Bu Blogda Ara

24 Mayıs 2015 Pazar

Çeşitli Sanatçılar - "Kayahan'ın En İyileri 1"

“YOLU SEVGİDEN GEÇEN” ŞARKILAR (1. BÖLÜM) 


NTV’de yayınlanan Söz ve Müzik belgeselinin Kayahan özel bölümü için kolları sıvadığımızda 2014’ün yaz aylarındaydık. Projeyi ilk konuştuğumuzda çok heyecan duydum ve hemen çalışmaya başladım. Önce elimin altındaki bütün eski dergileri tarayıp Kayahan haberlerini, fotoğraflarını topladım, yetmedi birkaç gün kütüphaneye gidip Kayahan’ın 60’larda ve 70’lerde katıldığı müzik yarışmalarının haberlerini buldum. Bir aya yakın devam eden bu süreç boyunca bana hep Kayahan şarkıları eşlik etti. Çünkü birini yazmanın yolu önce onu anlamaktan geçiyor. Ve birini anlamanın yolu da onun ürettiklerini tekrar tekrar dinleyerek, okuyarak mümkün oluyor en çok. En azından benim için öyle.


2014’ün Eylül ayında ise Milliyet Sanat dergisine yazacağım yazı vesilesiyle Kayahan’ın evine gidip, onunla tanışma, konuşma fırsatını yakaladım. Böylece oturdu bütün taşlar yerine. Artık uzun sürmüş, zorlu bir kariyer hikâyesinin bütün detaylarına hâkimdim.


29 Mart gecesi, yani Kayahan’ın doğum gününde yayınlanan belgesel, o haline gelene kadar çok uğraşıldı. Suat Kavukluoğlu ve Handan Özsoy’un, kurgu masasının başında oturan Nevzat Saraycıklı ile günler süren mesaisi neticesinde, Hakan Eren’in ve NTV’nin arşivinden toparlanan görsellerle benim yazdığım metin oya gibi işlendi, bir televizyon seyirliği haline dönüştürüldü. Tabii son safhaya gelene kadar metin de kurgu da birçok kez değişti. Çünkü biz Kayahan’ı son yıllarda basında hep yapıldığı gibi, Nilüfer’le olan kırgınlığı ile ya da hastalığı ile değil, başından bugüne dek müzik için yaptıkları, ürettikleri ile resmetmek istiyorduk. Bunun için de çok hassas davrandık ve sanırım doğrusunu yaptık. Zira belgeselin yayınlandığı gece sosyal medyada herkes Kayahan şarkılarını konuştu; başka şeyleri değil.


Kayahan için yapılan saygı albümünü de, yazı vesilesiyle evine gittiğim gün, yani yayımlanmasından çok önce dinleme şansı bulmuş ve iyi kötü bir fikir edinmiştim. Sonra albüm çıktı ama ben belgesel yayınlanmadan albüm hakkında yazmak istemedim. Çünkü belgeselde albüme katkısı olanların röportajları ve şarkıları da olacaktı ve benim o güne kadar tarafsız durmak gibi bir kaygım vardı. Bu yazı işte bu yüzden şimdi, yani albüm piyasaya çıktıktan 4 ay sonra yazılıyor.


Öncelikle her saygı albümünün önünde duran en büyük engelin bu albüm için de aşılamamış olduğunu söyleyerek başlamalıyım söze. Çok az sayıda şarkının yeni düzenlemesi ve yorumu, eskisinin, orijinalinin üzerine çıkabiliyor. Tabii eğer şarkıların orijinallerini zamanında dinlemişseniz böyle bu. Yaşınız icabı ilk kez dinledikleriniz varsa, hele ki kulağınız pop müziğin bugünlerindeki “sound” anlayışına yatkınsa, öyle şekillendiyse müzikal beğeniniz; hoşunuza da gidebilir duyduklarınız. Hatta eskileri sonradan dinleseniz bile bu fikriniz değişmeye de bilir. Ama benim ve benim gibi düşünenler için böyle değil bu. Yani en azından “Kayahan şarkılarını en iyi Kayahan, e tabii bir de Nilüfer söyler” yargısını kıracak güçte bir şey bulamadım ben albümde. Bunu başından söyleyeyim.


Aynı durum Ahmet Kaya için de geçerliydi, Müslüm Gürses, hatta Orhan Gencebay için de. Peki ne yapalım? Hiç mi saygı albümü yapmayalım? Hayır, tabii ki yapalım, zira saygı albümleri bir dönemin, bir devrin panoramasını çizen, bir kariyer hikâyesini bütünleyen ve geçmişten bugüne taşıyan projeler. Biraz daha çaba ve özen gösterilse, pekala da arşivlik, kıymetli eserler olabilirler. Tıpkı Bülent Ortaçgil için yapılan saygı albümünde olduğu gibi. Ama aceleye mi geliyor, ne oluyor bilinmez, bir türlü ortaya çıkan iş herkesi tatmin edecek düzeyde olmuyor. Nitekim bu albüm de öyle.

Albümdeki her bir şarkının orijinalini ilk yayımlandığı günlerde dinlemiş, o şarkıları dönem dönem anılarının fonuna yerleştirmiş biri olarak duygusal davranamamamı beklemeyin benden. Az sonra okuyacaklarınızı bu parantez içinde okumanızı rica ederim.


Albüm, Tarkan’ın söylediği “Yemin Ettim” ile açılıyor doğal olarak. Yoldan geçen on kişiye sorsanız, dokuzu “Yemin Ettim”i Tarkan söylemeli derdi. E o da öyle yapmış haliyle. Bu, teoride mükemmel duran fikrin pratikte nasıl bu kadar sıkıcı bir sonuç verdiği ise muamma… Ama olmamış. Tarkan bu defa güldürmemiş.


İkinci sırada İpek Açar var ki daha dakika 1 gol 1 kabilinden, Tarkan ve İpek Açar kayıtları arasındaki “sound” farkı gözle görülür değil belki ama kulakla duyulur bir biçimde ortaya çıkıyor (plaklarda gözle de görülebiliyor ve farklı stüdyolardan çıkmış kayıtlar, siyah plak zemininde ton farkı yaratabiliyordu, bilen bilir.) Zaten bu tür kolektif albümlerde, kayıtlar aynı stüdyoda yapılsa ve hatta “mix” tek elden çıksa bile, enstrüman ve özellikle de solist tonlamalarından kaynaklı kayıt farklılıklarını ortadan kaldırmak pek mümkün olmuyor.

İpek Açar, Kayahan’ın en eğlenceli ve en slogan şarkılarından birini söylüyor ve ondan bugüne kadar ondan duyduğumuz en iyi şarkıcılık performansını gösteriyor göstermesine ama Nilüfer’den Demet Sağıroğlu’na uzanan o kulağımıza çok aşina ses aralığında bir yerlerde, şarkının orta halli bir replikasını çıkarmaktan ötesine gidemiyor ne çare.


Sezen Aksu, “Odalarda Işıksızım” ile üçüncü sırada. Daha hiç dinlemeden Sezen’in sesini oturtabiliyorsunuz şarkının üzerine zaten. Sezen de tahmin ettiğinizden ne bir eksik, ne bir fazlasını yapıyor. Hele ki “peşindeyim yar” kısmı, on Sezen Aksu şarkısının beşinde rastlayabileceğiniz türden bir Sezen duygusu taşıyor ki “Bu kadın neden bu şarkıyı seçmiş?” sorusu aklınızın ucundan dahi geçmiyor.


Ne yalan söyleyeyim, ben Kayahan’ın o ilk dönem (45’liklerinde ve ilk ve tek 33’lüğünde yer alan) şarkılarına pek bayılmazdım ezelden beri. “Canım Sıkılıyor Canım” da bunlardan biriydi ve sonrasında ne Nilüfer’in söylemesi, ne de Kayahan’ın yeniden söylemesi bu fikrimi değiştirmişti. Ancak enteresan bir biçimde şarkı Sıla tarafından söylenince bambaşka bir şeye dönüşmüş. Bence albümün en iyi yorumlarından biri bu kayıt. Hem şarkı ayağa kalkmış, gücünü göstermiş, hem de Sıla kendi şarkılarının en iyilerinden birini söylermiş gibi sahip çıkmış şarkıya. Yani Sıla ne Sılalığından vazgeçmiş, ne de bir Kayahan şarkısı söylediği gerçeğini unutmuş. Doğru şarkı-şarkıcı eşleşmesi ve doğru yorumun özeti bu şarkıda saklı.


“Canım Sıkılıyor Canım”ın ardı sıra gelen Candan Erçetin’in söylediği “Büyük Aşkım” için de aynı şeyler, bir fazlasıyla söylenebilir. O bir fazla da Alper Erinç’in yaptığı düzenleme. Çünkü Kayahan’ın da müdahalesi söz konusu olduğu için albümün genelinde düzenlemeler, orijinal düzenlemelerinden çok farklı değil; hatta birçoğu birebir. Farklılaşan bir-iki şarkıdan biri “Büyük Aşkım”. Bu çok da iniş-çıkışı olmayan, yeknesak sürüp giden ağır aksak romantik şarkıyı Candan Erçetin’in de aynı formda söylemesi sürpriz olmazdı ve son yıllarda iyice kanıksadığımız sıkıcı Candan Erçetin yorumlarından birini daha duymuş olurduk böylece. Ama hayır, öyle olmamış ve Alper Erinç şarkının içinden beklenmedik bir Balkan havası çekip çıkarmış. Candan Erçetin’e evvel ahir çok yakışmış o hava da “Büyük Aşkım”ı albümün sürprizlerinden biri haline getirmiş.


Hemen ardından projenin en anlamsız şarkı-şarkıcı eşleşmelerinden birini, Gülşen’den “Emrin Olur”u dinliyoruz. Tamam, Gülşen zamanında Mahsun Kırmızıgül bestesi bile söylemiş, son dönemde üzerine bolca “techno” sos dökmüş olsa da, arabesk damarını hiç gizlememiş bir şarkıcı ve besteci ama bir Kibariye değil sonuçta. Daha ilk notalarında haykırmaya başlayan bu şarkı, Gülşen’in ses performansı için bir beden büyük. Ne ki albümden ilk klip bu şarkıya çekildi ve seven de pek sevdi bu yorumu. Ben sevemedim. Sakil buldum çünkü.


Bir karma albümde Ajda Pekkan yer alacak ve ben en kötü yorumlardan birinin ona ait olduğunu düşüneceğim… Olacak şey değil! Ama öyle… Kayahan’ın hemen hemen tüm bestelerinde alaturka motifler bir yerden kendini gösterir ve herkesin malumudur ki Ajda da alaturkaya her zaman pek heves etmiştir ama bu iki sebebin sonucu “Gönül Sayfam” olmamalıydı sanki yine de. O melodisi çok akılda kalıcı ama trafiği pek durağan seyreden, heyecansız şarkıyı fazladan bir atraksiyon, bir mimik, bir jestle söylemek hiç işe yaramamış. Şarkı Ajda’nın sesine o kadar yakışmamış ki, hani Ajda’nın doksanların başında yakalandığı o boğum boğum söyleme hastalığını bilmiyor olsam, niye bu şarkıyı seçtiğini anlayabilmek için daha uzun süre kafa patlatabilirdim.   


Funda Arar’ın seslendirdiği “Ve Melankoli”, albümün sekizinci sırasında yer alıyor. Düzenlemeyi yapan Febyo Taşel’in yaylı kontrşanlarını biraz daha fazla vurgulaması, nakaratı vokallerle süslemesi ve toplamda kayıt kalitesinin (25 yıllık farkın yüzü suyu hürmetine) daha iyi olmasının haricinde şarkının bu halinin, Nilüfer’in 1990 yılında söylediği halinden pek de bir farkı yok. Funda Arar ise her zamanki gibi.


Kayahan’ın arabeske göz kırpan şarkılarından biri olan “Allah’ım Neydi Günahım?”, zamanında İbrahim Tatlıses’in seslendirdiği Kayahan şarkılarından biri olmuş ve doğruya doğru, ona da çok yakışmıştı. Şarkıyı bu albümde Mine Koşan seslendiriyor ve dinleyeni şaşırtmayarak, hakkını veriyor. Mine Koşan yerine Ebru Gündeş de olur muydu? Ya da Kibariye? Olurdu elbette. Ama arabeskin en “baba” kadın seslerinden biri olan ve yıllardır yeni kuşağa bir parça uzak kalan Mine Koşan’ın bu albümde bu şarkıyı seslendirmesi, onun adına iyi olmuş.


Ve birinci diskin son şarkısını Öykü ve Berk kardeşlerden dinliyoruz. Şarkının bu yorumunu dinlediğimiz zaman, bunu Kayahan’ın yüzüne de söyledim: Eski şarkıların çalındığı partilerde üç Kayahan şarkısını çok çalarım ben: “Mor Menekşe”, “Gözlerinin Hapsindeyim” ve “Beni Anlamadın Ya”… Çünkü eğlenceli ve hareketli Kayahan şarkıları arasında en çok bu üçü reaksiyon alır mekânda bulunanlardan. Eşlik edilir, dans edilir. Bu nedenle de özellikle “Beni Anlamadın Ya”, doğru bir yeniden düzenlemeyle bugünün kulüplerinde de çalınabilecek bir “hit” haline gelebilir… di. Ama gelmemiş. Tam aksine, şarkının bütün enerjisi yerle yeksan olmuş. Öykü ve Berk, yıllar sonra yeniden bir araya gelmelerini “Evlerinde Lambaları Yanıyor” misali bir flemenko düzenlemeyle vurgulamak isterken, şarkıyı tepetaklak etmişler. Alabildiğine sıkıcı, alabildiğine sönük ve ruhsuz bir düzenleme, bir yorumla “Beni Anlamadın Ya”, albümün en fena “cover”ı payesini başka hiçbir şarkıya kaptırmıyor.


Bu yazı fazla uzadı. İkinci diski takmadan, kısa bir ara verelim.

KAYAHAN'LA GEÇMİŞTEN


1979

1980. Büyük kızı Beste ile.

1980. Üçüncü 45'liği ve Galatasaray forması ile.

1981. Hey dergisi Müzik Ödülleri.

1981. Kayahan, Eurovision Türkiye finalinde.

1982. Kayahan, ilk albümüyle Hey dergisinde liste başı.

1982 Ekim ayı.

1983

1986. Akdeniz Akdeniz Şarkı Yarışmasında "Geceler" ile alınan birincilik ödülü.

1986. Kuşadası Altın Güvercin Şarkı Yarışmasında Ayşegül Aldinç ile.

1990

1991. "Yemin Ettim" albümünün çıkış ilanı.

“YOLU SEVGİDEN GEÇEN” ŞARKILAR (2. BÖLÜM) 

Kayahan’ı kaybettik. “Kayahan’ın En İyileri 1” albümü hakkında yazdıklarımın yayımlandığı günün ertesinde, sabahın erken saatlerinde NTV’den gelen telefonla uykumdan uyandım ve haberi aldım. Yayına bağlandığımda ne söyledim bilmiyorum. Şaşkındım ve üzgündüm… Ne olursa olsun, ölüm haberlerine hazırlıklı olamıyor insan. Bunu bir kez daha gördüm.


Yazının ilk bölümünde, saygı albümüne daha dinlemeden eksi puan vermemize ister istemez sebep olacak “Kayahan şarkılarını en iyi Kayahan, e tabii bir de Nilüfer söyler” yargısından bahsetmiştim. Ne ki Kayahan gitti. Nilüfer şimdiden sonra Kayahan şarkısı söyler mi? Onu da bilmiyoruz. Ama elimizde onların eskiden söyledikleri ve bir de bu albüm var. Hadi albümün ikinci diskine kulak verelim şimdi.


İkinci disk Mustafa Ceceli ile açılıyor ve Ceceli en parlak Kayahan “hit”lerinden biri olan “Sarı Saçlarından Sen Suçlusun”u söylüyor. Birçok Kayahan şarkısı gibi teknik açıdan zor bir şarkı bu… Ceceli ise kim ne derse desin iyi bir şarkıcı. Şarkının teknik anlamda hakkını veriyor vermesine ama bence duygusuna yeterince nüfuz edemiyor. Özellikle şiir bölümünde… Çok daha fazla yaşanmışlık, acı çekmişlik, görmüş geçirmişlik istiyor o cümleler çünkü. Şarkının Ceceli yorumu ise bütün bunlardan azade ve epeyce “steril” geliyor kulağa.


Aşkın Nur Yengi’nin “Atın Beni Denizlere” yorumu da heyecan uyandırmayanlardan. Evet, doğru bir şarkı ve şarkıcı eşleşmesi… Evet, o çok özlediğimiz ‘90’lar Aşkın Nur Yengi şarkılarının duygusu karışmış bir parça bu yoruma, o da güzel. Ama hepsi bu…

Kayahan’ın yıllardır yakın çevresinden, hatta ailesinden biri gibi olan Suat Suna da alışageldiğimiz tarzına çok uygun bir şarkıyla, “Sen Yoksun”la yerini almış albümde. Şarkının düzenlemesini, müzik çevrelerinde bilinmesine karşın albümlerde adını pek de görmediğimiz bir müzisyen, Gökçer Turan yapmış ve o da tıpkı diğer düzenlemelerde olduğu gibi, şarkının orijinal versiyonuna sadık kalmış. Suat Suna’nın müziğinde, özellikle Kayahan’la tanıştığı 1995 ve sonrasında Kayahan etkilenmelerini yer yer belirgin bir biçimde görmüş idik. Sözlerini de Kayahan’ın yazdığı “Hasret Fenerleri” şarkısı, tıpkı bir zamanlar Kayahan’ın damadı olan Tayfun Duygulu’nun “Kar Beyaz” şarkısı gibi, neredeyse Kayahan’ın gitarından çıkmış gibidir mesela. Suat Suna’nın 2004 çıkışlı “Leyla” adlı albümüne Kayahan’ın prodüktör olarak imza attığını da hatırlatayım.


“Yoksun Sen”, nispeten “kolay” ve ağır romantik bir Kayahan şarkısı olarak Suat Suna’nın sesinde doğru tınlıyor. Ha ben bu şarkıyı Kayahan’dan ziyade Zerrin Özer’den daha çok sevmiştim (ilk ondan duyduğumdan mıdır nedir) o ayrı.

Sırada Yonca Lodi’den “Gözlerinin Hapsindeyim” yorumu var. Şarkının bu düzenlemesini Murat Yeter yapmış yapmasına ama genellikle düzenlemesini yaptığı şarkılara güçlü bir ritim duygusu ve enerji katan Yeter, bu şarkıyı sadece Latin esintileriyle süslemeyi ve çok ritmik bir düzenleme yapmamayı tercih etmiş. Tempoyu da biraz düşürmüş üstelik. Hal böyle olunca da tıpkı “Beni Anlamadın Ya”da olduğu gibi, orijinaline kıyasla enerjisi hayli düşük bir versiyon çıkmış ortaya. Yonca Lodi de bu düzenlemeye ayak uydurup alabildiğine “yumuşak” söylüyor şarkıyı. Ben mesela insanların eğlendiği ve şarkılara bir ağızdan eşlik ettiği bir ortamda çalacaksam şayet, “Gözlerinin Hapsindeyim”in bu versiyonunu değil, her zaman yaptığım gibi yine Nilüfer versiyonunu tercih ederim.


Başından beri hiç ısınamadığım, ilk dönem Kayahan şarkılarından biri de “Nar Tanem”dir. Bu albümde Demet Sağıroğlu’na nasip olan bu şarkı, neyse ki düzenlemesiyle ayağa kalkanlardan olmuş. Açıkçası ilk duyduğumda “Demet’e kala kala bu şarkı mı kalmış?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Öyle ya, Kayahan’ın elinde şekillenmiş bir şarkıcılık kariyeri olan Demet’in daha “torpilli” olması ve daha “baba” bir şarkıya sesini vermesi gerektiğini düşünüyor insan. Ama enteresandır ki bu versiyonu dinleyince şarkıyı ilk defa sevmekle kalmadım, Demet’e çok yakıştığını da kabul etmek durumunda kaldım. Laf aramızda Demet’ten “Kar Taneleri”ni dinlemeyi de isterdi bu gönül (ya da bu kulaklar.)


İkinci diskin altıncı sırasında Gülben Ergen çıkıyor karşımıza. “Devamı Var”, eğlencelik, bir parça okul marşlarını anımsatan neşeli ve hafif bir şarkı olması hasebiyle doğru şarkıcıyla buluşmuş görünüyor. Gülben Ergen her ne kadar yıllar içerisinde kendi çapında bir şarkıcılık başarısı kazanmış olsa da, sesinin sınırları dâhilinde ona ne “Yemin Ettim”, ne de “Odalarda Işıksızım” ne de benzeri bir şarkı yakışırdı. İki kere iki dört... Düzenlemeyi yapan Taşkın Sabah da zaten yıllardır birlikte çalıştığı Ergen’in sesinin nereden, nasıl doğru tınlayacağını iyi biliyor; ona şüphe yok. Bu albümde Gülben Ergen olmalı mıydı sorusu ise ayrı bir tartışma konusu. Kayahan buna onay verdiyse (ki vermese albüme girmezdi herhalde), bize söyleyecek söz düşmüyor.


Ve nihayet, yıllardır beklenen buluşma, albümün ikinci diskinin yedinci sırasında çıkıyor karşımıza. Nilüfer, yıllar sonra ilk kez bir Kayahan şarkısı söylüyor. Nilüfer’in NTV kameralarına anlattığına göre, bu şarkıyı bestelendiği günlerde de söylemek istemiş ama nedendir bilinmez, olmamış (nedenini anlatmıyor Nilüfer.) “Bir Garip Serçe”den bahsediyorum, evet. Ya da halk arasındaki adıyla “Postaneler”den.


Bu şarkıyı 2003 yılında yayımlanan “Şahane” adlı albümünde Ebru Gündeş de söylemişti ama tıpkı diğer tüm Kayahan şarkıları gibi o da dijital platformlarda bulunmuyor ve Gündeş’in o albümündeki şarkı sayısı 15 iken, 14 görünüyor. Çünkü Kayahan, dijital platformlarda doğru işletilmediğini düşündüğü telif hakları meselesi yüzünden şarkılarının dijitalde satışını istemiyordu sağlığında. Bir tek bu son albüm, o da sadece iTunes’da satışa sunuldu. Bundan sonra ne olur, varisleri izin verir de tüm şarkıları dijitale girer mi, onu şimdilik bilmiyoruz. Bu işten en çok mağdur olan da Nilüfer olmuştu kuşkusuz. Nilüfer’in o dönem yayımlanan albümleri dijital platformlarda hep Kayahan şarkıları olmaksızın yer alıyor çünkü yıllardır.


“Bir Garip Serçe”ye gelince… Tam Nilüferlik bir şarkı olduğu su götürmez. Ama gelin görün ki Nilüfer’in gerek küçük yaşlardan beri mücadele ettiği astım hastalığının, gerekse son yıllarda yaşadığı rahatsızlığının etkisiyle olsa gerek, son dönem kayıtlarında şarkı söylemekte bir parça zorlandığı hissine kapılıyorum ben dinlerken. Bu şarkının kaydında da var bu. Belki de ben yanılıyorumdur ya da bu geçici bir durumdur, bilmiyorum.


Albümün en beklenmedik ismi hiç kuşkusuz Lale Memmedova. Azerbaycan’ın sevilen şarkıcılarından biri olan Memmedova, ilk kez 1984 yılında Nilüfer’in söylediği ve Kayahan adının bir besteci olarak geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan “Kar Taneleri”ni söylüyor albümde. Yine bir Azeri müzisyen, Samir Shirinob’un yaptığı düzenleme, şarkıyı bir parça caz sularına çekmiş. Memmedova “Kar Taneleri”ni olabildiğince düzgün bir Türkçeyle söylüyor olsa da Azerbaycan Türkçesinin o kendine has aksanı yer yer hissediliyor ama enteresandır ki bu şarkıda bu aksan kulağa hoş da geliyor. Hem düzenlemesi hem de yorumuyla albümdeki temiz işlerden biri bu kayıt.


Bu arada Memmedova, Kayahan’ı bizzat arayıp bu şarkıyı kaydetmek istediğini söylemiş ve Kayahan’ın o güne dek tanımadığı bu Azeri şarkıcı, gönderdiği ilk kayıt beğenilince albüme girmiş. Bunu da bir dip not olarak ekleyeyim çünkü ben de ilk duyduğumda Lale Memmedova’nın neden seçildiğini sormuştum haliyle.

Albümde en doğru şarkı-şarkıcı eşleşmelerinden biri de Emre Aydın’ın “Her Şeyden Çok”u seslendirmesiyle ortaya çıkmış. “Canımın Yaprakları” olarak da bilinen bu şarkı, tam da Emre Aydın’ın kalemi bir şarkı çünkü. Düzenlemeyi Çağatay Şen yapmış ve herhangi bir Emre Aydın albümünde karşımıza çıksa, yadırgamayacağımız türden bir yorumla şarkı Emre Aydın müziğine hiç de uzak kalmamış. Bence albümün en iyilerinden biri bu kayıt.


Ve albümün sonunda Mehmet Erdem çıkıyor karşımıza. “İlk Değil”, Kayahan’ın en iyi şarkıları arasında sayılır mı derseniz ona emin değilim. Ama onun “sakin” şarkılarından biri olduğu kesin. Yani öyle fazla karmaşık bir trafiği olmayan, çok geniş bir ses aralığında dolaşmayan, söyleyenine teknik açıdan tuzaklar kurmayan bir şarkı. Hal böyle olunca da Mehmet Erdem bu şarkı için doğru bir seçim gibi gözüküyor. Erdem’le başından bu yana birlikte çalışan Alper Atakan, solistinin sınırlarını iyi bilen bir aranjör. Düzenlemelerini bu doğrultuda yaparken, bir yandan da artık ‘Mehmet Erdem tarzı’ diye adlandırabileceğimiz bir tarzın da gizli mimarı oldu nitekim. Bu şarkıda da bu hissediliyor.


Ve albüm böylece sona eriyor. Ne kadar vıdı vıdı edersek edelim, bu şarkıların en azından yeni nesle ulaşması açısından önemli bir misyonu yerine getiren bu albüm için, albümün koordinatörlüğünü üstelenen Murat Yıldırım’a ve onunla birlikte çalışan Selin Kök’e birer teşekkür borçluyuz. Bu tür çalışmalarda kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkan o çok karmaşık trafiğini yoluna koymak, o çok hassas dengeleri koruyarak, kimseyi kırmadan, üzmeden, hepsi birbirinden yüksek şarkıcı egolarını incitmeden bir sonuca varmak hiç ama hiç kolay bir şey değildir, bilen bilir. Biz böyle söylenedururken, geri planda neler olup bittiğini hemen hiç bilmeyiz. Ben azıcığını da olsa biliyorum. Bu yüzden de işin bu tarafındaki başarının altını özellikle çizmek istedim.     


Albümün adı “En İyileriyle 1”. Yani bir ikincisinin geleceği daha başından belliydi. Zaten öyle olmasaydı, bu yazının sonunda hani nerede “Esmer Günler”, nerede “Seni Seviyorum”, nerede “Hep Karanlık” diye sorabilir, daha bir sürü başka şarkıyı da bu soruya dâhil edebilirdim. Bir yandan da Kayahan’ın sağlığında sürdürdüğü İpek Açar projesi, yani eşinin yeni albümü var. Orada birkaçını benim de dinlediğim sıfır kilometre Kayahan şarkıları var. Bir yanda da bu projenin ikinci ayağı… Yani eski kayıtları bir yana, yeni kayıtlarla da Kayahan şarkıları önümüzdeki dönemde müzik dünyasında ve hayatlarımızda var olmaya devam edecek. Biz de bu büyük kaybın boşluğunu böyle doldurmaya çalışacağız. Avuntumuz bu.


NİSAN 2015

Ogün Sanlısoy - "Sen Uyurken"

BUGÜNLERİN MASALI


(2 Nisan 2015 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Çağın kaçınılmaz gereği dijital müzik, sadece müziği en iyi kalitede dinleme zevkini ve tutkusunu değil, aynı zamanda albümlerin bütün olarak bir eser olduğu gerçeğini de tarihe gömecek gibi gözüküyor. Albüm kapakları birer “tag” artık sadece. Kartonetler ise detaycı dinleyici dışında kimsenin umuru değil. Ogün Sanlısoy’un yeni albümünü elime alınca ilk aklıma gelen bu oldu. Çünkü Sanlısoy’un bizzat kendisi tarafından çizilmiş albüm kapağı ve kartonet içerisindeki illüstrasyonlar ve Melek Boçoğlu’nun tasarımıyla albüm, sıradan bir CD kutusuyla paketlenmekten kurtulup, içinden şarkıların geçtiği bir kitaba dönüşmüş. Böylece dinlediklerimizin hafızalarımıza yer edecek görsel izdüşümü en doğru biçimde imlenmiş. Bu yazıya albüm kartonetinden başlamam da bu örnek alınması gereken işe vurgu yapmak nedeniyledir zaten.


Kitapçığın çocukluğumuzdan kalma masal kitaplarını andırması boşuna değil muhakkak. Şarkıların hikâyelerinde tam da içinde geçtiğimiz döneme ait, acıtıcı, sert gerçekler var. Ama bu gerçeklerin çok uzun yıllar sonra bir masal gibi anlatılmayacağını nereden bilebiliriz ki? Sanatın/sanatçının işi tam bu değil mi zaten? Geçmiş zamanın öğretisini, şimdiki zamanın şahitliğinden geçirip, gelecek zamanda anlatılacak masallar bırakmak…


İşte Ogün Sanlısoy, geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle piyasaya çıkan yeni albümü “Sen Uyurken”de bunu hakkıyla yapıyor. Hem müzikal nitelik, “sound”, şarkı sözü, beste ve icra anlamında adamakıllı bir Türkçe “rock” albümü nasıl yapılır onu gösteriyor, hem de bir müzisyenin dünya görüşünü, fikrini, hissini şarkılarla nasıl dillendirebileceğine dair zeki ve nitelikli bir örnek veriyor. “Çal”ın özellikle önceki cümlenin ikinci önermesine dair bir zirve olduğu rahatlıkla söylenebilir. “Ağaç” ve “Onbeş” de hemen peşine eklenebilir. İlk önerme ise albümün bütününü kapsıyor. “Bir albüm kaydında gitarlar, davullar nasıl tonlanır?” sorusunun bin türlü cevabı vardır belki ama “Türkiye’de kaç tane iyi örneği var?” diye sorsanız cevap vermek zordur çünkü.


Aynı şey, Türkçe “rock” şarkılarında geleneksel Türk motiflerinin kullanılması konusu için de geçerli. Arabesk nağmelerden alaturka makamlara, geniş bir yelpazeden beslenen güncel Türk “rock” müziğinde kimse zamanında Moğollların, Cem Karacaların, Erkin Korayların tutturmayı başardığı dozu tutturamıyor.  Çünkü artık o dozu Kral TV, Powerturk, bilmem ne FM’ler ve avaneleri belirliyor. “Gitarları yumuşat,” diyorlar mesela. “Davulun sesini kıs, biraz da ney, klarnet üflet…” Ya da açık açık “Bu cümleyi kullanma, bu şarkıyı albüme koyma!” Bu, yaptırım gücü yüksek kartele karşı, kendi müzik anlayışına sahip çıkmak da tek başına bir direniş artık… Belli ki Ogün Sanlısoy, müziğiyle de direnenlerden. En azından bu albümün yakından gösterdiği o.


Albümdeki dokuz şarkının da söz ve müzikleri Ogün Sanlısoy tarafından yazılmış. Kayıtlarda elektrik ve akustik gitar da çalan Sanlısoy’a, davulda Sertan Soğukpınar, bas gitarda Sertan Coşkun, yine gitarlarda Onur Ataman ve “keyboard”da Cihan Barış eşlik etmiş. Albümün prodüktörü Tarkan Gözübüyük’ün de dâhil olduğu bu ekip, şarkıların düzenlemelerine de birlikte imza atmış. Bilenler bilir, zaten bu isimlerin her biri, ortaya çıkan işin birer garantörü gibi.  

“Rock” müzik dinleyicisi olmasanız, popa daha yakın dursanız bile kalbinize dokunacak “Son Defa”, “Sen” ve “Gün Olur”, hem Anadolu “rock” denemelerini, hem de klasik “rock” formunu sevenlerdenseniz kulağınıza çok sıcak gelecek “Merhem”, “Sonsuza” ve “İsterse” ama illa ki “Çal”, Gezi’de canınız yanmışsa “Ağaç”, Berkin’e ağlamışsanız “Onbeş”… Her biri tek başına bu albümü dinlemenize, sevmenize neden olabilir.


Albüm kitapçığının son sayfasında ve albümün son “track”ine gizlenmiş son saniyelerinde her masal kitabını bitiren cümle var: “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…” Masal nerede biter, muradına eren kimler olur, kerevetine kimler çıkar, şimdilik bilmiyoruz. Belli olduğunda ise muhtemelen biz buralarda olmayacağız. Bugünlerin masalını bu şarkılar anlatacak o günlere. Bizim kârımızsa, ilk dinleyenler hanesine yazılmak olacak.

NİSAN 2015

Sinan Akçıl - "Best Of Aşk"

“ADAM NE GÜZEL ŞARKILAR YAZMIŞ”


(30 Mart 2015 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Onca eleştiriye, onca söze rağmen şarkıcılık iddiasından vazgeçmiyor Sinan Akçıl. 2014 yılında Poll Production ile yollarını ayırdıktan sonra DMC saflarına geçen Akçıl, Nisan ayında piyasaya sürülen “Tabi Tabi” (ki “tabii” kelimesi öyle yazılmıyor biliyorsunuz) adlı albümünün üzerinden çok zaman geçmeden “Hatırlasana” adlı teklisini dijital platformlarda yayımlamıştı. Sinan Akçıl’ın yeni albümü “Best Of Aşk” ise 2015 yılı Şubat ayında raflarda yerini aldı.


Adından anlaşılacağı üzere, Sinan Akçıl’ın yazdığı “en iyi” aşk şarkılarından oluşturulmuş bir albüm bu. Zeynep Casalini’nin seslendirdiği “Dokunma Bana” ile başlıyor albüm. Ferhat Göçer’in sesinden sevdiğimiz “Biri Bana Gelsin”, Funda Arar’ın söylediği” Hafıza”, ilk kez Hande Yener’in seslendirdiği “Teşekkürler”, “Dön Bana”, “Çöp”, Ziynet Sali tarafından seslendirilmiş “Rüya” ve “Her Şey Güzel Olacak”, İzel’in sesinden kulaklara yer etmiş “Gurur” ve “Anlayamazsın” ve de Ajda Pekkan’dan dinlediğimiz “Arada Sırada” albümde yer alan şarkılar.


Yanı sıra “bonus track” diye nitelendirilmiş, “Okyanus” adını taşıyan bir de yeni şarkı var. O da dâhil olmak üzere, tamamı yavaş ve orta tempoda, romantik aşk şarkıları. Nitekim Cem İyibardakçı, Febyo Taşel, Serkan Ölçer, Birkan Şener, Erdem Yörük ve bizzat Akçıl’ın kendisinden oluşan kalabalık bir aranjör kadrosu olmasına karşın, albümün bütünü aynı akustik “sound” üzerine inşa edilmiş. Alışageldiklerimizin aksine alabildiğine sakin, alabildiğine telaşsız, gürültüsüz, patırtısız bir Sinan Akçıl albümü bu…


Ve işin enteresan tarafı, çok da doğru bir sıralamayla dizilmiş şarkıları arka arkaya dinlediğinizde, “adam ne güzel şarkılar yazmış” dedirtiyor size (“Her Şey Güzel Olacak”ın şarkı sözlerini bu genellemenin dışında tutarım, o ayrı.) Söyleyen kendisi olsa bile dedirtiyor bunu. Zira bakmayın böyle sakin durduğuna, albümün alt metninde çok büyük bir iddia var slında. Hatta belki sırf bu nedenle bile yapılmış olabilir: “Ben bir sürü güzel şarkı yazdım ve bunları hep önemli isimler söyledi. Ayrıca her birini ben de söyleyebilirim.“ Ben olsam, bu kadar da eleştiriliyor iken, Ajda Pekkan’ın, Hande Yener’in, Ferhat Göçer’in seslerinden sevilmiş şarkılara kendi sesimi vermeye cesaret edemezdim asla. Ama Sinan Akçıl bu… Cüreti ve becerisi arasında denge kurmayı önemsemeyenlerden… Bir yazımda onu Hülya Avşar’a benzetmem boşuna değildi.


Buna karşın şunu da kabul etmek lazım ki bu albüm Sinan Akçıl’ın şarkıcı olarak kendini gösterdiği en iyi albümü olabilir. Sonuçta ses aralığı ve tınısı Allah vergisi bir şey ve bir yere kadar geliştirilip değiştirilebiliyor ama şarkı söylemek öyle değil. Onu çalışarak öğrenebilmek mümkün… Ve Akçıl bu anlamda bir adım ileri gitmiş görünüyor. Vurguları, baskıları, prozodisi önceki albümlerine nazaran çok daha iyi... Zaten seçilen şarkılar onun ses sınırlarını zorlamayacak aralıklarda düzenlenmiş ve bu da çok doğru olmuş. Hani “filancanın buğulu sesinden duygu yüklü şarkılar” klişesine oturmuş yapılan iş. Tabii haliyle vokallere çok iş düşmüş ve Muraz Aziret ile Yonca Kocadağ, üzerilerine düşeni hakkıyla yapmışlar, bizim duyduğumuz veya duyamadığımız (gizlenmiş) destek vokalleriyle.


Her ne kadar bu albüm, önceki Akçıl albümlerine göre çok daha “müzisyen” işi gibi duruyor olsa da, Sinan Akçıl’ın “teen-age” pop müzik dinleyicisinin “star”ı olma hevesinden vazgeçmediğini anlamak için albümün kapak fotoğraflarına bakmak yeterli. Bu imajı taşımak için bir on yıl kadar geç kaldığını söylemekse sanırım faydasız.

Son olarak Sinan Akçıl’ın bir televizyon programında müzik eleştirmenleri için söylediği bir cümleye istinaden doğan cevap hakkını kendi adıma kullanayım. “Müzik eleştirmenlerinin sevmediği albümler çok satıyor, şarkılar çok seviliyor,” gibi sığ bir argümanı dillendirecek son kişi bir müzisyen olmalı. Zira halkın sevip sevmemesi de, albümün satılıp satılmaması da bir müzik eleştirisi içerisinde ancak haber değeri taşır ve asla birer eleştiri kriteri değildir; hiçbir zaman da olmamıştır. Ve müzisyenler de bunun böyle olduğunu pekala bilir. Ya da en azından ben öyle sanıyorum.

MART 2015