Bu Blogda Ara

30 Mart 2016 Çarşamba

Ayla Çelik - "Ben"



Adını kimi zaman sözünü yazdığı, kimi zamansa bestesini de yaptığı ve başkalarına verdiği şarkılarla duyurdu Ayla Çelik. En çok “Türkân”ın söz yazarı olarak yer etti hafızalara. Müziğin okullusuydu. Basamakları ağır ağır çıkmakta idi. Ülke çapında tanınmaktan çok sektör bazında tanınmak açar kapıları bizde. O da oradan yürüdü.

Ayla Çelik’in Melih Kibar’ın yanında reklam cıngılları seslendirerek başlayan profesyonel müzik yolculuğunun ilk albümü aslında 2007 yılında piyasaya çıkan “İstanbul Türküleri” adlı konsept albüm olmuş. O albümde Belma Şahin’le birlikte İstanbul türküleri seslendirmiş Çelik. İlk solo çalışması ise 2008’de yayımlanan “Bir Dönebilsem” adlı tekli. 2010’da ilk albümü “Lavanta” yayımlanmıştı. Ve altı yıl aradan sonra Ayla Çelik, ikinci albümü “Ben” ile bir kez daha şarkıcı olarak karşımıza çıkıyor. Albüm geçtiğimiz günlerde Sony Müzik etiketiyle piyasaya sürüldü.


Albümde altı şarkı ve dört farklı versiyon var. Açılışta yer alan ve ilk klip şarkısı olarak da seçilen “Aşk Şarkıları” hem farklı müzikal yapısı hem de sözleri ile dikkat çekici. Söz ve müziği Ayla Çelik’e ait bu şarkının A ve B bölümleri tango, nakarat kısmı ise İspanyol yürüyüşünde. Aslında bu müzikal yapıyı biraz da şarkının sözleri belirlemiş gibi. İlk yarıdaki sert ve keskin tavır nakaratta efkârlı bir serzenişe teslim ediyor kendini ve sözlerle müzik çok doğru örtüşüyor. Büyük yüzdeyle aynı tempoda başlayıp biten şarkılardır popun matematiği aslında ama az sayıda olmak kaydıyla “Türkan” gibi aykırı örnekler de var ki bu da onlardan biri. Belli ki Ayla Çelik de “Türkan”dan ilham almış. Söylemek lazım, Erhan Bayrak gerçekten çok iyi bir düzenlemeyle şarkıyı adeta oya gibi işlemiş. Nitekim aynı şarkının albümdeki bir diğer versiyonu olan Ozan Çolakoğlu aranjesi bende aynı etkiyi uyandırmadı. (Bu arada albüm künyesinde bu şarkının aranjörü olarak Erhan Bayrak’ın yanı sıra henüz bir bebek olan kızı Ayris’in de adı geçiyor. Burada bir espri var muhakkak ama onu biz anlayamıyoruz haliyle.)


İkinci sıradaki “Bağdat”, albümün “hit” potansiyeli en yüksek şarkısı. Söz ve müziği yine Ayla Çelik tarafından yazılan “Bağdat”, Orhan Sancak tarafından düzenlenmiş. Bütün gün evde oturup hiçbir şey yapmayan, telefona filan bakmayan ve bu durumu sevgiliye ince ince göndermeli cümlelerle anlatan kadın şarkıları hep tutmuştur memlekette (Bknz: Göksel’den “Depresyondayım”, Sertab’dan “İyileşiyorum”, Model’den “Makyaj”.) Hâl böyleyken nakarat sloganı da çok sağlam olan “Bağdat”ın çekilecek bir kliple birlikte yılın “hit” şarkılarından biri olmaması için bir sebep yok. Hatta ben “Aşk Şarkıları”ndan daha fazla dikkat çekeceğini bile düşündüm dinlerken.


“Bağdat”ın albümde bir de “düet” versiyonu var. Düzenleme aynı ancak bu defa Ayla Çelik şarkıyı Beyazıt Öztürk ile beraber söylüyor. Beyazıt gibi komikliği ile mimlenmiş bir adamı, iyi de şarkı söyleyemiyorken üstelik, bu derece dramatik bir şarkıda kullanmak iyi bir fikir değilmiş sanki. Nitekim şarkı bir de Ayla Çelik’in tonundan olunca, Beyaz epeyce zorlanmış; zaten ancak sesinin nispeten iyice duyulduğu kısımlarını kullanmışlar. Halbuki “Osman” gibi esprili bir şarkının içinde, hadi o şarkı düete gelmezse de “Haberim Var”ın A bölümünde pekala daha başarılı olabilirmiş Beyaz. Ya da en azından dinleyene daha sempatik gelebilirmiş. Ama şöyle ya da böyle Beyazıt Öztürk isminin “Bağdat”a ve de albüme ilave reyting getireceği de şüphe götürmez.


Ayla Çelik’in kendini şarkıcı olarak Sibel Can ile Demet Akalın arası bir yere konumlama gayreti var. Bunu ilk albümünde de hissettiriyordu, bu albümde de öyle. Nitekim albümün üçüncü sırasındaki “Altın Sarısı”, neresinden baksanız bir Demet Akalın şarkısı olabilirmiş. Sözleri Ayla Çelik yazmış, besteyi Gökhan Tepe yapmış ve düzenleme yine Erhan Bayrak’a emanet edilmiş. Ayla Çelik hem eli yüzü düzgün cümleler kurup hem de şarkı sözlerinin içine bolca slogan ve az kullanılmış kelime, tabir, tamlama serpiştirme konusunda bütün hünerini gösterdiği şarkılar sıralamış bu albüme. “Altın Sarısı” da bunlardan biri. Aslına bakılırsa albümün radyo-kulüp-“beach” hattında iş yapmaya en müsait şarkısı da bu. Şarkının hem Erhan Bayrak hem de Mustafa Ceceli versiyonları pekala bu işi yapabilir. Bir üçüncü versiyon olan Miraç Kutlu düzenlemesi ise şarkıyı bu defa düşük tempoda işleyerek aslında albümün bütününe en uygun halini sunuyor dinleyene.


Söz ve müziği Ayla Çelik’e ait “Haberim Var” da tıpkı “Aşk Şarkıları” gibi iki farklı müzikal formun bir araya getirildiği ve metronomu sabit kalmayan bir şarkı. Nakarat kısımlarında alaturkaya bağlanıyor ve “yanıyorum ah, ölüyorum ah” kelimeleri ile de o hissiyat iyice tetikleniyor. Aslında başından sonuna teatral havada, bir parça müzikal oyun şarkıları tadında bir şarkı “Haberim Var”. Erhan Bayrak yine çok iyi bir düzenleme yapmış ve aslında bu tarz şarkıların hem besteci hem de aranjör olarak piri sayılabilecek Atilla Özdemiroğlu’nu aratmamış.

Beşinci sıradaki “Aynalı Dolap” ise Ayla Çelik’in Sibel Can tarafından ses veriyor. Sözleri Çelik’in, beste Gökhan Tepe’nin , düzenleme ise Ceceli’nin. “Aynalı Dolap” Sibel Can tarafından söylense ikinci bir “Lale Devri” olur muymuş, olurmuş. Çünkü tam da o incelik ve nezakette, o tavırda makamlı bir şarkı.


Yine Ayla Çelik sözleri, Gökhan Tepe bestesiyle “Osman”, albümün en matrak şarkısı. Yine bir teatral hava, bir müzikal oyun formu ve yine Erhan Bayrak’ın akıllıca düzenlemesi. Ankara havalarına da şöyle bir dokunup geçen “Osman”, hemen birlikte söylenecek bir şarkı değil belki ama insan ister istemez ne oluyor, burada ne anlatılıyor diye bir kulak kabartıyor ilk dinleyişte. Sonra da eğleniyorsunuz zaten.  (Bu arada Beni Osman Öldürdü diye bir ‘60’lı yıllar Yeşilçam filmi de var, sanırım Ayla Çelik oradan esinlendi bu şarkıyı yazarken.)


Toplamda şarkı sözleri, besteler ve düzenlemeler açısından baktığınızda kendine ait bir tavrı da olan, iyi bir pop albümü bu. Bence bir tek sorun var ise o da Ayla Çelik’in naif ve çekingen şarkıcılık biçimi. Bu, alaturka eğitimi de almış olmanın bir deformasyonu mu onu bilemeyeceğim ama pop şarkıları, özellikle de böylesi iddialı sözleri olan şarkılar daha baskın bir solist tavrı istiyor. Ancak Ayla Çelik bu şarkıcılık biçimi ile şarkılarını yeterince domine edemiyor ve bu durum da bir parça inandırıcılık sorununu beraberinde getiriyor. Sanırım şarkıları dinlerken kulağımın kimi zaman yukarıda ismi geçen şarkıcıları araması da bundandı. Şarkılar bu kadar iyi olmasaydı bunu de dert etmezdim belki, o ayrı.

Albüm kapak fotoğraflarında değil ama klipte bir önceki albümün promosyon safhasında ısrarla vurguladığının aksine bu defa “seksi olmamaya çalışan” bir Ayla Çelik yok, aksi var. Jülide Güngör imzalı fotoğraflar ve Cumba imzalı kartonet tasarımı ise gayet güzel.  

ŞUBAT 2016 

Ece Dorsay - "Dünyamın Haritası"

DEĞERİ BİLİNMİYOR



Türkçe müziğin “gizli” hazinelerindendir Ece Dorsay. “Gizli” diyorum çünkü ülkenin en ünlü sinema eleştirmeni Atilla Dorsay’ın kızı olmasına rağmen, doğuştan sahip olduğu medya gücüne sırtını hiç dayamamış, başından beri kendi yolunda bağımsız bir müzisyen olarak yürümüş, bu nedenle de hep az bilinir kalmış ya da kalmayı tercih etmiş bir isim Ece. Bunun da ötesinde kimselere benzemeyen sesi, kendine ait şarkıları ve o şarkılarla yarattığı dünyasıyla da nevi şahsına münhasır, özel bir isim.


Ece Dorsay’ın ilk resmi kaydı olan “Tutkuların Peşinde” adlı şarkı, 2000 yılında Universal Müzik tarafından piyasaya sürülen “Alternative Rock” adlı albümde yer alıyordu. 2002 yılında ise ilk albümü “Kum Saati” ile çıktı dinleyici karşına. Bu ilk albüm, onun her bakımdan farklı bir müzisyen olduğunu hissettirmiş ve Dorsay’ın dikkatleri üzerine çekmesini sağlamıştı ama ikinci albüm “Kırmızı Karanlık” çok uzun bir aradan sonra, ancak 2013 yılında piyasaya çıkabildi. Zira müzik endüstrisi içinde oyunu kurallarına göre oynamaya yanaşmayan bir müzisyen için bu ülkede işler her zaman çok ama çok zordu.


Ece Dorsay’ın üçüncü albümü “Dünyamın Haritası” ise 2015 yılının Aralık ayında İrem Emre Müzik tarafından dijital platformlarda satışa sunuldu. Albümde 11 şarkı var. Önceki albümlerinde tamamen kendi yazdığı şarkıları söyleyen Dorsay, bu defa işi bir adım daha ileri götürüp bütün düzenlemeleri  kendisi yapmış, hatta bütün enstrümanları da kendisi çalmış (öyle ki bir şarkıda ağzıyla trompet dahi çalıyor, “beatbox” yapıyor.) İşin büyük kısmını evindeki stüdyosunda kotarmış, sadece gitar ve vokal kayıtları Sezen Aksu’nun stüdyosunda gerçekleştirilmiş. Yani hem başından sonuna “self-made”, hem de büyük kısmı “home-made” bir albüm bu. Diğer albümlerinden farklı olarak ilk defa “cover” bir şarkıya da yer vermiş albümünde. Onun dışında kalan 10 şarkının söz ve müzikleri de yine Ece Dorsay imzası taşıyor.


Albümün “cover” şarkısı “Vitrin”, sözleri Sezen Aksu’ya, bestesi Can Algeç’e ait ve daha önce Ajda Pekkan tarafından seslendirilmiş bir şarkı. Orijinal versiyonu tam bir dans şarkısı olan “Vitrin”, Ece Dorsay’ın sesi ve düzenlemesiyle bambaşka bir hale dönüşmüş ve hatta denilebilir ki Ajda Pekkan versiyonundan çok daha net bir ifade kazanmış. Nitekim hiçbir zaman görselliği şarkılarının önüne geçirmemiş, bu anlamda alışageldiğimiz kadın şarkıcı vitrinini hiç tanzim etmemiş Ece Dorsay’ın bu şarkının klibinde karşımıza ağır makyajla, dekolte elbiseyle filan çıkması boşuna değil. Şarkıdaki “vitrin-iklim” metaforlarına çarpıcı bir gönderme var orada.


Böylelikle albümün tek “cover”ı da Ece Dorsay’ın kendi şarkılarında başından beri sürdürdüğü izleğe, taşıdığı felsefe, dünya görüşü ve yaşam biçimine eklemlenmiş. Çıkış noktası eski Emek Sinemasının yok edilmesi olan ama aslında sadece İstanbul’un değil tüm ülkenin içinden geçtiği bir yıkım sürecini sözünü sakınmadan anlatan “İstanbul Ayaklar Altında” başta olmak üzere, ağırlıklı olarak aşk teması üzerinden içine hapsolduğumuz ritüelleri, kuralları, kaideleri, yasakları, hayata dair dayatılan kerameti kendinden menkul doğruları sorguluyor Ece Dorsay şarkılarında. Ve bunu sadece kurduğu cümleler, bastığı notalarla değil, bütün varlığıyla yapıyor. Bu yüzden çok samimi ve çok gerçek.


Başka bir ülkede yaşıyor olsa bu ses tınısı ve bu şarkı yazma ve söyleme biçimi ile çok daha başka türlü değer biçilecek Ece Dorsay’ın bu ülkede zar zor albüm yapabiliyor olması kalp kırıcı. Yine de her türlü zorluğa rağmen ortaya çıkarılmış bu albüm, hem teknik hem de artistik açıdan çok daha iyilerini yapabilmesi için Ece Dorsay’a en azından bu defa bir kapı açar umarım. Hatta Ece’yi sahnede çok kez dinlemiş birisi olarak onun ses renginin ve şarkıcılığının ince detaylarını çok daha fazla ortaya çıkaran caz şarkılarından oluşan bir albümü (ya da en azından akustik Youtube kayıtlarını) kendi “wishlist”imin baş sıralarında tutuyorum. 


NOT: Albümün CD baskısı yapılmadığı için benim gibi kartonet meraklıları albümü iTunes’dan indirdikleri takdirde, hem şarkı sözlerinin hem de detaylı bilgilerin bulunduğu 15 sayfalık kartoneti de edinmiş oluyorlar. Aklınızda bulunsun.

ŞUBAT 2016 

Ceynur - "Ağır Aksak"



Ceynur iyi bir ses ve iyi müzik yapıyor. Bunu biliyoruz zira geçmişte yaptığı güzel işler var. 2009’da yayımlanan ilk albümü “Aşk, Yağmur ve Çikolata”, özellikle de bu albümdeki “Yağmur” şarkısı mesela… Çok iyi bir başlangıçtı, her ne kadar Ceynur’un müzikal geçmişi çok eskilere, ta Pop Show yarışmasına ve hatta Eurovision Türkiye finallerine kadar dayanıyor olsa da.

2011’de piyasaya çıkan “Arabada Dinle” teklisi de hiç fena değildi. 2013 çıkışlı “Uzak Ara” teklisi çok fazla ses getirmedi ki o da bir etnik-elektronik dans şarkısı yani zamanına göre aykırı bir işti.


Ceynur’un yeni teklisi “Ağır Aksak”, geçtiğimiz günlerde YAZZ Records ve DMC işbirliğiyle raflarda yerini aldı. Tabii şarkı/albüm yayımlama periyodunu bu kadar uzun tutunca dinleyici devamlılığını kaybetmeniz ve her defasında işe baştan başlamak zorunda kalmanız kaçınılmaz oluyor. Siz bu aralarda sahneye çıkıp şarkı söylemeye devam olsanız da, göze görünmüyorsunuz. Nitekim kuvvetle muhtemeldir ki Ceynur dikkati dağınık müzik dinleyicisi tarafından ister istemez yeni bir isim olarak algılanacak.


Şarkının sözleri Murat Güneş’e, bestesi ve düzenlemesi ise Volga Tamöz’e ait. Çok “büyük” bir şarkı “Ağır Aksak”. Batı formunda bir balad ve düzenlemede kullanılan senfonik öğeler de bunu vurguluyor zaten. Ceynur tam da hakkını vererek, kusursuz bir teknikle şarkıyı bir kat daha uçurmuş.

“Ağır Aksak”ın bir tek kusuru var ki, memleketin popüler müzik seceresine göre bu döneme, zamana ait bir şarkı değil. O yüzden akıbeti ne olur kestirmek zor. Eskiden olsa kıymeti bilinirdi; belki gelecekte de bilinecek ama bugün bilinir mi, ona emin değilim.

ŞUBAT 2016

Suadiye - "Cesaretim Yok"



Suadiye’yi 2013 yılında piyasaya çıkan ve kendi adını taşıyan ilk albümüyle tanımıştık. O albümde kendi yazdığı şarkıları söyleyen, dans müziği yapan ve şarkı söylerken dans eden bir genç şarkıcı vardı. Ne var ki işin şarkıcılık kısmı epeyce sorunluydu.

2015’de Cihat Uğurel’e “featuring” yaparak, ‘90’lardan bir Aşkın Nur Yengi şarkısını, “Sıramı Bekliyorum”u seslendirdi Suadiye. Onun da başarılı bir iş olduğu söylenemezdi.


Geçtiğimiz günlerde ise Suadiye’nin yeni teklisi yayımlandı. Avrupa Müzik etiketiyle piyasaya sürülen teklide Suadiye bu kez yine bir ‘90’lar şarkısını, Yonca Evcimik’in ilk albümünde yer alan bir Şehrazat şarkısını, “Cesaretim Yok”u seslendirmiş.


Şarkı çok güzel bir kere, onu söylemek lazım. Evcimik’in o dönemde ortalığı kasıp kavuran “Abone” albümünde dans “hit”leri ön plana çıktığı için bir parça geride kalmış, kıymeti yeterince bilinmemiş bu şarkının “cover” yapılması son derece iyi bir fikir. Hem güçlü melodik yapısı hem de sıra dışı sözleriyle dokunaklı ve etkili. Zamanında bir “pop-star” olabilmenin bütün gereklerini yerine getirmiş ve de layıkıyla olmuş Yonca Evcimik’, hiçbir zaman “yorumcu” kategorisinde sayamayacağımız gerçeği bir yana, güçlü bir ses ve güçlü bir yorumla dinleyende bambaşka bir etki yaratabilecek bu şarkının Suadiye’ye kısmet olması da ayrıca ironik olmuş. Neyse ki Suadiye şaşırtıcı bir biçimde şarkının altında kalmamış.


Daha önceki tüm şarkılarında kulağı rahatsız eden teknik yetersizlik ve prozodi hataları bu şarkıda neredeyse hiç yok. Uzun süre önemli eğitmenlerden şan dersleri almış olması her ne kadar özellikle vurgulanıyor olsa bile, iyi bir şarkıcılık tekniği için o derslerin her zaman işe yaramadığını biliyor ve örneklerini görüyoruz çünkü. Bu noktada aranjöre büyük iş düşüyor. Nitekim İskender Paydaş’ın düzenlemesi, “Cesaretim Yok”u ‘90’lardan bugünlere gayet iyi taşımış. Bence tek sorun “laylalay”lı kısımların fazla uzun tutulmuş olması. Biraz daha ekonomik davranılsa, şarkı neredeyse 1 dakika daha kısa olabilirmiş ve öylesi çok daha iyi olurmuş, çünkü sarkıyor.


Görsel olarak da Suadiye doğru yolu bulmuş. Özellikle “Sıramı Bekliyorum” klibindeki rüküş halinden sonra bu klipteki ve tekli için çekilen fotoğraflardaki imajla adeta yeniden doğmuş, işe sıfırdan başlamış gibi. 

ŞUBAT 2016 

Ozan Doğulu Feat. Gülden Mutlu & Bahadır Tatlıöz - "Uzun Lafın Kısası"



Yeni yılın ilk “bomba”larından biri olarak Ozan Doğulu Feat. Gülden Mutlu - Bahadır Tatlıöz düeti “Uzun Lafın Kısası”, geçtiğimiz günlerde Doğulu Müzik etiketiyle yayımlandı. Teklinin kapağında tabii ki Ozan Doğulu ve onun meşhur “dj” pozlarından biri var. Var da bu şarkı niye yapılmış ben onu anlamadım.  

Çünkü ne Ozan Doğulu’nun adını koyduğu işler içinde bir yere oturtabildim ben bu şarkıyı, ne de Gülden Mutlu’ya yakıştırabildim. Bir Bahadır Tatlıöz şarkısı olarak dahi ortalama (ki Tatlıöz’ün çok daha iyi şarkıları vardır.) Geriye bir tek ihtimal kalıyor. “Öyle bir şarkı yapalım ki kulüplerde esen Merve Özbey rüzgârından payını alsın: Tiz bir kadın sesi, alaturka sözler ve nağmeler altına basit bir elektronik altyapı.”  


Yoksa kendi şarkılarında gayet belirgin bir stili olan Gülden Mutlu neden böylesine tiril tiril, adeta post-modern bir Melihat Gülses gibi söylesin? Yoksa bugüne dek pop müziğe sayısız yenilikçi, iddialı ve ustalıklı iş yapmış Ozan Doğulu gibi kıdemli bir aranjör, neden böylesi sıradan bir düzenleme yapsın? Yoksa kendince bir çizgi yakalamış ve ana akımın ortasında yer almayı pek de dert etmemiş Bahadır Tatlıöz gibi bir müzisyen neden bu ittifaka ihtiyaç duysun? Bazen iyi niyet yetmez, onu biliyoruz. Ama burada niyet iyi mi ona emin olamadım. Her şey o kadar formüle edilmiş ki…


Okuyorum, görüyorum. Genelde herkes çok beğendiğini yazıyor. Muhakkak ki radyolar da bu beğeni furyasına ellerinde tuzlukla koşmaya hazırdır, onlar sever böyle şarkıları. Zaten en çok radyolar yüzünden mahkûm kalmadık ki bu tür şarkılara? Bir de kulüplerde ellerini havaya havaya kaldırıp dans edenler ya da etmeye özenenler ve memleketin her yerini kulüp zannedenler yüzünden. (Gerçi memleketin her yeri kimin umurunda? İşe gidilen şehirler ve kulüpler belli değil mi?)

Ha bu şarkı şöyle yavaş bir düzenleme ile (belki alaturka sazlarla) ve o iki solistten biri tarafından (tercihen Gülden Mutlu zira ikisinin tonları katiyen tutmuyor; sözgelimi bir Murat Boz-Gülşen uyumu yok arada) söylenseydi bambaşka bir şey olur muydu? Olurdu, ona da kabul. Ama şarkının teklideki ikinci versiyonu (“Dj Eyüp Remix”) bunun tam tersini deneyip, rakılık bir şarkıdan votka-enerjilik bir şarkı çıkarmanın azmiyle elektroniğin dibine vuruyor.

Yeri gelmişken bir “dj”in adını ve kapak fotoğrafını taşıyan bir teklide/albümde bir başka “dj”in “remix”inin yer almasındaki mantığı hiç mi hiç anlamadığımı da ekleyeyim bu arada.

ŞUBAT 2016

Simge - "Yankı"



Simge’nin yeni bir şarkı yapmakta olduğu haberi duyulduğu günlerde Riff Cohen’in de yeni albümü çıkmasın mı? Oturdum dinledim albümü; acaba hangi şarkıyı alırlar da Türkçe yaparlar bu defa diye. Hep öyledir ya… Tutmuş bir işin peşinden aynı formülde en az beş iş yapılır; suyu çıkarılır. Hep aksini savunsam da bunu ben bile bekler olmuşum artık demek ki.


Gelin görün ki bu defa öyle olmadı. 2015’in en parlak “hit”lerinden biri olan “Miş Miş”in ardından Simge, başka türlü bir şarkıyla çıktı karşımıza. Sözleri Sezen Aksu ve Deniz Erten, bestesi Simge ve Ersay Üner imzası taşıyan, düzenlemesi ise Ozan Bayraşa tarafından yapılan “Yankı” geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlandı.


Her şeyden önce Türkçe popun vasat çizgisinin çok üzerine çıkmayı başarmış, çok iyi bir düzenleme ile parlıyor şarkı. İlk dinleyişte “başka” bir şey dinlediğinize ikna oluyorsunuz. Simge de şarkıcı olarak çok farklı; “Miş Miş”i söyleyenle aynı kişi değil sanki. Ciddi bir risk almış ve bu riskin üstesinden gelmiş gibi gözüküyor. Üstelik şarkı, sözleri ve müziği itibariyle de öyle kolayca dinleyici tavlayacak, iki günde dile düşecek bir yapıda değil; daha sofistike, daha hazmı zor.


Ne yalan söyleyeyim, bana biraz Hande Yener’in bir zaman yolunu tutturup sonra u dönüşüyle çekip gittiği yerlerden ses verir gibi geldi bu şarkı. Bir başka deyişle Hande Yener’in çok zaman önce kaçırdığı trene Simge binmiş gibi gözüküyor. Bu da hiç hafife alınacak bir şey değil. Biraz yenilik, biraz rutinin dışına çıkmak hepimize iyi gelecek çünkü. Belki “Miş Miş” kadar büyük bir “hit” olmaz ama kesinlikle popa soluk aldırır “Yankı”. Bu cesareti gösterdiği için Simge ve Ozan Bayraşa’yı tebrik etmek lazım.

ŞUBAT 2016

Kuytu - "Düş İçime"

AYIRT EDİLEBİLECEK BİR TAVIR



Her biri kendi müzikal birikimini edinmiş deneyimli bir kadrosu var Kuytu’nun. Denizer Özveren, Cem Kurt, Taha Rıza Özmen ve Gökçe Kölüksüz, hem ayrı ayrı hem de zaman zaman beraber yer aldıkları çeşitli projelerden sonra bir araya gelmiş ve Kuytu’yu kurmuşlar. Grubun kuruluş hikâyesi 2012 yılına kadar dayanıyor olsa da, ilk albüm 2015 yılının Eylül ayında piyasaya çıktı. “Düş İçime” adını taşıyan bu ilk Kuytu albümü aynı zamanda Universal Türkiye ve EMI Türkiye’nin yeniden yapılanmasından sonra yayımlanmış ilk işlerden de biri oldu.


Çok değil, bir on yıl öncesinde olsak böylesi bir albümün çok daha kısa sürede ve çok daha etkili bir biçimde ses getirmesi kuvvetle muhtemeldi. Ancak grubun şarkılarının türün meraklıları dışındaki kitle tarafından keşfedilmesi, yakın zamanda “Ada” şarkısının bir televizyon dizisinde kullanılması ile oldu. Çünkü müzik kanallarında klibin yayınlanması haricinde (ki o da çoğu kez güç bela) Kuytu türevi grupların televizyonda boy gösterme şansı neredeyse hiç yok. Bir de bu, dizilerde şarkıların çalınması durumu var işte.


Oysa Kuytu uzun süredir karşımıza çıkan yeni gruplar arasında en iyilerinden biri olabilir. Canlı performanslarını izlemediğim için bunu en azından albümleri bazında söyleyebilirim. Türkçe “rock” kategorisi içerisinde popa daha bir yerde konumlandırmak kaydıyla Kuytu’nun müziği pekala Mor ve Ötesi, Duman, Teoman ve benzeri kıdemli ve demli isimlerin yıllardır yaptığı müziğin yanına konulabilir. O olgunluk var her şeyden önce. Bir ilk albüm acemiliği asla yok. Bu hem şarkı sözleri, düzenlemeler, icralar bakımından böyle, hem de kayıt ve “sound” açısından. Bir tek kapak kompozisyonu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim; sanki o biraz aceleye gelmiş ve acemi kalmış.


Albümde dokuz şarkı var ve tamamının söz ve müzikleri grubun solisti de olan Denizer Özveren tarafından yazılmış. Grup elemanlarının haricinde Altay Acar ve Enes Nalkıran da konuk sanatçı olarak çalmışlar kayıtlarda. “Mix” ve “mastering” işi, bu işin başkenti sayılabilecek Londra’da yapılmış.


Şarkıların büyük kısmı aşk teması üzerinden, yalnızlığın ruh halini, hüznü ve melankoliyi tetikler nitelikte olsa da bunu ucuza kaçmadan, arabesk klişelere teslim olmadan yapıyor. Etkili melodiler ve derli toplu şarkı sözleriyle, piyasaya yeni çıkan onlarca gruptan kısa sürede ayırt edilebilecek bir tavır var Kuytu’nun müziğinde. Bu farkı daha net görebilmek için nispeten daha ticari kategoride yer alabilecek “Ada” ve “Yeniden Doğsam” gibi şarkılardan ziyade sözgelimi bir “Sarıl Kendine”ye, bir “Sabahlar”a dikkatlice kulak vermek lazım.


Bir kişisel tercih olarak tamamen İngiliz “rock” müziğinden kopyalanıp yapıştırılmış Türkçe “rock” müziğini pek sıcak bulmam ezelden beri. Makamlı, komalı seslerle ve dahi aksak ritimlerle yoğrulmuş bu topraklarda kulaklara ve kalplere yer etmesi çok zor ve bazen de imkânsız “rock” müziğinin (dünya görüşünü ve felsefesini saymıyorum bile) memlekette var olma mücadelesinde mesafe kat etmenin ancak ve ancak dozunda bir yerel tını kullanmak ile olduğunu/olacağını düşünmüşümdür hep. İşte Kuytu şarkılarının perdesiz gitar, cümbüş gibi renklerle beslenen melodik yapıları bu formülün doğru kullanımına yeni nesil bir örnek teşkil edebilir.

İlk albümle sıkı bir başlangıç yapıyor Kuytu. Bakalım devamı nasıl gelecek?

ŞUBAT 2016

Şenay Lambaoğlu - "Başka Türlü Bir Şey"

BİR POP-CAZ ALBÜMÜ



“Başka Türlü Bir Şey”, Şenay Lambaoğlu’nun üçüncü albümü. 2015 yılının Aralık ayında Sony Müzik etiketiyle yayımlanan albüm, Lambaoğlu’nun ilk iki albümünden farklı olarak bu defa bir şarkı hariç bildik şarkıların yeni yorumlarından oluşuyor. Önceki albümlerinde ağırlıklı olarak kendi şarkılarını seslendirmeyi tercih eden Lambaoğlu bu kez sevdiği şarkıları bir araya getirmiş ve kendi deyimiyle “Kimlerden beslendi, nelerle çoğaldıysa onlarla yoğrulmuş bir albüm” ortaya çıkarmış.


Tek fark bu değil. Lambaoğlu bu albümde farklı bir ekiple de çalışmış. Albümün prodüktörü ve aranjörü, cazın genç yeteneklerinden Can Çankaya. Türkiye’de aldığı müzik eğitimini Amerika’da “master” seviyesine çıkarmakla kalmayıp, New York’ta çeşitli çalışmalara da imza atan, halen çalışmalarını Türkiye-Amerika hattında sürdüren Çankaya, trompet ve piyanoda yetkin bir enstrümanist olarak tanınıyor.Can Çankaya ismi 2015 yılında Yasemin Mori’nin “Finnari Kakaraska” adlı albümünde de prodüktör ve aranjör olarak karşımıza çıkmıştı.


“Başka Türlü Bir Şey” bir pop-caz albümü. Seçilen şarkılar popun daha ziyade alternatif kulvarından ve haliyle de zaten caza yatkın armonik yapılardalar. Buna karşın aranjör olarak Can Çankaya da, solist olarak Şenay Lambaoğlu da abartıya kaçmadan, dünyadaki örneklerinden hiç de aşağı kalmayacak bir pop-caz çizgisi yakalamışlar. Türkiye’de yakın zamanda yapılan benzer konseptte yapılmış birkaç albümün tatsızlığı göz önüne alınınca, bu albümde doğru bir dengenin yakalandığı daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor.


Albümdeki dokuz şarkıdan tek yeni olanı Şenay Lambaoğlu’nun Hayyam’ın dizelerinden bestelediği “Yaseminler Düşerken”. Bunun dışında Yeni Türkü’nün albüme isim de olan “Başka Türlü Bir Şey”i, Fikret Kızılok’un “Fark Etmeden” i, Ezginin Günlüğü’nün “Seni Düşünmek”i, Mehmet Güreli’den “Uçurtma”, İlhan Şeşen’den “Sensiz Olmaz”, Zafer Cınbıl’dan “Sevdanın Yolları”, Özdemir Erdoğan’dan “Ayrılık Zor” ve Vedat Sakman’dan “Yolum Yok”, ardı ardına sıralanıyor. Benzer bir müzikal çizgide ilerleyen tüm bu müzisyenlerin hayatlarımıza şu veya bu şekilde yer etmiş şarkılarını iyi düzenlemeler ve iyi bir yorumla peş peşe dinlemenin tadına doyulmuyor. Her bir şarkı bir bütünü tamamlar gibi ve albüm başından sonuna dek su gibi akıp gidiyor.


Hangi şarkının sizde ne tür izler bıraktığına bağlı olarak farklı favorileriniz olabilir albümde. Belki yaşınız itibariyle o kadar da aşina değilsinizdir bu şarkılara. Öyle ya da böyle,”Başka Türlü Bir Şey”in, “Uçurtma”nın ve “Sensiz Olmaz”ın daha ilk dinleyişte iz bırakması muhtemeldir. Ben özellikle “Uçurtma”nın düzenlemesine bayıldığımı söylemeliyim. Özdemir Erdoğan’ın bugüne dek çok fazla el değmemiş “Ayrılık Zor”u ise benim için albümün sürprizi oldu.


Evet, çok fazla “cover” albüm/şarkı yapıldı ve hâlâ yapılıyor. Evet, hepimiz bu durumdan zaman zaman sıkılıyoruz. Ancak doğru seçilmiş şarkılar doğru işlendiği zaman tıpkı bu albümde olduğu gibi, eskilerin içinden bir yeni tazeliği bulup çıkarmak da mümkün oluyor. Bu bakımdan başarılı bir albüm bu. Şayet Şenay Lambaoğlu’yla bu albüm vesilesiyle tanıştıysanız, önceki iki albümüne de kulak kabartmanızı öneririm.

OCAK 2016 

Gökhan Uzunali - "Yüreğune Yaz Beni"

BİR KARADENİZLİ DAYANIŞMASI


(18 Ocak 2016 tarihinde Milliyet Sanat dergisi internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Çocukluktan beri müzikle yakından ilgili olmasına karşın üniversiteden inşaat mühendisi olarak mezun olan ve bu alanda çalışmaya başlayan Gökhan Uzunali, müzikle amatör ilişkisini ancak 30’lu yaşlarının ikinci yarısında profesyonelliğe taşıyabilmiş. 1977 Trabzon doğumlu Gökhan Uzunali, Karadeniz türkülerinden oluşan ilk albümü “Karadeniz’e Mektup”u 2014 yılında yayımladı. 2015’in son günlerinde Poll Production etiketiyle piyasaya çıkan “Yüreğune Yaz Beni” adı verilmiş ikinci albümüyle de müzik yolculuğuna devam ettiğini gösteriyor.


Son derece derli toplu bir ilk albümle özellikle Karadeniz müziğini sevenlerin dikkatlerini üzerine çekmişti Uzunali. Türün Selçuk Balcı, Resul Dindar, Selim Bölükbaşı gibi (ama en çok da Volkan Konak gibi) yakın dönem köşe taşlarından biri olacağının sinyallerini verir gibiydi. Nitekim ikinci albüm de bunu doğrular gibi.


Aslında bir mini albüm bu. Beş şarkı ve bir “remix”den oluşuyor. İlk albümünde ağırlıklı olarak anonim türküler seslendiren Uzunali, bu defa türkü formunda beste ağırlıklı bir albüm yapmış. Albümde bir anonim türkü ve dört beste var. Bestelerin hepsi, yeni nesil Karadeniz müziğinin yükselen yıldızlarından biri olan Yüksel Baltacı’ya ait. Baltacı ayrıca albümün prodüktörlüğünü de üstlenmiş. Ayrıca Selçuk Balcı da tıpkı ilk albümde olduğu gibi, bu albümde de kemençe çalarak Uzunali’ye destek vermiş. Yani bir Karadenizli dayanışması imza atmış albüme.


Albümdeki bütün düzenlemeler Abdurrahman Tarikçi tarafından yapılmış. Kayıtlar da Tarikçi’nin Ankara’daki stüdyosunda yapılmış. Hem bir fizik doktoru, hem de halk müziği alanında usta bir müzisyen olan Tarikçi’nin düzenlemeleri de son derece usta işi, incelikli ve müzikal değer bakımından yüksek kalibrede. Gökhan Uzunali abartısız bir şiveyle, üslubunca ve tertemiz söylüyor şarkıları. Şarkılar ise türün iyi örnekleri olarak dikkat çekiyor. Yani neresinden baksanız her şey yerli yerinde.


“Sabur Allah’ım Sabur”, horon oynamaya çok müsait eğlenceli yapısı, ilk klip şarkısı olarak seçilen “Yüreğune Yaz Beni” dokunaklı melodisi ile ön plana çıkıyor. “Rüzgâr” ve “Son Türkü”nün de türün meraklıları tarafından çok sevileceğini öngörmek yanlış olmaz. “İner Gelir” adlı anonim türkü ise bir ters köşe olarak Karadeniz’den değil, Eskişehir yöresinden seçilmiş bir türkü. Albümün kapanışında ise “Sabur Allah’ım Sabur”un “remix” versiyonu var. Otantik hali ile şarkının akışı zaten yeterince hareketli iken “remix” versiyon çok da gerekli değilmiş aslında. Olmasa da olurmuş.


Albümün kapak fotoğraflarını Kemal Kekeva çekmiş, grafik tasarım ise Özgür Arcan tarafından yapılmış.

Halk müziğini ama özellikle de Karadeniz müziğini seviyorsanız, dinlemeniz gereken albümler arasına gönül rahatlığıyla alabilirsiniz.

OCAK 2016 

Fulin - "Keyf-i Halik"


(12 Ocak 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

“Klip'in yayınlandıktan sonra Botlar tarafından Youtube'de Dislike saldırısına uğrayan ''Keyf-i Halik'' şarkısı kısa sürede 500 binden fazla izlenme alarak güzel şarkıcının ne kadar harika bir çalışmaya imza attığınında göstergesi oldu. Yapılan saldırılara çekinmeden göğüs geren Fulin, ne kadar cesur olduğunuda göstermiş oldu.”


Noktasını, virgülünü, yazım hatalarını filan hiç değiştirmeden aynen alıntıladığım bu paragraf, Fulin hakkında araştırma yaparken bir internet magazin sitesinde çıktı karşıma. Fulin’in ya da basın danışmanlarının bu haberden haberi var mı onu bilmiyorum ama doğrusu ben “bot” saldırılarına göğüs gererek cesaretini gösteren Fulin’i çok takdir ettim. Yalnız neden “bot” saldırısına maruz kaldığını anlamadım. Plak ve bant stüdyosuna gidip “Ajda’nın yeni 45’liği geldi mi?” diye sora sora büyümüş bir adamım sonuçta; siber savaşlar neden çıkar, nasıl çıkar bilemem. Ama Youtube videosu yoruma kapatıldığına göre haberde gerçeklik payı var muhtemelen. “Dislike” sayısı ise ben baktığımda 1252 idi.


Fulin aslında müzikle çocuk yaşlardan itibaren ilgiliymiş. 5 yaşında ders almaya başlamış ama gelin görün ki üniversitede kimya eğitimi almış. Fakat bu tip hikâyelerin değişmez sonucu olarak müzik ağır basmış ve Fulin İstanbul’da bulmuş kendini. Sonra tesadüf eseri Emrah Karaduman’la tanışmış ve 2014 yazında piyasaya çıkan ilk teklisi “Firardayım” böyle doğmuş.


O ilk tekli ile elektronik dans müziğinin sınırlarında dolaşırken Türkçe popun klişelerini de ihmal etmeyen, ancak bununla birlikte dans edip şarkı söylemesinin yanı sıra, bir “teenage pop-star” olmak için gayet elverişli bir de fiziğe sahip olduğunu gösteren bir Fulin’le tanıştık biz. Dikkat çekiciydi, evet ama yeri dardı. Orta sahadan girmeliydi maça ki o da öyle yaptı ve “Keyf-i Halik” adlı yeni teklisiyle ana akımın tam göbeğine indi.


“Keyf-i Halik” bir Onur Özdemir - Alper Narman şarkısı. Düzenleme ise Ozan Çolakoğlu tarafından yapılmış. Zaten tekli, DMC tarafından Ozinga alt etiketiyle yayımlandı. Klip de Murad Küçük tarafından çekilmiş. Yani neresinden baksanız birinci lige oynuyor Fulin. Yalnız bir önceki kuşağın yanına değil de, Ece Seçkin’in açtığı kulvara yerleşmek niyetinde gibi. Özellikle klip bunun altını çiziyor.


“Keyf-i Halik” Arapçadan gelme imiş ve “Nasılsın? Keyifler nasıl?” gibi bir anlamı varmış. Bülent Ersoy’dan hallice Osmanlıca merakıma rağmen ben bile bilmiyordum, itiraf edeyim. “Keyfü Haluk”, “Keyfe Halük” gibi farklı yazılışları da var. Gelgelelim, sanki yanında bir de soru işareti olması gerekiyor gibi. Şarkıda “Ben keyf-i halik bombastik,” şeklindeki kullanım da, “Ben nasılsın? Bombastik!” diye çevirmek mümkün. Ne anladıysanız artık…


Her kelimesi, her notası “hit” olsun, dile dolansın diye yazılmış ama biraz dozu kaçmış gibi. Fulin, önceki teklisindeki prozodi hatalarını, İngilizceye çalan diksiyonunu filan düzeltmiş, şarkıyı tam da söylemesi gerektiği gibi söylemiş. Düzenleme de çok genç. Hakeza klip de öyle. Ama bir tatsızlık var. Her şey çok fazla sanayi ürünü gibi duruyor.

Belki büyük bir “hit” olmayacaktır ama Fulin’in en azından dikkat çekmesini sağlayacak, hedeflenen “teenage” kitlesini oluşturmasında da işe yarayacaktır bu şarkı. Sonrasına bakmak lazım.

OCAK 2016

Beşir Bayraktar - "Biri Zamanı Durdurmalı"


Beşir Bayraktar’ın ilk albümü “Tesadüf”, 2014 yılında yayımlanmıştı. Bugünün müzik piyasası şartlarında uzunca denebilecek bir aradan sonra Bayraktar bu defa bir tekliyle çıkıyor karşımıza. KRL Müzik etiketiyle yayımlanan teklide söz ve müziği Beşir Bayraktar’a ait “Biri Zamanı Durdurmalı” adlı şarkının iki farklı versiyonu var. Orijinal versiyonun düzenlemesi, Bayraktar’ın ilk albümünde de birlikte çalıştığı Okan Akı tarafından yapılmış.


Güzel bir şarkı, güzel bir düzenleme. Özellikle de düzenlemede şarkının ikinci döngüsünün ilk döngüden kopyalanıp yapıştırılmamış olması (ki çok rastladığımız bir şey değil) ve şarkının sonunda bir de C bölümünün çıkıvermesi güzel incelikler. Beşir Bayraktar zaten kendine ait bir ses rengi olduğunu ilk albümüyle göstermişti. Yine aynı çizgide ilerliyor. Şarkının tek bir kusuru varsa, o da nakarat kısmının Sezen Aksu’nun “Herkes Yaralı” şarkısının nakarat kısmını andırıyor olması.


Nejdi Şimşek tarafından yapılmış “Akustik Versiyon”da ise Beşir Bayraktar şarkıyı bir tek piyano eşliğinde ve dinlediğimden anlayabildiğim kadarıyla kesintisiz, kopyala yapıştırsız, tek seferde söylüyor. Duygusu çok başka, çok daha gerçekçi ve dokunaklı. Bu versiyonun 3:30’uncu dakikasında piyanonun birdenbire poptan caza dönmesi ise şahane. Bir de daha kıvrak bir tuşeyle çalınsaymış sahiden kusursuz olabilirmiş.

OCAK 2016

Tuğba Yurt - "Aklımda Sorular Var"


(12 Ocak 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Tuğba Yurt müzik piyasasının yeni nesil kadın şarkıcıları arasında sesi ve şarkı söyleme tekniği ile averaj kazanan isimlerden biri. Bu ses aralığında, rahatsız edici ya da duygusuz olmadan, doğru vurgu ve baskılarla şarkı söyleyebilmesi, bununla birlikte karakteristik bir sese sahip oluşu büyük avantaj.


Tuğba Yurt stilini arıyor. Bugüne dek yaptıklarını arka arkaya koyunca görünen o. Bence bu defa bulmuş. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlanan yeni teklisi “Aklımda Sorular Var”, bu kalibrede bir şarkıcı için biçilmiş kaftan çünkü. Sözü, müziği ve düzenlemesi gayet iyi bir pop şarkısı bu ve Tuğba Yurt’un gerçek performansını gösterebilmesine de imkân sunmuş. Sözler Osman Hekimoğlu, müzik ve düzenleme ise Ender Çabuker’e ait. Çabuker’in bu bestesi, rahatlıkla o çok şahane “Es”in yanına konulabilir, uzun vadede kalıcı olabilir.


Teklide şarkının bir de Cem İyibardakçı düzenlemesi var. Alaturka enstrümanların da kullanıldığı bu versiyon da şarkıyı sevenler için farklı bir alternatif olabilir ama benim tercihim orijinal versiyondan yana. 

OCAK 2016

Ersay Üner - "Yürüdüm"


Müzik piyasasında uzaktan ya da yakından tanıdığım çok sayıda müzisyen, şarkıcı, şarkı yazarı arasında ayrı bir yerde durur Ersay Üner. Kelimenin tam anlamıyla iğneyle kuyu kazarak bulunduğu yere gelmiş ama bunu hiç unutmamış, hiç ego büyütmemiş, şan şöhret budalası olmamış, öyle az bulunur bir adamdır Ersay. Zaten popun yakın tarihinde bunca çok sayıda “hit” şarkıya imza atmışken, üstelik kendisi de şarkı söylüyor iken, yıllardır bırakın albüm yapıp kendini göstermeyi, ön plana çıkmayı, ortalarda bile gözükmemesinin açıklaması da burada yatıyor.


İnternetteki kimi “demo” kayıtları, canlı televizyon programı ya da sahne kayıtlarından başka, Demet Akalın’ın “Giderli 16” albümünün çıkış şarkısı “Yılan”da sesini duyduğumuz Ersay Üner, nihayet ilk solo teklisini yayımladı. Seyhan Müzik etiketiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan tekli, Üner’in yakında tamamlanacak ilk albümünün habercisi aslında. Teklide yer alan “Yürüdüm” adlı şarkının söz ve müziği Ersay Üner’e, düzenlemesi ise Serkan Ölçer’e ait.


(12 Ocak 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Yeni nesil pop şarkılarında duymaz olduğumuz yaylı kontrşanları ile bu işin pirlerinden Onno Tunç’a bir selam gönderir gibi Serkan Ölçer. Ancak şarkının “intro”suz oluşu ve ara nağmedeki gitar yürüyüşü bugünün Türkçe popunun standartlarını göz ardı etmediğini de gösteriyor. Ersay Üner’se kendi bestesi de olsa teknik olarak “zor” bir şarkıyı şarkıcı olarak taşımayı bilmiş. Bestecilikten şarkıcılığa geçenler arasında bir sıralama yapsak, birçok isminin önüne geçebilir rahatlıkla. Tabii bu şarkıyı sözgelimi bir Ebru Gündeş’ten duysak o da başka bir etki yaratırdı, o ayrı ki mutlaka o cenahtan bir talibi çıkar bu şarkının (Ersay verir mi bilmem.)


Ersay Üner göz önünde olmayı çok sevmediğinden, ama şarkıcılık da bunu gerektirdiğinden, sanıyorum en çok ona bir imaj biçmede zorlanılmış. Bu da teklinin kapak fotoğrafında ve klipte kendini gösteriyor zaten. Her ne kadar klipte yine şarkı yazan bir adam varsa da, gerçek Ersay bu gördüğümüz değil. Keşke daha doğal haliyle kalmayı tercih etseymiş. 

OCAK 2016