelendirilmesini akademik tezlerin seçkinci diliyle çözümlemeye yeltenen, olmadı görmezden gelinemez varlığını köyden kente göç olgusunun, büyük şehirlerin gecekondu kültürünün içinde konumlandırarak işin içinden sıyrılmaya çalışan da bizdik; sonra ne olduysa ağız değiştirip “yok canım, adam bildiğin ‘blues’ yapıyor, yeri olsa olsa Jimi Hendrix’in yanıdır” diyen de. Biz ona verdiğimiz payeyi oradan alıp buraya koyarken onun zerre değişmemesi, Murathan Mungan direktörlüğünde albüm yaparken de, sosyetenin müdavimi olduğu gece kulüplerinde şarkı söylerken de, en derme çatma müzik firmalarına albüm yaptığı, pavyonlarda şarkı söylediği zamanlarda ne ise o olması fena halde asap bozucuydu üstelik. “Müslüm de çok bozdu!” diyemedik bir türlü ki en sevdiğimiz şeydi “böyleydi, böyle oldu” hikâyeleri. Aslında itibarını ona değil kendimize iade etmiş olabiliriz farkında olmadan. Tam da aymıştık ki göçtü gitti. Her ölüm kadar erken bir ölümle…


Müslüm Gürses’e saygı albümü “(45 Yıllık) Baba Şarkılar”, geçtiğimiz günlerde Eflatun Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü. Kapakta vurgulandığı üzere albümde ‘50 sanatçı ve 48 eser’ var. Bu eserlerden 5’i ise Müslüm Gürses’in sesinden daha önce yayınlanmamış yeni şarkılar. Elle gelen düğün bayram. Bu kadar ‘dev’ bir prodüksiyondan beklentiniz de ‘dev’ oluyor haliyle. Ne ki benzerlerinden alışık olduğumuz üzere, böylesi albümlerden çok şey beklemek, hayal kırıklığınızın da daha birinci dakikada kapınızı çalabileceği ihtimaline karşı hazırlıklı olmak demek. Nitekim öyle de oluyor.


Öncelikle çok karmaşık bir albüm bu... Herkesin malumu ki Müslüm Gürses bir şarkı yazarı değil; bir yorumcu. Üstelik arabeskten popa birçok türde birden fazla sesten dinlediğimiz binlerce şarkıya ses vermiş bir yorumcu. Hal böyleyken bu saygı albümünden beklenen, onun sesiyle özdeşleşmiş şarkıları duymak oluyor öncelikle. Ama bu seçkide böyle bir mantık yok. “Ayrılık Ateşten Bir Ok”, “Ölüyorum Kederimden”, “Aldırma Gönül” gibi söyleyeni neredeyse anonimleşmiş kimi şarkıların ilk ağızda Müslüm Gürses’i çağrıştırdığına ikna olmak mümkün değil. Bu işin bir yüzü... Bir de diğer yüzü var ki bazı şarkılar bu albüm için kaydedilmemiş; daha önce başka albümler için yapılmış kayıtlar aynen albüme konulmuş. Şevval Sam, Volkan Konak, Sibel Can, Gülay ve Ferhat Göçer şarkıları böyle mesela. En tuhafı da Müslüm Gürses’in hiç söylemediği ama ölümünden bir süre önce söylemek istediğini beyan ettiği “Kaybolan Yıllar”ın Sezen Aksu’nun 1977 kaydıyla albüme konulmuş olması. Müslüm Gürses için yapılmamış kayıtların Müslüm Gürses’e saygı göstermek için kullanılması ve hatta basın bülteninde “şu şu şu sanatçılar Gürses için bir araya geldi” denilmesi etik midir; hadi onu da geçtim, inandırıcı mıdır? Tartışılır.


Bir de sahiden stüdyoya girip, yeni kayıtlar yapanlar var. İşte o noktada da tıpkı Gencebay’a saygı albümünde olduğu gibi yine ak koyun kara koyun ortaya çıkıyor. Yıllarca burun kıvırdığımız arabesk müziğin hem düzenleme, hem icra, hem de yorum açısından, yani teknik olarak öyle her babayiğidin harcı olmadığı gerçeği açık ve net bir biçimde bir kez daha kendini gösteriyor. Birçok düzenleme, kayıt ve yorum en hafif tabiriyle yerlerde sürünüyor; orijinalini fersah fersah aratıyor. İçlerinde iyileri yok mu? Elbette var. Mesela Kerem Türkaydın’ın düzenlemesiyle Pelin Yılmaz’ın seslendirdiği “Bir Kadeh Daha Ver”, albümün en iyilerinden. Febyo Taşel’in düzenlemesiyle Funda Arar’ın seslendirdiği “Adını Sen Koy” ve Kubat’ın seslendirdiği “Hangimiz Sevmedik” de ona keza. Müslüm Gürses’in albümlerine yıllarca müzik direktörlüğü yapan Ali Osman Erbaşı, kendi bestesi “Kadın” da muhteşem. Cenk Kandıralı’nın düzenlediği “Ölüyorum Kederimden” de Mine Koşan, Cihan Sezer’in düzenlediği “Bir Mana Ver Sözlerinde” de Haktan, şarkıların hakkını verenlerden.


Bir de albüme damgasını vuran Genco Arı gerçeği var. Bu çok yetenekli müzisyenin düzenlediği 6 şarkı, cazdan ‘blues’a uzanan bir yelpazede albümün müzikal dokusunun çok ötesinden, başka bir yerden ses veriyor. Sadece Genco Arı’ya emanet edilmiş 10 şarkılık bir albüm muhteşem olabilirmiş; elbette şarkılar orijinal arabesk formunda olmalı ya da sentezlenmeli seçeneklerinden ikincisine itibar ediyorsanız ki bu da tartışılır.

Gökhan Türkmen, Semih Saygıner, Salt, ‘bir yorumcuya saygı albümünde enstrümantal bir şarkının ne işi var’ diye sormazsanız da Ahmet Koç yorumlarının nispeten iyiler arasında olduğu söylenebilir. İstanbul Arabesque Project’in Zakkum’un solisti Yusuf Demirkol’la birlikte çalıp söylediği şarkıyı ve arabesk-rock grubu Jilet’in yorumunu da bu kategoride değerlendirmek mümkün.


Yeşim Salkım, Tan ve Ebru Yaşar yorumları aceleye gelmiş gibi. Kenan Doğulu şarkısı da aynı şekilde alelacele “mix”lenmiş gibi duyuluyor. Seda Sayan’ın “yaprrrrrrak gibi düştüm” diye başladığı ve eniştesiyle (evet evet, ablasının kocası) düet yaparak söylediği şarkı başta olmak üzere, Oktay Kaynarca, Umut Akyürek, Necati Şaşmaz ve Ömür Gedik yorumları ise en kötüler arasında. Ama bu konuda birincilik rahatlıkla Okan Bayülgen Feat. Kühn yorumuyla “Dertler İnsanı”na verilebilir. Bir büyük yorumcu olduğunu artık topyekûn kabul ettiğimiz birine saygı albümü yapmak için kolları sıvamışken, hayatında hiç stüdyoya girip şarkı söylememiş Necati Şaşmaz gibi, asıl mesleği şarkıcılık olmayan ve olmaması da gereken Okan Bayülgen, Oktay Kaynarca, Bay J, Mustafa Üstündağ, Metin Yıldız ve Ömür Gedik gibi isimlerin kapısından yolunuz nasıl geçer? Bu sorunun yanıtını hiç bilemeyeceğiz galiba. Tamam bu tür albümlerin üzerine yapılan yorumlar bitmez tükenmez. Tamam herkes ‘o niye yok, bu niye var’ diye sorar. Ama sokaktan çevirdiğimiz yüz kişiye sorsak Müslüm Gürses’e saygı albümünde olması gereken isimler arasında bu isimlerden birini bile sayar mı bir düşünmek lazım. Teklif edilmiş, iyi niyetle ellerinden geleni yapmışlardır, o ayrı ki o noktada da ‘haddim değil’ diyebilmek gibi bir seçenek var.


Albümde bir de Nil, Aytuğ, Serdar, Korhan Çetiner gibi çok sık duymadığımız isimler var ki bu tür albümlerde genç ya da tanınmamış isimlerin olmasına amenna; heyecan verici bir şeyler yapmaları kaydıyla (Mabel Matiz’in “Sultan Süleyman” örneğinde olduğu gibi.) Ne çare burada öyle bir sürpriz de yok.

Albüm kartonetinde yapımcı Medeni Uçar’ın sitem ve şikâyet dolu bir yazısı var. Yeterince destek göremediğini, bu işi çok zor şartlar altında kotardığını söylüyor. Muhterem Nur ise bu albümün onun izni ve haberi olmadan yapıldığını defalarca anlattı. Herkes kendince haklı olabilir ama ortada net bir sonuç var: Bu albüm Müslüm Gürses adına yakışmıyor.   

AĞUSTOS 2013

Şevval Sam - "Tango"

ŞEVVAL SAM İLE AŞK VE İSYAN


(Milliyet Sanat dergisi Eylül 2013 sayısında yayımlanmıştır.)

Şevval Sam’ı TRT’de televizyon programı yaptığı günlerde tanımıştım. Hiç oturup konuşmuşluğumuz olmamıştı ama stüdyoda uzaktan uzağa izlerdim her hafta onu. Hadi açıkça itiraf edeyim: Kaçamak hayran bakışlarından ziyade, “nedir bu kızın büyüsü?” başlıklı laboratuvar çalışmasıydı benimkisi. Çünkü star diye bildiğimiz nicelerinden daha popülerdi, daha çok seviliyordu; bunu biliyordum.  Provalarını izlerdim. Nedense hep üşüyen, hırkalara sarınan (stüdyo soğuk olurdu evet), çekingen, tedirgin duran, insanda dokunsan kırılıverecekmiş duygusu yaratan kadınlardandı. Bir taraftan da kesin kurallarını olan, söz dinlemeyen, doğru bildiğinde inat eden bir tarafı olduğunu hissederdim; öyle ya da böyle bunu hissettirirdi. Güzeldi ama güzelliği bir silah olarak kullanmayı henüz öğrenmemiş küçük kız çocukları gibiydi. Tiril tiril sesiyle, “hadi canım, bunu da mı söyleyecek?” dediğim şarkıları/türküleri söyler, üstesinden pekala da gelirdi. İşini seviyordu, çalışkandı ama mesela sahneye çıkmadan önce ona “şunu şunu da anlat” deseniz, unutup anlatmayabilirdi; öyle de bir tembihe gelmez tarafı vardı. Büyük küçük, tanıdık tanımadık herkese nasıl nazik ve saygılı davrandığını da görürdüm hep. Tüm bunların toplamından ekrana ya da sahneye ve hatta sesine yansıyan enerji, onu izleyen/dinleyen insanlara doğru geçiyordu demek ki. Belki de büyüsü buydu.


Bir kere şahane bir annenin ve ona keza müzisyen bir babanın kızı olmak demek, bir şeyi başarmak için yola ilk çıktığınızda sizi iki adım öne çıkaran, ama aynı anda iki adım da geri çeken ve her nasılsa yine de nötrlenmeyen bir yükü sırtınıza yüklenmek demek. “Süper Baba”  dizisinde tanıdığımız güleç yüzlü, çakır gözlü Deniz karakterine hayat verirken, bahis konusu yükten azadeydi haliyle Şevval; çünkü başka bir kapıdan girmişti şöhret meydanına. O sıralar bir reklam filminde, o günlerde evli olduğu adama doğru dönüp “Aşk olsun Metin,” demiş, ama o zaman bile ‘ünlü futbolcu Metin’in karısı’ sıfatından daha fazlasıyla çoktan zihnimizde yer etmişti. Sonra şarkı da söylemeye başladığını duyduk. Önce dizilerde, sonra albümlerde…


Şevval Sam başından beri hep ‘konsept’ albümler yaptı. “Sek” ve “II Tek” albümleriyle alaturkanın dibine vurdu, “İstanbul’s Secrets”la ‘hip-hop’ ve ‘rap’ sularında yüzdü, “Karadeniz” albümüyle kuzeyin türkülerini dillendirdi, derken “Has Arabesk”le ’70 ve ‘80’li yıllar arabeskinin acılarından geçirdi sesini. Başarılı ya da başarısız ama hep özenli olduğunu kabul etmek lazım… Hem taş plak döneminden çıkıp gelmiş gibi alaturka, hem doğma büyüme oralı gibi şivesi, usulü yerinde Karadeniz Türküsü, hem feryat figan, kan revan arabesk, hem de delibozuk ‘rap’ söyleyebilmek, ayrı ayrı eleştirilebilecek detayları bir yana koyarsak, bütünde azımsanmayacak bir başarı. Üstelik her birinde o müziğin geleneğine sadık kalınmış, yani müzikal açıdan da kıymetli bir iş yapılmış iken. Alaturka söylerken bir Hamiyet Yüceses, bir Müzeyyen Senar değildi ya da arabesk şarkılarda bir Bergen, bir Mine Koşan tokluğunda oturmadı boğazımıza sesi. Hatta en beğenenleri bile kimi şarkılar için “keşke bunu hiç söylemeseydi” demiş olabilir. O kadar kusur Leman Sam’ın kızında da olur. Bütüne baktığımızda gönüllerde yer eden bir Şevval Sam portresi çizdi mi, çizdi (bunu en çok da Karadenizli bir kızı canlandırdığı televizyon dizisi “Gülbeyaz” ve potansiyel Kazım Koyuncu tabanını fethettiği Karadeniz türküleri ile yaptı, o da bir gerçek.)


Şevval Sam bu kez de tango söylüyor. Kalan Müzik etiketiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan “Tango” adlı albümde, eski ve yeni 17 tangodan oluşan bir seçki sunuluyor dinleyenlere. Önceki ‘konsept’lerden farklı olarak, bu defa bir müzik türünün köklerine inme, orijinalini birebir canlandırma kaygısı güdülmemiş; aksine klasikten moderne uzanan bir çizgide ‘ambient’ denilen tarzdan da izler taşıyan, dünyada karşılığını Gotan Project topluluğu ile bulan bir yeni nesil tango anlayışının peşinde koşulmuş.


Nerede tango lafı geçse, orada kulağımıza çalınan “Libertango” ve “Por Una Cabeza”nın sözlerini Şevval Sam’ın yazdığı Türkçe versiyonları “Özgürlük Tangosu” ve “Bozcaada”, ilk Türkçe tango olarak kabul edilen “Mazi” ve Türkçe tango geleneğinin klasikleri “Çok Ağladım”, “Sensiz Kaldığım Geceler”, “Ayrılık”, “Dinle Sevgili”, “Sana Nerden Gönül Verdim”, “Mavi Kelebek”, “Bir Çapkına Yangınım”, “Gönlüm Sensiz Olmaz”, türün meraklılarının zaten aşina olduğu şarkılar. Ayrıca popüler alaturka kategorisine dâhil edilebilecek “Sensiz Saadet”i de bu albüm de ‘chill-out’ tabanlı bir tango kompozisyonunda dinliyoruz. “Libertango” için daha önce yazdığı sözleri Gezi direnişinden sonra değiştiren Şevval Sam, “Özgürlük Tangosu”nu “her türlü düşünce, inanç ve ifade özgürlüğü için mücadele etmiş, bu uğurda uzvunu, özgürlüğünü, dahası hayatını feda etmiş tüm dostlara” ithaf etmiş.


Albümde bir de yeniler kanadı var. Yunan müzisyen Loukia Valasi’nin bir şarkısı Şevval Sam’ın yazdığı Türkçe sözlerle “Zümrüd-ü Anka” adıyla çıkıyor karşımıza. Sözleri Uğur Babürhan, bestesi Serpil Günseli’ye ait “Yıkıldı Dünyam”, sözleri Ezgi Köker ve Şevval Sam, bestesi Ceyda Pirali imzası taşıyan “Zamansız Aşk”, sözleri Orhan Altınbaşak tarafından yazılan, bestesi Nağme Yarkın tarafından yapılan “Başlamadan Bitti Aşkımız” ve daha önce Adem’in Trenleri adlı film için Müge Zümrütbel tarafından seslendirilmiş olan, sözleri Barış Pirhasan, bestesi Sunay Özgür’e ait “Gözyaşı Tangosu”, çağdaş Türkçe tango örnekleri olarak dinlenilebilir.  


Rahatlıkla söylenilebilir ki, Şevval Sam şarkıcı olarak bugüne dek gösterdiği performansın bir hayli üzerine çıkıyor bu albümde. Sanki sesi bu defa en doğru projeyle buluşmuş ve o da bu rahatlıkla şarkıların ruhuna daha kolay bürünmüş. Bunda yedi ayrı aranjörün imzasını taşıyan şahane düzenlemelerin de payı büyük kuşkusuz. Ağızlara sakız olmuş eski tangolar bile başka türlü dinletiyor kendini böylece. Öyle ki bu ‘konsept’ ve bu uzunlukta bir albümün demode ve sıkıcı olma riskini de ortadan kaldırıyor bu durum.   


Tango Arjantin’in arka sokaklarından bir tür başkaldırı olarak doğmuş, ‘aşkın ve isyanın dansı’ diye nitelendirilmiş bir müzik türü. Ana enstrümanı olan bandoneon, pek yaygın ve bilinen bir enstrüman olmadığı için tango her girdiği ülkede başka bir şekilde biçimlenmiş, genellikle de akordeonla özdeşleşmiş. Türkiye’de Cumhuriyet sonrası yaygınlaşan tango geleneği ise enteresan bir şekilde alaturka makamların etkisinde gelişmiş. Bugün ülkedeki Türkçe tango kültürü de ilk bakışta nostaljik bir dönemi işaret ediyor gibi gözüküyor.  Oysa şimdilerde kimi zaman popüler şarkılarda da sos olarak kullanılan bu müzik türünü yıllardır ziyadesiyle benimseyip, içselleştirdiğimizi bu albüm bir kez daha gösteriyor. Bandoneona, akordeona eşlik eden udu, klarneti, kanunu, alaturka kemanları yadırgamıyorsunuz bu sebeple.  Hele bir de Cihat Aşkın’ın kemanı var ki, hepsi bir kenara, sadece onun için bile dinlemeye değer bir albüm bu.

Şevval Sam’ı en çok türkü söylerken seviyorlar; yukarıda bahsettiğim laboratuvar çalışmamın net sonuçlarından biri de buydu. Ama ben galiba en çok tango söylerken sevdim.  

AĞUSTOS 2013