Bu Blogda Ara

31 Mart 2014 Pazartesi

Oğuzhan Koç - "Ben Hâlâ Rüyada"


(3 Mart 2014 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

‘90’larda herkes gibi benim de bayıldığım Yılmaz Erdoğan komedi anlayışının 2010’larda geldiği Çok Güzel Hareketler Bunlar seviyesine hiç mi hiç tahammül gösteremedim. Bundandır ki Oğuzhan Koç ismi benim için Ferhat Göçer ve Gülben Ergen’e şarkı veren tiyatro oyuncusu genç çocuktan daha fazlasını ifade etmedi uzun bir süre. Hele ki Gülben Ergen’le düet yaptığı “Giden Günlerim Oldu” adlı o çok sevilen ve beğenilen ama benim pek fena bulduğum şarkının ters etkisini de koyarsak üzerine, Koç’u merak etmem, takip etmem için de bir sebep yoktu ortada.


Gel zaman git zaman Oğuzhan Koç’un aslında yola müzisyen olma hevesiyle çıkıp, kader bu ya, oyunculukla adını duyurduğunu öğrendim. O sıralarda ÇGHB’daki espri anlayışının o programdan taşıp reklamlara, sinema filmlerine ve dahi başka televizyon programlarına bulaştığını gördüm. İçinde Oğuzhan Koç’un da bulunduğu Üç Adam adlı sohbet programını da hiç tahammül edemedim haliyle. Hal böyleyken Oğuzhan’ın ilk albümüne önyargıyla yaklaşmadım desem yalan olur.


Oğuzhan Koç’un “Ben Hâlâ Rüyada” adını taşıyan ilk albümü, geçtiğimiz günlerde Esen Müzik etiketiyle yayımlandı. Bu devirde internet olgusuna rağmen nasılsa hâlâ sihirli kutu olmaya devam eden televizyonun “star” yaratma gücünün bir ispatı olarak albüm piyasaya çıkar çıkmaz bir ilk albüme gösterilen tereddütten hiç nasiplenmeden listelerde başa güreşmeye başladı. Beylik tabiriyle, gözle görünür bir biçimde “çok sattı”. Hem de öyle bir iki şarkıya sırtını dayamadan, birçok şarkısıyla birden listelere girerek…    


İşin sırrını sadece sevilen bir ekran yüzü olmanın avantajına bağlamak elbette hata olur. Albümü dinlemeye başladığınızda bunu anlıyorsunuz zaten. Koç’un tam da kendi kuşağından beslenen bir dili, bir bakış açısı, bir üslubu var. Şarkıları basit armonik yapılar üzerinden yürüyor. Hani biraz gitar çalan birinin birlikte çalıp söyleyerek eşlik edeceği türden… Akılda kalıcı, dinleyeni yormayan, zorlamayan, kolay kavranan şarkılar bunlar. Üstelik arabeskten halk müziğine, poptan “rock”a her türün sevenlerine göz kırpıyor. İstiklâl Caddesini Türkiye’nin bir özeti gibi alırsak, Mis Sokak’tan Asmalı Mescit’e kadar uzanan ve uzanırken epeyce çeşitlilik gösteren beğeni ve kültür yelpazesi içinde hemen her mekânda ‘gideri olabilecek’, çalınabilecek bir şarkısı var. Düzenlemeler Alper Erinç ve (2 şarkıda da) Ozan Doğulu’ya emanet edilmiş ve böylece işin müzikal düzeyi de şansa bırakılmamış. Yan, neresinden baksanız her şey, bilerek ya da bilmeyerek doğru formüle edilmiş.


Oğuzhan Koç’un özellikle dik seslerde bir şarkıcı gibi şarkı söylemekten uzaklaşıp, bir karaoke barda arkadaşları arasında şarkı söylüyormuşçasına kontrolsüzleşmesi de sevenlerine/dinleyenlerine ayrıca samimi geliyor olabilir; onu bilemiyorum. Ama toplamda eli yüzü düzgün, hafif, uçucu, eğlenceli ve yer yer teatral bu şarkıları, düzenlemelerin de olumlu etkisiyle başından sonuna severek dinleyebilirsiniz. Böyle bakınca, ben kendi adıma albümü umduğumdan çok daha iyi bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle albüme adını veren “Ben Hâlâ Rüyada”, çok neşeli “Yüzük”, türkü formundaki “Erzincan” ilk dinleyişte dikkat çeken şarkılar arasında. Ama albümün pop-arabesk kanadından “Her Aşk Bir Gün Biter” ve “Yanımda Olsan” adlı romantik şarkılar ön plana çıkarsa da şaşırmamak lazım.


Emre Ünal tarafından çekilen fotoğraflar ve Oğuzcan Pelit imzalı renkli, parlak bir kartonet tasarımıyla bütünlenen albüm, başından sonuna 2010’lu yıllar Türk popunun bütün eğilimlerini barındırıyor. E onu sevenler, bunu da sever/sevecek/seviyor haliyle.  

MART 2014            

Hakan Kartal - "The Entertainer"


(24 Şubat 2014 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

1968 doğumlu Hakan Kartal’ın müzik tutkusu küçük yaşlarda başlamış. Hem alaylı hem okullu denebilecek bir müzisyen Hakan Kartal. Yıllar boyunca bir yandan dersler alarak müzik bilgisini arttırırken, bir yandan da sahneye çıkmış; sadece solistlik değil, şarkı yazarlığı, süpervizörlük ve aranjörlük de yapmış, reklam müzikleri bestelemiş. Profesyonel olarak müzikle ilgileniyorken bile eğitim almaya devam etmek için 24 yaşında konservatuar sınavlarına girmiş ve bir dönem ara verdiği eğitimini 1996 yılında tamamlamış.


‘90’lı yılların pop furyasında yayımlanmış bir de albümü var Hakan Kartal’ın. “Söylüyorum İşte” adını taşıyan bu albüm 1993 yılında piyasaya çıkmış ve Hakan (tek isim modası vardı o zamanlar tabii) müzik piyasasında dikkat çeken yeni isimlerden biri olmuştu. Ne ki sonrasında müziğe başka alanlarda ve sahnede devam ederken yeni bir albüm yayımlamadı. Hakan Kartal’ın ikinci albümü “The Entertainer”, geçtiğimiz günlerde Sekiz Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü.


Sahnede 50 farklı dilde şarkılar söyleyen, farklı ülkelerin müziklerini kendince yorumlayan Hakan Kartal’ın bu yeni albümü, adından da anlaşılacağı gibi, sahnede yaptıklarının kısa bir özeti gibi aslında. “Entertainer” kelimesi Türkçede “eğlendirici” gibi “hafif” bir anlam içerdiğinden midir nedir, tam olarak karşılığını bulamadı. Hangi sahne “sanatçı”mıza bu tabiri yakıştırsak, memnun olmaz sanırım. Değil ki kendine yakıştırsın ve hatta albümüne isim yapsın… Oysa hiç de hafife alınacak bir iş değildir “entertainer” olmak ve her sahneye çıkanın, şarkı söyleyenin de harcı değildir üstelik. Hakan Kartal’ı hiç sahnede izlemiş değilim; o yüzden albüm isminin ne çapta bir iddia taşıdığı konusunda bir fikrim yok henüz. Yine de hem kulağa hoş geldiğini, hem de merak uyandırıcı bir etki yarattığını söyleyebilirim.


Albümde dokuz şarkı var. İlk iki şarkı Grup Gündoğarken diskografisinden “Hayallerimi Bırak” ve “Ankara’dan Abim Geldi” adlı İlhan Şeşen besteleri. Bu iki tanıdık, hatta eski dost şarkıyı Kartal’ın  kendine has sesi ve şarkı söyleme biçimiyle dinleyerek albüme başlıyor, hemen ardından da bir başka eski dostla, Zeki Müren’in “Beklenen Şarkı”sıyla alaturka sularına yelken açıyoruz. Diğer şarkılar ise sırasıyla bir Bosna halk şarkısı, bir Napoliten, bir Romanya halk şarkısı, bir Rus çingene şarkısı, bir Kenya halk şarkısı. Albümün kapanışında ise Makedonya halk şarkılarından oluşan bir potpuri var. Neresinden baksanız enteresan bir albüm repertuarı… Başından sonuna dinleyince ister istemez bir konser, bir sahne programı etkisi yaratıyor; çünkü o mantıkla kotarılmış. Bir dramatik tenordan bu tarz şarkılar dinlemek (özellikle İtalyan tenorlar bu konseptte albümler yapar malum) müzik zevkinizin skalasında yer tutuyorsa, bu albümü sevmek için pek çok nedeniniz var demektir. Değilse bile, gündelik pop-“rock”-alternatif türevleri arasında kaybolurken, başka bir bahçede biraz zaman geçirmek hiç de fena bir tecrübe olmayabilir.


Albüm elbette kusursuz değil. Bu tarz bir albümde daha ihtişamlı, daha kalabalık orkestralı, senfonik  düzenlemeler duymak isterdim mesela ben kendi adıma. Bu bir (muhtemelen ekonomik) tercih belki ama bu haliyle düzenlemeler modern ve popüler de gelmiyor kulağa. ’80 ve ‘90’lar müzikal anlayışı (özellikle de ritimler) hâkim daha ziyade. 

ŞUBAT 2014 

Esra Berkman & Nazlı Işıldak - "Uyanış"


(17 Şubat 2014 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Esra Berkman 1980 doğumlu. Görece genç yaşına rağmen konservatuarda eğitimini aldığı kanun çalgısı üzerine tezler, makaleler yazmış, hem akademik anlamda, hem de icracı olarak tam tabiriyle ‘müzik kariyerini kanuna adamış’ bir müzisyen. Bu çalgının Türk müziğinde kullanıldığından farklı bir biçimde de çalınabildiğini öğrenince Ermeni müzisyen Haçatur Avetisyan’ın çalışmaları üzerine Ermenistan’da araştırmalar yapan Berkman, kanun stilini modernize eden ve kanun-piyano çalgıları için hem özgün eserler yazıp hem de uyarlamalar yapan Avetisyan’ın oluşturduğu repertuardan yola çıkarak 2008 yılında kanun-piyano ikilisini kurmuş. Farklı piyanistlerle ikili olarak hem repertuar çalışmalarına devam edip, hem de konserler veren Berkman 2011 yılından itibaren piyanist Nazlı Işıldak’la birlikte çalışmaya başlamış.


Esra Berkman ve Nazlı Işıldak ya da nam-ı diğer Kanun-Piyano İkilisi’nin ilk albümü “Uyanış”, geçtiğimiz günlerde Kalan Müzik etiketiyle yayımlandı. Yeri gelmişken söylemeliyim; iyi ki Kalan Müzik var. Böylesi sıfır ticari kaygılı çalışmaları, albümleri dinleyiciye ulaştırabilen iki firma ya var ya yok çünkü müzik piyasamızda.

Bu albüm her şeyden önce çok ciddi bir akademik çalışmanın ürünü… Zaten bu süreç albüm kitapçığında ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor/açıklanıyor. Ancak bunun da ötesinde kitapçıkta bir cümle var ki, yapılan işin özeti gibi: “Kanun-piyano İkilisi, kuruluşundan günümüze dek verdiği pek çok konserle, Türkiyeli dinleyiciler için yeni bir deneyim olan kanun-piyano çalgılarının birlikte ürettikleri tınıları paylaşmış ve Türk bestecilere kanun ve piyano için eserler üretmeleri yönünde ilham vermeyi amaçlamıştır.”


Sahiden de öyle. Dinleyici için ciddi bir yeni deneyim bu. Ben kendi adıma kapak fotoğrafının albüm içeriğinde klasik müzik olduğu hissi uyandırmasına rağmen, sığ bir dinleyici ön yargısıyla, alaturka eserlerin icra edildiği, “Ud ile Nostalji”, “Kanun İle Seçme Eserler” gibi, Unkapanı stüdyolarında bir gün içerisinde üretilen ticari seri albümlerin bir benzeriyle mi karşı karşıyayım diye düşünmedim değil. Neyse ki hem arka kapaktaki eser isimleri, hem de Kalan Müzik etiketi yine de bir dinlemem gerektiğini söylüyordu bana. İyi ki de dinlemişim. Çünkü ne o, ne de bu; gerçekten başka türlü bir şey.


Öncelikle kanun, o bizim bildiğimiz alaturka kanun gibi tınlamıyor hiç. Arp desem, lir desem onlar da değil ama, başka türlü işte. Piyanoyla kanunun ahbaplığı ise daha da şaşırtıcı… Çok taze, çok ferah, çok da dokunaklı üstelik… İcra edilen eserler ise bizim müzik kulağımıza çok ama çok yakın; handiyse tanıdık. Ben ki içinde insan sesi olmayan müziği ancak kitap okurken tercih edenlerdenim; bu albümü evire çevire dinlemekten hiç sıkılmadım, sıkılmıyorum. Çünkü usta icracılarının elinde kanun ve piyano sözsüz eserlerde saklı sözler söylüyor, sanki aralarında sohbet ediyorlar gibi. Öyle dolduruyorlar kulağı.


Bir de sahiden bazı çağdaş Türk bestecileri kanun-piyano için eserler üretmişler Esra Berkman’ın bu çalışmaları sonrasında ki bu da müziğimiz için önemli bir kazanç olmuş.

Başından sonuna şeker şurup akıp giden bu değerli albüm için keşke daha özenli bir kitapçık hazırlansaymış. Küçük puntolu yazılarla çok fazla bilgi çok az sayfaya sığdırılmış ve bilgiler çok akademik bir dille yazılmış çünkü. Oysa bu tür müziğe hiç ilgisi olmayanların da ilgisini çekebilecek bu albümün önemi, daha açık ve sade bir dille, daha kolay okunabilir bir şekilde kaleme alınsa ve kitapçık öyle tasarlansaydı çok daha faydalı olurdu.   

ŞUBAT 2014

Atlas - "Selam Yabancı"


(10 Şubat 2014 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

‘80’li yıllarda MFÖ, Yeni türkü, Ezginin Günlüğü ve Bulutsuzluk Özlemi’nin açtığı yoldan yürüyen ve “rock”tan, türküye uzanan farklı formatlarda özgün ve alternatif işler yapan bir dolu grup türemiş ve o günlerde değeri tam bilinmese de Türkçe popüler müzikte ‘90’lar ve sonrasında da etkisi hissedilecek ciddi bir yeni yol açılmıştı. Kumdan Kaleler de bu gruplardan biriydi. Kumdan Kaleler’i dinleyen ve takip edenlerin adına aşina olduğu Tuna Kiremitçi ise sonrasında yazar/köşe yazarı olarak adından söz ettirdi. Hatta öyle oldu ki kendi adını taşıyan ilk solo albümü “Kendi Halinde”yi yaptığında, “Kiremitçi de şarkıcı oldu,” diyenler çoğunluktaydı. Aradan epey bir zaman geçti ve benzer yorumları geçtiğimiz günlerde yine gördüm. Çünkü Tuna Kiremitçi bu defa da Atlas grubunun solisti olarak şarkı söylüyordu. Kiremitçi’nin okul arkadaşlarıyla birlikte hayata geçirdiği Atlas projesinin ilk albümü “Selam Yabancı”, geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle yayımlandı.


Müzikle ilgisi sadece şarkı söylemekten ibaret olmayan, şarkı da yazan Tuna Kiremitçi, başından beri çok etkileyici, dikkat çekici, sesi akıllarda kalan bir şarkıcı olmadı ama bu defa başka türlü bir şarkı söyleme tekniğiyle çıkıyor karşımıza. Daha “cool” ve daha “rock’n roll” bir stil bu. İlk dinleyişte bir parça “old school” Amerikan “rock” şarkıcılarının parodisini yapar gibi geliyor kulağa. Gırtlağını kullanış biçimi, sesini yırtışı filan öyle tınlıyor çünkü. Zaten şarkılar da o minvalden ilerliyor. Bugünün gençliğinin dinlediği ve sevdiği Türkçe “rock” çizgisinin biraz dışında, daha orta yaşlı, daha olgun ve daha Amerikan bir tarz. Belki bu anlamda Yüksek Sadakat’in yanına konulabilecek bir grup Atlas. Özellikle de “İçelim Öyleyse”yi, Yüksek Sadakat’in “Haydi Gel İçelim”inin yanına koyabilmek çok mümkün.


Ancak şu da var ki, yıllar öncesinden gelen arkadaşlıklarını yıllar sonra bir albüme dönüştüren grubun bu ilk albümü hiç de ilk albüm gibi tınlamıyor. Her şey o derece yerli yerine oturmuş. Tuna Kiremitçi, Burak Aldinç, Selim Öztunç, Can Yalım ve Hasan Köseoğlu’nun ortak enerjisiyle ortaya çıkan müzik, icralar ve kayıt çok profesyonel ve yetkin.

Albümde daha önce Müslüm Gürses tarafından seslendirilmiş enteresan bir “rock” aranjmanı da var. “Temple Of The King”in Tuna Kiremitçi tarafından yazılan sözlerle Türkçeye adapte edilmiş versiyonu sadece sözleri değil, düzenlemesiyle de Türk usulü geliyor kulağa. Gürses’in albümünde pek fazla ön plana çıkmayan “Affet” adlı bu şarkı, bu albümün en büyük kozu gibi görünüyor. Bunun dışındaki dokuz parçanın söz ve müzikleri Tuna Kiremitçi tarafından yazılmış. İlk klip şarkısı olarak seçilen “Tabanca” da çıkış için doğru seçim. “Selam Yabancı” albüme sıkı bir açılış yapıyor. Kiremitçi’nin Bu İşte Bir Yalnızlık Var adlı romanın filminde de kullanılan “Bana Sebepsin”, hemen ardından gelen “Biçare”, dinlendikçe kendini sevdirecek şarkılardan. Sözleriyle dikkat çeken “Barbar” da öyle… Aylin Aslım’ın gruba eşlik ettiği “Canavar” benim favorilerim arasında değil. “İçelim Öyleyse” ve “Aferin Bize” ise albümde en kolay dile dolanabilecek şarkıları gibi duruyor. Benim albümde en sevdiğim şarkı ise “Rüzgâr” oldu.


Amerikan “rock” grubu ritüellerini sonuna kadar yaşatan kapak fotoğrafı bir yana, Evren Arasıl tarafından çekilen kartonet içerisindeki fotoğrafların pek göz alıcı olduğu söylenemez. Sedef Heper Özaşkınlı tarafından tasarlanan Atlas logosu ne kadar iyiyse, Ozan Bekdikli ve Melek B. Yılmaz’ın elinden çıkmış kartonet tasarımı (kapak hariç) o derece alelade.

Atlas, Türkçe “rock” müzikte bir boşluğu doldurur, yeni bir öneri olur mu? Belki hayır ama bu kulvardaki kalabalığın arasında daha parlak, daha temiz ve daha profesyonel göründüğünü ve sadece bu nedenle bile kendine şimdiden farklı bir yer edindiğini söyleyebilmek mümkün.  

ŞUBAT 2014

Emre Aydın - "Eylül Geldi Sonra"


(3 Şubat 2014 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

2006 yılında yayımlanan ilk albümü “Afili Yalnızlık” ile ciddi bir çıkış yakalamıştı Emre Aydın. Yayımlandığı dönem itibarıyla farklı ve yeniydi ve çok sevilmişti bu yüzden. Kabul etmeli ki Türkçe “rock” müziğin pop-alaturka-arabesk çizgisine yakınlaşması ve acıklı, ağlamaklı içeriğe kapılarını sonuna kadar açmasında o albümün payı büyüktür. Zakkum, Gripin ve benzerleri… Bugün artık böyle bir kategori var ve bu müziğin “rock” olup olmadığı tartışmalarını bir yana koyarsak (ki bence değil) çok sayıda benzer iş yapılıyor. Bundan mıdır bilinmez, Emre Aydın’ın ikinci albümünü ilki kadar sevmemiştim ben. Keza 2013’de yayımlanan “Beni Biraz Böyle Hatırla” teklisini de öyle. Ne var ki özellikle “Soğuk Odalar” şarkısı, benim gibi düşünenleri şaşırtacak derecede sevildi, ilgi gördü. Aydın’ın daha ilk albümle kendi kemik kitlesini oluşturduğu ve bundan sonra ne yaparsa yapsın o kitleyi memnun edeceği de böylece teyit edilmiş oldu.

Emre Aydın’ın üçüncü albümü “Eylül Geldi Sonra”, 2013’ün son günlerinde 565 Yapım ve DMC ortaklığıyla yayımlandı.


Albümde on şarkı var. Bunlardan ikisi tanıdık. Biri Nazan Öncel’den “Geceler Kara Tren”, bir diğeri ise Sezen Aksu’dan “Belalım”. İlki hem tarz, hem üslup, hem de müzikal açıdan Emre Aydın diskografisine uyum sağlayan ve yakışan bir “cover” olmuş ama “Belalım” için aynı şeyi söylemek biraz zor. Ben Emre Aydın olsam “Belalım” gibi sözleri itibarıyla dişi, müzikal yapısı itibarıyla ise otantik bir şarkıyı albüme alırken iki kere düşünürdüm. Nitekim düzenleme, özellikle ritim yürüyüşü orijinal “Belalım”ın ruhuna ihanet etmiş gibi.


Albümün kalanı ise Emre Aydın şarkılarını sevenleri gayet memnun edecek, hatta bir parça ilk albümün kokusunu hissettirecek türden. Açılış şarkısı “Akşamlarda Parmak İzlerin”, İsrailli müzisyen Shimon Buskila’nın bir şarkısına Emre Aydın’ın yazdığı Türkçe sözlerle “Eyvah” ve hemen ardından gelen “Bitti Tebrikler”, neresinden baksanız önümüzdeki yaza kadar bu türün müptelalarını ziyadesiyle oyalayacak, Emre Aydın’ı gündemden düşürmeyecek şarkılar olarak öne çıkıyor. Bu üç şarkının ticari avantajı bir yana, “Eylül”ün albümün bütünü içerisinde en sevdiğim şarkı olduğunu söyleyebilirim. Ne ki daha orta yaşlı, haliyle Emre Aydın “fan” kitlesini belki ilk etapta vurmayacak bir şarkı “Eylül”.


Nazan Öncel şarkılarının tadında tınlayan “Ses Ver”, ilk Emre Aydın albümüne yakın duran “Artık Özlemek İstemiyorum” ve “Buralar Yalan”, özellikle düzenlemesiyle dikkat çeken “Sen Gitme”yi de üzerine koyarsak, bir Emre Aydın albümünden bekleyeceklerimiz ne varsa, bu albüm hepsini karşılıyor. Hatta bütüne baktığımızda ikinci albümden daha fazla ses getirebileceğini söylemek de mümkün.

Mustafa Ceceli ve İsveçli müzisyen ve prodüktör Mats Valentin’in elinden çıkmış düzenlemeler, albümün kendi müzikal kurgusu içerisinde olabildiğince iyi; bunu da söylemeliyim.


Tabii bir çekinceyi de göz ardı etmemek lazım… Bu türden ve tarzdan yavaş yavaş sıkılmaya başlamış olabiliriz. Udun, neyin, yaylıların giderek ön plana çıktığı, davulun ve gitarların alabildiğine geriye çekildiği, sözlerin hep yalnızlık, ayrılık, acı üzerine kurgulandığı, melodilerin hep yürek dağladığı Emre Aydın şarkıları bir dördüncü albümde daha aynı etkiyi yaratır mı bilemem. Belki Emre Aydın biraz bizi şaşırtmalı ve kendi açtığı kulvardan çark edip, alternatif yollara sapmalı. Eğer derdi sadece kısa günün kârını yakalamak değilse, bu onun için bir gereklilik gibi gözüküyor artık.    

ŞUBAT 2014

9 Mart 2014 Pazar

Hüsnü Arkan - "Yalnız Değiliz"


Yazılarımda genellikle piyasaya yeni adım atmış şarkıcıların şarkı söyleme teknikleri üzerine bir iki kelam ediyorum. Çünkü tek başına iyi bir ses, iyi şarkılık yetmeyebiliyor. Hatta tam tersine, teknik olarak hiç de doğru bulmayacağınız bir şarkıcı, söylediği şarkıların duygusunu dinleyene o kadar doğru aktarıyor ki, doğru tekniğin ne olduğu konusunda şüpheye düşüyorsunuz. Birçok örneği var. Mesela bugünkü Sezen Aksu, Nazan Öncel, Yıldız Tilbe, Zerrin Özer ve daha niceleri teknik açıdan baktığınızda kusursuz şarkıcılar değiller. Piyasaya yeni çıkmış olsalar, belki de epeyce eleştiri konusu edilebilirdi şarkı söyleme biçimleri.  Ama biz onları böylece dinliyor ve seviyoruz. Hatta her birinin seslerindeki pürüzleri, çapakları, yanlış vurguları, hecelere kendilerince yükledikleri farklı değerleri onların karakteristikleri olarak kabul ediyor, bayılıyoruz. Velhasıl bu işin bir kitabı, kuralı, kaidesi yok.


İşte Hüsnü Arkan da onlardan biri… Kendince bir şarkı söyleme biçimi ve karakteristiği var. Nerede duysak tanıyacağımız bir ses rengi var. Söylediği şarkılarla iç içe geçmiş bir tavrı, üslubu var. Belki de doğru tabir şu olabilir: Hüsnü Arkan’ın sesinin bir şiiri var.

12 Eylül sonrasının puslu günlerinde uzunca bir süre yurt dışında yaşamak zorunda kalan Hüsnü Arkan, Amsterdam’da Hezarfen adını verdiği bir grup kurmuş ve o grupla birlikte kendi şarkılarını seslendirmişti. İlk albümünü de o dönemde, 1990 yılında yayımlayan Arkan, 1993 yılında Türkiye’ye dönüp Ezginin Günlüğü’ne katıldı. Ve 2010 yılına dek Ezginin Günlüğü demek biraz da Hüsnü Arkan’ın sesi, soluğu demek oldu dinleyen, seven herkes için. O yılın Aralık ayında ise yıllar sonra tekrar bir solo albümle dinleyici karşına çıktı Arkan. Adı da “Solo” olan bu albüm, ne kadar solo olursa olsun, ister istemez Ezginin Günlüğü’nün rengini, kokusunu, tadını taşıyor, hissettiriyordu. Herkes başka bir şarkıyı sevdi belki ama ben galiba en çok Birsen Tezer’le birlikte seslendirdikleri “Hoş Geldin”i sevdim o albümde. Otuz yıl geçse de dinlenilecek, söylenilecek, sevilecek, bir şimdiki zaman klasiğidir bence o şarkı.


Gel zaman git zaman Arkan, bir yandan kitaplar yazmaya devam ederken (çünkü bir yazar aynı zamanda), bir yandan da yeni bir albüm için kolları sıvadı ve “Yalnız Değiliz” adı verilmiş o yeni albüm 2013 yılının Şubat ayında Ada Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü.

Albümdeki on bir şarkının onunda besteci olarak Hüsnü Arkan’ın imzası var. Arkan kendi şarkılarının bir kısmının sözlerini de yazarken, bazı şarkılarda şairlerin mısralarından istifade etmiş her zaman yaptığı gibi. Bu albümde de Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Can Yücel’in ve Kaygusuz Abdal’ın birer şiirini bestelemiş (bu arada bu şiirlerin albüm künyesinde “söz” yerine “şiir” olarak imlenmesi, albümlerde pek de sık rastlamadığımız türden bir doğru kullanım.) Bir şarkının söz ve müziği ise Ali Saran’a ait.


Bu albümdeki şarkılar da her Hüsnü Arkan şarkısı gibi yaşamışlık, görmüşlük, sezmişlik dolu. “Yarın yok, vazgeç. Bizden sonra gelenler toplar masayı,” diyor daha ilk şarkının ilk satırlarında ve tam tabiriyle dakika bir gol bir başlıyor albüm. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor olmanın yanılgısı çarpıyor suratınıza. “Bütün başkanlara hayır,” diyor bir sonraki şarkıda, tam da bunun yüksek sesle, tekrar tekrar söylenmesi gerektiği bir zaman diliminden geçtiğimizi biliyorken. “Dağlar”da Arkan’a yaralı çığlık sesiyle Rojin eşlik ediyor. Turna görmeyen dağların sarp kayaları, binlerce kilometre ötede, rahat ve güvenli evinizde, birdenbire kesiveriyor bileklerinizi. Kan akıyor Hüsnü Arkan’ın sesinden. Beklenmedik bir şekilde şarkının Kürtçe bölümlerini Arkan, Türkçe bölümlerini ise Rojin söylüyor. Tam da burada aynılaşıyor acı, birleşiyor.


Sonra “içerideki gazelciler” için yağmura salıyor sesini Hüsnü Arkan. Bir umut, bir yeşerme… Her şeye rağmen “ne güzel” diyebilmenin, sevdanın ehli olabilmenin/kalabilmenin yolunu buluyoruz bir şarkıya sığınıp. Derken İstanbul’a gelen baharın getirdiği “Yağmurlar”la ıslanıyor, efkârlanıyoruz. Bu defa Feyza Eren eşlik ediyor Hüsnü Arkan’a. En çok eski zaman sevdalarına benziyor bu iki sesten dökülenler. Hemen ardından gelen “Süreyya” da öyle. “Bu gece aklım sende kaldı, uyuyamadım,” dediğimiz, yağmur sesinden bile hislenip, yine de inkâr ettiğimiz o sevdalar eski zamanlara ait çünkü artık. Derken bu defa Can Yücel’in mısralarından bir yaz yağmuru dökülüyor. Yağmurda bir evin sundurması, belki Ege Denizi’nin kıyısı, belki de Taksim ya da Beyazıt Meydanı… Buluşmanın, birbirini bulmanın bir yeri, bir zamanı, anı var mıdır? Kim bilir, belki de yoktur.


“Haydi Abbas vakit tamam”ı bir de Hüsnü Arkan’ın bestesiyle dinliyoruz peşi sıra. Bildik şiir bir başka tınlıyor kulağımızda bu defa. Bir bir kaybettiklerimize rağmen yalnız olmadığımızı anlatıyor bir sonraki şarkı. Sonra bir ninni tutturuyoruz. Dünyanın en masum şarkılarıdır ninniler. Öyle ya, “Allah seni bağışlasın, O’ndan başka ne isterim” cümlesi hangi şarkıda bu kadar sahici, içten durur ki başka?

Albümün sonunda kırk gün kaynamayan kazın hikâyesini anlatıyor Hüsnü Arkan, Kaygusuz Abdal’ın dizelerini müzikleyip. Kara mizahın, zekice ironinin devir, zaman, çağ geçse de yerini bulduğuna, anlamını kaybetmediğine mi uyanırsınız en çok, yoksa her devrin, zamanın, çağın aynı “kaz”ları yeniden yeniden karşımıza çıkardığına mı, artık orası sizin uyanıklığınız.


İşte en çok bunun için seviyorum Hüsnü Arkan şarkılarını ben. Bir kitap bitirmiş gibi oluyorum bir Hüsnü Arkan albümünü dinleyip bitirdiğimde. Zenginleştiğimi, büyüdüğümü, doyduğumu hissediyorum. Ki bu işin sadece düşün (edebiyat/söz) tarafı. Bir de üzerinde büyüdüğümüz  toprakların her köşesinden, ucundan, bucağından demlenmiş, pişmiş, tadını bulmuş müziği var ki, o da katmer katmer lezzet, alabildiğiniz kadar tat… Her iyi albümde olduğu gibi, bu albümde de çalan, söyleyen, düzenleyen her müzisyen yaptığı işin hakkını veriyor. Şüpheye düşmüyor, tereddüt etmiyor, hayal kırıklığı yaşamıyorsunuz başından sonuna dek. Eğer ki ben gibi iyi kötü bakmadan, ne var ne yok dinleyenlerdenseniz şayet, bunun ne büyük bir lüks olduğunu ilk avazda anlıyorsunuz zaten.

Burhan Şeşen’in çektiği Hüsnü Arkan fotoğrafları, Tuğba Sezer’in grafiti fotoğrafı ve Cüneyt Kırdar’ın tasarımıyla zenginleşen albüm, şarkılarıyla olduğu kadar kartonetiyle de bir sanat eseri duygusu veriyor edinene. Evet, iyi şeyler de oluyor. Bu ülkede “iyi müzik” de yapılıyor. “Yalnız Değiliz” bu tezin ispatı için eşsiz bir numune.

OCAK 2014  


Birsen Tezer - "İkinci Cihan"


Su gibidir Birsen Tezer’in sesi. Saftır, pürdür, serindir. Kimi zaman gürül gürül, kimi zaman ince ince akar, dökülür. Sadece kulaklarınızı değil, kalbinizi, içinizi, ruhunuzu yıkar, temizler, ferahlatır. Çiçek gibidir Birsen Tezer’in sesi. Tazedir, güzel kokar, dokunmak istersiniz. Ve iyi hissedersiniz dinledikçe. İyiliği hissedersiniz.

Kelimenin tam anlamıyla bir “anti-star”dır Birsen Tezer. Sıradan insanların bile şöhret peşinde koştuğu, hayattaki varlığını başkaları tarafından beğenildiği ölçüde hissedebildiği şu devirde o, yaptığı işin minimum gerekliklerine bile yüz vermez. Televizyona çıkmak istemez örneğin. Röportaj vermeyi, resim çektirmeyi sevmez. Müziğiyle, sesiyle aramıza sureti, bedeni girsin istemez. Adeta reddeder tanınır olmayı. İşini yapar. Bize de onu bir “star”ı sevdiğimizden farklı sevmek düşer. Belki de en doğru, en gerçek sevmek böyle sevmektir; kim bilir?


1990 yılından beri müzik dünyasının içinde olmasına, sahneye çıkmasına rağmen, ilk kez bir Ortaçgil albümünde sesini duyduğumuzda yıl 1998’di. Sonra 2000 yılında Ortaçgil’e saygı albümü “Şarkılar Bir Oyundur”da seslendirdiği “Çığlık Çığlığa”, sahiden, sahici bir çığlık gibi doldu kulaklarımıza. Ama üzerine bir albüm koymak için 2009 yılında dek bekledi Tezer. Sonra ilk albüm “Cihan” çıktı piyasaya. 2012’de ise nihayet ikinci albüm çıkageldi. “İkinci Cihan”, 2013’ün ilk aylarında Ada Müzik etiketiyle yayımlandı.


Albümde dokuz şarkı var. Bunlardan beşinin söz ve müziği Tezer’e ait. Diğer şarkılarda ise Bülent Ortaçgil, Gürol Ağırbaş, Zafer Cımbıl, Sami Batok ve İlhan Şeşen’in imzaları var. Emre Tankal’ın hem gitar çaldığı, hem de bir şarkı hariç (iki şarkıda da Tunç Öndemir’le ortak) düzenlemeleri yaptığı albümün müzik direktörlüğünü ise Gürol Ağırbaş üstlenmiş ve Ağırbaş kendi bestesinin düzenlemesini de yapmış, ayrıca bas gitar partilerini çalmış. Yanı sıra davulda Derin Bayhan ve akustik gitarda Tunç Öndemir’den oluşan çekirdek kadroya Akın Eldes’ten Erkan Oğur’a, Ortaçgil’den Şeşen’e bir de “a plus” konuk müzisyen kadrosu eşlik etmiş. Sadece bu isimlerin yıllardır içinde var oldukları işlere attıkları imzaları referans alarak bile “İkinci Cihan”a toz kondurmamak mümkün. Nitekim dinlemeye başladığınızda da bir dakika olsun hayal kırıklığı yaşamıyorsunuz.


Çünkü “iyi müzik” sadece dinlemek için var. Ne daha çok, en çok çalınmak, ne de daha çok, en çok alınmak, satılmak istiyor. Ne eğlendirmek, ne ağlatmak, ne çok “koparmak”, ne de çok dile dolaşmak kaygısında. Çünkü Birsen Tezer “iyi müzik” yapıyor.

Albümde ben en çok “Ne Tuhaf”ı sevdim. Bir şekilde “Çığlık Çığlığa”nın devamı mı desem, tamamlayıcısı mı, öyle bir tat bıraktı damağımda. Hemen ardından gelen ve sözlerini Ortaçgil’in yazdığı “Kendi Kendime” de ise Ortaçgil dünyasının yüzünü döken küçük kızı büyümüş de Birsen olmuş gibi geldi. O aşinalıkla bağlandım bu şarkıya da. Tamamen bireysel; haliyle de duygusal beğeniler bunlar. Yoksa albümün bu son iki şarkısına gelene kadar kat ettiğimiz yolda her durak tek tek görülmeyi, fark edilmeyi, kıymet verilmeyi hak ediyor.


Daha ilk şarkıda “Kim kalmış ki bu dünyada… Seni de alır bendeki ölüm,” diyen Tezer, öyle durup düşünmeden dinleyemeyeceğimiz şarkılardan geçeceğimizin haberini peşin peşin veriyor. Özellikle şarkının alıntıladığım bu satırları bana Birsen Tezer’in soyadıyla aynı adı taşıyan yazar Tezer Özlü’yü anımsattı tamamen serbest çağrışımla. Özlü’nün kısa yaşamı boyunca yaşadıkları ve yazdıklarına bilerek ya da bilmeyerek selam veriyor gibi bu şarkı. Bir taraftan da bir türkünün, bir deyişin bilgeliği, cömertliği ve de müzikal zenginliğini hissetmeniz, öyle de bir tat almanız mümkün.


Sonra ardı ardına durduran, düşündüren, dinleyenden zaman, ilgi, akıl, yürek isteyen Birsen Tezer şarkıları sıralanıyor. Bu dinleme deneyiminin özeti ise şarkılardan birinin içinde saklı: “İçinde dönüp, birikenleri atmak zamanı. Kirlenmiş çamaşırları atmak gibi sepete… Yenisini giyememek gibi pat diye.” Çıplak bedenin, çıplak ruhun, anadan doğma insanın dilinden dökülenler yani. Su gibi akan, çiçek gibi kokan bir sesin kulağınıza fısıldadıkları... Sadenin, sakinin, azın zenginliği, göz alıcılığı, ustalığı.

Kadri Karahan tarafından çekilen kapak fotoğrafları ve Emine İlkorur imzalı kartonet tasarımı albümün ikliminden renk veriyor. Öyle ki fotoğraflardaki ağacın serinlik veren gölgesi, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen patika yolun ıslak toprak kokusu şarkılardan tütüyor zaten.
2013 yılının en iyi albümleri listelerinde adı neredeyse demirbaş olarak yazılan bu albüm, bu ülkede iyi müzik de yapıldığını, yapılmaya devam edileceğini gösteriyor bir kez daha. Hiç aşina olmasanız da Tezer’in müziğine, bir deneyin; dinleyin.


OCAK 2014

Çiğdem Erken - "İstanbul Kızı"


Hep söylerim; popa alternatif olanı sevmek, övmek ve desteklemek Türkiye’de müzik yazarları için handiyse doğal refleks. Bunu koşulsuz şartsız yapanlar da var. Ben onlardan olmamaya çalıştım elimden geldiği, dilimin döndüğünce. Popu da en az alternatif kadar, “rock” kadar, caz vesair kadar önemsedim ve ciddiye aldım; okuyanlar bilir. Ve şu da var ki, her türün, tarzın eğrileri ve doğruları birbirinden farklı. Pop, doğası gereği daha yapışkan, daha gündelik ve zordan değil, kolaydan, ortalamadan yana.  Bundandır ki çoğunlukla popun yolu iyi müzikten geçmeyebiliyor. Ya da tam tersi; iyi müziğin yolu çoğunlukla poptan geçmeyebiliyor, bunu da kabul etmek lazım.


Çiğdem Erken’in müziği bu tezi desteklemek için verilebilecek iyi örneklerden biri. Daha ilk albümüyle gösterdi ki Çiğdem Erken hem iyi bir müzisyen, hem de iyi bir şarkı yazarı. Şarkılarının her kelimesi dolu, notalarının her vuruşu yerli yerinde ve ikisinin toplamında bir dünya görüşü, bir hayat bilgisi, bir müzikal tavır, eda var. Gelin görün ki Erken’in müziği ne ritmik, ne de yapışkan. Ve de bizzat Erken’in kendisi görsel bir obje olarak pazarlanabilirlik kriterlerine taviz vermiyor. Bu yüzden de en naif, en dile kolay dolanması muhtemel şarkısı bile ne radyolarda, ne televizyonlarda kendine yer açabiliyor. Nitekim ülkede hemen hemen tüm alternatif müzik üreten müzisyenlerin başına gelen şey onun da başına geldi ve 2011 çıkışlı ilk albümü “Kız Kafası”, neredeyse bütün müzik eleştirmenleri tarafından o yılın en iyi albümlerinden biri olarak imlenmesine rağmen, türün takipçileri dışındaki kitleye ulaşmadı. Bu bir kusur mudur, elbette değildir. Hatta sektörün popüler kanadını uzaktan izleyen bir müzisyen bundan onur bile duyabilir duruma göre. Haklıdır da. Yine de daha fazlası olsun istiyor insan. Ben bir dinleyici olarak bunu istiyorum mesela. Kentsoylu bir genç kadının/kızın her halinden iç döken o şarkılarda anlatılanların Nil Karaibrahimgil şarkılarının şımarık ve reklam sloganlı cümleleri kadar gündeme düşmemesi bu coğrafyanın kültür birikiminde neresinden baksanız koca bir ayıp.


Çiğdem Erken’in ikinci albümü “İstanbul Kızı”, 2013’ün Haziran ayında yayımlandı. Evet, talihsiz bir zamanlamaydı ve ben bile 2013 Türkiye’sinin o karmakarışık Haziran ve Temmuz’unda albüme kulak veremedim. Oysa merakla bekliyordum. Erken’in stüdyosundan gelen haberler düştükçe soysal medyaya, merakım katlanıyordu üstelik. Çünkü biliyordum, ilk albüme girmeyen daha nice şarkı vardı ki birini özellikle bu albümde duymaya hazırlanıyordum. Çünkü Çiğdem Erken çok iyi şarkı yazıyordu ve onun yazdıklarıyla ben zenginleşiyordum. Neyse ki iki aylık o karmaşık süreç sonrasında albüm nice Çiğdem Erken sever gibi benim de gündemime girdi ve hep de orada kaldı.


Albümde on şarkı var. Albüme adını veren “İstanbul Kızı”, anonim bir şarkı. Kimin yazdığı bilinmiyor ama stiline bakılırsa, ‘30’lu ya da ‘40’lı yılların kanto-operet geleneğinden çıkıp gelmiş gibi duruyor. Zaten gerek düzenlemesi, gerekse Çiğdem Erken’in yorumu da bunun altını çiziyor. Albümün sonuna konulan şarkı, bütün albüm boyunca süregelen o çok dişi, çok çetrefilli, gel-gitli ruh halinin matrak bir özeti gibi. Erken adeta kendini ti’ye alıyor ve son kertede bütün meseleyi “İstanbul Kızı” olmasına bağlıyor. Kim bilir belki “Kız Kafası” şarkılarına da böylece son noktayı koyuyor. Zira bu albüm içerik olarak bir öncekinin devamı gibi…


Ama aynı şeyi müzikal detaylar için söylemek pek doğru olmaz. Çünkü ilk albüme kıyasla “Kız Kafası” daha profesyonel bir müzikal örgüye sahip. Hem Erken’in şarkıcılık performansında, hem de şarkıların düzenleme ve icralarında belirgin bir rahatlama, bir kendinden eminlik var. Kim bilir belki bu albüm hazırlanırken ilk albüme kıyasla maddi imkânlar da daha elverişliydi; orasını bilemiyoruz. Ama maddi imkânlarla albümlerin teknik altyapıları arasında inkâr edilemez bir paralel bağ var, onu biliyoruz.

Benim çok uzun yıllar evvel sadece bir kez dinlediğim ve her nedense ve nasılsa hiç unutmadığım “Çakmak”, nihayet bu albümde kayıtlı olarak karşıma çıktı ki albümdeki favorilerimden biri o oldu kuşkusuz. Mavi bir çakmak üzerinden anlatılan yarım kalmış aşk hikâyesi çok insani ve gerçek, bu yüzden de çok etkileyici. Ama bir de “Gonca Deli” var ki, o da en az “Çakmak” kadar dokunuyor dinleyene. “Çakmak Gibi”yi de yanına koyarak bir hüzün üçlemesi de yapabilirsiniz. Tabii aynı albümde hem “Çakmak”, hem de “Çakmak Gibi” diye iki şarkı bulunması kafanızı karıştırmazsa.


Çiğdem Erken’in şarkı yazarı olarak çok başarılı olduğu noktalardan biri de şarkıların içine serpiştirdiği hınzırlık, ironi ve espri. Albümün açılışında yer alan “Cihangir’de” tam da böyle bir şarkı mesela. Ceyl’an Ertem’in vokal yaptığı bu şarkıda Erken “geniş kanatlı omuzları” olan sevdiğine “soyun da gel, bana sarıl bu gece,” diyor demesine ama devamında “bu zar da gelmez kolay düşeşe” demeyi de ihmal etmiyor. Kadın doğasının ‘hem davet hem ret’ mekanizmasını bu kadar iyi anlatan bir başka şarkı daha dinledim dersem yalan olur. Dinlediysem de, onu kesin Aysel Gürel yazmıştır; başkası olamaz. Nitekim “Piyano”da bu hınzırlığı bir adım daha ileri götürüp “sen zaman istersen uğra, açık olsun yolların da, yeter ki sen iste, piyano çalarım ben sana” dedirtiyor “İstanbul Kızı”na Çiğdem Erken. Erkek dünyasının “pul/kelebek koleksiyonu gösterme” kabalığının yerine şahane bir kadınca önerme sunuyor anlayacağınız. Tam da o kilit cümleden sonra gelen piyano partisi ve şarkı boyunca salınan yaylılar ise kelimenin tam anlamıyla enfes. Yeri gelmişken hem bu şarkıda, hem de albümün tamamında yarattığı üstün müzikalite için aranjör Nurkan Renda’yı ne kadar tebrik etsek az.


Umay Umay’ın kendi sesinden şiiriyle başlayan “Naz”, erkek duyarlılığının hoyratlığı/vefasızlığı/gelgeçliği karşısında kadın duyarlılığının bağışlayıcılığı/vefası/kalıcılığı üzerine bir şarkı. Şarkı mı daha çok canınızı acıtır şiir mi, yoksa Umay Umay’ın  maç bile anlatsa canınıza okuyacak sesi mi onu bilemem ama bu şarkıdaki “erkek cazı” tabirini de hafife almayın derim ben. Kadınsanız “hah, işte tam da bu!” diyebilir, erkekseniz “evet ya, ben bunu yapıyor olabilirim,” diyerek kendinizle yüzleşebilirsiniz zira.

Yine hınzır sözlerle bezeli “Zeus”, özellikle “şarkı yazmışım kahraman gibi, senfoni gelse çalınamaz biri” cümlesiyle taşı gediğine koyuyor. Latin sularında yüzen “Aşk Bu” ve caz kokulu “Gece” albümü bütünlerken farklı renkler de katan lirik şarkılar.

Çiğdem Erken’in şarkı yazarlığında asıl vurgulanması gereken mahareti ise sözlerin notalarla sarmaş dolaşlığı. Bir kelimeyi ya da bir notayı değiştirseniz şarkının bütünü sarsılacakmış gibi. Müzik bilerek ve enstrüman çalarak şarkı yazmanın böyle yadsınamaz bir artısı var elbette ama mesela çok sayıda oyun müziği yazmış Çiğdem Erken’i bir kenara koyun, nice tiyatro oyunun müzikleri düzeltilemez prozodi hatalarıyla doludur. Yani her zaman müzik bilmek de yetmeyebiliyor.


Albümle ilgili tek itirazım ise Mehmet Turgut tarafından çekilen kapak fotoğrafına. Hayır, kapaktaki o kadın benim tanıdığım Çiğdem Erken değil; Ayşegül kitapları serisinin çizimlerindeki pürüzsüz kadınlardan biri. Berkcan Okar’ın kapak tasarımına, seçilen renklere amenna ama o fotoğraf biraz yapay kalmış sanki.

Yıl biterken yapılan handiyse bütün değerlendirmelerde “İstanbul Kızı” müzik yazarlarının en iyiler sıralamalarına girmişti. Bu elbette bir albüm için Kral TV ve benzeri ödül törenlerinde esamisi okunmayacak bir nitelik. Ama siz yine de Kral TV’yi kapattığınız, radyolarınızı açmadığınız bir ara bu albüme bir kulak kabartın. Belki de seversiniz, kim bilir? Sevmezseniz bile hayatınızın bir elli dakikasını iyi müziğe ayırmış olursunuz, fena mı?


OCAK 2014