Bu Blogda Ara

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Çeşitli Sanatçılar - "Musa Eroğlu ile Bir Asır"

DAHA ÇOK TÜRKÜ DİNLEMEK LAZIM


(Milliyet Sanat dergisi Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.)

Keşke türkülere daha çok kulak verseydik. Daha çok anlamaya çalışsaydık söylediklerini. Hayatın anlamı sandığımız iktidar hırslarının, koltuk sevdalarının, malın, mülkün, paranın, pulun, şanın, şöhretin, ihtişamın hiçliğini anlamaya bir cümle yeterdi o zaman: “Azrail’in gelir kendi, ne ağa dinler ne efendi…” Ya da şu cümle: “Ömür bir nefes arası, size de gelir sırası…” Aşkın “giderli” şarkılarda arayıp da bulamadığımız anlamını iki satır döküverirdi önümüze o zaman: “Her nesnenin bir bitimi var ama, aşka hudut çizilmiyor Mihriban…” Kalplerimiz daha yumuşak, vicdanlarımız daha temiz, hayatlarımız daha kolay olurdu o zaman. Çocuklar ölmezdi, biz kavga etmezdik.


“Kent ozanı”, “çağdaş ozan”, “kadın ozan” vesaire… Takıp takıştıralım istiyoruz ya sıfatları bol keseden, her önümüze gelene… Yokluktan işte o. Ya da varlık içinde yokluktan diyelim. Varı bilmemekten sonra yoktan var etmeye yeltenmekten. Karacaoğlan var, Âşık Veysel var, Dadaloğlu var, Emrah var… Var oğlu var. Onlar ölmedi. Öyle laflar ettiler ki, devir değişti, söz hükmünü yitirmedi. Açıp bakmak, okumak, dinlemek, görmek, öğrenmek lazımdı, hep lazım. Sonra o geleneği bugün de devam ettirenlerin önünde selama durmak… Mesela, “çağdaş ozan” diye bir şey varsa sahiden, Musa Eroğlu onlardan biri işte.


Musa Eroğlu’nun ilk 45’lik plağı 1965 yılında yayımlanmış. Bu da tam 50 yıl, yani yarım asır eder. Eroğlu’nun 50 yılına saygı sunan albümün adı ise “Gelenekten Geleceğe Musa Eroğlu ile Bir Asır”. Albüm, geçtiğimiz günlerde Özdemir Plak etiketiyle yayımlandı. Albümde Musa Eroğlu’nun sesinden, sazından kulaklara yer etmiş 13 türkünün (biri iki kere olmak üzere) farklı seslerden yorumları, farklı ellerden çıkmış düzenlemeleri var.


Halk müziğinin gelenekçileri tek kanallı televizyon/radyo günlerinde “gelenekten geleceğe” denemelerine pek göz açtırmadılar, bilen bilir. Bir pop şarkının içine saz koysanız ya da bir türkünün içinde gitar çalsanız denetimden geçmezdi. Gelin görün ki Musa Eroğlu, “Popçular türküleri türkücülerden daha iyi okuyor,” diyebilecek kadar gönlü gani bir ozan. Hiç dert etmemiş, işkillenmemiş; aksine kendi okuduğu türkülerin o seslerde nasıl tınlayacağını merak etmiş, buna heyecan duymuş. Bu albüm böyle çıkmış ortaya. Saygı albümüdür sonuçta, saygı gösterilen ya müdahil olur ya olmaz, kendi bileceği iş. Musa Eroğlu ortasını bulmuş. Müdahil olmamış ama destek vermekten de geri durmamış. Tabii Eroğlu’nun yıllardır birlikte çalıştığı Ahmet Özgül, bu albümün de müzik direktörlüğünü yaparak, işin içine başka aranjörler girse bile, toplamda bir müzikal bütünlük yaratma noktasında kilit vazifesi görmüş. Bundan mıdır bilinmez, bugüne dek yapılmış en derli toplu saygı albümlerinden biri bu.


Albüm, Musa Eroğlu’nun alamet-i farikalarından biri haline gelmiş “Mihriban” ile açılıyor. Bu şarkının albümde iki farklı versiyonu var. İlk versiyonu Fatih Doğaner’in düzenlemesiyle Sibel Can ve Musa Eroğlu seslendiriyor. Dolayısıyla albümün açılışını da Musa Eroğlu yapmış oluyor. 2012 yılında kaybettiğimiz şair Abdurrahim Karakoç’un mısralarından bestelenmiş bu şiirin, şarkıda kullanılmayan dörtlüklerini de duyuyoruz bu versiyonda. Albümde aynı şarkının bir de Manga düzenlemesi var ki, onda da Ferman Akgül’ün yeni yazdığı “rap” sözler de var. İşte o kısım, kendi sözünü bu derece net söyleyen bir şiirin/türkünün içinde ne derece gerekliymiş; aslına bakarsanız bu şarkının ikinci bir versiyonu ne kadar gerekliymiş, orası tartışılır. Manga düzenlemesinde şiirin konu bütünlüğünün bozulmuş olması da cabası.


Kenan Doğulu ister hızlı şarkı söylesin ister yavaş, hep “bütün elleri havada” görmek ister ya hani, “Halil İbrahim” de istememiş belli ki. Düzenlemeyi yapan Ozan Doğulu da oradan yol almış; sazı söze katmış. İki kardeş bir ağırbaşlı ki bu şarkıda, sormayın gitsin. Ne ki Kenan Doğulu’nun bu fevkalade romantik “Aslan be, yaslan be!” seslenişleriyle şu bizim “eşkıyadan da beter” Halil İbrahim ne derece gaza gelir, orası bilinmez.


Candan Erçetin “Dağların Ardında Kuzum”da, Sibel Can ise “Telli Turnam” da tam da olması gerektiği gibiler. Kurtalan Ekspres, “Dedem Korkut”tan ‘70’lere ait bir Anadolu-pop şarkısı çıkarmış; bir tek Barış Manço’nun sesi eksik. Aktif olarak albüm yaptığı dönemde çok sayıda türküyü fena halde hırpalayıp, Anadolu-popun suyunun suyunu çıkarmış Haluk Levent ise, Ahmet Özgül’ün düzenlemesiyle seslendirdiği “Cuş Havası”nda bu defa kulak yormuyor neyse ki.


Volkan Konak, “Yürü Bre Yalan Dünya”yı Karadeniz şiveli bir Nazım Hikmet şiiri ile üleştirerek seslendirmiş. Şiirin şarkıya attığı pas, topu ağlara kısa yoldan gönderiyor. Bağlamalarla kemençenin bu düzenlemedeki el birliği de öyle. Sanki her iklimin toprağında ayrı çiçek açsa da, her çiçek, her bahçeye yakışıyor bu coğrafyada. Musa Eroğlu tam da yüzden şu veya bu bölgenin değil, bu ülkenin ozanı ya… Nitekim Eroğlu’nun yine bir Abdurrahim Karakoç şiirinden bestelediği “Aşk Hikâyesi”nde Ahmet Özgül’ün bu defa sadece gitarlar ve ritim sazlarla yarattığı müzikal hava, Akdeniz kıyılarından ses verir gibi. Bu flamenko havasının içinde, son yıllarda söylediği her şarkıda kolayca deliren Yıldız Tilbe’nin başıbozuk yorumu yadırganmıyor, bereket.


Bu satırların yazarının öz be öz kayınpederi olan ve 2006 yılında hayata gözlerini yuman Rıdvan Çıracıoğlu’nun bestesi “Beni Derde Salan Gelsin”, Barış Özesener’in düzenlemesi ve Gökhan Tepe’nin yorumuyla yer alıyor albümde. Çoğunluğun Eroğlu’na ait zannettiği, benimse Eroğlu söylemeden çok önce, sazlı sözlü aile meclislerinde sıklıkla dinlediğim bu türküyü Gökhan Tepe hakkıyla söylüyor. Aynı şey “Yolun Sonu”nu seslendiren Merve Özbey için de söylenebilir. Doğrusu bu ya, albümün beklenmedik iki başarılı yorumu bunlar.


Eroğlu’nun uzmanlık derecesinde vakıf olduğu Karacoğlan’ın dizelerinden bestelediği “Var Git Ölüm”, Yılmaz Yeşilyurt’un düzenlemesiyle albümün en deneysel işlerinden biri. Bir nevi Anadolu-caz-“rock” denemesi bu. Şevval Sam da bu iddialı düzenlemenin altından başarıyla kalkıyor. Alevi kültürünün o uçsuz bucaksız semah ve deyişlerinden derlenmiş iki albüm yaparak ve sair albümlerinde de başka deyiş ve semahlar seslendirerek geleceğe kalıcı bir miras bırakmış Musa Eroğlu’nun seslendirdiği semahlardan biri olan “Kırtıl Semahı”nın o tüyler ürpertici senfonik havası ise, Kardeş Türküler’in düzenlemesi ve yorumuyla taçlanmış bu albümde.    


Selim Çaldıran’ın düzenlemesiyle Işın Karaca’nın “Hasret Yarası” yorumu ise, Manga’dan sonra bu prodüksiyonun gerekliliği tartışmaya açık bir başka öğesi olmuş. Zenci gırtlağına saygımız sonsuz ama “Dermanım niiiiöööeeerrrdee” şeklindeki telaffuz türkünün duygusunu zedelememiş desem yalan olur.


Saygı albümlerini beğendirmek zordur; her kafadan bir ses çıkar. Eksiği, gediği, kusuru, hatası diğer albümlerden daha fazla göze batar. Bu da öyle oluyor haliyle. Ancak epeyce masraflı olduğu belli, şık bir kartonetle satışa sunulan ve her şeye rağmen müzikal bütünlük anlamında zoru başarmış bu albümü, halihazırdaki saygı albümleri sıralamasında üst sıralara koymak mümkün. Kim bilir belki de bunun sebebi, Musa Eroğlu’nun o heybetli sesinin, halk müziği içerisindeki varlığının, duruşunun, yaptıklarının gölgesini albümü dinlerken başucumuzda hissetmemizdendir başından sonuna dek. Kıymetini bilmek lazım. Bilmeyenlerin bilenlere anlatması lazım. Ve dahası, daha çok türkü dinlemek lazım.        

HAZİRAN 2015

Nilüfer - "Kendi Cennetim"

ÇİÇEKLİ, KELEBEKLİ BİR NİLÜFER


Bazı seslerle gönül bağınız hiç kopmaz. Bir kere dinlemiş, sevmiş, sonra yıllar boyu sevmeye devam etmişsinizdir. Her söylediği şarkı dokunmaz belki kalbinize, her albümünü baş tacı etmezsiniz ama o vakit de döndürür döndürür eskilerini dinler, bıkmazsınız. Nilüfer öyledir. Yani en azından benim için.

Nilüfer, uzun bir aradan sonra tamamen yeni şarkılardan oluşan bir albüm yaptı. 2009’da yayımlanan “Hayal”den bu yana… Dile kolay, altı yıl. Bu arada bir “Zalimin Kararı” teklisi ve iki de “rock” konseptli “cover” albüm var, malum. Ben kendi adıma Nilüfer’den yeni şarkılar, ama Nilüfer tadında şarkılar (“Zalimin Kararı” hiç öyle değildi mesela) dinlemeyi çok özlemişim. İşte geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlanan “Kendi Cennetim” adlı bu albüm ben ve benim gibiler için bu özlemi giderecek gibi duruyor.


Her insan gibi zaman ve zaman içerisinde başına gelenler Nilüfer’i de değiştirmiş, dönüştürmüş. Bunu saklamıyor zaten. Yoksa bizim bildiğimiz Nilüfer Nuh der peygamber demez, Sezen Aksu’dan bir şarkı alıp söylemezdi. Bunu Kayahan’dan tamamen koptuğu dönemde bile yapmamıştı çünkü. Oturmuş, kendi şarkılarını yazmıştı onun yerine. Ama bu defa şeytanın bacağı kırılmış. Nilüfer’in hem Sezen Aksu hem de Nazan Öncel’den iki şarkı almış olması bu albümün haber değeri en yüksek bilgisi belki ama hepsi bu değil. “Hayal” ve ondan önce yayımlanan (yani Kayahan sonrası döneme denk gelen) “Karar Verdim”e baktığınızda, her iki albümün de çok içine kapanık, kurşuni tonlarda albümler olduğunu görürsünüz. Ama “Kendi Cennetim” öyle değil. Basbayağı pembe - beyaz, çiçekli, kelebekli bir albüm bu… Zaten kapak görseli, ilk klibi ve klip şarkısı, daha albümün tamamını dinlemeden bunu hissettiriyor.


Nitekim albüm ardı arda iki neşeli şarkıyla açılıyor. Önce Nazan Öncel’den “Nokta”, ardından Sezen Aksu’dan “Hadi Kızlar”. İkisi de kadın dilinden yazılmış, dişi ve cesur şarkılar. Özellikle de “Hadi Kızlar”, pek Nilüfer’den duymaya alışık olmadığımız sözler barındırıyor. Nilüfer’in kızları toplayıp Beyoğlu’nu basmaya gitmesi, iki tek atıp, iki lak lak yapması pek olacak şey değilmiş gibi geliyor insana farz-ı misal (gerçi röportaj vesilesiyle onu yakından tanıyınca bunun pek de imkânsız olmadığına ikna oldum ama kendisi de kabul ediyor ki, dışarıdan öyle görünmüyor.)  “Nokta”nın Mustafa Ceceli, “Hadi Kızlar”ın Ozan Bayraşa tarafından yapılan düzenlemeleri tam da olması gerektiği gibi. İlkinin kan kaynatan ritmi, ikincinin “rodeo” havası gayet eğlenceli. Evet, Nilüfer ilk kez Nazan Öncel ve Sezen Aksu besteleri söylüyor ama doğrusu onun sesinde ben yine de yadırgamadım bu şarkıları, aksine hoşuma bile gitti bu farklılık.


Bu iki şarkının peşi sıra gelen üç şarkı ise, tipik Nilüfer şarkıları. Nilüfer’in “Haram Geceler” gibi “Böyle Ayrılık Olmaz” gibi önemli “hit” şarkılarına imza atmış Adnan Ergil, bu albüme de iki şarkı vermiş. “Vefa” bunların ilki. Mustafa Ceceli’nin düzenlemesiyle kalbe dokunan, sıcak ve duygulu bir şarkı “Vefa”. Sözlerini Nilüfer ve Sibel Algan’ın birlikte yazdığı, bestesini Nilüfer’in, düzenlemesini ise Ozan Bayraşa’nın yaptığı “Havalandı Ruhum” ise ‘70’li yıllar Nilüfer şarkılarını anımsatıyor. Hani o Grek havalı, eğlenceli şarkılarını…


Nilüfer bu albüm için resmi internet sitesinden yaptığı duyuru sonucu ona gönderilen sayısız şarkıyı da dinlemiş ve onların arasından iki tanesini de bu albüme almış. “Aylar Geçti” bunlardan biri. Sinan Ceceli’nin düzenlemesini yaptığı bu şarkının söz ve müziği Hakan Sancaklı’ya ait (kartonette nedense soyadı Sancak olarak yazılmış.) Asıl mesleği elektrik mühendisliği olan amatör bir müzisyen Sancaklı. Nilüfer, kendisine gelen onca şarkı arasından boşuna bu şarkıyı seçmemiş zira şarkı her bakımdan tam bir Nilüfer şarkısı ve albümdeki diğer şarkıların arasında asla ezilmiyor.

Albümün çıkış şarkısı olarak seçilen “Haziran Vakti” bir Sezen Aksu bestesi ve düzenleme Erdem Yörük tarafından yapılmış. İlk dinleyişte çıkış şarkısı olarak seçilmesine anlam verememiştim ama “Haziran Vakti” ezbere zor düşse de dinledikçe sevilen şarkılardanmış meğer. Albümün enerjisi en yüksek şarkılarından biri ayrıca. 


Gel gelelim albümün en iyisi bir sonraki sırada karşımıza çıkıyor. Bir Şehrazat bestesi bu: “Elimden Gelen Bu Kadardı”. Şehrazat’ın o melodik yapısı çok sağlam, sözleri tam yerli yerinde, “Sürgün” gibi, “Kıyamam” gibi, “Hesap Ver” gibi “A+” şarkılarının bir yenisi. Volga Tamöz’ün düzenlemesi ise kelimenin tam anlamıyla uçurmuş bu güzel besteyi. Türk popunda uzun zamandır duyduğum en usta işi düzenleme bu. Özellikle yaylı kompozisyonlar nefes kesici.

Daha bu şarkının attığı tokadın etkisi geçmeden, bu defa bir de Nazan Öncel tokadı yiyoruz “Bu Tarafa” ile. Öncel’in minimalist şarkıları vardır böyle; naif, samimi, küçük ama etkisi ağır. İşte “Bu Tarafa” tam da onlardan… Volga Tamöz’den sonra bu şarkıda da aranjör olarak İskender Paydaş (uzun zamandır sadece dans şarkılarını düzenleyebiliyorlarmış görüntüsü verdiklerinden midir nedir) şaşırtıyor dinleyeni. 


Yine İskender Paydaş’ın düzenlediği Onur Baştürk bestesi “İki Eski Sevgili” yine tam Nilüfer’in kalemi bir şarkı. Ardından gelen “Günahkâr Zaman” ise oldukça enteresan. Gövher Hasanzade tarafından yazılmış bu Azeri şarkısı Nilüfer ve Ayşe Birgül Yılmaz’ın dokunuşlarıyla Türkiye Türkçesine adapte edilmiş. Şarkının A kısmı, bizim ‘80’li yılların sonunda çok popüler olan “Rüyalarda Buluşuruz” şarkısına çok benziyor. Gerçi o şarkının melodisi de Esin Engin’in Hayallerim Aşkım ve Sen filmi için yaptığı tema müziğine çok benziyordu. Artık kim kimden etkilendi ya da tüm bunlar bir tesadüf mü orası bilinmez. Enteresan olansa, “Günahkâr Zaman”ın başka bir yerde başlayıp, köprü kısmında başka, nakarat kısmında bambaşka bir yerden devam eden melodik yapısı. Hem düzenlemesi hem de seslendirmesi çetrefilli bu şarkının üstesinden hem aranjör olarak Mustafa Ceceli, hem de solist olarak Nilüfer lâyıkıyla gelmiş. İlk dinleyişte kulağı zorluyor ama dinledikçe seviliyor bu şarkı da.


Ve ardı ardına tam Nilüfer’lik üç şarkıyla kapanıyor albüm. Önce bir Yunan şarkısından Nilüfer ve Sibel Algan’ın yazdığı sözlerle adapte edilen “Seninim”, ardından albümdeki ikinci Adnan Ergil bestesi “Beklemem” ve son olarak da yine Nilüfer’in yeni bestecilerden şarkı arayışları sonucu ortaya çıkarılmış bir şarkı: Söz ve müziği Medar Neşet Kırşehirli’ye ait “Hazan”. Konservatuarın Türk müziği bölümünden mezun olmuş, TRT Gençlik Korosunda korist olarak görev almış Kırşehirli, çok sayıda enstrüman çalmasının yanı sıra halen müzik eğitmenliği yapmaya da devam ediyormuş. Yanlış bilmiyorsam tıpkı Hakan Sancaklı gibi, onun adını da popüler bir albümde ilk kez görüyoruz.


Albümde olmasa da olurmuş denilebilecek bir şarkı varsa, o da “Beklemem” bence. Buna karşın en sonda kalmış olmasına rağmen “Hazan”ın zaman içerisinde bir Nilüfer klasiğine dönüşmesi şaşırtıcı olmaz.

Tamer Yılmaz’ın fotoğraflarını Blek’in tasarımıyla albüm kapak ve kartoneti de albümün en az kendisi kadar iç açıcı. Benim gibi Nilüfer’i özleyenlere ilaç gibi gelecek, Nilüfer kariyerinin iyi albümlerinden biri olarak da müzik tarihine yazılacak “Kendi Cennetim”.   

HAZİRAN 2015

Serdar Ortaç - "Çek Elini Kalbimden"


Serdar Ortaç’ın hep kumarda ne çok para kaybettiği konuşulur; kendisi de anlatır sık sık. Müzik çevreleri dışında pek de bilinmeyen şey ise Ortaç’ın müzikte de çok para harcadığıdır. Harcamak dedim zira buna kaybetmek denemez, müzikten kazandıklarını müziğe yatırıyor sonuçta.

Şöyle ki… Bilen bilir, her şarkısını farklı farklı aranjörlere defalarca aranje ettirir Serdar Ortaç. Hepsinin de parasını öder. Çoğu zaman içlerinden birini kullanır, belki bir “remix” albüm yaparsa, birkaç farklı versiyonu daha. Ama hep en iyisini bulma çabasındadır. Serdar Ortaç der, gülümser geçersiniz çoğu zaman ama o çok ciddiye alır işini.


Durup dururken niye öveyim şimdi Serdar Ortaç’ı, çoğu zaman yeriyor iken üstelik? Çünkü onu eleştiriyor olmamız bu yönünü görmezden gelmemize sebep değil.

Şu da var ki Serdar Ortaç dinlemek yıllar yılı birileri için eğlendiren bir şeyken, birileri için “guity pleasure” yani “suçlu zevk”ti. “Bu ne yahu, ahahahaha Japon kılıklı çocuk kızın göbeğinden zeytin yiyor, yok artık!” diye gülerken “Karabiberim vur kadehlere,” diye kıvır kıvır göbek attığımız, “Ulan bu ne saçma şarkı sözü, ne demek şimdi aşk bu kızıl ötesi, yaralı müzesi, zuhahaha,” diye dalga geçerken “Seni çöpe atacağım poşete yazık,” diye zıp zıp zıpladığımız olmadı mı, oldu. En çok da “Hayat beni neden yoruyorsun?” diye bağıra çağıra dans edenleri görmüşümdür. “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, bezirgan değil”i severek dinlemiş ya da dinlememiş olun ama hiç bilmiyor olamazsınız mesela. İmkân ve ihtimal yok. Hiç boşuna “kulağıma o kadar çok çalındı ki, ister istemez aklımda kaldı” filan demeyin; bal gibi de eğlendiniz dinlerken. Dalgasını geçerken bile eğlendiniz.


Şimdi hâl böyleyken, Serdar Ortaç’ın o saçma sağan, hiçbir iler tutar yeri olmayan söz öbekleriyle ve son derece basit melodik örgülerle kurduğu şarkılarını istediğimiz kadar eleştirelim, bir yandan da kabul etmek zorundayız ki bu adam yirmi yıl boyunca bu şarkıları ama nefret ettirerek, ama sevdirerek bir şekilde hayatlarımıza soktu. Ve bütün eleştirilere, alaylara rağmen de kapı gibi sağlam durarak yaptı bunu. Şayet bizim sandığımız kadar elit bir müzik zevkimiz ve anlayışımız olsaydı, emin olun bunu başaramazdı. Yani Serdar Ortaç’a kızmak da bir yere kadar.


Gel gelelim, yirmi yıldan bu yana çok şey de değişti. Bir zamanlar yediğimiz çok şeyi yemeyebiliyoruz artık. Bir de üreten tarafında aşınma, yıpranma payı, dinleyen tarafında ise bıkkınlık ve sıkılma payı olması çok doğal. Haliyle o istikrarını bozmuyor, hâlâ tam gaz çalışıyor olsa bile, Serdar Ortaç şarkıları eskisi kadar prim yapmıyor ki bunu 2014 yılında yayımlanan “Bana Göre Aşk” albümü sayesinde açık ve net olarak gördük.

O ara bir de hastalık geçirdi Serdar. Albümün başarısızlığını da buna bağlayarak tekrar canını dişine taktı ve 2015 damgalı “Çek Elini Kalbimden “ adlı yeni albümüyle tekrar karşımıza çıktı. Albüm, geçtiğimiz günlerde Emre Müzik etiketiyle yayımlandı.


Peki bu yeni albüm zevahiri kurtarır, durumu tekrar Serdar Ortaç lehine çevirir mi? Onu görebiliyor olsam müzik prodüktörü olurdum, müzik eleştirmeni değil. Ama şunu söyleyebilirim ki, bir önceki albüme kıyasla daha fazla ses getirmesi şaşırtıcı olmaz. Çünkü artık kendini çok tekrar etmeye başladığının farkına varmış olsa gerek ki, bu defa tamamen kendi yazdığı şarkılara yaslamamış sırtını. Bu durum biraz farklı renkler getirmiş albüme. Bir de düzenlemeler konusunda biraz daha ‘90’lar kafasından çıkıp bugünlere gelmiş ki bu da iyi olmuş. Tabii Ortaç’ın o içli, hisli ama bir taraftan da kafa tutan şarkı söyleme biçiminde bir değişiklik yok.


Albüme adını veren ve ilk klip şarkısı olarak seçilen “Çek Elini Kalbimden (Konuş Yüzüme)” bir Bulgar şarkısından adapte. Bununla beraber iki şarkıyı daha Emrah İş ve Nurettin Çolak düzenlemiş. Birisi Ayşen ve Kemal Şimşekyay çifti tarafından yazılan “Yatsıya Kadar”, diğeri ise bir Yunan şarkısından adapte edilmiş “Korktum”. Her üçünde de elektronik dans müziği öğeleri belirgin bir biçimde ön planda zaten. Zira hem Emrah İş, hem de Nurettin Çolak, prodüktörlük ve “dj”lik becerileri yurt dışında da kabul görmüş iki isim. Bakmayın siz Türkiye pazarında adlarını sık sık duymuyor olmamıza. Biraz araştırın ya da takip edin, onların neler yaptıklarını görürsünüz.


Çok “eller havaya” sevenlerden değilseniz, “dj” müziğine mesafeliyseniz bu üç şarkının üçünü de bağrınıza basmayacaksınız muhtemelen. Ben kendi adıma, “Yatsıya Kadar”ı Ortaç’ın sayısız prozodi hatası nedeniyle zor dinleyebildim. 2008 yılında Petek Dinçöz’ün “Tak Tak” adıyla Türkçe şarkı yaptığı Yunan parçasının Serdar Ortaç sözleriyle “Korktum”a dönüştürülmüş halini ise tanımakta zorlandım.

Çok klişe bir Serdar Ortaç şarkısı ararsanız “Nankör”ü kaçırmayın. Saçma sözlü Serdar Ortaç şarkılarına müptelaysanız, albümün genelinde şarkı sözlerini makul ve mantıklı tutmuş (hepsini kendi yazmadığından olsa gerek) Ortaç’ın özüne döndüğü “İri Kıyım”ı tavsiye edebilirim size. Albümün bir Serdar Ortaç “hit”i olmaya en müsait şarkısı “Yerin Altı” ki onun da söz ve müziği Ortaç’a ait, düzenleme ise Volga Tamöz tarafından yapılmış.      


Halk arasında “koy poposuna (kibarcası) rahvan gitsin” diye bilinen ve kullanılan kalıbı “koy, rahvan gitsin” diye edepli hale getirerek şarkı yapmak iyi bir fikir mi bilemedim ama Ayla Çelik böyle bir şarkı yazmış, Ortaç da Mustafa Ceceli düzenlemesiyle seslendirmiş. Şarkı albümün bütünü içerisinde, daha doğrusu Serdar Ortaç müziği içerisinde farklı tınlayan bir şarkı. O kalıp bir yana, sözler güzel, felsefesi anlaşılabilir. Sevmedim desem yalan olur. Bir Azeri şarkısından adapte edilen “Dedin Yok” da albümün farklı bir başka şarkısı. “Çok Yazık Sana” yine klişe bir Ortaç şarkısı, “Balım” ise sinir bozucu nakarat melodisi ve sözlerine rağmen, Murat Yeter’in güçlü düzenlemesiyle parlıyor.



Sözün özü Serdar Ortaç yine çalışmış, çabalamış, denemiş, uğraşmış ve bir yanıyla çok Serdar Ortaç, bir yanıyla da değişik bir Serdar Ortaç sunan ortaya karışık bir albüm yapmış. Sevenleri bayılacaktır/bayılmıştır muhtemelen. Sevmeyenlerine bir şey ifade edecek mi ya da yine zorla sevecekleri “guilty pleasure” şarkılar olacak mı, onu zaman gösterecek.

HAZİRAN 2015

Gülşen - "Bangır Bangır"


Yalan değil, “Bangır Bangır”ı duyduğumda heyecanlanmış, “Nihayet farklı bir şey yapıldı,” demiştim. Hiç mi yapılmıyordu? Yapılıyordu elbette ama Gülşen gibi izinden, peşinden gidilenlerin farklı bir şeyler yapması önemli, zira ana akımı yönlendiren isimlerden biri o. Yıllar önce Sezen Aksu öyleydi mesela, Nilüfer öyleydi. Daha eskiden Ajda öyleydi. Kuralları onlar koyar, modayı onlar yaratırdı. Kıyas kabul etmese de bugünün yıldızları arasında bu misyonu yükleyebileceğimiz birkaç isimden biri Gülşen. Kendi şarkılarını yazıyor olması, Ozan Çolakoğlu ile yıllardır bir şarkıcı-besteci-aranjör ortaklığı sürdürmesi hasebiyle de böyle bu.


Sözüyle, müziğiyle, düzenlemesi ve klibiyle bir fark yarattı “Bangır Bangır”. Doğru bir zamanlamayla da taşı gediğine koydu. Peki ya sonra? Ben mi yanılıyorum acaba diye albümü uzun uzun dinledim. Ama ilk dinlediğimde edindiğim fikir değişmedi. Albüme adını veren şarkı her bakımdan albümden bağımsız gibi duruyor. Tam olarak şöyle yani: “Bangır Bangır”ı alıp bir kenara koyun, kalan dokuz şarkıyı da “Beni Durdursan mı?” albümünün arkasına ekleyin. İki albüm arasında iki yıldan fazla zaman varmış; hiç fark etmez. İki yılın, Gülşen cephesinde hiçbir şeyi değiştirmediğini göreceksiniz.


Mesela mı? Alın “Bir Fırt Çek”i, koyun “Irgalamaz Beni”nin yanına… Ya da alın “Ellerinden Öper”i, koyun “Kardan Adam”ın yanına. Aynı formüller, aynı matematik, çok benzer söz ve melodi öbekleri… Ve diğerleri… Bir miktar sokak ağzı (“kafam gidik”, “ayar çekeyim,” “sevindirik oldum”), bolca Sezen stili kara sevda cümleleri, bolca da slogan olsun çamurdan olsun cümlesi… Hiçbirine karşı değilim. Hatta severim, popun kendi ahlakı içinde doğru bulurum tüm bunları. Ama işi bu derece formüle döktüğünüz zaman, bu kadar sık tekrarladığınız zaman ve şarkılardan bu öğeleri çekip çıkardığınızda geriye bir şey kalmadığı zaman orada sorun başlıyor. Gülşen’in bu albümü en çok bunun sinyallerini veriyor. Tabii “Bangır Bangır” şarkısını bu genellemenin dışında tutuyorum, tekrar söyleyeyim.


Yine de Gülşen bu. Elbette bu albüm de birden fazla “hit“ çıkaracak. En azından “Bir Fırt Çek”, “Ellerinden Öper” ve “Dan Dan”, çekilecek kliplerle ivme kazanacak, dile dolanacak; görünen köy kılavuz istemez. Ama ben kendi adıma bu albümü pek pırıltılı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Olsa olsa sermayeden yiyecek bir albüm denilebilir. Albüm kartonetini şenlendiren o fotoğraflara, o imaja, o görsel dikkat çekiciliğe (ki Gülşen’in en iyi yaptığı şeylerden biri bu yıllardır) rağmen durum bu maalesef. Zira o imajla, sözgelimi “Yıkım Kararı” şarkısının ne ilgisi var diye de düşünmeden edemiyor insan.


Bu arada “En Sevdiğim Yanlışım” şarkısının “intro”sunun Kayahan’ın “İlk Değil” şarkısının “intro”suyla birebir aynı olmasının ve de bütün albümün aranjörlüğünü yapan Ozan Çolakoğlu’nun “Büyük Hatırın Var” adlı şarkıda “featuring” mevkiine yükseltilmesinin sebeplerini bana bir açıklayabilen olursa çok sevinirim.

HAZİRAN 2015 

Ece Seçkin - "Aman Aman"

“TEENAGE” POP


(15 Haziran 2015 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Başından beri gidişatını çok doğru bulduğum bir “proje” Ece Seçkin. Evet, proje diyorum çünkü endüstriyel pop bunu gerektirir. Deneme yanılma ile değil, plan programla, strateji hesaplarıyla yol alırsınız. Dünyada da böyle yapılıyor bu iş. Seçkin’in hedef kitlesi belli, amacı belli, bu yüzden de müziği, tarzı, tavrı, imajı belli. Bu yolda adım adım ve sağlam ilerliyor.


Ece Seçkin’in mini albümü “Aman Aman”, geçtiğimiz günlerde DGL Müzik Yapım etiketiyle piyasaya sürüldü. 6 şarkılık ilk albümü “Bu Ne Yaa!” ve dijital teklisi “Şok Oldum”la adını duyuran Seçkin, asıl çıkışını ise Ozan Doğulu’nun “130 BPM Moderato” albümünde yer alan “Hoşuna mı Gidiyor?” ile yaptı. Öyle ki, albümde yer alan onca büyük ismin ve iddialı şarkının arasından bu şarkı sıyrıldı, “hit” oldu.


Bu albümde yer alan iki yeni şarkıyı da, “Hoşuna mı Gidiyor?”un yaratıcıları Ayşen Tan ve Kemal Şimşekyay çifti yazmış. Ayşen Tan Şimşekyay, şu bizim ‘90’lı yıllardan bildiğimiz Ayşen’in ta kendisi. Eşi Kemal Şimşekyay ise, yıllardır müzik piyasasının içinde. Eurovision takipçileri onun yarışmada Aylin Vatankoş’un Türkiye’yi temsil ettiği sene sahnedeki ekibin içinde yer aldığını hatırlayacaklardır. Hatta yarışma şarkısı “Yaz Bitti”nin bestesi de babası Aldoğan Şimşekyay’a aitti. Kardeşi Uğur Şimşekyay ise yine ‘90’larda Yeşim Salkım’ın desteği ile bir albüm yapmış idi.


Nasıl tarif edilebilir Ece Seçkin’in tarzı? ‘90’lardan bu yana alışageldiğimiz yerli popçu kafasından sıyrılmış, daha “teenage”, bu vesileyle de daha dinamik, hem müzikal, hem de görsel anlamda alaturka sularda yüzmeyen bir tarz, bir tavır. Bugüne kadar öyle oldu en azından. Ancak bu albümün çıkış şarkısı “Aman Aman” için aynı şeyi söyleyebilmek pek mümkün değil. Bu şarkı biraz daha bizim havalardan çalıyor. Hani Demet Akalın ya da Gülşen söylese de yadırganmazmış gibi. Belki radyolar, televizyonlar daha kolay sevecektir bu şarkıyı; kulüpler de öyle ama bence öyle çok “aman aman” bir şey yok ortada.


Buna karşın albümün ikinci sırasında yer alan “Follow Me”, tam tersi bir etki yaratıyor. Sözleri de müziği de, düzenlemesi de çok daha genç bu şarkı, Ece Seçkin’i çok daha iyi taşıyor. Ya da Ece Seçkin bu şarkıyı çok daha iyi taşıyor diyelim. Adına bakmayın, İngilizce bir şarkı değil bu. Tarkan’ın “Şımarık”ının “intro” melodisini “sample” olarak almış Ozan Doğulu ve kullandığı bugüne ait elektronik dille neredeyse yirmi yıllık bu şarkıyı güncelleyerek anımsatmış, oradan da Seçkin’e şahane bir pas göndermiş. Nakaratı çok akılda kalıcı, ritmi kafanıza kafanıza vurmuyor, aksine el çırparak eşlik etme duygusu uyandırıyor. Bence bu şarkının klibi çekildiği zaman “Aman Aman”dan çok daha fazla ilgi uyandıracaktır.


Mini albümün diğer şarkıları ise bildik: “Hoşuna mı Gidiyor?”un Ozan Doğulu albümünde yer alan versiyonu ile Eyüp Erdoğan imzalı yeni bir “remix” versiyonu ve daha önce CD formatında yayımlanmayan “Şok Oldum”.

Kapak görseli için Aytekin Yalçın’ın çektiği fotoğraflarda pembe saçları ve Umut Eker’in styling”i ile Ece Seçkin tam bir “teenage” pop-star görünümünde. Böylesi çok iyi olmuş zira bu haliyle Hadise benzerliğinden de kurtulmuş.

HAZİRAN 2015

Canan Çal - "Ege'nin Türküsü"

TEMİZ BİR EGE HAVASI

(1 Haziran 2015 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Tuncelili bir ailenin çocuğu olmasına rağmen İzmir’de doğup büyüyen, konservatuar eğitimini de İzmir’de alan Canan Çal, doğup büyüdüğü topraklara minnet borcunu ödemek maksadıyla ilk albümünü tamamen Ege bölgesinin türküleri ile kotarmış. Canan Çal’ın “Ege’nin Türküsü” adını taşıyan albümü, geçtiğimiz günlerde Z Müzik Kalan etiketiyle yayımlandı.


Canan Çal’ın seslendirdiği iki türkü, “Al Basmadan Donu Var” ve “Kayaköy’ün Alt Yanında Değirmeni” yılbaşında dijital platformlarda yayımlanmıştı. Bu albümde ise o iki türkünün yanı sıra 12 türkü daha var. Kütahya’dan Muğla’ya, Denizli’den Burdur’a, kimileri çok bildik, kimileri ise daha kıyıda köşede kalmış, biri hariç tamamı anonim türküler bunlar. Albümün müzik yönetmenliğini ve düzenlemelerini Mehmet Ali Edis yapmış. Albümde çalan müzisyenler arasında Çanan Çal’ın mezun olduğu Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuarı öğretim üyeleri ve yine bu konservatuarın öğretim üyelerinden kurulu Mecaz grubundan müzisyenler de var. Nitekim albümün bir kısmı İzmir’de kaydedilmiş.


Albümdeki türküler tamamen özüne sadık kalınarak düzenlenmiş ve icra edilmiş olsa da gitar, elektrik gitar, trompet, trombon, çello ve keman gibi otantik halk müziğinde yeri olmayan sazlarla da düzenlemeler renklendirilmiş ve elbette tek ses sesli değil, çok sesli bir halk müziği formu elde edilmiş. Buna karşın albüm başından sonuna dek bütünlüğünü korumayı ve Ege türkülerinin yıllardır kulaklarımıza aşina tınısını deforme etmeden bugüne taşımayı başarıyor. Bunda düzenlemeleri yapan Mehmet Ali Edis, çalan usta müzisyenler kadar türküleri seslendiren Canan Çal’ın da büyük payı var. Zira albümü dinlemeye başladığınızda, daha ilk türküden itibaren Egeli bir sesi, nefesi hissediyor, içinde gezindiğiniz coğrafyada yabancılık çekmiyorsunuz. Canan Çal, solist olarak ön plana geçme,  şarkıcılığını ispat etme telaşına hiç düşmeden, belli ki her birini iyi bildiği türküleri hakkınca, tam da olması gerektiği gibi seslendiriyor.


Albümün en enteresan iki parçasından biri, Osmanlı zamanında Anadolu’dan Rodos adasına bir nevi sürgünle gönderilen alevi Türkmenlerin semahı olan “Rodos Semahı”. Diğeri ise müzikolog Gomitas Vertabed tarafından 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarında Anadolu topraklarında derlediği dini ve din dışı müzikler arasında yer alan “Ay Açılsa”. Bir Ege türküsü değil; hatta bir türkü de değil. Ama bunu fark etmiyorsunuz dinlerken. Çünkü ezgisi, duygusu ve icrası ile diğer türkülerin arasında hiç de yabancı durmuyor. Aksine, bu iki parça albüme artı değer katıyor. Zira söz konusu olan Ege türküleri olunca, “Gaydırıguppak Cemile”den “İzmir’in Kavakları”na dek uzanan bir kısmı eğlenceli havası, bir kısmı ise efeliğiyle dile düşmüş, dilden dile dolaşmış ve hâlâ dolaşmakta olan türkülerden bir repertuar oluşturmak da mümkündü. Kuşkusuz bu kolaycılık olurdu ama albümün ticari şansını da yükseltirdi. Canan Çal ve Mehmet Ali Edis belli ki bunu tercih etmemişler. İyi ki de etmemişler. Bir “Ah Bir Ataş Ver” yorumuna daha ihtiyacımız yoktu çünkü. En azından benim yok.


Başak Uluköse’nin çektiği fotoğraflar ve Negrican Birlik’in grafik tasarımıyla iç açıcı bir kartonete sahip albüm, içeriğiyle de temiz bir Ege havası almak, Ege’nin kokusunu duymak, sıcağından pay almak için biçilmiş kaftan. 

HAZİRAN 2015 

Çeşitli Sanatçılar - "Baha'nın 40 Yıllık Şarkıları"

OTOBİYOGRAFİK BİR ALBÜM

(29 Mayıs 2015 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)


Kariyerine ‘60’lı yıllarda tiyatro oyunculuğuyla başladı. Hayatına derin izler bırakacak iki kadınla da tiyatro kulislerinde tanıştı. Müziğe onunla birlikte, bir ikili olarak başlayacağı, daha sonra hayat arkadaşı, yıllar sonra dahi dostu olacağı Güzin Sokullu’ydu bu kadınlardan biri. Diğeri ise henüz kimsenin bilmediği şiirlerini ilk kez onun besteleyeceği, yıllar sonra Türk popunun en önemli söz yazarlarından biri olacak Aysel Gürel.


1975 yılında yayımlanan ve bugün dahi ezbere bilinen ve söylenen “Gençlik Başımda Duman (Ateş Böceğim)” adlı şarkı, bu üçlünün elinden/dilinden çıkmış şarkılardan sadece biriydi.

Baha Boduroğlu, sadece Güzin ile Baha ikilisinin Baha’sı olarak değil, aynı zamanda bir besteci ve prodüktör olarak da Türk popunun yükselme devrinde sayısız işle tanındı, sevildi. Sezen Aksu’dan Ercan Turgut’a, Semiha Yankı’dan Pakize Suda’ya nice ismin erken dönem şarkılarına ve plak prodüksiyonlarına imza attı. ‘90’lar ve sonrasında eskisi kadar faal olmasa da müzikten kopmadı, çalmaya, söylemeye ve müzik emekçiliğine devam etti.


Geçtiğimiz günlerde Ossi Müzik etiketiyle piyasaya sürülen “Baha’nın 40 Yıllık Şarkıları” adlı albüm, Baha Boduroğlu’nun 40 yılı aşkın bir süredir devam eden müzik serüvenin bir özetini çıkarıyor. Buna bir saygı albümünden ziyade otobiyografik bir çalışma gibi bakmak da mümkün. Zira Boduroğlu, uzun süren bir çalışma sonucu ortaya çıkan bu albümü, Hakan Eren’in yapımcılığında kotarırken, her safhasında işin içindeymiş. Şarkıları ve söyleyecek şarkıcıları da kendi seçmiş.


Şarkıları ilk yayımlandığı günlerden bilenler ve o yılların altın seslerini özleyenler için albüm adeta bir şölen. Uzun süredir yeni bir kayıtla karşımıza çıkmamış Yeşim, Kartal Kaan, Yavuz Özışık, Ercan Turgut, Güzin Sokullu, Asu Maralman ve Ersan Erdura’nın yanı sıra, Sezen Aksu, Erol Evgin, Yeliz, Nur Yoldaş, Bilgen Bengü, Fatih Erkoç, Zeliha Sunal, Jale ve Eda-Metin Özülkü çifti ile epeyce renkli ve kalabalık kadrolu bir albüm çünkü bu. Şarkılardan birini de Boduroğlu’nun kızı Beste seslendiriyor.


Bazı şarkıları ilk söyleyenleri seslendiriyor. Sezen Aksu’nun ilk 33’lüğüne adını da veren Allahaısmarladık bunlardan biri. Kartal Kaan “Meyhanin Kanunu”na, Asu Maralman “Bir Ayrılık Bir Yoksulluk”a, Güzin Sokullu ise “Aşk Aşk Aşk”a ve “Bilmem Hatırladın mı?”ya, Ercan Turgut ise “Sen Nesin Dünya?”ya yıllar sonra yeniden sesiyle hayat veriyor.


Şarkıların bir kısmı ise el değiştirmiş. Güzin ile Baha ikilisinin diskografisinden hatırladığımız “Gölgeler” Fatih Erkoç tarafından, “Düş” ise Bilgen Bengü tarafından yeniden seslendirilmiş. Esmeray’ın sesinden kulaklarımıza yer etmiş “Büyümsün” Yeliz tarafından, ilk kez Nilüfer’in seslendirdiği “Dünya Bir Yana”, Zeliha Sunal, Işıl German’ın seslendirdiği “Bitti Ama İz Bıraktı” ise Jale tarafından seslendiriliyor.


Sezen Aksu’nun ilk 33’lüğünde seslendirdiği bir başka Baha Boduroğlu bestesi olan “Söyle Kimsin?” bu defa Yavuz Özışık, Pakize Suda tarafından seslendirilmiş “Aşk Budur İşte” ise Nur Yoldaş yorumlarıyla albüme girmiş. Neşe Karaböcek’ten Emel Sayın’a, Esin Afşar’dan Gönül Yazar’a dek çok sayıda isim tarafından seslendirilmiş “Dert Şarkısı”nı ise Yeşim seslendirmiş bu defa.


Bir de zamanında bestelenmiş ama plak olmamış şarkılar ve ilk kez duyduklarımız var. Erol Evgin’in seslendirdiği  “Efsane Kadınlar” bunlardan biri. Aysel Gürel bu şarkının sözlerinde kendisini anlatmış ve Baha Boduroğlu’na sözleri verirken “Beni bestele,” demiş. Şarkı sözlerinde “ölümsüz efsane kadınlar gibi” olmak istediğini anlatıyor Gürel. Çoktan oldu oysa.
Ersan Erdura “Hoş Geldin Arkadaşım” ve Beste Boduroğlu’nun seslendirdiği “10. Köy” de albümün sürpriz şarkıları arasında.


18 şarkı, 40 yıllık bir kariyerin çok kısa bir özeti olabilir ancak. Yine de bu albüm Baha Boduroğlu’nu bilen ve sevenleri çok mutlu edecek, ilk kez tanıyanlara ise çok şey öğretecek, arşivlik bir çalışma. Gönül isterdi ki bu şarkılar kısıtlı imkânlarla değil, anlı şanlı bir prodüksiyonla dinleyiciye ulaştırılabilsin. Gönül isterdi ki günümüzün kocaman kocaman isimleri de bir ucundan tutsun, Baha Boduroğlu’na destek olsun. Dilerim ki onlar 40 yıllarını geride bıraktıklarında kıymetlerini bilen genç nesiller olur.


Türk popunun bir dönemine tanıklık etmek ve Baha Boduroğlu’nun müzikle geçmiş 40 yılını alkışlamak için “Baha’nın 40 Yıllık Şarkıları” mutlaka arşivlere katılmalı.

MAYIS 2015 

Çeşitli Sanatçılar - "Kaset Zamanları"

KASETLERİ ÖZLEMEK


(20 Mayıs 2015 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

O dönemleri yaşayanlar iyi bilir, ‘80’lerin ikinci yarısından sonra Türkiye’de plak satışlarındaki düşüş, ses kalitesi plaklarla kıyaslanamayacak kadar kötü olsa da kullanımı çok daha pratik olan kasetleri hayatımıza sokmuştu. Önceleri mahalle aralarındaki plak ve bant stüdyolarında plaklardan kaydedilmiş kasetler satılırken, zamanla bu iş evde kaset kopyalamaya kadar gitti ve plakların tamamen tükendiği dönemde ise albümler kaset formatında yayımlanmaya başlandı. 


O ara CD teknolojisiyle de tanışmıştık ve zamanla plakların da, kasetlerin de yerini CD’ler aldı. Ama arada bir yerlerde, sadece kaset olarak yayımlanmış albümler de kaldı. Plakların yüksek maliyetini göze alamayan kimi firmalar, kimi albümleri sadece kaset olarak bastı. Ya da plak olarak az sayıda basılmış olsalar bile, biz dinleyici olarak fiyatı çok daha ucuz olan kasetleri tercih ettik.


İşte geçtiğimiz günlerde Gar Müzik etiketiyle yayımlanan, “Kaset Zamanları” adı verilmiş albüm, tam da o dönemin şarkılarını bugüne taşıyor. Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Whisky, Kumdan Kaleler, Feridun Düzağaç, Erkin Koray, Tibet Ağırtan, Vedat Sakman, Soner Olgun ve Barlas Erinç’in, bazıları plak da olmuş, bazıları ise aynı zamanda ya da sonradan CD formatında yayımlanmış olsa bile, çoğunlukla ilk kez kasetlerle dinleyiciye ulaşmış şarkıları var bu albümde. O şarkıların yeni düzenlemeleri ve yorumları var daha doğrusu. Kimler mi yorumluyor? Onlardan bir sonraki kuşaktan bugünkü kuşağa kadar uzanan bir yelpazede, ortak paydaları en az onlar kadar kendine özgü işler yapmak olan farklı grup ve şarkıcılar.


Son derece akıllıca bir proje… Kaset gibi hiçbir zaman özlem duyacağımızı düşünmediğim bir format üzerinden nostalji duygusu yaratabilmek kıskanılası bir fikir. Ben ve benim gibi o dönemleri ve o şarkıları bilenler için, her şeyden önce ziyadesiyle yeni tatlar da barındıran kesif bir geçmişe özlem, bilmeyenler içinse, bilmek, öğrenmek imkânı sunan şahane bir keşif.


Albüm, Tibet Ağırtan’ın dillere marş olmuş “Çektir Git”inin Yok Öyle Kararlı Şeyler yorumuyla başlıyor. Bulutsuzluk Özlemi torpilli kontenjandan; çünkü albümde üç şarkıları var. “Yıllar Sonra”yı Pİnhani, “Küdürdet Beni Rutubet”i Direc-T, “Pastanede”yi Babazula seslendiriyor. Barlas Erinç’in “Akacak Kan Yerinde Durmaz”ını Ogün Sanlısoy, Kumdan Kaleler’in “Sana Dair”ini Esin İris, Erkin Koray’ın “Tek Başına”sını Pilli Bebek yeniden söylemiş.


Feridun Düzağaç’tan “Beni Rahatta Dinleyin”e Son Feci Bisiklet, Ezginin Günlüğü’nden “Yaş Yetmiş”e Luxus, Vedat Sakman’dan “Götürelim Abi”ye Motto, Whisky’den “Babaanne”ye Mekanik, ve Soner Olgun’dan “Beyaz Yalanlar”a ise Nilüfer Açıkalın ses vermiş.

Bu bir anlamda bir saygı albümü ama bu defa bir kişiye değil, bir döneme saygı selamı gönderiliyor. Bu açıdan müzik tarihimizde bir ilk olduğu söylenebilir sanırım. Öte yandan her saygı albümü gibi eksikleri ve fazlalıkları da tartışmaya açılabilir. Neyse ki yapımcılığını son dönemin cesur yapımcılarından Engin Aksu’nun, yapım koordinatörlüğünü de işinin ustalarından Güven Erkin Erkal’ın yaptığı bu albüm, bu iki ismin imzalarıyla beklentilerin altına düşmüyor.


Bana kalsa böylesi bir albüm için 12 şarkıcı/grup seçmek için oturduğumda Nilüfer Açıkalın ismi ilk aklıma gelenler arasında olmazdı. Çünkü Açıkalın bugüne dek yayımlanmış iki albümünde olduğu gibi, bu şarkıda da detone olmaktan kurtulamıyor ve asla bir şarkıcı gibi şarkı söyleyemiyor. Babazula’nın “Pastane” düzenlemesinin ise şarkının orijinaline şöyle bir dokunup geçiyor ama bir bakıyorsunuz, şarkı ortada yok. Babazula bunu kendi albümlerinden birinin içinde yapmış olsa anlaşılabilir bir şey olurdu bu durum ama bu albümün konsepti içerisinde bu derece deneysel bir çabaya girmek bence biraz yersiz olmuş. Bu dinlediğimiz “Pastanede” değil; “Pastanede”nin “sample”ı kullanılarak oluşturulmuş başka bir şey (şarkı diyemiyorum.)


Buna karşın başta “Çektir Git”, “Kütürdet Beni Rutubet”, “Tek Başına” ve “Babaanne” olmak üzere hem orijinalini eksiltmeyen, hem de üzerinde yeni bir şeyler koyan yorumlarla nefis bir dönem panoramasına, şahane bir eşsiz şarkılar koleksiyonu sahip olmak için mutlaka edinilmesi gereken bir albüm bu.

Esprili grafiğiyle Ceyhun Şen imzalı kapak tasarımı tamam da, keşke kitapçıkta şarkıların ilk kayıtlarına dair biraz daha detaylı bilgi olsaydı. Belki bizim kuşak için değil ama bugünkü kuşak için çok cazip olabilirdi.  

BU ALBÜM VESİLESİYLE DİNLENİLMESİ GEREKEN ALBÜMLER:


“Kalk Gidiyorum” – Tibet Ağırtan (1997) 


“Bulutsuzluk Özlemi” – Bulutsuzluk Özlemi (1986) 


“Bara Gidelim” – Barlas (1996) 


“Denize Doğru” – Kumdan Kaleler (1996)  


“İlla ki” – Erkin Koray (1983) 


“Beni Rahatta Dinleyin” – Feridun Düzağaç (1996) 


“Bahçedeki Sandal” – Ezginin Günlüğü (1988) 


“Sevgileri Unutmadık” – Vedat Sakman (1994)


“Babaanne” – Whisky (1986) 


“Letafet” - Soner Olgun (1992)    

MAYIS 2015