Bu Blogda Ara

19 Ocak 2014 Pazar

Zülfü Livaneli - "Gökkuşağı Gönder Bana"


(Milliyet Sanat dergisi Aralık 2013 sayısında yayımlanmıştır.)

Hangi Livaneli’yi daha çok seversiniz? Köşe yazarı, edebiyatçı, yönetmen, kültür elçisi, politikacı, aydın, müzisyen?.. Ya da hepsi mi?.. Belki de hiç biri. Hepsi birbiriyle bağlantılı, birbirinin içinde çıkmış/türemiş de olsa bunca sıfat, vasıf, ‘titr’ gün gelir yorar adamı. Belki onu da yormuştur; hatta belki bizi de. Uzun bir geçmişe yayılan, ülkenin siyasi tarihiyle birlikte anlatılabilecek/anlamlandırılabilecek bir de hayat hikâyesi koyun üzerine. Neresinden baksanız ağır bir yük.


En başından bugüne dek bize gösterdiği siyasi duruşunu, kendini ve dünya görüşünü ifade etme biçimini, bu uğurda yaptıklarını, ettiklerini, yazdıklarını, çizdiklerini ve tüm bunları bizim nasıl gördüğümüzü/okuduğumuzu/izlediğimizi ve algıladığımızı filan koyun bir kenara. Ve sonra itiraf edin… Hiçbir filmini izlememiş, herhangi bir kitabını, köşe yazısını okumamış ya da izlemiş, okumuş da beğenmemiş olabilirsiniz. Milletvekili olduğu partiye hiç oy vermemiş, aydın kimliğine hiç itibar etmemiş olmanız da mümkün. Ama bir yerde kulağınıza “Leylim Ley” çalındığında, bir “Karlı Kayın Ormanı”, bir “Güneş Topla Benim İçin” duyduğunuzda hiç eşlik etmediğinizi, müzikle haşır neşir olmasanız bile o şarkıların sözlerini, melodilerini ister istemez ezber etmediğinizi söyleyebilir misiniz? Sorunun cevabını ben vereyim o halde: Biz en çok müzisyen Livaneli’yi sevdik.


Çünkü bazen bazı şarkılar yazanından, besteleyeninden, söyleyeninden ve hatta kendisinden firar ederek yerleşir toplumun hafızasına. Melike Demirağ ne o filmdeki kızdır artık, ne de şarkısının aslında bir kitlenin omuz omuza mücadelesini anlattığını hatırlar/bilir bugün “Arkadaş”a bir dostluk marşı gibi eşlik edenlerin büyük kısmı. Cem Karaca’nın yaşamının son yıllarında soldan sağa dönerken çıkardığı acı fren sesleri “Tamirci Çırağı”nın, “Bu Son Olsun”un, “Islak Islak”ın notaları arasında duyulmaz olur. Derken en ‘beyaz’ Türk “Kum Gibi”de ağlar, o meşum gecede Ahmet Kaya’ya çatal bıçak fırlatanlara alkış tutanlar, gün gelir “Hani Benim Gençliğim” diye içlenir. Zülfü Livaneli şarkıları da öyledir. Ve aslında artık onun değil; bizimdir, anonimdir.


Biliyorum, üretilenleri üretenden bağımsız değerlendirmek başlı başına tartışmaya açık bir öneri. Ama Livaneli nerede, ne zaman bir konser verse, alanları, meydanları, stadyumları dolduran kalabalıkları, o başından sonuna hiç susmayan devasa izleyici korosunu nasıl izah edeceğiz başka türlü? Sezen Aksu “Hasret oldu, ayrılık oldu” diye başladığında şarkıya, onun “yetmez ama evet”e destek verdiğini unutabiliyorsam oracıkta, bu benim değil şarkılarının suçu olmalı. Livaneli de “ben aslında o kadar da radikal değildim, şarkılarım nedeniyle insanlar beni öyle bir yere koydu,” mealinde sözlerle kendini kendine ya da birilerine ‘aklamış’ olsa ne, olmasa ne? Ben “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ı bilirim, “Yiğidim Aslanım”ı bilirim. Dünyanın en iyi şarkıcısı değildir; hatta alabildiğine de detonedir, ne gam! En az onun kadar detone, o şarkılara var gücümle eşlik ederim.


Livaneli uzunca bir süredir yeni albüm yapmıyordu. Hatta artık popüler şarkı üretmek istemediğini de beyan etmiş ve son olarak 2005 yılında “Hayata Dair” adlı albümünü piyasaya sürmüştü. O günden bugüne de tüm müzik külliyatını “Bütün Eserleri” üst başlığıyla bir seri halinde yayınladı. Bu öyle bir külliyattı ki, Livaneli’yi doğrudan doğruya ‘bu saatten sonra yeni bir şey yapmasa da olur’ dediklerimiz arasına koyuyordu zaten. Hatta DVD ve CD formatında yayınlanan “35. Yıl Konseri”, adı konmamış bir jübile havası bile estirmişti. Ama sonra beklenmedik bir şekilde tamamı yeni şarkılardan oluşan bir albümle çıktı karşımıza. Livaneli’nin yeni albümü “Gökkuşağı Gönder Bana”, geçtiğimiz günlerde İda Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü.


On şarkıdan oluşan albümde bir anonim şarkı dışında bestelerin tamamı, bir Ülkü Tamer şiiri dışında da sözlerin tamamı Livaneli’ye ait. Düzenlemeler Ferhat Livaneli tarafından yapılmış. Albümdeki bir şarkıyı Burcu Sinem Şenel, bir şarkıyı ise Cansel Şapçı ile İrem Bilgiç birlikte seslendiriyorlar. İki şarkıda da Çocuk Kalbim Seni Söyler korosu eşlik ediyor.

‘Bu saatten sonra yeni bir şey yapmasa da olur’ dediğiniz birinin yeni albümünden beklentiniz ya çok yüksek ya da çok düşük oluyor haliyle. Müzisyen cephesinde ya kendini aşma, yeni bir kapı açma ihtimali vardır çünkü ya da kendini tekrar etme, yerinde sayma, hatta belki geriye doğru bir iki adım atma ihtimali. Ne çare bu albüm ikinci ihtimale yakın duruyor. Her ne kadar bazı Livaneli biyografilerinde “sürgün” diye tanımlandığı oluyorsa da, daha ziyade bir ‘siyasi nedenlerle ülkeye dönmeme’ durumu olarak adlandırılabilecek yurt dışı macerasının bir kısmını Yunanistan’da geçiren ve bu dönemde Yunanistan’daki müzisyen muadili Mikis Theodorakis’in müziğinden çok etkilenen Livaneli’nin, yurda döndükten sonra yaptığı “Ada” ve “Güneş Topla Benim İçin” albümlerinde bu etki açıkça görülüyordu. Aradan geçen otuz sene sonrasında Livaneli’nin müziği bir kez daha ağırlıklı olarak Ege kıyılarından ses veriyor. “Son Şarkı”, “Bir Yelkenlim Olsaydı”, “Güneş Yine Doğacak”, “Sen Ve Ben”, “Mavi Sonsuzluk” ve adı üzerinde “Ege”, hep denize, ama en çok da Ege denizine yakın duran şarkılar. Albüme adını veren “Gökkuşağı Gönder Bana” ile “Ozan” bir parça daha Anadolu’dan ses veren, eski ve bildik bağlamalı Livaneli şarkıları ayarında.


“Haberleri Açma Baba”nın çocuk naifliğine paralel didaktizmi ‘70’lerden, bilemediniz ‘80’lerden çıkıp gelmiş gibi ama asla bugüne ait değil. Şarkının nakarat kısmında dolaşan arabesk nağmeler ise seslendiren kız çocuklarını Küçük Ceylan’lığın kıyısından döndürüyor üstelik. Benzer bir şekilde “Güneş Yine Doğacak” da ‘70’ler safdilliğinde bir siyasi barış türküsü gibi. Livaneli yıllar içerisinde ülke kültür ve siyasetinde konumlandığı yerden “sussun bütün silahlar” ya da “haydi eller birleşsin” gibi çiğnenmekten tadı kaçmış sloganları yinelemekten çok daha fazlasını yapmaktan sorumlu değil mi? Ya da şöyle sorayım; hâlâ bu jargonda şarkılar yazıyor olması, bu sorumluluğu yerine getirmesi için yeterli mi? Bu kadarını güzellik yarışmalarında boy gösteren ve kendilerine mikrofon tutulup dünya için dilekleri sorulan genç kızlar da akıl edebiliyor oysa. Biraz daha kafa yormak gerekirse üzerine, müziğini kendisinden ayrı tutup sevme önerim bu ve benzeri sebeplerle olabilir mesela.



Şarkılarının bunca yıldır kulağımızdan kalbimize döktüklerinde, beğensek de beğenmesek de, ses renginin de büyük payı var kuşkusuz. Bu yüzden yeni şarkılarına da kulak kabartmaktan ve hatta hürmet etmekten kendini alamıyor insan. Ama olur a bir on yıl sonra yine bir stadyum dolusu insan toplansa bir konserinde, ‘bu yeni şarkılardan kaçına bir ağızdan eşlik ederler?’ sorusuna cevap verebilmek sahiden zor.  

KASIM 2013 

Erdem Kınay - "Proje 2"


(30 Aralık 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Yenilik sıkıntısı çeken Türk pop müziği son yıllarda elektronik dans müziği (EDM) albümlerine can simidi gibi sarıldı ve özellikle 2010’dan sonra yaygınlaşan bu tür, daha önce aranjör ya da besteci olarak tanıdığımız nice ismi bir nevi star haline getirdi. Türün en popüler işlerine ise Ozan Doğulu, Ozan Çolakoğlu, İskender Paydaş, Volga Tamöz ve Erdem Kınay imza attı. Yıllardır batı standartlarında “dj” müziği yapan ve yaptıkları işlerle dünyada da ses getiren “dj”lerimiz de vardı oysa ama onlar Türk pop müziği kurallarına pek uymadıkları için bu saydığım isimler kadar gündem teşkil etmediler ne çare. Bu yüzden EDM’ni bundan ibaret sanmış da olabiliriz.


Türkiye’de genellikle eski şarkıların yeniden düzenlenmesi üzerinden yürüyen bu akımda, yeni şarkıları ve kendi bestelerini kullanan aranjör/besteciler de oldu. Erdem Kınay da bunlardan biriydi. Kınay’ın 2012 yılında yayımlanan “Proje” adlı albümü tamamen yeni şarkılardan oluşuyordu. Erdem Kınay ilk albümün devamı niteliğindeki ikinci albümde de yine sadece kendi bestelerine yer vermiş. Şarkı sözlerinin tamamı ise Deniz Erten’e ait. “Proje 2” adını taşıyan bu albüm geçtiğimiz günlerde KNY Müzik/Seyhan Müzik ortaklığıyla yayımlandı.


Albümde altı yeni şarkı ve üç de farklı versiyon var. Bu versiyonlardan biri, önceki albümün en çok ses getiren şarkılarından biri olan “Duman”ın Dj. Eyüp imzalı yeni “remix”i. Tıpkı önceki albümde olduğu gibi, bu albümde de Demet Akalın, Murat Boz, Bengü gibi popun birinci liginden isimlerin yanı sıra Merve Özbey ve Aynur Aydın da şarkılara ses verenler arasında. Bu albümün sürprizi ise albümün açılış ve de çıkış şarkısı “Alkışlar”ı seslendiren Sibel Can. Ne ki şarkıyı dinlemeye başladığınızda bunun bir sürpriz olup olmadığı tartışılır hale geliyor. Zira düzenlemesini koyun bir kenara, hem söz hem de beste bakımından “Alkışlar”, tipik bir Sibel Can şarkısından hiç de farklı tınlamıyor. 


Çelişki de burada başlıyor zaten. Hem önceki hem de bu albümün öne çıkan şarkıları Kınay’ın Avrupai “sound” iddiasını yerle bir ediyor. Zira önceki albümün en çok ses getiren şarkısı “Duman” gibi, yine Merve Özbey’in seslendirdiği “Helal Ettim” ve de “Alkışlar” bu ülkede senelerdir yapılagelen arabesk şarkılardan ilham almış şarkılar. Tek fark şu: Bu şarkılardan herhangi birini örneğin Bergen ya da ne bileyim, Gülden Karaböcek söyleseydi, bugünün sosyetik gece kulüplerinde, popüler müzik çalan radyolarda asla çalınmazlardı. Gelin görün “Duman” gibi “Helal Ettim” de şu sıralar hemen her yerde çalınıyor. Yani arabesk müzik duyunca “ıyyyyy yivrenççççç” diyen kitle böylece “çok modern, çok Avrupai” şarkılarla kendinden geçmiş oluyor.


Oysa albümde Demet Akalın’ın seslendirdiği “Yalnız Ordusu” ve Murat Boz’un seslendirdiği “İlk Anda”, çok daha pop tınlayan şarkılar. Melodik olarak daha zayıf olmalarına karşın Bengü’nün seslendirdiği “Kolay Gelsin” ve Aynur Aydın’ın seslendirdiği “Sınır” için de aynı şey söylenebilir. Ancak iyi bir müzisyen olduğunu bildiğimiz Erdem Kınay’ın yaratıcı ve yenilikçi bir besteci olduğunu söyleyebilmek zor. Şarkılar genellikle aynı yürüyüş ve kurgu üzerinden ilerliyor ve Kınay, düzenlemelerin şaşası ve karmaşıklığıyla bu açığı kapatmaya çalışıyor. EDM’nin son moda “sample”larını, “loop”larını kullanarak ortaya çıkarılan bu sert “sound” ise ancak gece kulüplerinde yüksek vuruşlu müziğe kendini kaptırıp dans etmek ya da evinde/arabasında/kulaklığında yüksek sesle müzik dinlemek, dinlerken çevresine de “çıstak”larını duyurmak isteyenlere hitap ediyor.



Albümde sesiyle var olanları değil, projenin mimarı Erdem Kınay’ı ön plana çıkaran Mert Dermen imzalı fotoğraflar ve Özlem semiz imzalı kartonet kompozisyonu (yazım yanlışları bir kenara) özenli ve temiz. Ancak içerik, elbette kartonet kadar sade ve sakin değil. “Olsun, ben bu şarkılarla fena koparım,” derseniz, o başka.   

ARALIK 2013

Kerem Turhan - "Oğul"

(23 Aralık 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Kerem Turhan hem bir mimar, hem de bir müzisyen. Piyano çalan, şarkı söyleyen ve kendi şarkılarını yazan Turhan, yıllar boyunca bir çok müzisyene eşlik etmiş, birçok projede yer almış ve sonunda kendi albümünü hazırlamak için stüdyoya girmiş. Kerem Turhan’ın “Oğul” adını taşıyan ilk albümü, geçtiğimiz günlerde We Play etiketiyle yayımlandı.


Albümde yer alan on şarkının tamamının söz ve müziği Kerem Turhan’a ait. Düzenlemeleri yapan Yavuz Akyazıcı, aynı zamanda gitar da çalmış. Yanı sıra Derin Bayhan, Baran Say, Yahya Dai ve de piyano ve “keyboard”uyla Kerem Turhan albümde çalan diğer isimler. Öyle ki albümü dinlerken kendinizi küçük, sıcak, yasaksız zamanların sigara dumanı ve içki kokusuyla tütsülenmiş bir caz kulübünde hissetmeniz işten bile değil. Bu küçük fakat işinin erbabı orkestra, o duyguyu geçiriyor dinleyene.


Bu, işin bir tarafı. Albümün bir başka artısı ise şarkıların, caz, pop-caz-blues-soul gibi birbiriyle kan bağı taşıyan türler arasında gezinirken, Türkiye’de yapılan emsali işlere kıyasla daha kolay dinlenebilir bir çizgide seyretmesi. Türün/türlerin meraklıları dışındakiler de tat alabilirler duyduklarından. Enstrümanist ve sesini bir enstrüman gibi kullanan solist maharetinin başrolde olduğu bu müzik türünde, sözü de en az müzik kadar hakim kılabilmek kolay değil. Kerem Turhan bunu başarmış gibi gözüküyor. “Çantamda Biraz Aşk Var” gibi esprili, “Tabutta Bir Adam” gibi ironik, “Boşu Boşuna” gibi şiirli şarkı sözleri dinleyenlerin sadece müziğe değil, sözlere de kulak kabartmasını sağlayabilecek etkide.


Kerem Turhan bir solist olarak da kendi şarkılarının hakkını veriyor. Bir caz şarkıcısından beklenen tipik ses gösterilerinin, vibratolarının, emprovizasyonlarının semtine uğramadan, bir parça teatral bir yorumla, şarkı sözlerinde anlattığı hikâyeleri inandırıcı kılan vurgular ve tonlamalarla bir üst paragrafta bahsettiğim, albümün kolay dinlenirlik vasfına katkıda bulunuyor. (Yeri gelmişken; bu kolay dinlenirlik meselesinin altını bu kadar çiziyor olmamın sebebinin ortalama dinleyicinin iyi müziğe yakınlaşması için bunun zaruri olduğunu düşünmem olduğunu söylemeliyim. Yoksa bu tabirde ne kolay dinleneni ne de zor dinleneni küçümseme var.)

Caz seviyorsanız  sadece iki satırlık sözleri ve Yahya Dai’nin nefis saksafon sololarıyla dikkat çeken “Pencereden”i, “Sebebini Sormasınlar”ı, “Boşu Boşuna”yı, “rock” seviyorsanız irkiltici ismine karşın “Tabutta Bir Adam”ı ve albümde popüler “sound”a en yakın şarkı gibi duran “Beni Sakla Hadi”yi mutlaka dinlemenizi öneririm. Albüme adını veren ve ilk klip şarkısı olarak seçilen “Bırak Gitsin Oğul”u da es geçmeyin.  (Bu arada “Beni Sakla Hadi”nin introsunun Umay Umay’dan dinlediğimiz Barlas bestesi “Hareket Vakti”nin introsunun pek yakından geçtiğini de söylemeden edemeyeceğim.) 


Kendine ait bir dünyası, bir rengi, dokusu olan müzisyenler kırk yılda bir çıkıyor ya da bazen hiç çıkmıyor. Türleri çok farklı olsa da Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok, Cem Karaca gibi isimlerin bu kategoride olduğunu herkes kabul eder mesela. Kerem Turhan daha ilk albümüyle bu kategoride kendine bir yer aradığını belli ediyor.


Kartonete yazılmamış olsa da kapak fotoğraflarının ve kartonet tasarımının da albümün içeriğini destekleyen ve şarkıların hakkını veren türden olduğunu belirteyim. Neresinden baksanız özenli, eli yüzü düzgün ve müzikal değeri yüksek bu albümü arşivlere katmakta fayda var.      

ARALIK 2013

Cem Adrian - "Şeker Prens ve Tuz Kral"

(16 Aralık 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


İnsan sesinin çeşitliliği konusunda akademik literatürün yaptığı kategorizasyon, sıradan müzik dinleyicisini hiç mi hiç ilgilendirmiyor. “Buğulu ses” diye bir tanım var örneğin; hiç literatüre girmemiş. Ya da “yanık ses”… Buradan yola çıkarsak, bugün Cem Adrian’ın sesini sevenlerin, onun oktav aralığının genişliğini ne derece umursadığı tartışılır. Ama Adrian’ın hafızalarımıza yer etmesinde bu sıra dışılığının büyük etkisi olduğunu yadsıyamayız. Fazıl Say önermişti bize Cem Adrian’ı. Yerli malı Farinelli olabilirdi pekala. Nitekim ilk albümü de bu temel üzerine inşa edilmiş gibiydi. Aynı adamdan ne kadar çok çeşitlilikte ses çıkabileceğini gösteriyordu bize. Adrian’ın hikâyesi böyle başladı.

Cem Adrian yedinci albümüyle bir kez daha karşımızda. “Şeker Prens ve Tuz Kral” adını taşıyan albüm, geçtiğimiz günlerde Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle yayımlandı.


“Özgür müzik” diye bir tanımı var Adrian’ın. Bir türe, bir kategoriye dâhil olmadan, sevdiğini, istediğini, içinden geçirdiğini yazmak ve söylemek olarak açabiliriz bu tanımı. Nitekim ilk albümü bir kenara koyarsak, o zamandan bu zamana epeyce üretken geçirdiği yaklaşık dokuz yıllık süreçte kendi yazdığı şarkıları söyledi hep. Bir derdi vardı; bir şeyler anlatmak istiyordu ve sadece sesinin avantajıyla yaratabileceği şöhret “aura”sını elinin tersiyle itmiş gibiydi. Yeteneğini ticarete tahvil edip televizyon şovlarında, sahnede ve dahi albümlerde neler neler yapabilir, bir nevi “show man”liğe soyunabilirdi oysa. Ama o başka bir yerde durmayı seçti. Çok kişisel, çok içine kapanık, epeyce sofistike; dinlemesi de, hazmetmesi de zor bir müziğin peşinden koştu. Buna karşın bu pop çağında ve de bu ülke şartlarında, çok ciddi bir hayran kitlesi kazanmış olması, etno-müzikologların masaya yatırması gereken bir konu.


Şimdilerde Mehmet Erdem, Mabel Matiz, Ceyl’an Ertem gibi örnekler var önümüzde. Ana caddelerde değil, ara sokaklarda yürüyenler de görüş mesafemize girdi iyi kötü. Sıradanlıktan pek çok sıkıldığımız bir zaman diliminde, sıraya girmeyenlere daha çok kıymet vermeye başladık. Bu vesileyle Cem Adrian’ın da onu hiç dinlemeyen bir kitlenin dikkatini çekmemesi için hiçbir sebep yok. Üstelik bu albüm buna yol açmaya her bakımdan müsait görünüyor.

Çünkü önceki albümlerine kıyasla daha sade, daha melodi odaklı, (tam tabiriyle) daha kolay dinlenilir şarkılar da var “Şeker Prens ve Tuz Kral”da. Bunların başında da “Ben Seni Çok Sevdim” geliyor. Yakında vizyona girecek “Senin Hikâyen” adlı filmde de kullanılan bu şarkı, uzun vadede Adrian kariyerinin en popüler olmuş şarkısı olarak hatırlanabilir. 


Hemen ardından gelen “Sen Ağlama” ve “Beni Affet Bu Gece” de kadar “Şimdi Rahat Uyu” da Adrian dinlemeyenlerin bile ilgisini çekebilecek şarkılar. Ama onun, şarkılarıyla yarattığı depresif ve karanlık dünyanın müptelasıysanız, albümün kalanında sizi memnun edecek bir dolu şarkı da var.

Aslında bu albüm, Adrian’ın 2008 çıkışlı “Emir” albümünden bu yana girdiği sadeleşme yolunun vardığı son nokta olarak da görülebilir. Şarkıların büyük çoğunluğunda tercih ettiği ses aralığı aslında kulağa en hoş gelen tınısı değil; hatta bir parça rahatsız edici bile denilebilir. Ama bunun bilinçli bir seçim olduğu da ortada. Sesini değil, şarkılarını, sözünü servis ediyor adeta.



Bir önceki albümle tematik bir uyum gösteren siyah kartonet tasarımında her albümünde olduğu gibi yine Adrian’ın da imzası var. Şarkıların rengi de siyah; dolayısıyla başka bir renk gelmiyor gözünüzün önüne zaten. Düzenleme ve kayıtları da Cem Adrian yapmış ki hep öyle yapıyor. Galiba özgürlüğü de en çok buradan geliyor. “Ne olur beni dinleyin, ne olur beni sevin,” diyenlerden değil; “Ben bunu yaptım, ister dinleyin ister dinlemeyin,” diyenlerden Cem Adrian. Karar size kalmış.     

ARALIK 2013

Eylül Duru - "Söz"


(9 Aralık 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Eylül Duru, Karadenizli bir ailenin İstanbul’da büyüyen çocuğu olmasına rağmen, doğduğu topraklarla bağını hiç koparmamış. Daha çocuk yaşlarında türkülerle arasında kurulan bağ, günün birinde dönüp dolaşıp onu profesyonel olarak şarkı söylemeye itmiş. Sinema ve tiyatro yazarlığının yanı sıra opera ve şan eğitimi de alan, bir yayınevinde editörlük de yapan Eylül Duru, bir yandan da “Ev ve Komşu Şarkıları” adını verdiği bir projeyle sahneye çıkıp sevdiği şarkıları söylemiş, bir çok albüm ve projede sesiyle yer alırken bir yandan da Blue Motion adlı caz grubunun solistliğini yapmış. 

Eylül Duru’nun ilk albümü “Söz”, geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle yayımlandı. Dokuz şarkının yer aldığı albümde, şarkıların sekizi anonim türküler, biri ise Zülfü Livaneli’nin “Ey Özgürlük”ünün yeni yorumu.


Albümün en önemli özelliklerinden birisi, geçtiğimiz yıl beklenmedik bir şekilde hayata veda eden Behçet Türkekul’un imzası bulunan son albüm olması. Albümün müzik direktörlüğünü yapan, yanı sıra kayıtlarda perküsyon ve davul çalan, vokal yapan Türkekul, ne yazık ki büyük emek verdiği bu albümün yayımlandığını göremeden aramızdan ayrıldı. Duru da albümü Türkekul’a ithaf etmiş zaten. 

İlk bakışta bu albüm ‘türküleri Batılı bir “sound”la yeniden söyleme’ gibi çok klişe bir misyonun peşinde koşar gibi gözüküyorsa da, dinlemeye başlayınca anlıyorsunuz ki bu kez yapılan bugüne dek yapılanların birkaç tık üzerinde, ötesinde. Gerek Eser Taşkıran imzalı düzenlemeler, gerek usta müzisyenlerin elinden çıkmış icralar, gerekse Eylül Duru’nun yorumu son derece temiz, özenli, müzikalitesi yüksek ve ticari olmaktan uzak bir albüm çıkarmış ortaya. Zaten albüme bir önsöz yazan Fazıl Say da aynı şeyi söylemiş Eylül Duru’nun müziği için: “Çok iyi bildiğimiz müziklerde bile yeni bir duygu yakalıyor bizi şaşırtarak…”


Buna karşın Duru’nun kelimeleri tane tane vurgulayışı, yer yer teatral (“Dolamayı Dolamayı” da belirgin bir Esin Afşar kokusu var mesela) ve hep açık, berrak, net şarkı söyleme biçimi bir süre sonra fazla akademik tınlıyor; bir parça duygu eksikliği hissetmeye başlıyorsunuz. Mesela “Ey Özgürlük” gibi bir şarkının hissettirmesi gereken coşkudan nasibinizi alamıyorsunuz bir türlü. Bunun bir kusur değil belki ama caz yorumculuğundan kaynaklanan bir dezavantaj olduğu söylenebilir.

Bir de her ne kadar Eylül Duru bu türküleri çocukluğundan beri kendisine verdiği sözü yerine getirmiş olmak için söylediğini kartonet yazısında özellikle vurgulamış ve albümün adını da bu yüzden “Söz” koymuş olsa bile, tamamı anonim türkülerin telif masrafından kaçınmak için mi derlendiği sorusu akla geliyor ister istemez. Zira hepsi çok bildik, çok söylenmiş, hatta artık söylene söylene hırpalanmış türkülerden oluşan repertuar, bu albümün en büyük kusuru gibi gözüküyor. Sokaktan geçen yüz kişiye sorsak, bir Azeri türkü deyince “Ay Laçin”i, bir Ege türküsü deyince “Ah Bir Ataş Ver”i ilk üç sırada sayabilirler çünkü.


Jerry Stolwijk imzalı fotoğraflar ve Hayalgücü Tanıtım tarafından yapılmış kartonet tasarımı tıpkı albümün içeriği gibi şık ve zarif. Gürültü patırtı, her çeşit enstrüman ve bilgisayar sesi kalabalığı, bol ritim soslu eğlence havaları değil de saf ve sade müzik dinlemek isterseniz arada bir, bu albüm iyi, hem de çok iyi gelecek kulağınıza.           

ARALIK 2013

Burak Kut - "Sevginin Her Hali"


(3 Aralık 2013 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Bilenler bilir, bilmeyenlerse inanmakta zorluk çekebilir ama ‘90’lı yılların ilk yarısında bir “star”a dönüşen Tarkan’ın en büyük rakibi Burak Kut’tu. O günlerin bütün müzik dergilerinde ikisi yarıştırılır, Tarkan hayranlarıyla Burak Kut hayranları kıyasıya çekişirdi. 1995 yılında Burak Kut bebek yüzlü pop “star”lıktan asi çocukluğa, zamansız bir “rock” yıldızlığına “zıplamak” istedi ve ne olduysa ondan sonra oldu. Tarkan aldı yürüdü, Burak Kut popun birinci ligine veda etti.


Burak Kut örneğinde olduğu gibi, bazen şarkıcılık beceriniz ve sahip olduğunuz müzikal birikim de, bir pop yıldızı için ciddi bir avantaj olan ‘genç kızların rüyalarını süsleyecek’ fiziğiniz de sizi zirvede tutmaya yetmeyebiliyor. Kariyer planlaması, doğru hamleler atmak ve doğru stratejiler kurmak bu oyunun en önemli kuralı. Nitekim Burak Kut, ‘90’lardan sonra yakaladığı ikinci büyük çıkışının, yani 2007 yılında yayımlanan “Komple albümünün ardından yine bir yanlış hamle yaparak, 2009 yılında hemen hiç ses getirmeyen “İlaç” adlı albümünü piyasaya sürdü ve bir kez daha geride kaldı.


Bu kez dört şarkılık bir mini-albümle karşımızda Burak Kut. “Sevginin Her Hali” adını taşıyan bu albüm geçtiğimiz günlerde Pasaj Müzik etiketiyle yayımlandı. Albümdeki şarkıların dördünün de söz ve müzikleri Burak Kut’a ait. Kut’un prodüktörlüğünü de üstlendiği albümde üç şarkının düzenlemesi Lütfü Bayülken tarafından yapılmış, bir şarkı ise Lütfü Bayülken ve Tolga Sünter tarafından ortak düzenlenmiş.

Albüm piyasaya çıkmadan önce servis edilen ilk şarkı “Ver Allah” da gösteriyor ki Burak Kut bir kez daha eski şaşaalı “pop-star”lık günlerine geri dönme çabasında. Özellikle bu şarkı, ortalama Türk popunda eğlenceli, dile kolay gelen bir şarkı ne gerektiriyorsa onu karşılamak üzere yapılmış gibi. Üstelik hem sözleri, hem de müzikal yapısıyla Kenan Doğulu şarkılarının fazlasıyla yakınından da geçiyor. 


Albümün diğer hareketli şarkısı “Be Deli” ise adeta bir klişeler yumağı. “Daha ne, bahane, şahane” kafiyesi mi isterseniz, Demet Akalın şarkılarının kurgu ve öykü mantığı mı; ne ararsanız var.

Diğer iki şarkı yavaş ve her ikisi de Kut’un ‘romantik prens’ standartları etrafında dönüyor. Bu aralar bu tarzın pek prim yaptığı düşünülürse, her iki şarkının da ama özellikle “Hani”nin ticari şansı hareketli şarkılardan daha fazla olabilir.


Peki bu albüm sahiden Burak Kut’u şu an durduğu yerden bir basamak yukarı çıkarır mı? Şayet ‘90’larda “Benimle Oynama”dan sonra yapılmış ikinci albüm bu olsaydı, evet bu çok mümkündü. Ama bugünün Burak Kut’una bir artı getireceğini düşünmek iyimserlik olur. Belki “pop piyasasında ben hâlâ varım”ın altını çizmek adına, yani kariyerin sürdürebilirliği açısından faydalı olabilir ve bir sonra yapılacak çok daha güçlü bir çıkışa zemin hazırlar ama hepsi bu kadar gibi görünüyor şimdilik.



Zeynel Abidin Ağgül tarafından çekilen fotoğraflarda Burak Kut “bebeto” diye anıldığı günlerdeki görünümünün üzerine bir parça ciddiyet ve olgunluk koymuş gibi görünüyor. Oysa aynı şeyi albümdeki şarkılar için söylemek pek kolay değil. Yani daha renkli, daha genç işi bir görünüm de şaşırtıcı olmayabilirdi. Aynı şey Erman Yılmaz imzalı kartonet tasarımı için de söylenebilir.  

ARALIK 2013