Bu Blogda Ara

29 Aralık 2013 Pazar

İrem Derici - "İki"


İrem Derici üçüncü teklisine “İki” adını vermiş. Bana gönderilen teklinin içine İrem’in kendi el yazısı ile düştüğü not, “İki” ismini de açıklıyor: “Tekli tekli giderken, ufak bir kuvvet bulup bu sefer ikiledim.” İki şarkı ve bir farklı versiyonun yer aldığı tekli, geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlandı.


Derici, O Ses Türkiye ile gelen tanınırlığını doğru bir stratejiyle avantaja dönüştürmeyi başardı ki bu tip yarışmalardan çıkanlar arasında çok az sayıda böyle örnek var. Pop müzik denilen şeyin her şeyden önce iyi bir pazarlama gerektirdiğini bir kez daha görmüş olduk böylece. Sesiniz ve yeteneğiniz, hatta şahane şarkılarınız olsa bile yetmeyebiliyor bazen. Buna karşın içi boş bir ambalajı da en fazla içinin boş olduğu anlaşılana kadar pazarlayabiliyorsunuz. Bereket, Derici her iki tarafta da durmuyor.

Söz ve müziği Hüseyin Boncuk’a ait “Sevgi Olsun Taştan Olsun”, Mustafa Ceceli tarafından düzenlenmiş. Aynı şarkının akustik düzenlemesinde ise Uğurcan sezen imzası var. Hüseyin Boncuk’un tek bir gitar eşliğinde söyleyerek internette paylaştığı “Heyecan” adlı şarkısı keşfedilince, “Sevgi Olsun Taştan Olsun” adıyla İrem Derici’ye nasip olmuş. Boncuk’un bir başka şarkısı, “Büyük Oyun” da Ferhat Göçer’in geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan yeni albümünde yer alıyor.


Eğlenceli, sempatik bir şarkı “Sevgi Olsun Taştan Olsun”. Gündelik dilde hiçbir kullanım yeri olmadığı halde her nedense şarkılarda (fonetik avantajından dolayı olsa gerek) kullanmayı pek sevdiğimiz “yar” kelimesinden hâlâ sıtkınız sıyrılmadıysa; yâni o mevzuya takılmazsanız, gayet severek dinleyip, kolayca eşlik edilebileceğiniz bir pop şarkısı bu. “Düşler Ülkesinin gelgit Akıllı”sındaki “ağır” Sezen Aksu sözlerinden sonra, Derici bu şarkıda adeta siyah tuvaletini çıkarıp renkli, gündelik bir elbise giymiş gibi olmuş. İyi de olmuş. Şarkıdan daha eğlenceli klip ise bu manevrayı bütünler gibi.


Teklideki ikinci şarkı olan “Zorun ne Sevgilim?”in sözleri Gökhan Şahin tarafından yazılmış, beste ve düzenlemesi ise Emrah Karaduman tarafından yapılmış. Şimdilik geri planda tutulan bu şarkının çekilecek bir kliple birlikte “Sevgi Olsun Taştan Olsun”dan daha fazla yürümesi şaşırtıcı olmayacak. Çünkü hem düzenlemesi daha genç ve ritmik, hem de melodisindeki ince arabesk bu aralar Türkçe dans şarkılarının olmazsa olmazı.

Mehmet Turgut’un fotoğrafı ve Sergen Temel Bayram’ın kartonet tasarımı ilk bakışta daha romantik şarkılar dinleyeceğiniz izlenimi uyandırıyorsa da aldanmayın. İrem Derici kendine pop arenasında bir köşe yapmaya niyetli ve bu uğruda adım adım ilerlerken bu kez sağ gösterip soldan vuruyor.

KASIM 2013

Bengü - "Saygımdan"


Bengü’nün besteci Zeki Güner’le farklı bir kimya yakaladığı söylenebilir ki bence onun için doğrusu da bu. Zira hem ses hem stil olarak Bengü’yü hiçbir zaman “giderli şarkılar” klasmanına yakıştıramayanlardanım ben. Nitekim özellikle “Yaralı”nın yakaladığı ticari başarı da bunu doğrulamış olmalı ki Bengü bir kez daha bir Zeki Güner şarkısıyla çıktı karşımıza. DMC etiketiyle servis edilen yeni şarkısı “Saygımdan” adını taşıyor. Şarkının düzenlemesi Mustafa Ceceli tarafından yapılmış.


Zeki Güner şarkıları yavaş yavaş ‘nerede duyulsa bestecinin adını hatırlatan şarkılar’ kategorisine girecek gibi görünüyor. Zira bu şarkı da gerek sözleri, gerekse melodik yapısıyla buram buram Zeki Güner kokuyor. Bu bir besteci için önemli bir artı. Bununla birlikte “Saygımdan”, “Yaralı” kadar ticari bir şarkı değil. Muhakkak ki listelere girecek, çalınacak, dinlenilecek; ona şüphe yok. Ancak bir parça daha zor ezber edilecek bir şarkı olduğunu düşünüyorum.

KASIM 2013      

Alex - "Bir Hikâyem Var"


Bir dönemin “tavernalar kralı” Hayko’nun oğlu olan Alex, uzun süren sahne tecrübesinden sonra 2005 yılında “Çok Zor” adını verdiği ilk albümüyle geniş kitlelerin karşısına çıkmıştı. Sonrasında elektronik pop ve “rock” denemeleri yaptı, derken 2012 yılında “Yalnız ve Serseri” adlı mini albümüyle tekrar pop sularında yüzmeye başladı. Bugüne dek genellikle kendi yazdığı şarkıları seslendiren Alex, geçtiğimiz günlerde Eğlence Fabrikası etiketiyle dijital platformlarda servis edilen yeni şarkısının da söz ve müziğini kendisi yazmış.  “Bir Hikâyem Var” adlı şarkının düzenlemesi Can Algeç imzası taşıyor.


Yine günün modasına uygun olarak gitar üzerinden yürüyen, Akdeniz ritimli bir şarkı dinliyoruz. Kolay dile dolanan ama uçucu bir melodi, ona keza şarkı sözleri. Ancak şarkının önemli bir artısı var: Alex çok temiz ve düzgün şarkı söylüyor. Bu da piyasadaki benzer işlerden birkaç adım öne çıkarıyor bu şarkıyı.

Aslında başından beri hep derli toplu, eli yüzü düzgün işler yapmış Alex’in çok daha fazla ses getirecek işler yapmaması için hiçbir sebep yok. Ancak sahnede yıllarca eğlence müziği yapmış birinin albümlerinde daha farklı işlere yönelmesi, kendini ifade eden şarkılar söylemesi de anlaşılabilir bir tercih.

KASIM 2013 

Can Bonomo - "Kara"


Can Bonomo’nun ikinci albümü “Aşktan Ve Gariplikten” piyasaya çıkalı tam bir yıl oluyor. Bu sürede sadece iki şarkıya klip çekildiği düşünülürse albümün miadını doldurduğu söylenemez. Ben kendi adıma albümde popülere en yakın şarkılardan biri olan “Olmaz Sensiz”in de bir kliple servis edilmesini bekliyordum. Ancak gelin görün ki tekli formatının lüksü tam da bu noktada başlıyor. Bir şarkı yapıyorsunuz ve yeni bir albüm yapmayı beklemeden onu dinleyicilerle paylaşabiliyorsunuz. 


Bonomo da öyle yapmış. We Play etiketiyle dijital platformlarda servis edilen “Kara”, incelikli sözleri ve etkili melodisiyle bildik Can Bonomo müziğinin (kendi tabiriyle “İstanbul müziği”nin) sınırları içerisinde dolaşırken, Can Saban’ın şahane düzenlemesiyle göz dolduruyor. Bonomo sevenlerdenseniz, “Kara”ya kayıtsız kalmanız mümkün değil. Üstelik Can kendi stilini de bozmadan, daha net ve temiz söylemiş bu defa. Sözler ilk dinleyişte anlaşılabiliyor.

KASIM 2013 

Ziynet Sali - "Gelemiyorum Yanına"


Ziynet Sali 2012 Mart’ında piyasaya çıkan “Sonsuz Ol” adlı albümünü, aynı yılın Ağustos ayında yayımlanan “Remix” albümü ve sayısız kliple destekledi ve içinde bulunduğumuz 2013’ün son aylarına dek bir şekilde albümünü yürütmeyi başardı. Üstelik bu araya bir de konser DVD’si sıkıştırdı. Sali’nin bu çalışkanlığına şapka çıkarmamak mümkün değil. Ancak asıl mesele çok da güçlü olmayan şarkıların içini akıllıca bir stratejiyle ve de iyi kliplerle doldurarak albümü bu kadar süre sıcak tutmasındaki ekip başarısı.


Ziynet Sali bu ay itibariyle “Sakin Ol” albümüne son noktayı koymuş olmalı ki geçtiğimiz günlerde albümde olmayan, yeni bir şarkıyla çıkageldi. Söz, müzik ve düzenlemesi Sinan Akçıl imzası taşıyan “Gelemiyorum Yanına”, DMC etiketiyle geçtiğimiz günlerde servis edildi.


Şarkı her bakımdan Akçıl-Sali işbirliğinin ses getirmiş bir diğer şarkısını, “Rüya”yı anımsatıyor; hatta adeta onun devamı gibi. O şarkının 2009 yılında yapıldığı düşünülürse, dönüp dolaşıp aynı formüle sığınmış olmak pek de parlak bir fikir gibi gözükmüyor. Buna karşın bu tarz orta tempo ve İspanyol yürüyüşlü şarkıların modası da kolay kolay geçmiyor bizim topraklarda. Hatta bu aralar her zamankinden daha fazla moda olduğu da söylenebilir. Ziynet Sali’nin sesine ve stiline yakışmadığı da söylenemez. Büyük bir ‘hit’ değil belki ama Sali’yi bir süre daha gündemde tutması işten bile değil. Radyolar çok çalacak, Mete Özgencil imzalı, siyah beyaz bir film tadındaki klip ekranlarda çok dönecek; bu belli. Zaten istenen de bu değil mi?

KASIM 2013

Funda Arar Feat.ENBE - "Hafıza"


Funda Arar’ın son iki albümünde kendini tekrarlamaya başladığını ve onun yeterliliğinde bir şarkıcının daha iddialı, daha dikkat çekici işlere imza atması gerektiğini düşünenlerdendim. Neyse ki Arar nihayet tam da böyle bir işle çıktı karşımıza. Söz ve müziği Sinan Akçıl, düzenlemesi ise Febyo Taşel imzası taşıyan “Hafıza”, geçtiğimiz günlerde hem video, hem de dijital tekli olarak DMC tarafından servis edildi. ENBE Orkestrası’nın da “featuring” yaparak (böyle de bir terim yerleşti korkarım ‘güzel’ Türkçemize, elden ne gelir?) katkıda bulunduğu “Hafıza” Funda Arar kariyerinde parlak bir dönüm noktası olacak gibi görünüyor.


Bir kere şarkı hem derli toplu sözleri (demek ki Sinan Akçıl isterse tutarlı ve mantıklı şarkı sözleri yazabiliyormuş), hem de kıvrak ve akılda kalıcı melodisiyle Akçıl şarkılarının ortalamasından çok daha yukarıda duruyor. İlk dinleyişte dinleyeni kavrıyor ve nicedir içe kapanık ve deyim yerindeyse ‘boğucu’ şarkılarla yorulmuş Funda Arar dinleyicisine de nefes aldırıyor. Hem gayet “catchy”, hem gayet “trendy”, hem de mevsime ve dönemin popüler müzik eğilimlerine uygun, yani neresinden baksanız ticari bir şarkı. Buna karşın Funda Arar bu şarkıyı söylerken hem kendi çizgisini korumuş, hem de ‘yeni’ bir iş yapmış gibi görünüyor.  Bütün bunları üst üste koyunca da ortaya çıkan işin ne kadar doğru olduğu görülüyor. 


Nihat Odabaşı tarafından çekilen ve görsel estetik açısından epeyce gösterişli olan klibini de işin içine katarsak, “Hafıza”nın 2013 sonbaharının sürpriz ‘hit’i olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

KASIM 2013

Tozan Alkan - "Uçurumlar Arasında"


(25 Kasım  2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Tozan Alkan, kartvizitine şairlik, çevirmenlik, okutmanlık, dergi yayın yönetmenliği gibi pek çok meslek sığdırmışlardan. Birbiriyle ilintili işler aslında hepsi. Bir nevi söz işçisi, dil emekçisi de denilebilir, tek bir sıfat aramak gerekirse. Alkan, geçtiğimiz günlerde yayımlanan ilk albümüyle kariyerine müzisyenlik titrini de ekliyor. Tozan Alkan’ın Ütopya Müzik etiketiyle piyasaya sürülen albümü “Uçurumlar Arasında” adını taşıyor.


Bildiğim kadarıyla Türk popüler müzik tarihinde bir başka örneği daha yok. Evet, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi, Murathan Mungan gibi kimi şairler, şarkı sözü de yazdı kimi zaman. Öte yandan ünlü şairlerin dizeleri çok kez bestelendi, notalarda buluşturuldu ama bu başka bir şey. Tozan Alkan bu albümde bir kısmı kendisine, bir kısmı ise başka şairlere ait şiirleri bestelemekle kalmamış, bir de mikrofon karşısına geçip seslendirmiş. Sadece bu bile bu albümü Türkçe müzik tarihinde ayrı bir yere koymaya yetiyor.

On şarkıdan oluşan bir albüm bu. Bestelerin tamamı Tozan Alkan’a ait. Albümde şiirleri bestelenen şairler arasında ise Tozan Alkan’ın yanı sıra Şükran Kurdakul, Muzaffer İlhan Erdost, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Abdülkadir Bulut, Şeref Bilsel, Erdoğan Alkan gibi yakın dönemin ve günümüz çağdaş Türk şiirinin önemli isimleri var. Albümün müzik yönetmenliğini Ali Nafile, aranjörlüğünü ise Ayhan Orhuntaş yapmış. Şarkılar beş parça enstrümandan oluşan ‘butik’ bir ekip tarafından icra edilmiş.


Şiir bestelemek hiç kolay değildir; bilen bilir. Çünkü şiir, kendi ritmi ve hatta melodisi olan, her okuyanın zihninde başka türlü tınlayan bir yazın türüdür ve dahi teknik olarak da her mısra notaya  gelmez. Şiire zeval vermeden onu notalarla buluşturmak herkesin harcı değildir. Nitekim bu konuda yapılmış iyi örnekler kadar kötü örnekler de çoktur Türkçe müzik tarihinde. Tozan Alkan, uzun yıllardır şiirle, edebiyatla, kelimelerle olan mesaisi sayesinde olsa gerek, soyunduğu bu zor işin üstesinden rahatlıkla gelmiş. Bu albümde şarkılara dönüşen şiirler sakatlanmamış, eksilmemiş. Üstelik son derece sade düzenlemeler ve icralarla da sazın söze çelme takmasının önünde durulmuş.


Bir parça eski günleri, Anadolu-pop yıllarını, Fikret Kızılokların, Cem Karacaların, Mazhar-Fuat-Özkanların, Hümeyraların ilk dönem şarkılarını anımsatan şarkılar bunlar. Elektronik seslerden, günümüz ritimlerinden nasibini almamış düzenlemelerde bunun büyük payı var tabii. Tozan Alkan’dan bir şarkıcı iddiası beklemiyorsunuz zaten şarkıları dinlerken. O, şiirlerin sesi bu albümde; öyle dinliyorsunuz. En önemlisi, melodiler kulağınızda dolanır dururken, sözün tadına da varabilmenin, iyi sözleri olan şarkılar dinlemenin lüksünü yaşıyorsunuz.

Behzat Ç. Dizisinin son bölümünde çalınarak kulaklara yer eden “Umut Gelmez Zamansız” başta olmak üzere, “Âşık Der ki”, “Söze Geç Kalan Çocuk” ve sert sözleriyle “Feyzullah”, ilk dinleyişte dikkat çeken şarkılar. Pek de albenisi olmayan, içeriği hakkında bir fikir vermeyen, nedense özensiz kapak tasarımı sizi yanıltmasın. Şairin şarkılarına/şiirlerine kulak kabartın.
   

KASIM 2013 

Keremcem - "Keremcem"


(18 Kasım 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Keremcem 2004 yılında ilk kez dinleyici karşısına çıktığında tam tabiriyle ‘ters köşe’ yapmıştı. O günlerin Türk popu smokin giyen, ağır aksak şarkılar söyleyen bir genç adama hiç mi hiç alışık değildi çünkü. Sonra rol aldığı dizinin de etkisiyle ‘genç kızların sevgilisi’ oldu, bir dolu hayran edindi ama müzikte uzun yıllar birlikte çalıştığı Aykut Gürel’in de etkisiyle yine aynı ağırlıkta, popüler piyasanın kaygılarından uzak şarkılar söylemeye devam etti. Bu, onun çapında bir erkek şarkıcının kariyeri için bir artı mıydı yoksa eksi mi; tartışılır. Adı birinci lig erkek popçular arasında rahatlıkla anılabilirdi; tek eksiği dilden dile dolaşacak, ticari şarkılardı ama o bunu tercih etmedi.


Keremcem’in kendi adını taşıyan yeni albümü, geçtiğimiz günlerde Pasaj Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü. Albümde dokuz şarkı var. Bunlardan birisi, “Aptal Aşık”, albüm çıkmadan önce dijital platformlardan servis edilmişti. Diğer sekiz şarkıyı ise ilk kez duyuyoruz.


2008 yılında yayımlanan “Ateşler İçinde” teklisinde seslendirdiği ve üzerinde nedense eğreti duran iki şarkıyı saymazsak, Keremcem’in bugüne dek yaptığı işler arasında popülere en yakın duran bu gibi görünüyor. İlk duyduğumuz “Aptal Âşık” tam da böyle bir şarkıydı zaten. Albümün açılışında yer alan ve dinleyende ‘Ferhat Göçer söylese de olurmuş’ duygusu uyandıran Murat Güneş şarkısı “Razı Olmaktır Aşk” ve ikinci klip şarkısı olarak seçilen “Berbat” da ticari şansı yüksek şarkılar olarak ilk dinleyişte dikkat çekiyor.  


“Kayda değersiz” tabirindeki anlam bozukluğuna takılmış olsam da, sözü müziği yine Murat Güneş’e ait “Kayda Değer”i, sözleri Pelin Anıl’a, bestesi Volga Tamöz ve İpek Önder’e ait “Tuz Buz”u standart Keremcem şarkılarının yolundan giderken yakaladıkları daha olgun çizgi nedeniyle sevdim. Keremcem ve Belit Özükan’ın ortak yazdığı “Tamam”, Volga Tamöz’ün eğlenceli düzenlemesiyle ön plana çıkıyor. Söz ve müziği Keremcem’e ait “Mücevher”, tipik bir ‘romantik prens’ şarkısı. Sözleri Keremcem, bestesi Keremcem ve Volga Tamöz imzası taşıyan ve Sezen Aksu’nun “Bile Bile”sine gönderme yapan “Yaşıyorum Hâlâ”, melodik yapı ve sözler itibarıyla da Aksu şarkılarının izini sürüyor.  Bir başka Murat Güneş şarkısı olan “Tabiat” da Keremcem sevenlerin diline dolanabilecek bir şarkı. Ne var ki Serdar Ortaç nasıl içini boşalttıysa artık o kelimenin, şarkının ismi daha dinlemeden bile bir rahatsız oldum (o travmatik “ikimize bu tabiat âşık olacak” cümlesini nasıl kolayca silebiliriz ki hafızalarımızdan?)


Bu albümle başlayan Volga Tamöz – Keremcem işbirliğinin ibresi Keremcem’den yana ağır basmış gibi duruyor. Popüler piyasanın birçok yüksek tempolu şarkısında imzası bulunan Tamöz, bu albümde daha müzikal kaygılı ve daha sakin aranjelerle alışageldiğimiz Keremcem profilini korumaya gayret etmiş gibi görünüyor. Bir önceki albümünde kendi besteleriyle tıkanma noktasına gelmiş olan Keremcem’in bu ısrarından vazgeçmesi de iyi olmuş.


Mehmet Turgut’un her nasılsa siyahtan ve koyu renk tonlardan uzak durarak çektiği kapak fotoğraflarının ve Berkcan Okar imzalı aydınlık kartonet tasarımının albenisi yüksek.


Başından sonuna eli yüzü düzgün, derli toplu bir pop albümü  bu. Ama ben hâlâ Keremcem’i olduğundan başka bir yere taşıyacak, ona o çıkışı sağlayacak güçte şarkı ya da şarkıların bu albümde de yer almadığını düşünüyorum. Kısmet sonraki albümlere…

KASIM 2013 

Zakkum - "Her Gün Sonbahar"


(11 Kasım 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Zakkum’un müzik yolculuğunu “Anason”dan önce ve “Anason”dan sonra diye ikiye ayırmak gerekiyor. “Anason” öncesinde hem müzik hem de görsellik anlamında neresinden baksanız Placebo’yu anımsatan, ancak Türk “rock” müziği standartları içinde özellikle şarkı sözleriyle farklı bir yerde duran bir gruptu. “Anason” ikinci albümün diğer şarkıları arasında bir çeşniydi aslına bakarsanız ama şarkı öyle bir aldı yürüdü ki, grup bir anda geniş kitlelerce tanınır ve sevilir hale geldi. İkinci albümün ardından gelen ve “Anason”un devamı gibi gözüken “Ben Böyle Değildim” adlı tekli de grubun bir daha ana akımın dışında kalmaya niyeti olmadığını gösterdi. Zakkum’un yeni albümü “Her Gün Sonbahar”, geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlandı.


Bir cümleyle özetlemek gerekirse, bu albüm başından sonuna dek “Anason”. Yani açın bir büyüğü, koyun başucunuza, isteğe göre biraz kavun, biraz peyniri de meze ederek döndürün döndürün dinleyin. Öldükten sonra “beni nasıl bilirdiniz?” diye soran adamın hikâyesine mi daha çok hislenir, yoksa ölen sevgilisinin ardından “müebbet yalnızlığa” mahkûm olmuş adamın hikâyesine mi ağlarsınız; orası sizin bileceğiniz şey. “Eski Türk Filmleri”nin masumiyetini anımsarken “bilemedim o günlerin değerini” diye hicranlanabilir, şişenin dibini bulmak için ya “sen de git, unut beni” serzenişini ya da “gidiyorum, yolcu et” keskinliğinde bir veda cümlesini bahane edebilirsiniz. Albüm ismiyle müsemma zaten: “Her Gün Sonbahar”.


Bu saatten sonra ‘Zakkum’un yaptığı müzik ne kadar “rock”dır, ne kadar değildir’i tartışmanın bir anlamı yok. Belli ki bu yolu seçmişler ve böyle devam edecekler. O vakit bu kulvarda yaptıkları işin hakkını verip vermediklerine bakmak lazım ki bence sonuna kadar veriyorlar. Bir kere grubun solisti Yusuf Demirkol’un sesi, dinleyenin canını acıtan, yaralı bir ses ve bağırıp çağırmadan, avaz avaz haykırmadan da kalbe dokunabiliyor. Cem Şenyücel imzalı şarkı sözleri, yer yer çok açık ve net, yer yerse ancak hissedenin, yaşayanın anlayacağı/çözeceği kodlarla şifrelenmiş hikâyeler anlatıyor ve klişelerin içinden geçerken bile kendine özgü bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Kulağa kolay yer eden, arabeskin bildik melodik yürüyüşlerinden ziyadesiyle istifade eden Yusuf Demirkol bestelerinin arasında “Eski Türk Filmleri”, “Üç Elma”, “Tanışmadan” gibi sürprizli müzikal lezzetler de yok değil. Ben albümde en çok bu üç şarkıyı sevdim sanırım. Bir de “Gökyüzünde”yi melodik çarpıcılığı bakımından ayrı bir yere koymak lazım. Ancak kantarın ticari tarafında “Acıta Acıta”, “Bilemedim” ve teatral tadıyla (tam da ticari olsun diye yazılmış gibi duran) “Kabadayı” daha ağır basıyor gibi.


Zakkum’un Özgün Aksüyek’le birlikte yaptığı düzenlemeler, Zakkum’un müziğini konumlandırdığı yeri yalansız dolansız ifade ediyor ve kendi içinde hiç çelişmiyor. Ud, saz, cümbüş, kabak kemane, klarnet gibi renk sazları en az piyano/klavye kadar başrolde bu albümde. Gitarlar ve davul ise popüler müzik dinleyicisini ürkütmeyecek kadar yumuşak tonlarda. Kendi namusu içinde her şey yerli yerinde sözün özü. Sonbahar tonlarının siyahla harmanlandığı kartonet tasarımı ve kapak fotoğrafları da öyle.


Bana sorarsanız, Zakkum’un “Anason”dan önceki müziğini tercih edebilirim. Ama “Anason”da yakaladıkları Yeni Türkü tadına bayıldığım da doğrudur. Keşke oradan yürüyüp, işin arabesk tarafına bu kadar bulaşmasalardı diye düşünmüyor değilim. Belki bunu halihazırda kazandıkları tanınırlığın sürdürülmesi adına bir geçiş dönemi olarak kabul etmek ve grubun bundan sonra yapacaklarını beklemek lazım.   


KASIM 2013 

15 Aralık 2013 Pazar

Emre Altuğ - "Hangimiz Tertemiz"


Oyunculuk, sunuculuk, aile hayatı filan derken müzikte nicedir ciddi bir hamle yapamayan Emre Altuğ’un yeni teklisi “Hangimiz Tertemiz”, geçtiğimiz günlerde Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle yayımlandı. Teklide söz ve müziği Ender Çabuker’e ait aynı adlı şarkının üç farklı versiyonu var. Düzenlemeler de Çabuker tarafından yapılmış. 

Bu defa iyi bir şarkı yakalamış Altuğ. Bu nicedir ihtiyaç duyduğu bir şeydi. Ne “Bu Son Olsun” ve “Resimdeki Gözyaşları”nı yeniden söylemesi enteresandı çünkü, ne de son albümü “Zil” yeterince ses getirmişti. “Hangimiz Tertemiz” kıyametler koparır mı, koparmaz ama Altuğ’a yeni albüme kadar ivme kazandırabilir. Çünkü güncel pop dinleyicisi ne istiyorsa onu veriyor şarkı. Bırakın “hit” potansiyeli ve enerjisi yüksek şarkılar yazma becerisini bir yana, aranjör olarak Ender Çabuker’in son dönemdeki dikkat çekici yükselişini bu teklinin perçinleyeceğini söylemek sanırım yanlış olmaz.


Gayet dikkat çekici kapak fotoğrafında Emre Altuğ’un karın bölgesine yapılan düzeltmeler bu kadar belli olmasaymış iyi olurmuş; onu da söylemeden geçemeyeceğim.

EKİM 2013 

Ömür Gedik - "Kaliko"


Ömür Gedik’in ‘tamamen hayvanseverlik’ nedeniyle başlayan şarkıcılık macerası hız kesmeden devam ediyor.  Gedik, içinde üç şarkının yer aldığı yeni bir tekliyle daha karşımızda. Adı “Kaliko” konulan ve DMC etiketiyle yayımlanan tekli (bu satırların yazıldığı tarihte hâlâ mekanik baskı piyasaya sürülmediğine göre, dijital tekli de diyebiliriz), Gedik’in şarkıcılık konusunda ısrarcı (ve de nedense) iddialı olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Türkçe sözlüğe baktığınızda “Kaliko”nun çok başka bir anlam taşıdığını görüyorsunuz ama tekliye isim olarak konulmasının nedeni bir çeşit cilt bezi ya da kumaş türü manası taşıması değil. Ben de bilmiyordum, bu vesileyle öğrendim ki üç renkli, dişi sokak kedileri için kullanılan bir tabirmiş kaliko aynı zamanda. Bir de Gedik’in bu adı verdiği bir kedisi varmış. Yani Gedik yine hayvanseverliğine vurgu yapmaktan geri kalmamış. Ama şarkılar da böyle bir içerik yok; onu baştan söyleyeyim de boşuna aramayın (E o da haklı; ne yapsın yani, Kayahan’ın “Sokak Kedisi”ni mi söylesin?)


Teklideki üç şarkıdan ikisi “cover”. Seksenli yıllarda Nil Burak’ın ve Ferdi Özbeğen’ın seslerinden kulaklarımıza yer eden “Ağla Halime” bunlardan biri. Bir Yunan şarkısından Ülkü Aker’in yazdığı Türkçe sözlerle adapte edilen “Ağla Halime”, son derece naif, etkileyici ve bugün de çalınıp söylendiğinde anlamını eksilmeyen bir eski şarkı. Bu bakımdan, bu şarkıyı bulup çıkarmak gayet iyi bir fikir olmuş. Ama Ömür Gedik’e söyletmek iyi bir fikir mi, ona emin olamadım. Gerçi şarkıcılık performansı açısından teklideki üç şarkı arasında en iyisi bu gibi. Stüdyoda yapılmış kopyala yapıştırları, kes biçleri duymazdan gelirseniz şayet, durum bu. Ama şarkıcı olmaya bu kadar heves ediyorsanız, sesinizin sınırları bilmek, o sınırlar içinde şarkılar seçmeyi ve söylemeyi öğrenmek gerekir her şeyden önce. Mesela ben bu cânım şarkının Ömür Gedik yorumunda zerre duygulanmadım, anlatılan hikâyeye de hiç mi hiç inanmadım. E neye yaradı o zaman bu şarkıyı söylemek?


Bir de “Sana Neler Edeceğim” var ki, o çok daha fena. Bakın, bir emekle üretilen hiçbir şey için bu kelimeyi kullanmayı sevmem ama bu defa yerine başka bir kelime bulamıyorum; zira şarkının bu düzenlemesi ve yorumu neresinden baksanız ‘kötü’. Bir kere şarkının 1975 tarihli ve Norayr Demirci imzalı düzenlemesi o kadar eğlencelidir ki, hem Arapça orijinalinden çok daha iyidir, hem de bugün de dinlediğinizde demode gelmez kulağınıza, kalkar oynar, eşlik edersiniz (ki ediliyor nitekim; mekanlarda çaldığımdan biliyorum.) Şimdi bunun üzerine ne koysanız boş. Hele hele “club” havasına uydurmak için ne kadar çabalasanız nafile. Burak Yeter’in düzenlemesi tam da böyle olmuş ne çare. Hani evinde bir bilgisayarı, bir de bu iş gerekli yazılımı olan herkesin yapabileceği türden, son derece basit, iki saat içerisinde yapılıvermiş gibi duran bir düzenleme bu. Belli ki maksat şarkının gece kulüplerinde, barlarda çalınması ama bunun için ritmi 130 bpm’e vurmak yetmiyor bazen. Nitekim burada da yetmemiş.


Bu derece bilinen ve sevilen bir şarkı, 1975’den bu yana neden onlarca kez “cover” yapılmamış, bunu da bir düşünmek lazım. Ajda Pekkan’ın söylediği bir şarkıyı kim Ömür Gedik’ten yeniden dinlemek ister ki?

Teklinin en etkili şarkısı ise “Radyoda”. Söz ve müziği Gözde Ançel imzası taşıyan bir şarkı, öncelikle sözleriyle hedefi doğru yerden vuruyor. Nitekim radyolar boşuna sevmedi şarkıyı. Üstelik melodisi akıcı, ritmi eşlik etmeye müsait. Ömür Gedik de şarkıcı olarak elinden geleni yapmış ki sesinin sınırları için de doğru bir şarkı olmuş. Gedik’in şarkıcılık yolunda bu nevi şarkılarla ilerlemesi onun için en doğru strateji olacak gibi gözüküyor.


Teklinin son derece anlamsız kapak tasarımından ise söz etmeye bile gerek duymuyorum.

EKİM 2013

Röya - "Gemiciler"


Bugünlerde bir başka yeni Eflatun şarkısı da Röya yorumuyla çıktı karşımıza. Azerbaycan’da epeyce şöhret kazanmış bir şarkıcı iken, Türkiye’de işe neredeyse sıfırdan başlayan Röya, geçtiğimiz yıl “Gönder” adlı şarkıyla sağlam bir başlangıç yapmıştı. Hemen ardından ikinci bir hamle yapmasını bekledim ama bu hamle biraz gecikti. Bu arada firma değiştirmiş meğerse. Röya’nın yeni teklisi “Gemiciler”, Poll Production etiketiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü.


Eflatun şarkılarında yer yer prozodi hataları olduğunu yazmıştım bir vesileyle ve Eflatun’la Twitter’da “prozodi nedir, ne değildir?” üzerine bir fikir tartışması yaşamıştık. O günlerde belki bana kızmıştı ama görünen o ki bu tartışmanın faydası olmuş. “Hoş Geldin” de olduğu gibi “Gemiciler”de de kelimeler doğru vurgularla yerli yerine oturuyor çünkü. Üstelik Röya gibi Türkiye Türkçesinde zorlanması muhtemel bir şarkıcı tarafından söyleniyor olmasına rağmen. Zaten Röya’nın en çok alkışlanacak tarafı da bu. Belli ki çalışmış, emek harcamış ve şarkıyı neredeyse hiç Türkçe vurgu hatası yapmadan seslendirmiş.


Bir başka dikkat çeken konu da, çok geniş bir ses aralığı olmasına rağmen, Röya’nın “Gemiciler”i bir hayli pes bir tondan söylemesi. Aynı şarkıyı başka bir sesi güçlü şarkıcımız, mesela Burcu Güneş söyleseydi, sanırım asla bu tondan söylemeye razı olmazdı. Yanlış anlaşılmak istemem, bunu bir eleştiri olarak yazmıyorum; aksine şarkının duygusunu dinleyiciye geçirmek açısından yapılanı çok da doğru buluyorum. Sesi güçlü bir şarkıcı elbette ses aralığını gösterecek şarkılar da söyler yeri geldiğinde ama bunu her şarkıda yapmak zorunda değildir. Çünkü bazı şarkılar bunu kaldırmaz. Röya bize bunun dersini veriyor bir bakıma. Bu dersi alan olur mu bilmem.

Teklide “Gemiciler”in iki farklı versiyonu var. Orijinal versiyonu Erhan Bayrak, akustik versiyonu ise Serkan Ölçer düzenlemiş. Şarkı yine Akdeniz ritimlerinden beslenen, basit melodisi ve özellikle de slogan sözleriyle ezbere kolay düşecek bir pop şarkısı.


Röya’nın Türkiye müzik piyasasına girmek için adımlarını çok doğru attığını söyleyebilmek mümkün. Ancak ben olsam, bundan sonraki adımımda oyunu tamamen Türkiye’deki pop dünyasının kurallarına göre oynamak yerine, o çok zengin ve bizim kulağımızın da çok alışkın olduğu, çok sevdiğimiz Azeri müziğinden de istifade ederdim. Mesela Bengü bir zamanlar “Gel Gel” isimli bir Azerbaycan şarkısını Türk pop kriterlerine uydurup söylemiş, gayet de başarılı olmuştu. Ajda Pekkan’ın “Yine Tek” örneği de verilebilir. Neden bir Azerbaycan şarkısını da Röya’dan Türkiye Türkçesiyle dinlemeyelim? Bence artık zamanı geldi.

“Gönder” teklisinin kapağında ve klibinde epeyce seksi görünen ve saç modeli nedeniyle de “Azeri Rihanna” lakabı yakıştırılan Röya, bu defa daha şirin, daha bizim evin kızı bir görünümle çıkıyor karşımıza. O soğukluk da böylece aşılmış. Teklinin kapak fotoğraflarını çeken Tamer Yılmaz ve "styling"i yapan Bengisu Gürel'i tebrik etmek lazım. 

EKİM 2013

Yıldız Kaplan - "Hoş Geldin"


En son 2011’de “Aşk Dili” adı verilmiş bir tekli yayımlayan Yıldız Kaplan, o zamandan bu zaman ortalarda görünmüyordu. Sonra geçtiğimiz Temmuz ayında bir haberle çıkageldi. Bundan böyle iki ayda bir yeni bir şarkıyla dinleyici karşısına çıkacak, bu şarkılar da dijital platformlardan servis edilecekti. Nitekim bu haberle birlikte sunulan ilk tekli de eski bir Ajda Pekkan şarkısı olan “Eline Gözüne Dizine Dursun”un “cover”ı oldu. Sözleri Şehrazat’a, bestesi Garo Mafyan’a ait olan bu şarkı, Kaplan’ın hem sesine, hem de stiline çok yakışmıştı. Ben daha o şarkıyla ilgili yorum yazamadan Yıldız Kaplan, yeni bir tekliyle daha çıkıp geldi. Seyhan Müzik etiketiyle servis edilen “Hoş Geldin” adlı bu yeni şarkının söz ve müziği Eflatun imzasını taşıyor.


Öncelikle şunu söylemek lazım ki, bir albüm yayımlayıp içindeki şarkılara kliplerle dikkat çekmek yerine dinleyiciye düzenli aralıklarla yeni şarkı sunmak hiç de fena fikir değil. 45’likler devrinde de bu iş böyle yapılırdı zaten. Sonra 45’liklerle sunulmuş şarkılar bir 33’lükte toplanır, dileyen gidip onu da satın alırdı. Oysa piyasaya çıktıktan bir yıl sonra albümden bir şarkıya klip çektiğinizde, kimi zaman albüme yeniden ivme kazandırsa da, çoğu zaman yeni etkisi uyandırmıyor; aksine o şarkıyı çoktan ezber etmişler için bu durum sıkıcı bile olabiliyor. Yani ne var ne yok ortaya serip sonra “bakın bu da var” diye göze sokmaktansa, eldeki malzemeyi birer birer dinleyiciye sunmak daha akıllıca. Tabii sonuçta sunulan bütün şarkıların dijital âlemin kalabalığına karışıp zor seçilir hale gelmesine meydan vermemek için, eninde sonunda yine bir albümde toplanmaları şartı ile (Evet hâlâ mekanik baskısı yapılmamış, elle tutulmayan müzik eserleri günün birinde yok olup gidecekmiş gibi geliyor bana. Evet hâlâ dijital ortama güvenmekte ve alışmakta zorlanıyorum.)


“Hoş Geldin” (kapaktaki gibi değil; ayrı yazılır bu iki kelime) hafif, sıcak, kolay akılda kalıcı bir pop şarkısı. Tüm Eflatun şarkıları gibi bu da Akdeniz ritimleri üzerinden yürüyor.  Yıldız Kaplan bir parça da teatral bir yorumla, epeyce inanarak ve içtenlikle söylemiş şarkıyı. Daha önce de yazdım; bir kesim onu daha ziyade oyuncu olarak biliyor ve en çok da o malum rolle tanıyor ama Kaplan’ın şarkıcılık geçmişi sanıldığından daha eski ve benim diyen nice pop yıldızından daha doğru, daha iyi şarkı söylüyor.  Nitekim bu şarkıda da öyle olmuş. Ne var ki Yıldız Kaplan’dan tamamen bağımsız olarak, “Hoş Geldin” tipik bir Gülben Ergen şarkısı gibi tınladı bana. Ergen bu şarkıyı duyduysa muhtemelen nasıl kaçırdığına yazıklanıp, fena halde bozulmuş bile olabilir.


Şık bir görsellikle tasarlanmış klip ve kliple paralel görsellikteki kapak fotoğrafı da şahane. Yıldız Kaplan bir kez daha doğru bir şarkı bulmuş ve bu şarkıyı pop kriterleri içerisinde çok da doğru değerlendirmiş. 

EKİM 2013

7 Aralık 2013 Cumartesi

Hülya Avşar - "Aşk Büyükse"

BELKİ DE HEPİMİZ HÜLYA AVŞAR'IZ


(Milliyet Sanat dergisi Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır.)

Sene 1982. Orta halli bir ailenin şöhret olmaya hevesli genç ve güzel kızı, bir kast ajansına yazılıp, birkaç reklam çekiminde fotomodellik yaptıktan sonra, ‘arkadaşlarının ısrarıyla’ o dönemde Ilıcak ailesinin sahibi olduğu Bulvar Gazetesi’nin güzellik yarışmasına katılır. Masal bu ya, yarışma gecesinin sonunda başına takılan ‘Türkiye güzeli’ tacı, daha önce evlenip boşanmış olduğu ortaya çıkınca, daha iki gün geçmeden geri alınıverir. 


Gelin görün ki asıl hikâye tam da bu noktada başlar. ‘Taçsız Kraliçe’ Hülya Avşar, kendini bir anda Yeşilçam setlerinde bulur. Bir film, iki film derken, kısa bir süre içerisinde ‘80’li yılların Yeşilçam’ında filmleri en çok gişe yapan aktris olur. En çok onun kartpostalları satılmaktadır artık, gazetelerde en çok onun haberleri çıkmakta, dergilere en çok o kapak olmaktadır. Haliyle gazinocular da bu yeni şöhrete ilgisiz kalmazlar. İlk kez 1983 yılında İzmir Fuarı’nda sahneye çıkar. O günlerin popüler komedyenleri Uğur Böcekleri’nin bir parodisinde iki laf söyleyip boy göstermekten ibarettir sahnede yaptığı. Yine de İzmirliler kayıtsız kalmaz bu peri masalının kahramanına. Zaten o cesaretle zaman kaybetmeden şarkıcılığa soyunmaktan da geri kalmayacaktır güzeller güzeli Avşar kızı.


Yeşilçam tipi melodramlarla başlayan, arabesk şarkıcılı filmlerle devam eden oyunculuk macerası, Süreyya Duru, İrfan Tözüm, Nisan Akman gibi ‘sanat kaygılı’ filmler çeken yönetmenlerin ellerinde şekillenir. Hem gişesi vardır, hem de kimsenin inkâr edemediği bir oyunculuk yeteneği. Bu bakımdan Yeşilçam geleneğinin kendisinden önceki kuşaklarından çok da farklı değildir önlenemeyen yükselişi. Bir yarışmayla keşfedilen doğal yetenektir (tıpkı Belgin Doruk, Tarık Akan, Necla Nazır, Selda Alkor ve daha niceleri gibi.) Hatta sahneye çıkıp şarkı söylemesi bile o geleneğin kuralları içerisinde şaşırtıcı gelmez kimseye. Ama o bununla yetinmez. 


Daha çok şöhret, en fazla şöhret, peşi sıra daha çok para, en çok para bürür gözünü, genç yaşların da verdiği ihtirasla. Gözde ‘playboy’larla, meşhur iş adamlarıyla kısa süreli aşk hikâyeleri ve sansasyonel haberleri oyunculuğunun da, şarkıcılığının da önüne geçer bir dönem. ‘90’lı yıllarda hayatımıza giren Televole kültürüne Sibel Can’la birlikte en çok o malzeme verir. Yeşilçam’ın ruhuna Fatiha okuduğumuz o günlerde, kötü televizyon dizilerinde adeta zoraki oynuyormuş hissi verirken, yaşadığı yasak aşkla, poposunu sallayarak şarkı söylediği kliple gündem sarsar. Nebahat Çehre’sinden Hülya Koçyiğit’ine, Filiz Akın’ından Ahu Tuğba’sına her Yeşilçam aktristinin denediği ve bir süre sonra vazgeçtiği şarkıcılık işini alabildiğine iddialı sürdürmeye devam eder. Sonra tenis oynamaya başlar, Türkiye’nin en güzel kadını olduğunu sık sık yineler, rakiplerine zehir zemberek göndermeler yapar, derken dergi çıkarır, tiyatro sahnesinde tek kişilik oyuna çıkar, o da yetmez televizyonda önce şov, sonra ‘talk’ şov programları yapar, yetenek yarışmalarında otorite (jüri üyesi) olur.


Bir nesil haddini bilmemeyi, durması gereken yerde durmamayı, susması gereken yerde susmamayı, şöhrete doymazlığı, bilgiye aymazlığı ve yeteneği şöhrete feda etmeyi ondan öğrenmiş olabilir. Kendi kulvarında bir rol modeli olduğunu, peşi sıra, sade vatandaşından az/çok meşhuruna nicelerinin geldiğini inkâr edemeyiz. Nitekim kaç zamandır hepimiz en az onun kadar görünür, tanınır, bilinir, hakkında konuşulur olmak istemiyor muyuz? Facebooklar, Twitterlar, Instagramlar hep bunun için değil mi? Kim bilir belki de artık hepimiz Hülya Avşar’ız.


Hülya Avşar epeydir şarkıcı olarak yeterince ses getiren bir albüme imza atmamıştı. Denilebilir ki 2000 yılında yayınlanan “Sevdim” den bu yana şöyle dişe dokunur bir Hülya Avşar şarkısı çarpmadı kulağımıza. Oysa “Aradın mı?”lar, “Bu Gece Uzun Olacak”lar, “Yar Senin derdin Ne?”ler, “Yürü Ya Kulum”lar filan hiç de fena değildi vakti zamanında. Sesinin sınırları içerisinde seçilmiş doğru şarkılarla, özellikle de müzik yönetmeni Taşkın Sabah’ın teknik katkısıyla, eli yüzü albümler yapabilmiş bir şarkıcı Hülya Avşar vardı o dönemde. Sonra ne olduysa oldu ve Avşar yarışta fena halde geride kaldı.


Hülya Avşar’ın yeni albümü “Aşk Büyükse”, geçtiğimiz günlerde Seyhan Müzik etiketiyle yayınlandı. Albümde dokuz şarkı ve bir de ‘remix’ var. Şarkılardan sadece bir tanesi tanıdık. O da daha önce Ezginin Günlüğü’nden dinlediğimiz “Bana Bir Koca Lazım”. Şayet bu cümlenin aslında bir deyim olduğunu göz ardı eder ve mecazi manasını değil de kelime anlamını ciddiye alırsanız, gayet sansasyonel ve kışkırtıcı bir kadın hikâyesi olarak Hülya Avşar’a yakıştırmakta hiç de zorlanmıyorsunuz şarkıyı dinlerken. Belki bir Gönül Yazar sendromu (manasını açıklamama gerek var mı?) için henüz yaşı genç ama yine de bu şarkı Avşar için doğru seçim olmuş. Albümde aynı şarkının Altay Ekren imzalı bir de ‘remix’ versiyonu var ki ‘dubstep’le koca aramak için ideal.


Albümdeki diğer şarkıların söz ve müziklerinde Cansu Kurtçu, Fettah Can, Tan Taşçı, Seçkin Sunguç, Gökhan Tepe, Şebnem Sungur, Ezgi Özbay ve Müfit Bayraşa imzaları var. Düzenlemeler ise Tarık Ceren tarafından yapılmış. Bu şarkılar arasında en çok “A Benim Akılsızım” ve “Bari Geçerken Uğra” öne çıkıyor. Bu iki şarkı da hem Avşar’ın sesine, hem de yıllardır alışageldiğimiz tarzına yakışan şarkılar olmuş. Albümün açılışında yer alan “Yüreğimin Elleri” de bu ikisinin ardından gelebilir. Gerisi vasat sularda yüzen, ortalama pop şarkıları. 


Avşar ve türevlerinin albüm yapma formülü popüler bestecilerden şarkılar toplamak üzerine kurulu. Yıllardır böyle bu. Zaten albümlerin tanıtımı da genellikle bunun üzerinden yapılıyor: “Şundan üç şarkı, bundan bir şarkı aldım, hepsinden çok memnun kaldım,” gibi. Çünkü genellikle popüler besteciler yüksek meblağlarla şarkı satıyorlar ve Avşar ve türevleri bu konuda kesenin ağzını kolay açıyor. Ama ne çare, her şarkı her seste doğru tınlamıyor; nitekim bu albümde de her şarkıyı severek dinleyebilmek zor.


Bir de yazmadan geçemeyeceğim ki bir şarkının bir cümlesine fena halde takıldım. “Hisli kalp vuku bulur,” diyor “Aşk İçin Doğulur” adlı şarkısında Hülya Avşar. Hadi şarkıyı yazan Tan Taşçı, bilmiyordu diyelim; tevellüdü müsait olan Hülya Avşar da mı bilmiyordu bu sözün doğrusunun “hissi kablel vuku” olduğunu? Hadi o da bilmiyordu; kimse sormadı mı “hisli kalp vuku bulur” ne demek diye?


Zeynel Abidin Ağgül tarafından çekilmiş kapak fotoğraflarında yüzündeki güneş lekelerini temizletme ihtiyacı duymamış, doğal ve az makyajlı, orta yaşın güzelliğinde bir Hülya Avşar portresi var (kabul edelim, hâlâ güzel.) Şarkılık kariyerinin büyük kısmını assolist rüküşlüğünde geçirmek zorunda kalmış, sonrasında ise nedense pespaye denebilecek kadar özensizleşmiş biri için gayet sade ama şık bir imaj bu. Yine de zarfa değil mazrufa bakacak olursak şayet, bu albümün Avşar’ı eski şaşaalı şarkıcılık günlerine döndürmesi biraz zor görünüyor. 

EKİM 2013