Bu Blogda Ara

20 Kasım 2013 Çarşamba

4 Vokal - "Yolculuk"


(28 Ekim 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Türk müzik geleneğinin hiç alışık olmadığı çok sesli vokal tekniği, yıllar boyu bir takım korolar tarafından icra edilmesine ve tek kanallı televizyon tarafından da desteklenmesine rağmen, çok fazla rağbet görmedi. ’60 ve ‘70’li yıllarda kimi grupların da denediği bu tekniğin popüler müzikte en fazla iz bırakan örnekleri ise ‘80’lerde karşımıza çıktı. Beş Yıl Önce On Yıl Sonra, Mazhar-Fuat-Özkan ve Grup Gündoğarken çok sesli vokal tekniğini kullanan gruplar olarak popüler müzik tarihine yazıldılar. Buna karşın özellikle sahnede icra etmesi hayli zor olan ve profesyonellik isteyen bu tekniğin bugünlerde de çok fazla icracısı yok. İşte ismiyle müsemma 4 Vokal, bu eksiği kapatmaya aday bir vokal grubu. 4 Vokal’in ilk albümü “Yolculuk”, geçtiğimiz günlerde We Play etiketiyle yayımlandı.


Uzun yıllar önce hayata geçen ve Boğaziçi Üniversitesi kökenli olan bu projenin nihayet bir grup olarak karşımıza çıkması Haluk Polat ve Barış Bahçeci’nin çabalarıyla gerçekleşmiş. Grupta ise Barış Bahçeci, Ezgi Bektaş, Ayda Tangüner ve Devrim Ünay yer alıyor (Bahçeci’yi Baem grubundan da tanıyoruz bu arada.) Dört ayrı ses renginin bu çerçevede bir araya gelmesi ve yıllardır kulağımızın alışkın olduğu şarkı ve türkülerin başka bir formda seslendirilmesi neresinden baksanız kulağa hoş geliyor. Nitekim daha dinlemeden sempati duymuştum gruba. Dinleyince de hayal kırıklığı yaşamadım.


Bir kere gruptaki dört farklı sesin yarattığı uyum kusursuz denebilecek kadar iyi. Daha ziyade akademik seviyede kalmış ve dinleyici nezdinde aman aman ilgi görmemiş çok sesli korolar düşünüldüğünde (ki o korolar da genellikle halk türküleri seslendirirdi) bu projenin o düzeyde kalması gibi bir risk de ihtimal dahilindeydi ama 4 Vokal bunu aşıp, kendini dinletebilen bir grup olmayı  başarıyor. Bunda grup üyelerinin performansı kadar yer yer esprili, eğlenceli ve buna karşın müzikalitesi yüksek düzenlemelerin de büyük etkisi var tabii. Albüm şeker şurup kıvamında akıp gidiyor ve dinleyiciye düşen her bir şarkının/türkünün tadına varmak oluyor. Bu noktada belki şu eleştiriyi getirmek gerekebilir: Albüm repertuarının büyük kısmı çok fazla söylenmiş, dinlenmiş, “rock”tan popa her yoldan geçirilmiş türkülerden oluşuyor. Neredeyse tamamının anonim olduğu düşünülürse bunun sebebi ekonomik bir zorunluluk da olabilir. Ama keşke “Tutti Frutti” gibi farklı denemeler daha çok olsaydı diye düşünüyor insan ister istemez.


Basın bülteninden anladığım kadarıyla projenin misyonu türküler ve halk şarkılarının evrenselliğini vurgulamak üzerine inşa edilmiş ama 4 Vokal bundan çok daha fazlasını yapabilecek kapasitede bir grup; hem vokalleri hem de arkasındaki müzisyen tayfası itibarıyla. Mesela 4 Vokal’e en yakın emsal gösterebileceğimiz Beş Yıl Önce On Yıl Sonra (ki o da 2 erkek 2 kadın vokalden kuruluydu), yola ’60 ve ‘70’lerin pop şarkılarını söyleyerek çıkmış, ardından özgün besteler, alaturka, tango, türkü ve hatta arabesk gibi denemeler de yapmışlardı. O günlerin meşhur şarkısı “Mavi Mavi”yi onlardan dinlemek gayet ilgi çekiciydi mesela. Neden 4 Vokal de sözgelimi “Ankara’nın Bağları”nı ya da “Şıkıdım”ı söylemesin? Böylesi hem albüm hem de sahne performansları için daha ilginç olabilir ve bu sayede hedef kitle çok daha genişletilebilir. Zira grubu sahnede de izleme fırsatı buldum ve 4 Vokal’in izleyiciye enerjisini geçirebilen bir grup olduğunu bizzat gördüm ama mevcut repertuar enerjilerini biraz kısıtlıyor gibi.



Yeşim Dizdaroğlu’nun nefis illüstrasyonlarıyla bir hikâyesi olan, şık bir kartonet tasarımı oluşturulmuş. Albümün sıcaklığını, grubun ve ekibin dört bir yandan derlenmiş halk şarkılarına İstanbul’dan bakışını da çok doğru resmediyor bu kartonet. Neresinden baksanız, bugünün şartlarında oldukça cesur bir proje bu. Emek veren herkesi tebrik etmek lazım.  

EKİM 2013

Aylin Şengün Taşçı - "Hatırla"


(21 Ekim 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Aylin Şengün Taşçı’nın küçük yaşlarda İstanbul Radyosu Çocuk Korosu ile başlayan, bir hayli uzun ve dolu dolu bir müzik geçmişi var. Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olduktan sonra konservatuar eğitimi alan, bu dönemde gazete yazarlığı da yapan Taşçı, 1990 yılında solist olarak girdiği Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğunda halen genel sanat yönetmenliği yapıyor. Bugüne dek çeşitli radyo ve televizyon programlarına da imza atan Aylin Şengün Taşçı, koro ve solo çalışmalarının yanı sıra ‘90’ların en popüler radyo ve televizyon programcılarından biri olan kardeşi Jale Şengün ve Osman Ziyagil’le birlikte kurdukları ve Çaresaz adını verdikleri bir müzik grubu ile de sahne programları yapmaya devam ediyor.


Aylin Şengün’ün üçüncü solo albümü “Hatırla”, geçtiğimiz günlerde Akustik Müzik etiketiyle yayımlandı. Albümde çoğunluğu ‘80’li yıllardan aşina olduğumuz on alaturka şarkıyı seslendiriyor Şengün. Düzenlemeleri Osman İşmen’in yaptığı bu şarkılarda Erdoğan Berker, Turhan Taşan, Amir Ateş, Halil Karaduman ve Zekai Tunca gibi yakın dönem alaturka müziğin usta isimlerinin imzaları var.

Bilenler bilir; ‘80’li yıllarda etkisi epeyce uzun süren bir hafif Türk sanat müziği furyası yaşanmıştı. Yıldırım Gürses’in o dönemde yaptığı çalışmalar ve tek kanallı televizyonda yayınlanan Hoş Sada adlı program bu furyasının gelişip yaygınlaşmasında büyük rol oynadı. Ve bir de Samime Sanay’ın “Beni Hatırla” adlı albümü. Erdoğan Berker’in çok sazlı ve çok sesli düzenlenmiş aynı adlı bestesi o kadar çok sevildi ki, ardından bu tarzda yapılmış bir dolu albüm yayımlandı. Emel Sayın ve Zeki Müren gibi starlardan Faruk Tınaz ve Metin Milli gibi ismini yeni yeni duyuranlara dek bir dolu şarkıcı bu tarz şarkılar seslendirdi o günlerde. İşte Aylin Şengün Taşçı, bu albümle, albümü adını veren “Beni Hatırla” adlı şarkı başta olmak üzere, o günlerin ruhunu yeniden yaşatmak istemiş. Ve başarmış da. Başından sonuna dek hatırlayarak, gülümseyerek, mutlu olarak dinlenilecek bir albüm var elimizde.


Bir kere bu şarkıları pırıl pırıl bir sesten, tertemiz bir yorum ve üslupla dinlemek, alaturkanın bu denli deforme edildiği bir dönemde sahiden çok kıymetli. Üstelik düzenlemelerde de hiçbir abartıya kaçılmamış. Her şey son derece dozunda. Bir tek bilgisayar marifetiyle yapılmış ritimlerin yerine canlı ritim sazların kullanılmış olmasını tercih ederdim bir dinleyici olarak ama belki bu da ‘80’lerin ‘sound’ anlayışına bir göndermedir ve bilhassa tercih edilmiş de olabilir, bilmiyorum.


Şunu da söylemeliyim ki yıllardır giderek artan dozda haykırarak şarkı söyleyen alaturka şarkıcılarından ciddi anlamda sıkılmış ve yorulmuş bir dinleyici kitlesi var. TRT sanatçılarının yaptığı müzik programlarının bu kadar ilgi görmesinde, Melihat Gülses gibi seslerin bu kadar sevilmesinde bunun da etkisi olduğunu düşünüyorum. Aylin Şengün Taşçı da hakkıyla alaturka söyleyen şarkıcılar kategorisinde bir yıldız gibi parlıyor. İşin doğası gereği yer yer çok tiz perdelerde dolaşıyor, notaların hakkını bir bir verirken kimi zaman sesindeki “aman bir tatsızlık çıkmasın” hissi veren yumuşaklık, haykırışlara alışkın kulaklar için fazla sakin hatta fazla edepli tınlayabiliyor ama bu bir üslup ve bu üslupta Taşçı’nın hiç falso vermediği de bir gerçek.


Gülçin Mutlu’nun fotoğrafları ve Mahmut Acar’ın kartonet tasarımı da alaturkanın hakkını veren cinsten; zarif ve şık. Belki çok geniş kitlelerin değil ama bu tarzın ve türün müptelalarının yıllarca başucundan eksik etmeyeceği bir albüm bu.            

EKİM 2013

Kenan Vural - "Âlem Dünya"


(14 Ekim 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

‘90’lı yıllarda Ari Barokas’la birlikte kurduğu ve pek uzun ömürlü olamayan Serüven adlı grupla adını duyuran, yıllar boyunca birçok şarkıcıya hem gitar çalarak, hem de vokal yaparak, stüdyoda ve sahnede eşlik eden Kenan Vural, 2007’de Yüksek Sadâkat’in solisti olarak karşımıza çıkmıştı. 2012’de Yüksek Sadâkat’le yollarını ayıran Kenan Vural’ın ilk solo albümü “Âlem Dünya”, geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle piyasaya çıktı.


On şarkı ve bir farklı versiyonun yer aldığı albümde tüm söz ve müzikler Kenan Vural’a ait. Sadece albüme adını veren şarkının sözlerine İzzeddin Çalışlar da katkıda bulunmuş. Düzenlemelerde ise Kenan Vural’ın yanı sıra, Tuncer Tunceli, Mert Topel, Serkan Vural ve Bülent Ay’ın ortak imzası var. Aslında albüme ismi yazılan müzisyenlere şöyle bir bakınca, bunun bir ekip çalışması olduğunu söyleyebilmek pekala mümkün. Kenan Vural müzisyen dostlarını etrafına toplamış ve her biri kendi dalında profesyonel bu isimlerle adeta ‘butik’ bir albüm yapmış. Bu gönül birliğinin albüme bir müzikal bütünlük olarak yansıdığı da ilk dinleyişte hissediliyor.


Kenan Vural’a Yüksek Sadâkat’ten aşina olanlar için baştan söylemek lazım ki bu albüm yer yer Yüksek Sadakat izlerini barındırsa da bütünde Vural’ın grupla örtüşmeyen yanlarını da net bir biçimde ortaya koyuyor. Tabii bunu tamamen müzikal anlayış açısından söylüyorum; yoksa gruplardaki eleman değişikliklerinin genellikle müzikal kaygılardan ziyade grup elemanları arasındaki kişisel problemlerden kaynaklandığı bilinen bir gerçek. Şöyle ki; beş yıl boyunca Yüksek Sadakat şarkılarında duyduğumuz o ses, ister istemez ilk anda Yüksek Sadakat’i çağrıştırıyor. Üstelik albüm tam da öylesi bir şarkıyla başlıyor. Libidosu yüksek bir erkeğin iç hesaplaşması olarak özetlenebilecek enteresan şarkı sözleriyle “Adam Gibi Adam”, neresinden baksanız bir Yüksek Sadâkat şarkısı gibi tınlıyor. Neyse ki albüm bu minvalde ilerlemiyor.


Mesela Jehan Barbur’un küçük kız çocuğu taklidi yapan yetişkin kadın sesiyle Kenan Vural’a eşlik ettiği “Fark Eder mi?”, caz tınıları taşıyan, farklı bir şarkı olarak dikkat çekiyor. Şarkının albümün sonunda yer alan “bonus” versiyonu da dinlemelere seza. Sözü, müziği  ve düzenlemesiyle “Bab-ı Esrar” da albümde diğer şarkılardan bir adım önde duruyor. Şarkı sözleri ve melodilerinde zaman zaman yerel motiflerden beslenen bir şarkı yazarı Kenan Vural ve vokal tekniğinde beklenmedik anlarda karşımıza çıkan bu etkinin dozu bereket ki abartılı değil; hatta tam dozunda bile denebilir. Bu çizgiyi sevenler “Aşk İçin”, “Âlem Dünya” ve “Yollarda Olmak”ı daha çok sevecektir. Daha batıdan yürüyen şarkıları sevenler içinse “Yol Ayrımları” ve özellikle de “Ne Varsa”yı (ki galiba benim en sevdiğim bu oldu) önerebilirim. “Fark Eder mi?”den sonra ikinci klip şarkısı olarak seçilen “Dün Gece”, dinleyeni kolay yakalayan, orta karar bir aşk şarkısı. “Kendime özgü bir stilim var benim bu hayatta” diyen “Parmak İzlerim”i ise sözlerini fazla didaktik bulduğum için sevmemiş olabilirim.


Şafak Taner’in çektiği fotoğraflarla süslenmiş İzzeddin Çalışlar imzalı kartonet tasarımı, şarkıların kahverengi tonlarını (yani orta yaşları) görsele dönüştürmek bakımından doğru bir iş olmuş. Sadece şarkıların hikâyeleri değil, albümün müzikal eğilimi de bir parça eskiye dönük (“old school”) tınlıyor çünkü. Yani bizim kuşağın, bugünün kuşağından daha fazla sevip, kıymet vereceği bir albüm bu. Bu bir dezavantaj mıdır yoksa avantaj mı, onu da zaman gösterecek.


EKİM 2013

Murat Ak - "Destur"


(9 Ekim 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Murat Ak ve Çağatay Kadı tarafından 1999 yılında kurulan, 2006 yılında yayımlanan ilk ve tek albümleri “Bu Aşkın Izdırabını” ile ciddi bir dinleyicisi kitlesi edinen Çamur, bir süre sonra dağılmış ve Murat Ak’ın yoluna tek başına devam edeceği haberi gelmişti. Ne var ki ara bir hayli açıldı. Murat Ak’ın ilk solo albümü “Destur!”, 2013 yılının Nisan ayında Çimens Yapım etiketiyle piyasaya çıktı.


İyi bir gruptu Çamur; kendilerine has bir tarzları vardı ve en çok da sağlam şarkı sözleri ve melodik besteleriyle yaratmışlardı bu tarzı. Öyle ki o dönemde Türk popüler müzik tarihinde daha önce hiç görülmemiş bir şey oldu ve Zerrin Özer grubun ilk albümündeki 8 şarkıyı birden alıp kendi albümünde yeniden seslendirdi. “Zerrin Özel” adı verilmiş bu albüm Zerrin Özer diskografisinin 80’ler sonrasında yapılmış en iyi albümüydü bence. Grubun şarkıları ile Özer’in sesi ve tavrı çok iyi örtüşmüştü ama çeşitli sebeplerle yeterince ses getirmedi bu çalışma.


Çamur’un birçok şarkısına imza atan Murat Ak, ilk solo albümünü de tamamen kendi yazdığı şarkılarla oluşturmuş. Albümde daha önce “Şubat” ve “Behzat Ç.” adlı televizyon dizileri ile kulaklarımıza çalınan ya da Çamur döneminden aşina olduğumuz şarkılar da var, yeni besteler de. Benim gibi Çamur şarkılarını çok sevmişlerin her birini tek tek tereddütsüz bağrına basacağı şarkılar bunlar. Murat Ak şarkılarıyla ilk kez aşina olacaklar ise “rock” desen değil, arabesk desen o da değil, yer yer Ahmet Kaya, yer yer Cem Karaca (belki biraz da Duman) izleri taşıyan bu tarzı ve özellikle de Murat Ak’ın vokal tekniğini, şarkı söyleme biçimini ilk dinleyişte bir parça yadırgayabilirler. Ancak kulağınız alıştıkça ve şarkılarla haşır neşir oldukça, hem melodi zenginliğinin, hem de şarkı sözlerinin taşıdığı felsefenin, dillendirdiği yaşam biçiminin etkisi altına girmemek mümkün değil. Murat Ak hem çok yaratıcı, hem basitin içine zoru sığdırmayı bilen, zeki bir şarkı yazarı. Sadece bu nedenle bile adının ve şarkılarının çok daha fazla duyulması, bilinmesi gerekirdi bugüne dek.


Albümden ilk klip şarkısı olarak seçilen “Bozdun Ezberimi”, açılış şarkısı olan “Mum Çiçeği”, bir demlenme şarkısı olan “Kurtlar Sofrası”, diziler sayesinde yol almış “Aksak” ve “Bozgun” ilk dinleyişte dikkat çekenler. Herkese hitap etmeyebilir belki ama ben “Bıçkın Havası”nı da ayrı sevdim. Aslında “Bıçkın Havası” albüm için en doğru isim olabilirmiş zira Ak’ın müziğini en doğru tanımlayan terim bu. Ya da şöyle özetleyeyim: Murat Ak şarkılarında derdini anlatan adam, dizi karakteri “Behzat Ç.”nin şarkılara dökülmüş hali gibi. Öyle bıçkın, öyle müdanasız, başına buyruk, doğruya doğru, eğriye eğri diyen, bir parça küfürbaz ve kelimenin tam anlamıyla “harbi” delikanlı. Ve hepsinden önemlisi, çok da gerçek.


Albümde bir tek şarkının, “Bozgun”un sözleri Pınar Fanmaz tarafından yazılmış. Düzenlemelerin tamamı Çağdaş Yarman tarafından yapılmış. Çamur’un daha sert ve yer yer daha karmaşık bir müzikal anlayışı vardı ve bunda da Çağatay Kadı’nın etkisi büyüktü. Çağdş Yarman’ın düzenlemeleri ise Murat Ak şarkılarını “rock”tan bir hayli uzaklaştırıp, daha ılıman bir iklime getirmiş. Bu da bir tercih olabilir elbette ama ben şarkıların bu haliyle kabına sığmakta zorlandıklarını düşündüm ilk dinleyişte.


Bilmem ben mi öyle düşündüm sadece ama albümün adı ve bu adın kapaktaki yazı karakteri, ilk bakışta bir “rap” albümüymüş izlenimi uyandırdı bende. Bilmeden rafta görsem, öyle sanabilirdim. Bazı küçük ayrıntılar, özellikle de kapak tasarımının rafta (ya da internette) durduğu yerde yarattığı etki ve algı albümün akıbetine sanıldığından çok daha fazla etki ediyor; bunu hiç akıldan çıkarmamak lazım.      

EKİM 2013

Yusuf Çim - "Olsun Bi' Kere"


Eskiler şu veya bu şekilde işlerini yapmaya devam ededursun, açtıkları yoldan yeniler de geliyor; bu kaçınılmaz. Bu deveranı inkâr etmek aymazlık olur. Hatta bir parça pozitif ayrımcılık bile yapılabilir yenilerin yollarını bulabilmeleri adına. Ama bırakın bunu biz yapalım, dinleyici yapsın, radyolar, televizyonlar yapsın. Çünkü siz ne kadar abartırsanız abartın, bir şarkıcı ya da bir şarkı sevilmemişse, ağzınızla kuş tutsanız nafile.


Bunları yazmamın sebebi, sıfır kilometre bir isim olan Yusuf Çim’in lanse ediliş biçimi. Sosyal medyada başlatılan küçük çaplı bir ‘viral’ türü manevralar elbette olacak, olmalı da zaten. Ama basın bültenlerinde kullanılan “yeni yüzyılın starı” ifadesi nedir Allah aşkınıza? Bir kere yeni yüzyıl başlayalı 13 sene oldu; yani milenyum esprisi çoktan eskidi. İkincisi Yusuf Çim’e bu payeyi kim, nasıl ve ne zaman verdi?


Bu tip gereğinden fazla abartılmış ifadelerin ve iddialı başlangıçların yarardan çok zarar getirdiğini kaç kez gördük oysa. Evet Yusuf Çim gayet yakışıklı, fiziğiyle ilk bakışta dikkat çekecek, böylelikle de emsallerinden bir adım öne geçecek bir genç adam. Modellik kariyerinin, bir pop yıldızı olmak için ona artı getireceği de bir gerçek. Sesi de belirli bir hedef kitlesini çarçabuk yakalayacak kadar genç tınlıyor. Basın bülteninde sahne sanatları ve şan eğitimi aldığı da yazılmış; eh bu da bir avantaj. Yani doğru kullanılırsa iyi işlenebilecek bir malzeme var elde. Hal böyleyken üzerine fazladan bir iddia koymaya gerek var mıydı, tartışılır.


Teklide söz ve müziği Ender Çabuker’e ait “Olsun Bir Kere” adlı şarkının beş farklı versiyonu var: Aranjesini Tolga Kılıç’ın yaptığı orijinal versiyon, Cemre Burak versiyonu, Ender Çabuker versiyonu, Cihat Uğurel tarafından yapılmış “remix” versiyon ve bir de “karaoke” versiyon. Neresinden baksanız ortalama Türk popu standartlarındaki bu şarkıyı sevdiyseniz şayet, her bir versiyondan ayrı keyif alabilir, hatta “karaoke” versiyonun üzerine siz de söyleyebilirsiniz. Ama ben olsam bu kadar iddianın içini daha çarpıcı bir şarkıyla doldurmayı tercih ederdim. Bu yol, Murat Boz’un, Murat Dalkılıç’ın ve emsallerinin yolu çünkü ve buradan edinilecek hayran kitlesi olsun olsun Boz sever, Dalkılıç beğenir kitle olacak; daha fazlası değil.


Buna karşın yukarıda saydığım avantajları üst üste koyarsak, önümüzdeki dönemde pop arenasında Yusuf Çim adını sıklıkla duymamız şaşırtıcı olmayacak.

EYLÜL 2013

Mustafa Sandal - "Tesir Altında"


Kime, neye karşı bilinmez ama Gülşen belli ki epeyce hırslandı bu ara. Kendi şarkılarıyla belirli bir rüzgar yakalamışken, Ajda’ya ve dahi Mustafa Sandal’a ‘hit’ olsun diye yazılmış şarkılar vermesi, bir nevi kendine rakip yaratması boşuna değil. Vardır bir bildiği.


Mustafa Sandal Şubat ayında yayımlanan “İki Tas Çorba” teklisiyle DMC’ye transfer olduğunu ilan etmişti. 2012 çıkışlı “Organik”in beklentilerin epeyce altında kaldığı düşünülürse, bir kan değişikliği gerekli idi zaten. Ama bana kalırsa Sandal için gerekli kan değişikliği, yapım firmasından ziyade şarkıları ile ilgiliydi. ‘90’lardaki Mustafa Sandal’ı sevmiştik evet ama onu bize sevdiren sınırlı sesinden ziyade şarkıları, kendine has, yer yer sempatik tavırları ve dansı olmuştu, bunu kabul etmek lazım. Bu denklemden şarkı etkenini çıkarınca geriye 20 senedir kanıksadığımız ve hadi itiraf edelim, biraz da sıkıldığımız sempatik adamdan başka bir şey kalmıyordu ki nicedir öyle olmuştu.


İşe buradan baktığınızda popun yeni yükselen değeri Gülşen’den ‘hit’ potansiyeli olan bir şarkı almak hiç de fena fikir değil. Nitekim “Tesir Altında” Mustafa Sandal cephesinde olumlu bir kıpırdanma sağladı. Bir başyapıt değil belki ama kolay dile dolanan ve Sandal’a çok da uygun yapısıyla bu anlamda misyonunu yerine getirmiş bir şarkı “Tesir Altında”. Buradan bir ders çıkarıp, artık başka bestecilerin şarkılarıyla yol almalı Mustafa Sandal. Nitekim teklideki diğer şarkı da buna işaret ediyor. Bir Mustafa Sandal bestesi olan “Vardır Bir Numarası”, hiçbir etki yaratmayan, standart bir B yüzü şarkısı olmaktan öteye gidemiyor çünkü.



Kırklı yaşlarını sürmekte olan erkek popçuların işi yaşıtları kadın popçuları göre daha zor ama büsbütün umutsuz değil tabii durum. Aslında mesele yaşa başa bakmadan yenilenmekte. Mesela ben Mustafa Sandal olsam, “ben artık ununu elemiş, eleğini asmaya hazırlanmış bir popçuyum ve sahiden ne yapacağımı bilemiyorum” görüntüsü veren o kapak fotoğrafını asla kullanmazdım.

EYLÜL 2013

Berkay - "Doksana Bir Kala"


İlk albümünü 2010 yılında piyasaya çıkaran Berkay, 2012 yılında da Elif Nun’la birlikte seslendirdiği “Aşk Sadece” adlı şarkıyı tekli olarak yayımlamıştı. Berkay’ın yeni teklisi “Doksana Bir Kala”, geçtiğimiz günlerde Poll Production etiketliyle müzik market raflarında ve dijital platformlarda yerini aldı.


İddialı bir ilk albümle yol çıkmıştı Berkay. Bir albümde “Taburcu”, “Dejavu” ve “Lolita” gibi üç ‘hit’e sahip olmak az şey değildi. Ne ki ilk iki şarkıda şarkıların bestecisi Soner Sarıkabadayı’nın etkisini belirgin bir şekilde hissettiriyor, üçüncüsünde ise “Şıkıdım”la mahallenin laf atan delikanlısı prototipini pop müzik dünyasına kazandırmış Tarkan’ın libidosu bir parça daha yüksek ve biraz daha maskulen halini önümüze sunuyor; yani neresinden baksanız yeni bir şey yapmıyordu. Öte taraftan daha arabesk dozu yüksek şarkılar da vardı albümde. Kliplerinden ve fotoğraflardan yansıyan görselliğin de Berkay’ın işini bir parça zorlaştırdığını düşündüm hep. Yani yanlış bir imaj çalışması da vardı ortada.


“Ama en iyi çıkış yapan şarkıcı ödülünü kaptı” diyebilirsiniz. Doğru, kaptı; şayet bunu tek başına bir başarı kriteri kabul edersek. Oysa arkasını nasıl getireceği, ödülden daha önemliydi ki, işte şimdi onu görüyoruz.

Berkay cephesinde değişen bir şey yok. Teklideki iki şarkıdan biri yine “Şıkıdım”ın izinden gidiyor; diğeri ise arabesk sularında yelken açıyor. Söz ve müziği Ayla Çelik’e, düzenlemesi Tolga Kılıç’a ait “İzmirli”, bu tarz şarkılardan hala sıkılmamışlar için gayet eğlenceli olabilir. Radyolar sever mesela ki sevdiler de zaten. Ama şarkıda bahsi geçen, hain rüzgârın eteklerini savurduğu ‘zilli’, ‘90’larda Tarkan şarkılarında yakmıştı o yangınları; sonra evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu. Biz büyüdük, dünya değişti, müzik anlayışları da öyle. Biri ‘deja vu’ mu demişti?


Her şeye rağmen seveceksek bu şarkıyı, biraz daha ritmik olsa, temposu bir parça daha yüksek olsa mesela, daha çok sever, en azından dans ederdik sanki. Kısmet “remix” versiyonuna artık.

Teklinin ikinci şarkısı “Beni Benden Alırsan” söz ve müziği Yıldız Tilbe’ye ait bir şarkı. Düzenlemeyi ise Çağrı Telkıvıran yapmış. İlk kez 2003 yılında İbrahim Tatlıses, “Seni Sana Bırakmam” adıyla söylemişti bu şarkıyı. O zaman bu zaman pek sevilir. Özellikle canlı müzik çalınan mekânlarda illa ki istenir, çalınır, söylenir. Neresinden baksanız vasat bazı şarkılar neden bu kadar kalbe dokunur, dile düşer; o ayrı bir tez konusudur ama bu şarkıyı yeniden seslendirmek ticari açıdan çok parlak bir fikir olmuş, orası kesin. Bu şarkı klip çekildikten sonra Berkay’a şu ana kadar kazandığından çok daha fazla popülerlik kazandırırsa şaşırmayalım bence.



Teklinin Hasan Kuyucu imzalı kapak fotoğrafları Berkay’ın dinleyici nezdindeki görsel algısını yanlış yönlendirmeye devam ettiğini gösterir gibi. Bu konuda Berkay’a acil yardım lazım.

EYLÜL 2013

Emel Sayın - "Hep Bana"


Emel Sayın’ı severiz; hem de pek çok severiz. Yazlık sinemalarda perdeyi dolduran yemyeşil gözlerine, Maksim gazinosunun sahnesinde salına salına yürüyüşüne, televizyon ekranında şarkı söylerken bir martı gibi süzülen ellerine ya da pikabımızda dönen plaklarından ipek bir şal zarafetinde odalarımıza dökülen sesine… Hepimiz bir gün bir sebeple âşık olmuşuzdur ona. Kıymetlidir, kıymetlimizdir. Pamuklara sarıp saklanasıdır.


Geçmişte o kadar anı biriktirmişizdir ki onun şarkılarıyla, “artık yeni bir şey yapmasa da olur” dediklerimizdendir aslında. Tıpkı Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Nilüfer, Erol Evgin ve benzerleri gibi. Ama emsalleri gibi o da geçmişinden sıkılmış ve kendini yenilemek istemiştir zaman zaman. Haksız da sayılmaz(lar). Heyhat, sırtınızda böylesi bir şaşalı kariyer taşıdığınızda, üzerine yeni bir şey eklemek hiç de kolay değildir.


Uzun süredir yeni bir albüm yapmıyordu Emel Sayın. En son 2009 yılında “Haylazım” adı verilmiş bir tekliyle dinleyici karşısına çıkmış, iki yeni şarkının bulunduğu bu tekli, o günün şartlarında pek de fazla ses getirmemişti. Bu arada eski albümleri kim bilir kaçıncı kez farklı kapaklar ve derlemelerle piyasaya sürülmeye devam ediyor, televizyonlarda dönüp duran eski filmleri hâlâ bayıla bayıla izleniyordu. Arada bir sahneye çıkıyor, yılların ondan hiçbir şey almadığını, aksine üstüne verdiğini de her defasında gösteriyordu. Mesela ben çocukluğum boyunca her yılbaşı gecesi televizyonda izlediğim Emel Sayın’ı 2013’e girerken sahnede canlı izlemekten ne kadar heyecan duyduğumu ve gece boyu kendime onun mu yaş almadığını, yoksa benim mi büyümediğimi sorduğumu yeri gelmişken söylemeliyim. Öyle de bir büyü yapıyor sahnede onu izleyenlere.


Emel Sayın’ın içinde iki yeni şarkı bulunan teklisi “Hep Bana”, geçtiğimiz günlerde Poll Production etiketiyle yayımlandı. Teklideki iki şarkının biri Tarkan’a, diğeri ise Sinan Akçıl’a ait.
Her ne kadar basın duyurularında “Emel Sayın ilk kez tarzının dışına çıktı,” dense de elbette bu doğru değil. Kariyeri boyunca klasik Türk müziği, popüler alaturka, yer yer arabesk ve zaman zaman da düpedüz pop şarkılar söyledi Emel Sayın. Hepsini kendi stiline bir şekilde uydurdu, o ayrı ama hiç birini hatırlamayanlar bile en azından Mavi Boncuk filminde söylenmiş aynı adlı şarkıyı, “Olmaz Böyle Şey”i filan mutlaka hatırlıyor olmalı. Kaldı ki ‘90’larda “Med Cezir”den “Hesap Ver”e birçok pop şarkısına da sesiyle dokunmuşluğu var.


İşin bir başka tarafı da teklide yer alan bu iki şarkının aslında ne kadar pop olduğunu da oturup tartışabileceğimiz gerçeği. Belki bu türler arası geçiş meselesine bu kadar da takılmamak lazım artık. Herkesin her şeyi söylediği bir dönemdeyiz ne de olsa. Böyle şeyler eskiden haber değeri taşırdı evet ama bence artık taşımıyor.

Söz ve müziği Tarkan’a, düzenlemesi Atınç Tombak’a ait “Hep Bana”, her notası, her kelimesiyle tipik bir Tarkan şarkısı. Daha doğrusu Tarkan’ın alaturka sosu bol, B sınıfı şarkılarından; hani Sibel Can’ın söylediği “Çakmak Çakmak”, “Çantada Keklik” filan gibi. Hal böyle olunca da Tarkan ve Emel Sayın buluşmasından çıka çıka bir Sibel Can şarkısı çıkmış olmasının hayal kırıklığını yaşıyorsunuz ilk dinleyişte.


Burada enteresan bir nokta var. Sibel Can’ın bütün sahne edası, tavrı, cilvesi, işvesi filan neredeyse birebir Emel Sayın’dan öykünmedir. Yıllar içerisinde üzerine fazlasını katıp, biraz da eski mesleği oryantal danstan beslenip kendi stilini yaratmış da olsa bilen bilir ki Sibel Can assolist olarak sahneye hazırlanırken, ona birileri Emel Sayın sahnesi çalıştırmıştır. Aslında o dönemde Sayın’dan etkilenmeyen de yok gibidir. Ne var ki hiçbirinin tutturamadığı bir doz vardır. Emel Sayın asaletle cilveyi öyle bir dengede tutar ki, ne cilve yapayım derken basitleşir, ne de asil olacağım derken soğuk kalır. Mesafeli bir sıcaklık, samimiyettir onunki. Yani Sibel Can’ın ve Tarkan’ın birbirine çok denk düşen edaları Emel Sayın’a eğreti durabilir ki durmuş. Benim tanıdığım, bildiğim ve sevdiğim Emel Sayın “Aç aç gözü aç, doymak bilmiyor,” demezdi mesela. Demeseymiş de keşke. Onu da geçtim, şarkının dolaştığı tonlar da Sayın’ın sesine uygun değil; hele A bölümündeki konuşmalı kısımlar pek fena. Keşke Tarkan bu şarkıyı Sibel Can’a verseymiş de Emel Sayın’a daha ruhuna, stiline, zarafetine ve de sesine uygun bir şarkı yazsaymış.


Teklideki ikinci şarkı olan “Dönme Dolap”ın söz ve müziği gibi düzenlemesi de Sinan Akçıl tarafından yapılmış. Akçıl şarkılarına karşı hislerim açık ve net olmasına karşın, diğerine göre bu şarkının Emel Sayın’a çok daha fazla yakıştığını söyleyebilirim. Akçıl belli ki Emel Sayın’ın arabeske göz kırptığı ‘70’ler sonu ‘80’ler başı dönemine sıkı çalışmış ve o tatta bir şarkı çıkarmış ortaya. Piyanolu bir girişle de Yeşilçam şarkılarına selam vermiş. 


Buraya kadar amenna... Gelin görün ki benim yaşım kadar, hatta daha fazla yıldır şarkı söyleyen Emel Sayın nasıl olmuş da Akçıl’ın şarkı söyleme biçiminin etkisi altına girmiş, onu anlamak mümkün değil. Özellikle şarkıdaki “olmayacak, durmayacak, yaşayacak, şaşıracak” kelimelerinde Akçıl’ın alamet-i farikası bozuk prozodisini birebir duyuyor ve şaşırıyorsunuz haliyle. Çünkü bildik alaturka şarkıların mecburi prozodi hatalarını saymazsak, Emel Sayın böyle söylemez normalde. Faraza, Akçıl “Böyle söyleyin, böyle güzel oluyor, gençler bunu seviyor” demiş olabilir mi acaba?



Tüm bunlar bir yana, teklinin kapak fotoğraflarına kelimenin tam anlamıyla bayıldığımı söyleyebilirim. Fotoğrafları kimin çektiği kartonete yazılmamış ama fikir aslında yeni değil. 1985 tarihli 33’lüğün arka kapağında Emel Sayın yine benzer bir poz vermiş, ‘70’li yıllara ait siyah beyaz fotoğraflarını elinde tutarak yüzünün bir kısmını kapatmıştı. Bu defa o albüme ait bir fotoğrafın arkasına saklanmış Sayın. Böylece geçmişe şık bir gönderme yapılmış; hem de görsel estetiği yüksek kareler yakalanmış. Keşke aynı özen kullanılan yazı ‘font’u için de gösterilseymiş.

EYLÜL 2013

Işın Karaca - "Her Şey Aşktan"

IŞIN’IN FİLMİ VİZYONA GİRDİ!


2010 ve 2011 yıllarında ardı ardına yayımlanan iki “Arabesque” albümünden sonra Işın Karaca nihayet tamamı yeni şarkılarından oluşan bir albümle karşımıza çıktı. Karaca’nın “Her Şey Aşktan” adını taşıyan yeni albümü, geçtiğimiz günlerde Seyhan Müzik etiketiyle piyasaya çıktı. “Arabesque”leri de sayarsak Işın Karaca’nın yedinci albümü bu. Sezen Aksu’nun prodüktörlüğü ile başladığı albüm kariyerine sonrasında kendi çabalarıyla devam etti ve hep eli yüzü düzgün, iyi pop albümler yaptı Işın (“Arabesque”leri asla saymıyorum bu kez.) Ancak…


Evet, bir “ancak” var ki onu biraz açmak gerekiyor. Işın Karaca güçlü bir sese sahip; hatta “zenci gırtlağı” dedikleri türden, beyaz ırkta sık rastlanmayan bir ses bu. Daha ilk albümünde bunun farkına varmış; takdir de etmiştik zaten. Ne var ki zaman içerisinde sesinin sınırlarını daha fazla gösterme çabası mı, yoksa ne kadar yüksek perdelerde dolaşırsa kendini o kadar rahat hissetmesinden mi nedir, giderek kontrolden çıkan bir teknikle şarkı söylemeye başladı. Özellikle “Arabesque” albümlerinde artık tamamen dinleyeni döven, hırsla, şiddetle şarkı söyleyen bir şarkıcı vardı. Yani Bülent Ersoy, Muazzez Abacı ve Zerrin Özer gibi birçok güçlü sesin uzun yıllar içinde edindiği kötü alışkanlığa, Işın Karaca çok daha kısa sürede yakalanmıştı. Ne var ki sahnede izleyiciyi de şarkıcıyı da coşturan, çok da alkış getiren bu teknik, albümlerde dinleyiciyi bezdirmekten başka bir işe yaramıyordu; hiç yaramamıştı. (Üstelik Işın’ın bir de Kıbrıs kökenli olmasından kaynaklanan Türkçe telaffuz sorunu, ezik sesli harfler problemi vardı ki hâlâ var.)  


Oysa biz onun sesinin gücünü biliyorduk ve on yılı devirmiş bir şarkıcıdan artık şarkıların sözleriyle kavga etmesini değil, onların dertlerini dillendirmesini, duygularını geçirmesini bekliyorduk. Yani en azından ben kendi adıma bunu bekliyordum. Bunun için de biraz umutsuzdum açıkçası yeni albümünden. Neyse ki yanılan ben oldum.

Bir kere çok olgun, çok deminde bir albüm bu… Işın Karaca kendine şahane bir ekip kurmuş ve belli ki içine sinerek, tadını çıkara çıkara kotarmış bu albümü. Şarkılarını çok sevmiş, sahiplenmiş ve onların hakkını verme çabasıyla, olabildiğince sesinin kontrolünü ele almış gibi. İpin ucunun kaçtığı zamanlar yok mu? Yine var ama en azından çok daha az.


Bahsettiğim şahane ekipte kimler mi var? İki şarkı Elif Nun tarafından yazılmış ve Mert Ali İçelli tarafından düzenlenmiş. Bir şarkıda Cansu Kurt’un, bir şarkıda Bora Duran’ın imzası var; düzenlemeler yine Mert Ali İçelli’ye ait. Bir Cansu Kurt-Fettah Can ortak şarkısı var; düzenlemeyi de Fettah Can yapmış. Geri kalan beş şarkı ise Sefa Cheshmberah’a ait; onların düzenlemeleri ise Selim Çaldıran tarafından yapılmış. Butik bir ekip, müzikal bütünlüğü olan bir albüm çıkarmış ortaya. “Bu şarkının ne işi var?” sorusunu sormuyorsunuz albüm boyunca; bir yamalı bohça durumu da yok ki bunlar hep iyi bir albümün gerekleri zaten.


Nitekim albüm çıkmadan önce servis edilen ve albümdeki iki Elif Nun bestesinden biri olan “Seve Seve”, slogansız, kelime oyunsuz sözleri ve “beni kulüplerde çalın” diye kafamıza kafamıza vurmayan ritmine karşın sevildi. Hemen peşi sıra gelen bir diğer Elif Nun bestesi “Zaman”nın da sevilmemesi için bir sebep yok ama bu şarkının nakarat kısmında fena halde bir “Gidemem” (Sezen Aksu) benzerliği var ki dinlerken benim tadımı kaçırmadı dersem yalan olur.
Albümdeki en büyük “hit” adayı bir Sefa Cheshmberah bestesi olan “Vurgunum”. Aslına bakarsanız Cheshmberah’ın “Hiç Haberin Yok” ve özellikle de “Gurur” adlı şarkıları da ondan aşağı kalmıyor ama “Vurgunum” bir parça daha popüler olmaya yakın duruyor. Eski stil senfonik şarkılara bayılan biri olarak benim en sevdiğim şarkı “Gurur” oldu, o ayrı. Tabii şarkının yükselen bir yürüyüşü olunca Işın kaptırmış gitmiş yine ama ben olsam bu şarkının nakaratını daha yumuşak söylemesi için onu stüdyoda uyarırdım; yaşadığı aşkın geri dönüşsüz bir şekilde bittiğini kabullenen kadının “Ne sen dönersin bu yoldan bundan sonra, ne dünya döner düzenden,” derken öfkelenmesi olacak şey değil çünkü.


Mesela Cansu Kurtçu’nun bestesi “Adresler Değişti” de Akdenizli bir ritim ve nefis bir melodi üzerinden, nasıl sakin sakin söylüyor Işın. Bir başka Sefa Cheshmberah (Allah’ım nasıl zor yazılan bir soyadı bu böyle!) “Yalnızlık”da da ona keza. Böylesi kulağa hiç de fena gelmiyor üstelik.

‘70’li yıllar James Last Orkestrası tadındaki düzenlemesiyle “Zafer Bende”, Fettah Can’ın Hande Yener’e yazdığı 2000’li yıllar şarkılarını anımsatan “Her Şey Aşktan” ve bir başka “hit” adayı olarak kabul edilebilecek Bora Duran bestesi “Helal Olsun” (“Benim filmim şimdi vizyona girdi” cümlesine hiç ısınamamış olsam da) albümdeki diğer şarkılar. Bir de “Helal Olsun”un “Dub Mix” diye adlandırılmış bir versiyonu daha var ki bu “remix”in albüme konulması da şarkıdaki “hit” potansiyelini değerlendirme çabası olsa gerek.


Soyadını bir kez daha yazamayacağım ama bu albümün bize Sefa gibi bir şarkı yazarını kazandırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Işın Karaca, Zeki Güner’den sonra ikinci kez ismi henüz duyulmamış bir şarkı yazarını kendi albümü üzerinden lanse ediyor da denilebilir. Bu albümdeki şarkılarını dinledikten sonra Sefa’nın bundan sonra yapacaklarına kulak kesilmek boynumuzun borcu (ki aslında kendisi de şarkı söylüyor ve bir süredir Işın Karaca’nın vokalistliğini yapıyor.)


Albümün prodüktörlüğünü Işın Karaca, kardeşi Akın Büyükkaraca ile birlikte yapmış. Albüm fotoğrafları içinse Sedat Doğan’a poz vermiş. Kartonet tasarımını Özlem Semiz’e ait. Üzerinde fazlaca oynanmış (Photoshop rules) ama sonucunda birer tablo zarafeti yaratılmış fotoğraflar ve koyu rengin hâkim olduğu tasarım göze hoş görünüyor. Bir kusur bulmak gerekirse şu söylenebilir ki: Müzisyen isimlerinin topluca yazılarak teşekkür edilmiş olmasının haricinde, her bir şarkıda kimlerin çaldığını da bilmeyi isterdim kendi adıma.    


Albümün piyasaya çıkışı Gezi direnişine denk geldi. Hemen ardından da Işın Karaca özel hayatında çalkantılı bir döneme girdi. Bazen böyle olur ve iyi bir albüm tamamen albümün kendisinden bağımsız nedenlerle güme gider. Umarım bu albüm bu genellemenin içinde kalmaz; çünkü neresinden baksanız ilk albümünden sonraki en iyi Işın Karaca albümü ile karşı karşıyayız.

AĞUSTOS 2013

3 Kasım 2013 Pazar

Duman - "Darmaduman"

DAHA AĞIR MUHALİF, DAHA OLGUN


(Milliyet Sanat dergisi Ekim 2013 sayısında yayımlanmıştır.)

Sene 1999’du ve günlerden bir gün radyoda “Eski Köprünün Altında” diye bir şarkı duymuş, gayri ihtiyari “Aaa! Özdemir Erdoğan ‘rock’mı söylemiş?” diye sormuştum. Olabilirdi, neden olmasındı? O sıralar bir yandan Şebnem Ferah, Özlem Tekin, Mor ve Ötesi, Teoman, Feridun Düzağaç ve benzerleri yavaş yavaş yüzlerini gösterip, yeni nesil Türkçe ‘rock’ı 2000’lere hazırlamakta iken, bir yandan da Haluk Levent, Kıraç, Ayna ve benzerleri ’60 ve ‘70’ler Anadolu ‘rock’ının suyunun suyunu çıkarmakta idi. Yani neresinden baksanız ‘rock’ müzik, sektörde yükselen değerdi ve eski toprak Özdemir Erdoğan’ın bile bundan etkilenmiş olması pekala mümkündü. Ama hayır; kendimi bildim bileli beni hiç yanıltmamış kulaklarım bu defa tongaya basmıştı. Şarkıyı söyleyen solist Kaan Tangöze, grubun adı ise Duman’dı.


Tabii ben dâhil kimse, Kaan Tangöze’nin alaturka nağmeli ‘rock’ vokal tekniğinin gelecek yıllarda bir ekole dönüşeceğini, piyasaya yeni giren her iki ‘rock’ grubundan birinin solistinin Tangöze gibi şarkı söyleyeceğini kestirmezdi. Duman beklenmedik bir yol açtı ve evlerinde gitarı ve besteleriyle zor duran yüzde elli, o cesaretle bir anda sahnelere döküldü. O yolun açılmasında henüz alkol yasaklarının esamisi okunmazken yazılmış “(İçerim Ben) Bu Akşam”ın ve Sezen Aksu’dan bile daha ağır melankolik olabilmiş “Her Şeyi Yak”ın içinde bulunduğu, 2002 çıkışlı ikinci Duman albümünün rolü büyük oldu. Sonra da arkası geldi zaten.


“Merakla beklenen” lafı, Duman gibi sık aralıklarla stüdyo albümü yapmayan bir grup söz konusu olunca, hiç de klişe gelmiyor kulağa. Şaka değil; 1999’dan bu yana yapılmış dört stüdyo albümüne karşılık dört de konser albümü var Duman’ın. Sürekli sahnede olan bir grubun çok sayıda konser albümü yapması ve alışılageldik sıklıkta yeni şarkı üretmiyor olması gayet anlaşılabilir bir durum. Tüm bunları üst üste koyunca da, geçtiğimiz günlerde Pasaj Müzik etiketiyle piyasaya çıkan ve tamamen yeni şarkılardan oluşan “Darmaduman” adlı albümün uzun süredir “merakla beklendiği”ni yazmak için klişe düşkünü olmaya gerek kalmıyor.


Gezi direnişi günlerinde yeni albümden “Eyvallah” adlı şarkı servis edilmiş ve bu şarkı Duman hayranı olanları da olmayanları da ikiye bölmüştü. Günü yakalamak için şarkı yazmak doğru muydu ya da yeterince samimi mi? Sonra öğrendik ki albüm kayıtları ta Mart ayında tamamlanmış meğerse. Gezi sürecinde biber gazı ve copla ilk kez tanışan büyükçe bir kitle için “Eyvallah”ın sözleri Kaan Tangöze’ye önceden malum olmuş gibi gözükse de, ülkede sokakların tarihi aynı şeyi söylemiyordu aslında. Şöyle ya da böyle “Eyvallah”, direnişin fonunda kulağımıza çalınan şarkılardan biri olarak yer etti hafızalarımıza. Bu şarkının yeni albümle ilgili ciddi bir ipucu verdiğini ise albüm çıkınca anlayacaktık.

Müzikal çizgisi ayrıca tartışma konusu edebiliriz belki ama Duman’ın en başından bu yana “old school rock” kavramının bütün gereklerini bir bir karşılayan halini ve tavrını göz ardı edemeyiz. Bütün o sahnede içki, sigara içmeler, gözaltı morlukları, serkeş şarkı söyleme biçimi, konser sırasında tişörtleri çıkarıp seyirciye atmalar (yani tepeden tırnağa bir “junkie” stil) ve takipçi kitlesinin büyük yüzdesini kapsayan yetişkinlik yolundaki neslin ne derece sırrına erebildiği meçhul olsa da, şarkılarında yer yer bağıran, yer yer saklanan muhalif duruş, ‘70’ler tadında bir ‘rock’ grubu portesi koydu önümüze. Müzikal çizgilerini taklit edenler, bu hallerini taklit etmeye pek yanaşmadılar oysa. Duman’ı kendisinden önce ve sonrakilerden ayıran da en çok bu oldu.


“Darmaduman” gösteriyor ki Duman, “önceleri iyiydi, şimdi piyasaya oldu” diyenlerin aksine, açılış kurdelesini kestiği o piyasanın sularından giderek çekilmekte. Bu albümde daha ağır muhalif, daha olgun, daha içine kapanık, bununla birlikte daha zor anlaşılır bir Duman var çünkü. Sadece şarkıları değil, Kaan Tangöze’nin şarkı söyleme biçimi de bu minvalde. Yer yer “brutal”e varan bir biçimde sesini yırtan, kırıp döken, kelimeleri yuvarlayıp yutan Tangöze, her an yere yığılacak ve oracıkta sızıp kalacak gibi şarkı söylüyor. Hep mi öyleydi yoksa?.. Hayır; bu defa birkaç doz fazla. Elinizde albümün kartoneti olmazsa, dediklerinin yarısını anlamanız mümkün değil mesela. Kaldı ki şarkılar da öyle kolay hazmedilir türden değil bu zaten. Bu albüm bir “Aman Aman” gibi, bir “Senden Daha Güzel” gibi kısa vadede tek başına güçlü bir hit çıkarmayabilir hatta. Belki yirmisine merdiven dayamış Duman hayranlarını memnun da etmeyebilir bu bakımdan. Ama bütüne bakarsanız, uzun vadede yerini bulacak bu şarkıların tadını çıkarmamak için hiçbir sebep yok.


“Eyvallah”ı sevdiyseniz, o hattan ilerleyen “Gözleri Kanlı”yı ama en çok da “Köpekler”i seveceksiniz bu albümde (ki “Köpekler” bence albümün en iyisi.) “Gözleri Kanlı”daki “Kalemi tut, boşuna yat, sebebi yok. Her satır kafeste durmalı, dört duvar içinde kalmalı” cümleleri, içinden geçtiğimiz dönemi tek başına özetler gibi; “Köpekler”deki “Adamı başından vurmalılar ki, senin için ölsün yarınlar” da öyle. Bir türkü, hatta bir ağıt havasındaki “Kolay Değildir” de bu gruba dâhil edilebilir. Bu şarkının ilk yarısında 1995 yılında Sezen Aksu’yu, ikinci yarısında ise 1975 yılında Cem Karaca’yı dinler gibi oluyorsunuz; öyle de enteresan bir bileşim. Benzer bir durum da hemen ardından gelen “Gönül İster” için söz konusu. Erol Büyükburç söylese yadırgamazsınız; o derece bir ‘60’lı yıllar melodisi, duygusu. 

Bir de “Akıbet” ve “Melankoli” var ki, bu şarkılarda da Fikret Kızılok/Mazhar-Fuat-Özkan demlerinden nasiplenmek mümkün.  “Sınana Sınana” Duman şarkılarından pek alışık olmadığımız bir çizgiden, “reggae”den yol alıyor. Alaturka bir ritim üzerinden yürüyen “Yürek” ve akılda kalıcı ve hınzır melodisiyle “Deli”, albümün daha çabuk dile düşecek şarkıları olabilir. “Seviyorsan İnanınıyorsan” ve “Öyle Dertli”, bildik Duman sularında şarkılar. Albümün en hareketli şarkısı “Saldır” ise konserlerin “headbang” şarkısı olsun diye yazılmış gibi.


Albümü dijital platformlardan indirdiğinizde etiketlenen müzik türünün ‘indie’ olduğunu görüyorsunuz. Bana kalsa ‘psychedelic’ etiketini tercih ederdim. Bütünde en çok bu türün yakınından geçiyor çünkü şarkılar. Her Duman albümünde hissedilen ‘soul’ etkisi ise bir parça daha fazla bu kez. Hal böyleyken Duman müziğine öykünen ama bunu sadece vokal tekniği ile gösterebilen yeni grupların işi biraz daha zorlaşacak gibi gözüküyor. 

Albümdeki 13 şarkıda grup üyelerinin; yani Kaan Tangöze, Batuhan Mutlugil, Ari Barokas ve Cengiz Baysal’ın imzaları var. Kayıtlar ve ‘mix’ İrlanda’da yapılmış. Erman Yılmaz imzalı kapak tasarımı ise çok sade ama bir o kadar da göz alıcı. Kartonette Türkçe imlâya gösterilen özen için de (her kartoneti satır satır okuyan bir obsesif olarak söylüyorum ki) parmağı olanları özellikle tebrik etmek lazım.

EYLÜL 2013