Bu Blogda Ara

24 Haziran 2016 Cuma

Murat Boz - "Janti"

SIFIR RİSK, YÜZDE YÜZ GARANTİ


(27 Nisan 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Murat Boz’un sezonlar boyu O Ses Türkiye jüri koltuğuna oturmasını ve bu süreçte, beş yıl boyunca yeni bir albüm yapmamasını her fırsatta eleştirdim. Boz hayranları fena kızdı. Öyle ya, yarışmanın Amerika versiyonunda, Shakira’dan Pharrell Williams’a, Christina Aguilera’dan Usher’a kadar, Murat Boz bizde ne kadar meşhursa Amerika’da o kadar meşhur şarkıcılar jüri üyeliği yapmış idi. Öyle ya, eskidendi o erişilmez, dokunulmaz “star” kavramı, şimdilerde “görünür olmak” üzerine yapılıyordu “star”lık hesapları. Öyle ya, sadece şarkı söyleyerek olamayacağı kadar popüler olmuştu bu yarışma sayesinde. Kazanamayacağı kadar da para kazanmıştı üstelik. Bana neydi? (Bu arada bazen filmlerde oynama konusu da gündeme geldi ama ben filmlerde oynamasına hiç karşı çıkmadım, yeri gelmişken söyleyeyim.)


Bütün bunlara cevap vermek için beş yıldır yolu gözlenen albüm piyasaya çıkana dek bekledim. Belki de tezim çürür, mahcup olurdum. Belki de yanıldığımı kabullenmek zorunda kalırdım. Öyle bir albümle çıkardı ki karşımıza, beş yıl aranın lafı dahi edilmezdi. Olamaz mıydı? Olabilirdi. Ama olmadı.


Neden olmadığına geçmeden önce yukarıdaki “öyle ya”lara karşılık bir şeyler söylemek isterim. Bir kere hiçbir ülkede yapılan ses yarışması formatlı televizyon şovları bizdeki kadar uzun sürelerde yayınlanmıyor. Sözgelimi The Voice’ın bir bölümü taş çatlasın 90 dakika sürer, bizdeki gibi özetli mözetli toplam beş buçuk saatten haftanın bilmem kaç günü değil. Elbette Murat Boz müzikte adını kabul ettirmiş bir şarkıcı olarak, sempatikliği, esprili ve neşeli tavırları ve dahi yakışıklığı da hesaba katıldığında, böylesi bir yarışmada jüri iyeliği yapmak için biçilmiş kaftan, az bulunur bir ekran yüzüdür. Ama dünyanın en sevilen ekran yüzü bile hafta sekiz gün dokuz, saatler boyu süren yayınlarla ekranda görünmenin yüzünü eskiteceğinden endişe eder. Hele ki o saatler boyu süren yayınların reklam aralarında da bu defa reklam yüzü olarak ekranda görünüyorsa. Bakın dizi oyuncularına; o reyting üstüne reyting rekorları kıran dizilerin her bir bölümü üç saat sürmeseydi bu kadar çabuk tüketir miydik Kıvanç Tatlıtuğ’un, Meryem Uzerli’nin, Beren Saat’in ekran karizmalarını? Mehmet Ali Erbil niye artık ne yapsa tutmuyor mesela? Örnekler o kadar çok ki.


Bu bir şarkıcı için çok ciddi bir stratejik hatadır ve dahası Murat Boz orta halli bir şarkıcı değil, Tarkan’dan sonra piyasanın görüp gördüğü en karizmatik, “star” ışığı en yüksek erkek şarkıcılardan biridir. Bu geride kalan beş yılda müzikte çok daha fazla yol alabilirdi nitekim. Ama o, su akarken küpünü doldurmayı seçti ve bunun eleştirilmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ha Boz bu eleştirileri çok mu taktı, hayır. O da onun kendi bileceği iş. Böyle devam etsin zaten çünkü müzikte daha ileri gidemeyeceğini de son albümüyle görmüş olduk.


Bakmayın bu kadar sert konuştuğuma; kötü bir albüm değil Murat Boz’un albümü. Hangi açıdan derseniz ticari açıdan derim. Yani hem bunca zamandır bekleyen hayranlarını memnun edecek, hem de satışlarıyla yapımcısını. Radyolarda çalınacak şarkılar, televizyonlarda klipler dönecek; alan memnun satan memnun olacak velhasıl. Çünkü Murat Boz, tam da bu nedenlerle, en ufak bir risk almamış bu albümü kotarırken. Önüne de hiç bakmamış. Arkasına bakmış sadece. Bu yüzden de albümün müzikal çizgisi onun zamanında bıraktığı yerde kalmış ve hatta “Vazgeçmem”le “İltimas”a kadar bile gelememiş.  


Hatırlarsınız, “Aşkı Bulamam Ben”le yaptığı çıkışı, “Maksimum” albümüyle sürdürmüş ve o albümde Tarkan’ın söz ve müziğini yazdığı “Püf” diye bir şarkı da söylemişti. Bir dönem Tarkan’a vokal yapmıştı, şarkı söyleme biçimi Tarkan etkisindeydi ve daha yolun başındayken bu durum hoş görülebilir bir şeydi. Yıl 2016 ve Murat Boz’un yeni albümünün çıkış şarkısı ve albüm sıralamasında hemen ardından gelen “Üzüm” (yani en iddialı ilk iki şarkı) yine birer Tarkan şarkısı. Hayır, söz ve müziklerinde Tarkan’ın imzası yok bu şarkıların ama ruhlarında var; melodilerinde, söz kullanımlarında, ritimlerinde, Murat Boz’un söyleme biçiminde var. Hem de 2000’lerin Tarkan’ının. Karıştırın “Püf”ü, “Hüp’e, “Bounce”a mesela, olsun size “Üzüm”; denemesi bedava.


“Janti”ye bakalım bir de. Çok havalı kelime, albüm adı olarak da şahane. E bir de şarkı, Alper Narman – Onur Özdemir’in elinden çıkmış ki son dönemde birden fazla parlak, güncel şarkı yakaladı bu ikili. Ama Allah’ınızı severseniz, Murat Boz’a jilet gibi takım elbiseler giydirip, “jazzy” bir klip çektiğiniz şarkının sözlerine bir bakar mısınız: “Sana benden nasıl janti bir yar olur”… “Yar” derken? “Yoluna kul köle gönül” derken? “Ah be gülüm” derken, “acı kuluna” derken?.. Hâlâ mı halk edebiyatı? İyi hoş da bu klişelerin hepsi ‘90’larda (en çok da Tarkan şarkılarında) tepe tepe kullanılıp tüketilmedi mi?


Boz’un daha önce de şarkılarını seslendirdiği Soner Sarıkabadayı ve ilk kez birlikte çalıştığı Sıla’nın yani iki “hit garantili” ismin birer şarkısı var albümde. “Kim bilir nasıl bombadır şarkılar,” diye bir heves dinliyor ve şaşkınlığa uğruyorsunuz. Sarıkabadayı “Bir Dünya”adlı şarkısını sadece “belki bi’ dünya kırgınım sana” cümlesinin sırtına yüklemiş gibi. Sadece o cümlede vuruyor ve kaçıyor çünkü. Kalanını, özellikle de “sen beni bıraktın ya, ağlamayı da bırak ağlama” cümlelerini (hem müzik hem söz bakımından) zoraki yazmış gibi.


Ona keza Sıla ve Efe Bahadır’ın ortak şarkısı “Temelli” de (herkesin bahsettiği “Adımı Kalbine Yaz” benzerliği bir yana) vasat bir alaturka şarkı olmaktan öteye gidemiyor. Sıla’nın Murat Boz’a en uygun şarkısı bu muydu diye düşünmeden edemiyor insan. “Bu adamın böylesi koyu bir alaturka-arabesk tarafı yok, hiç olmadı, bu saatten sonra gerek var mı?” gibi bir sorgulamayı değil Sıla, Murat Boz da yapmamış belli ki. Yapmış olsa düpedüz arabesk bir şarkı olan “Gün Ağardı”nın bu albümde ne işi vardı?


Ha şunu da söylemek lazım, bu albümün en büyük “hit”i muhtemelen “Gün Ağardı” olacaktır. Zira kim söylerse söylesin, bu ülkede “damar” şarkıların her daim bir “gideri” var ve popçuymuş, Avrupai bir tipmiş filan demeden bağrımıza bası basıveriyoruz. Ajda bunu bin yıl önce fark etmiş ve en Fransız kadını olduğu zamanlarda tutup “Kaderimin Oyunu”nu plak yapmıştı mesela. Kaldı ki “Gün Ağardı”da Boz, jüriden arkadaşı Ebru Gündeş’le düet yapıyor. Damar damar üstüne yani.

Hayır, sağına dönüp baksa Hadise vardı orada. Şöyle genç işi bir şey çıkmaz mıydı ikisinin ortaklığından? Ya da en sağdaki Gökhan ve Hakan’la bir ortaklık Boz’u hiç uçmadığı bir yerlere uçurmaz mıydı illa bir jüri üyesi desteği lazımsa? Dedim ya, risk almak yok, garantiye almak var bu albümde en çok. Bir başka deyişle “sıfır risk, yüzde yüz garanti”.


Söz ve müziği Murat Boz tarafından yazılmış iki şarkı var albümde. “Elveda Deme”, son derece sıradan bir “B yüzü” şarkısı. “Siyah Gün” ise Gürsel Çelik’in düzenlemesiyle albümde bugünün “sound”unu yakalayan nadir şarkılarından biri olarak bence doğru yerde duruyor.

Sözleri Kadir Mutlu’ya, bestesi ise Kadir Mutlu ve Fotios Stefos’a ait “Adını Bilen Yazsın”ı ‘bu bir şaka olmalı’ diye düşünerek dinliyorsunuz çünkü şarkının nakarat melodisi, Boz’un en bilinen “hit”lerinden biri olan “Özledim”le neredeyse birebir aynı. Kimse fark etmedi mi bu durumu albüm kaydı süresince yoksa bilerek mi yapıldı anlamak çok zor.

Albüm boyunca sürekli karşımıza çıkan dertlerin, kederlerin, kaderlerin, gam çekmelerin bir de orta tempo kolajını dinlemek ve dinlerken pop-arabesk estetiğine bir kez daha teslim olmak isterseniz, söz ve müziği Oğuzhan Koç’a ait “Yüzüm Yok”a kulak verebilirsiniz. Oldu olacak bu şarkıda da Boz, Gülben Ergen ile düet yapsaymış diye geçirdim içimden dinlerken ama düşünemediler herhalde. Hani Oğuzhan Koç – Gülben ergen isimlerinin yan yana bir “garantisi” de var ya.


Neden öyle yapmış bilmiyorum ama popun bir başka “hit” makinesi Ersay Üner de tıpkı Sarıkabadayı ve Sıla gibi pek de öyle “hit” olmayacak bir şarkısını emanet etmiş Murat Boz’a. Emrah Karaduman’ın düzenlemesiyle şarkı kulüplerde çalınacak bir “bmp” üzerine oturtulmuş ama hepsi bu. “Yana Döne”nin bir esprisi, bir vurucu cümlesi, akılda kalıcı bir melodisi ne çare ki yok.

Ne kaldı geriye? Cansu Koç ve Fettah Can’ın elinden çıkmış iki şarkı: “Direniyorsun” ve “Can Havli”. Yine Tarkan şarkılarını andıran bir Ozan Çolakoğlu düzenlemesiyle tipik bir Fettan Can şarkısı olan “Direniyorsun” dile düşmesi kolay bir şarkı. Sevilmesi kuvvetle muhtemel. İnceden yedirilmiş, dozunda kullanılmış bağlama da yakışmış bu armoniye. Sadece şarkının A kısmı ile B kısmı (yani köprüsü) arasında bir kopukluk var; köprü düşüyor ve siz bir an başka bir şarkıya geçtiğinizi zannediyorsunuz. Akustik bir düzenlemede bu bir sorun gibi durmazdı ama bu düzenlemede durmuş.


Albümün “teaser”ını ilk dinlediğimde albümdeki Sıla şarkısının “Can Havli” olduğunu sanmıştım. Hem şarkının ismi, hem de nakaratın yürüyüşü öyle hissettirmişti çünkü. Bakın, bu da alaturka formunda bir şarkı ama hem melodisi güçlü, hem de Murat Boz’un sesinde doğru tınlıyor; çünkü pop sınırlarını ihlal etmiyor. Son sıralara konulmuş olmasına rağmen, albümde sevdiğim şarkılardan biri de “Can Havli” oldu benim.


Albümü dinleyip bitirdikten sonra elimizde dişe dokunur ne var? Pek az şey. Bunlardan birisi, düzenlemeleri yapan Ozan Çolakoğlu ve Gürsel Çelik’in özellikle bazı şarkılarda şarkının kendisinden bile ön plana çıkan iyi işçilikleri, teknik anlamda iyi kayıtlar, temiz bir “mix”. Murat Boz çapında bir yıldız bir zahmet bu kadar masraftan da kaçınmasın zaten. Albüme yazılacak bir başka artı da, içinde on iki şarkı olması ve şarkıların tamamının sıfır kilometre olması. Murat Boz kariyeri içinde baktığımızda ise bundan önceki albümü “Aşklarım Büyük Benden”in üzerine çıktığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama tabii, bu albüm ondan iki sene sonra yapılmış olsa idi, bu durumun bir anlamı olurdu.


Albümün künyesinde prodüktörlüğü ve müzik direktörlüğünü de Muraz Boz’un üstlendiğini görüyoruz. Zaten sorunun temelinde de bu yatıyor. Belli ki Murat Boz kimselere emanet edemediği bu işleri üzerine alırken, geçen beş yılda bırakın dünyadaki pop müziği, Türkiye’de, kendi kulvarında neler olup bittiğiyle bile ilgilenmemiş. Bırakın var olanın bir adım önüne geçmeyi, en azından gerisinde kalmamayı bile dert etmemiş. Belli ki ne yapsa tutacağına, beğenileceğine, çünkü koşulsuz şartsız beğenmeye odaklı bir kitlenin varlığına yürekten inanmış (ki var), bel bağlamış. Ama ben şunu okuyorum bu albümden: Murat Boz’un müzik adına bir derdi yok. Bu bir “popülerliğini devam ettirme”, hatta bunun adına yasak savma albümü. Öyleyse mesele yok zira yasak da savıldığına göre, bir süre daha jüri üyeliğini sürdürmesi, reklamlarda oynaması filan gayet mümkün. Ta ki bıktırana kadar.

Albümün kartonet fotoğrafları ve kapak tasarımı, Boz’un imajı üzerine o kadar çok yazılıp çizildi ki bir kez de ben yinelemeyeceğim. Keşke çekinmeseler, disko topunu da koysalarmış kapağa; renk olurdu en azından.  


NİSAN 2016

Sirel - "Bak Sen"

SAFKAN POP MÜZİK ALBÜMÜ



Eskiden “harika çocuk” denilirdi. Yetenekleri küçük yaşlarda keşfedilip, eğitimle perçinlenirken, ileri yaşlarda edinilebilecek vasıfları daha çocukken edinenler için kullanılırdı bu tabir. Sirel tam anlamıyla bir harika çocuk. İngiltere doğumlu ve balerin bir anne ile müzisyen bir babanın çocuğu olarak doğmuş. Haliyle de yeteneklerinin keşfedilmesi için büyümesine gerek kalmamış.


Henüz 25 yaşında olmasına rağmen sayısız başarıyla dolu bir geçmişi var Sirel’in. Burada tek tek sırlamaya kalksam yerim yetmez ama resmi Facebook sayfasına girip detaylı özgeçmişini okuyabilirsiniz. Özetle, klasik müzikten halk müziğine, geniş bir yelpazede eğitim alma, çalışma yapma şansına sahip olmuş Sirel. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Müzik etiketiyle yayımlanan ilk albümü ise “Bak Sen” adını taşıyor.


Albümde on üç şarkı var ve tamamının söz ve müzikleri Sirel tarafından yazılmış. Albümün prodüktörlünü ve aranjörlüğünü ise Murat Yeter yapmış. Zaten dikkatli dinleyiciler, Murat Yeter’in “Asya” adlı albümünden hatırlayacaklardır Sirel ismini. Albümde çalanlar ise Cem Tuncer’den Erdinç Şenyaylar’a, Aykut Gürel’den Can Şengün’e, tam bir birinci lig takımı (ki pek de yapılmayan bir şey yapılıp, arka kapağa albümde çalanların isimlerinin yazılmış olması boşuna değil.)


Bir kere çok iyi bir şarkıcı Sirel. Hem karakteristik bir sesi var, hem de sesini nasıl kullanacağını iyi biliyor. Ama bunlar da iyi bir şarkıcı olmaya yetmiyor biliyorsunuz. Şarkı söylediğiniz dilin inceliklerine, vurgularına, diksiyonuna hâkim olmanız da gerek ki Sirel, İngiliz bir annenin çocuğu olmasına ve İngilizce şarkılar da yazıp söylemesine rağmen bunun da üstesinden geliyor.


Şarkılarda çok açık ve net bir şekilde Sirel’in müzikal birikiminin ve deneyimlerinin izleri görülüyor. Yolu “R&B”den, “rock”tan, “reggae”den geçen şarkılar da var, batılı formda, saf “balad”lar da. Oryantal, alaturka öğeler ise yer yer sos niyetine kullanılmış. “Oyna” ve “Bak Sen” örneklerinde olduğu gibi. “Bir safkan pop müzik albümü” tabiri, yapılan işi en doğru şekilde tanımlayabilir. Buna karşın bu albümde yıllardır kulaklarımızın mahkûm edildiği türden bir pop müzik anlayışı, “atarlı” sözler, standart “loop”lar, “bpm”ler, kısır melodik yapılar, ilkel akor dizimleri yok. Müziğin teorisini ve tekniğini de iyi bilen ve bilgisini ticarete tahvil etmeyen ellerden çıktığı her halinden belli şarkılar bunlar.


Albümün çıkış şarkısı olarak seçilen ve piyasa şartları için epeyce “zor” bir çıkış şarkısı olan “Sevdim” benim de albümde en sevdiğim şarkılardan biri oldu. Buna karşın “Gel” ve “Bak Sen” ortalama dinleyiciyi daha kolay yakalayabilecek iki koz olarak duruyor albümde. “Gemileri Yakma”, “Farkım Var” ve “Günaydın” da albümün sürükleyici şarkıları olabilir. Gelin görün ki bu şarkıların keşfedilmesi için kliple servis edilmeleri zorunluluğu can sıkıcı. Bir ilk albüme bu kadar çok klip çekmek neredeyse imkansız artık. Yine de müziği internetten dinleyen ve keşfeden, yeniliklere, sıra dışına çok açık, genç bir dinleyici kitlesinin varlığı umut verici. Umarım güme gitmez, umarım dikkat çeker bu albüm bir şekilde. Çünkü her bakımdan müzikal tadı ve estetiği olan bir iş bu.

Albümün kapak fotoğrafları Cem Talu tarafından çekilmiş, kartonet tasarımı ise Özlem Semiz tarafından yapılmış. Aslında sadece kapak fotoğrafı bile tek başına “farklı” bir pop müzik albümü dinleyeceğimizi vurgular gibi. Sirel isminin kırmızı kabartmalı harfleri biraz “alaturka” durmuyor değil ama o kadar kusur da olur artık.    

NİSAN 2016

Gülçin Ergül - "Harabeyim"


(15 Nisan 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Birileri sanırım Gülçin Ergül’e “Seni 2000’li yılların ortasına geri ışınlayacağız ve Eurovision’da Türkiye’yi temsil edeceksin; ona göre şarkını da, kostümünü de, dansını da hazırla,” demiş. O da buna inanmış. Yoksa Gülçin Ergül’ün yeni teklisi “Harabeyim”i ve şarkının klibini başka türlü açıklamanın mümkünü yok.


“Harabeyim”, geçtiğimiz günlerde Arpej Müzik etiketiyle yayımlandı. Teklide, söz ve müziği Gülçin Ergül’e ait şarkının üç farklı versiyonu yer alıyor. Düzenlemesini İskender Paydaş’ın yaptığı orijinal versiyon ve “Radio Edit” versiyonunun yanı sıra, bir de Erdinç Erdoğdu tarafından yapılmış bir “remix” versiyon var. 

Gülçin Ergül güçlü bir ses, Türkçe şarkılarda gırtlağını İngilizce şarkı söylermiş gibi kullanmasını bir kenara koyarsak fena bir şarkıcı da değil. Şahane dans ediyor, ona da kabul. Hepsi ile yollarını kavgalı gürültülü ayırdıktan sonra biraz hırslandı da haliyle, onu da anlarım. Nitekim gruptan ayrıldıktan sonra yaptığı “Bir Tanecik Aşkım” adlı mini-albüm hiç de fena değildi. Kaldı ki böyle Batılı formda dans edip, şarkı söyleyebilen çok fazla kadın popçumuz yok.


Basın bülteninde yer alan “gözleri esir eden çarpıcı dans performansı”, “3 görkemli kostüm” ve Svarovski taşlar kullanarak yaptığı sıra dışı makyaj” gibi cümlelerden de anlaşıldığı üzere ortada büyükçe bir iddia var. Nitekim klibi izlemeye başladığınız anda da o iddianın içine düşüyorsunuz. “Ben çok ama çok iyi dans ederim” görüntülerinden sersemliyor, ne dinlediğinizi anlayamaz hale geliyorsunuz. İyi hoş da, bu kostümler, bu dans figürleri, bu şarkı filan bayağı demode değil mi? Tam Eurovision’luk ama 2005-2006 yılları için filan. Ben mi yanılıyorum yoksa; 2016 yılında değil miyiz?

NİSAN 2016

Kolpa Feat. Ece Seçkin - "Hoş Geldin Ayrılığa"


(15 Nisan 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Kendilerine geniş bir “teen-age” hayran kitlesi edinmiş pop-“rock” grubu Kolpa ve pop şarkıcısı Ece Seçkin bir araya gelirse sonuç ne olur? Her iki taraf için de iyi olmuş görünüyor. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlanan “Hoş Geldin Ayrılığa” adlı tekli, Ece Seçkin ve Kolpa’nın doğru bir biçimde bir araya getirilmesi sonucu parlak bir sonuç vermiş. 


Hem hedef kitleleri birbirine uyumlu, hem de Kolpa’nın solisti Barış ile Ece Seçkin’in sesleri uyumlu, hem de şarkı her iki tarafın müzikal çizgilerine uyumlu. Gerçi bugüne dek pek “şeker kız” çizgisinde seyreden Ece Seçkin için biraz “dark” bir iş gibi dursa da, şarkıyı Kolpa olmaksızın ve daha pop bir düzenlemeyle hayal ettiğinizde, Seçkin’in stiline çok da uzak bir şarkı olmadığını söylenebilir. Sonuçta bir Kolpa şarkısından söz ediyoruz; AC/DC değil.


“Hoş Geldin Ayrılığa”, sözleri ve müziği Çağrı Telkıvıran ve Barış Yurtçu ortaklığı ile yazılmış, düzenlemesi ise yine Barış Yurtçu tarafından yapılmış bir şarkı. Her bakımdan kolay hazmedilmeye, sevilmeye müsait bu şarkı, zaten ben bunu yazana kadar hazmedildi ve sevildi bile. Son dönemde “featuring”dir, düettir çok arttı biliyorsunuz. Yerli yersiz her iki deli bir araya gelince düet yapıyor ama kimya her zaman tutmuyor tabii. Bu şarkı bu işin nasıl yapılması gerektiğine dair güzel bir örnek olmuş.

NİSAN 2016 

Ferman Akgül - "İstemem Söz Sevmeni"


(15 Nisan 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Bizde adettendir, biz müzik grubunun içinden birisi, özellikle de solist solo bir işte boy gösterirse ezkaza, o grubun dağıldığına dair söylentilerin, dedikoduların ardı arkası kesilmez. Bin yıllık Mazhar Fuat Özkan için bile yıllardır söylenir mesela. Haliyle Ferman Akgül’ün solo şarkısı gündeme düşünce, Manga’nın dağılıp dağılmadığı sorusu da düştü akıllara hemen. Dağılmamış. Ferman açıkladı bunu. Kaldı ki bir grubu oluşturan elemanların birlikte yarattığı ruhun, müziğin dışında, daha farklı, belki daha özgür işler yapmaya niyet etmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ferman da öyle yapmış.


Ferman Akgül’ün ilk solo teklisi “İstemem Söz Sevmeni”, geçtiğimiz günlerde 06 Records ve EMI Müzik ortaklığıyla yayımlandı. Teklide bestesi Yunan müzisyen  Sabanis Giorgos’a ait, orijinali Yunanca bir şarkıyı, kendi yazdığı Türkçe sözlerle seslendiriyor Ferman. Seslendirirken de Türkiye’deki en önemli buzuki ustalarından “Buzuki” lakaplı Orhan Osman da ona eşlik ediyor (ve hatta Buzuki Orhan ilk kez bir klip için kamera karşısına geçmiş bu şarkı vesilesiyle.)


Yunan popüler müziği ne çare ki bizden fersah fersah ötede. Hem sektör olma ve dünyaya açılma anlamında böyle bu, hem de müzikal açıdan. Bizim sade suya tirit popüler şarkı formlarımız, düzenlemelerimize karşılık onların popüler şarkılarında olağanüstü bir melodi zenginliği, deveye hendek anlatan müzikal yapılar, kulak dolduran düzenlemeler ve icralar var. Evet, durum böylesi bir genelleme yapılabilecek kadar açık ve net. Bununla birlikte her iki ülkenin müzik beğenisi, ritim ve melodi anlayışında ortak payda çok fazla bu nedenle de birbirimizden şarkı alışverişimiz yıllar yılı hiç bitmedi. İşte bu şarkı da o alışveriş listesine dâhil edileceklerden.


Ferman belli ki ilk solo çalışmasında işi şansa bırakmak istememiş ve kolaycı bir formülü uygulamış: Alttan alta “rock” tınısını da hissettiren bir Yunan şarkısını adapte etmek. Şarkı hakikaten çok güzel, çok etkileyici. Ferman’ın yazdığı Türkçe sözler de öyle. Buna karşın şarkının orijinal halini dinlerseniz (Keti Garbi’den “Anemodarmena”) o cayır cayır gitarları bulamayacaksınız Türkçe versiyonda. Yani Ferman şarkıyı yumuşatmayı tercih etmiş, nedendir bilinmez. 

Ferman Akgül iyi bir solist olduğu kadar iyi bir de şarkı yazarı. Dolayısıyla solo çalışmalarını kendi şarkılarıyla da devam ettirmesi ihtimal dâhilinde. İlk olarak bu şarkıyı seçmesi, Manga formundan uzak bir iş yapması açısından doğru belki ama kendi açısından “farklı” bu işin, müzikal anlamda çok da farklı bir yerde durduğunu söylemek mümkün değil. Gripin ya da Emre Aydın da söyleyebilirdi bu şarkıyı pekala; onu kast ediyorum.

NİSAN 2016

Model - "Mey"


(15 Nisan 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Model’in son albümü “Levlâ’nın Hikayesi”nin üzerinden üç yıla yakın zaman geçmiş. Bu cümleyi yazmak için arşive tekrar bir dönüp baktım, acaba yanılıyor muyum diye. Zira o geçen zamanı ben kendi adıma asla fark etmedim.  Model sanki hep gündemdeydi, hep ortalardaydı bu süre zarfında. Hatta daha dört ay önce albümden “Sarı Kurdeleler”e klip çekmişlerdi. Bir de ya Fatma Turgut solist olarak başka işlerde ya da Can Temiz besteci olarak başka albümlerde görünmüştü. Film müziği filan da yaptılar ayrıca değil mi? Şimdi tek tek toparlayamayacağım hepsini. Ama zaman bunu gerektiriyor galiba artık. Görünürlüğü, devamlılığı aksatmaya gelmiyor; hep ortalarda olmak icap ediyor.


Model’in yeni teklisi “Mey”, geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle piyasaya sürüldü. Grup, şarkıyı şöyle anlatmış:  “Belki de ilk defa bu kadar pozitif duyguların hâkim olduğu bir şarkı yaptık. Bu kez ayrılıktan değil, âşık olmanın ve sevmenin coşkusundan bahsettik.“ (Kocan Kadar Konuş filmi için yaptığınız “Pandalar” da aynı temadaydı, o yüzden ilk defa sayılmaz.)

“Şarkının klibi de diğer kliplerimize göre daha aydınlık ve sıcak renklerin kullanıldığı bir video oldu.” (Bak bu çok doğru. Her ne kadar çok kostümler, saçlar ve makyajlar açısından çok başarılı bir dönem klibi olduğu söylenemese de, klibin enerjisini ben çok sevdim. Fatma Turgut’un dans ediş biçimi bile tek başına retro tadı vermeye yetiyor ki klibin ister istemez hatırlattığı Unutursam Fısılda filmindeki Farah Zeynep Abdullah danslarından çok daha inandırıcı.)   


“Eskiden şarkıları yaparken bilgisayar başında çok vakit geçirirdik. Bu şarkı grup olarak stüdyoya girip çala çala ortaya çıkardığımız bir şarkı oldu. Sound olarak da elektronik hiçbir şey kullanmak istemedik. Tamamen akustik ve sıcak tonlara odaklandık.” (Bu da pek iyi olmuş. Şarkının retro havası en çok buradan geliyor zaten.)

“Uzun zamandır da ortaya çıkarmak konusunda pek bonkör davranmadığımız alaturka bir tarafımızın da su yüzüne çıkmasına izin verdik. Şarkı aslında sonbaharda gelecek albümün tarzı hakkında da oldukça ipucu veriyor.” (Buna hiç itirazım olmaz zira Model’in Ölü Gelin imajından ve şarkılarından ikrah gelmemişti desem yalan olur. Alaturka ve hatta arabeskin bu biçimde kullanılmasından rahatsız olanlardan, “gerçek ‘rock’ bu değil” diye tepinenlerden değilim; iş ki sonu “ağlak”lığa, duygu sömürüsüne ve dahi sahtekârlığa varmasın.)


Sözün özü ben bu yeni biçim arayışını da, bu yeni formunu da sevdim Model’in. Müziğin bütünü içerisinde elbette tek başına yeni, daha önce yapılmamış bir şey olduğu söylenemez belki ama Model çizgisinde doğru bir hamle olacağı pek rahat söylenebilir.

NİSAN 2016

Eren Sandal - "Matem"


(15 Nisan 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Genç ve yakışıklı erkek popçu “overdose”unda fizikler kadar müzikler de birbirine benzerken, bir mesafe koyup emsallerinle arana, başka bir yerden yakalamak mümkün mü dinleyiciyi? Eren Sandal tam da bunu deniyor işte yeni şarkısıyla. Geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlanan yeni teklisinde Eren Sandal, popun içinden cazı geçiriyor.


Eren Sandal’ı ENBE’nin 2010 çıkışlı “Kalbim” adlı albümünde, Ajda Pekkan’la düet yaparak seslendirdiği kendi bestesi “Sev Beni” ile tanımıştık. Ardından “Rüzgâr” teklisi ve “Gönlüme Göre” adlı ilk albümü geldi. Bütün bu işlerin içinde onun hep genel geçerin bir adım dışında bir şeyler yapmaya hevesli ve niyetli olduğunu gösteren ipuçları vardı aslında. “Matem” ise bunun altını daha kalın bir biçimde çiziyor.


Söz ve müziği Eren Sandal’a ait “Matem”in düzenlemesini Cüneyt Yamaner yapmış. Bir “big band” havası ve coşkusu yaratan düzenleme, şarkının yürüyüşü ve Eren Sandal’ın şarkı söyleme biçimi şarkıyı sıradan bir pop şarkısı olmaktan öteye götürmüş. Bir kere dinleyince bile, başından sonuna böylesi şarkılarla dolu bir albüm dinleme ihtiyacı duyma ihtimaliniz yüksek. Poptaki tek tip, tekdüzen, tek torna işlerden sıkılanlara özellikle tavsiye ederim.  

NİSAN 2016

Hilal Nesin - "Dağarcık"

KARDEŞLİĞİ, BARIŞI, AYDINLIĞI ARAR GİBİ



Hilal Nesin, Ahmet Nesin’in eşi, yani Aziz Nesin’in gelini. Ama onu salt böyle tanımlamak haksızlık olur. Zira Çamşıh’lı bir ailenin halk türküleri ve ozanları arasında büyümüş çocuğu olan Hilal Nesin, konservatuarın halk müziği bölümünden mezun olduktan sonra Müjdat Gezen Sanat Merkezinde tiyatro eğitimi de almış, tiyatro oyunlarında sahneye çıkmış, oyunlar yazmış, bir de tiyatro topluluğu kurup sanat yönetmenliği, yönetmenlik yapmış, dahası altı da kitap yayımlamış. Yani müzik, edebiyat, tiyatro gibi sanatın ayrı ayrı ama birbiriyle her daim ilintili disiplinlerinde yıllar süren bir uğraşı var Nesin’in.


Hilal Nesin’in ilk albümü “Dağarcık”, geçtiğimiz günlerde Çimen’s Yapım etiketiyle yayımlandı. Nesin bu albümde 10 türküye sesiyle hayat verirken, şahane bir kadroyu da bir araya getirmiş; daha doğrusu kartonetteki teşekkür yazısından da anlaşıldığı üzere, şahane bir kadro ona destek vermek için bir araya gelmiş.  Bir halk müziği icrası olmasının ötesinde akademisyen kimliği ile de tanınan Necip Yılgın’ın aranjörlüğünü yaptığı albümde Mazlum Çimen, Hasan Yükselir, Müjdat Gezen gibi usta isimleri görmemiz boşuna değil.


Sivas katliamından kıl payı kurtulan Aziz Nesin ile aynı katliamda babası Nesimi Çimen’i kaybeden Mazlum Çimen, fakat aslında tüm o katliam kurbanlarının aileleri yıllardır bir acı akrabalık bağıyla bağlı birbirine. Nitekim albümün açılışında Mazlum Çimen’in bestesi üzerine Müjdat Gezen’in seslendirdiği Aziz Nesin mısraları da “Sivas Acısı”nı anlatıyor. “Suç ne sende ne bende, suç seni karanlıklara gömende,” diyor Aziz Nesin. Sonra ardı ardına memleketin her köşesinden türkülerle Hilal Nesin alıyor sözü. Bunca kinin, öfkenin, cehaletin, düşmanlığın ortasında, ortak sözün, ortak dilin, ortak yaşanmışlıkların türkülerinde kardeşliği, barışı, aydınlığı arar gibi. İyi geliyor dinledikçe, iyileştiriyor bu yüzden… Hem seçilen türkülerin duygusu, ruhu, hem de o türkülerin icrasında ve yorumundaki katıksız safiyet.


Pek çok ismin ama en çok da Ruhi Su’nun sesinden kulaklarımıza yer etmiş “Deveyi Deveye Çattım” ve “Topal (Koşma)”, Hasan Yükselir’in sesiyle eşlik ettiği “Yârim Derdini Ver Bana, İskeçe’den “Penceresi Yola Karşı”, Trakya’dan “”Biber Ektim”, Ege’den “Muğlalı”, Antep’ten “Değirmen”, Kerkük’ten “Baba Bugün Dağlar Yeşile Boyandı”, Erzurum’dan “Çıkrık” ve Nesimi Çimen’in “Sor Nazlı Yar”ı ile albüm başından sonuna bir zenginlik, cömertlik içinde akıp gidiyor. Her bir türkünün bir öyküsü, bir anlattığı var ve o öyküler, hiçbir süse püse, gösterişe mahal vermeden, olanca sadeliğiyle sunuluyor dinleyene. Hilal Nesin’in bu işin eğitimini almış olmasına karşın ne TRT usulü bir akademik soğukluğu, ne de piyasaya teamülü abartılı gırtlak oyunları var. Tam da bu toprakların kokusunu, demini almış ses rengi, pozitif ve ferah tınısı ve de iddiasız şarkıcılık biçimiyle kendini dinlettiriyor.


Kapağında da belirtildiği üzere, albümün tüm gelirinin Nesin Vakfı’na bırakılacağını da hatırlatayım. Bir albümün geliri ne kadar olur bu zamanda bilinmez ama büyük büyük firmaların uçsuz bucaksız karanlıklara, kötülüklere sponsor olduğu bu zamanda, aydınlığa bağışlanacak üç kuruş bile değerli, kıymetli şüphesiz.   

Son zamanlarda dinlediğim en iyi halk müziği albümü “Dağarcık”. Halk müziğini misketten, horondan, sonradan üretilmiş acıklı ama hikâyesiz Karadeniz şarkılarından ibaret sanmıyorsanız şayet, bu albümü bağrınıza basabilirsiniz. Ya da ne hacet; zaten dinledikçe o bağrına basacak sizi.    

NİSAN 2016

Kalben - "Kalben"

HER YERDE KALBEN VAR



Şarkısında “her yerde saç var” diyor. Bugünlerde her yerde Kalben var oysa. Farklıya, kendine özgüye, kimselere benzemeyene, tekrar etmeyene nasıl hasret kaldıysak artık, Kalben’in Sofar Sound’la başlayan, sahne performansları ve yine You Tube videoları ile giderek artan tanınırlığı, ilk albümünün yayımlanması ile birlikte kısa sürede önlenemez bir hal aldı. Önlenemesin de zaten.


Çok değil, daha beş yıl önce böylesi şarkılarla dolu bir albümün ana akım bir müzik firmasından yayımlanması, böylesi müzik üreten bir müzisyenin ülke çapında konser konser gezmesi pek de imkân dâhilinde değildi. Bunda Kalben’in kan kardeşi sayabileceğimiz Mabel Matiz’in (dolayısıyla her ikisinin de ortak menajeri olan Engin Akıncı’nın) payı büyük tabii. İyi işler, görünür kılınabildikleri zaman mutlaka karşılığını alıyor. Bu hiç şaşmadı. Zira bu işin Cem Adrian’ı, Ceylan Ertem’i, Pinhâni’si ve daha başka sayılabilecek niceleri var. İyi ki de var.


Kalben’in kendi adını taşıyan ve Zoom Kurumsal ve DMC ortaklığı ile yayımlanan ilk albümünde on iki şarkı ve iki de farklı versiyon var. Bir İbrahim Tatlıses şarkısı olan “Haydi Söyle” dışındaki tüm şarkıların söz ve müzikleri Kalben’e ait. Kalben hem ses rengi, şarkı söyleme biçimi, şarkıcılığı ile nevi şahsına münhasır, hem de şarkı yazarlığı ile. Yani tamamen “cover” şarkılardan oluşan bir albüm de yapsa, insan “şunu nasıl söylemiş acaba” diye diye heyecanla dinleyebilir bir albüm dolusu “cover”ı. Ama öte yandan kendi yazdığı şarkılar da o kadar kendine ait bir dünyanın, bir dilin izlerini sürüyor, o kadar farklı bir öneri sunuyor ki, o sesin bu şarkıları söylemesi iki gol birden atıyor dinleyicinin kalesine.


Gündelik hayatın, samimiyetle içten geçenlerin sade bir dille şarkıya dökülmesi yeni bir şey değil belki ama bunu yaparken şiiri yakalamak her zaman mümkün olmuyor. Kalben’in en önemli farkı burada şarkı yazarı olarak. Basbayağı şiir olarak da okunabilecek mısralardan çatılı şarkı sözleri. Hatta şiirlerini bestelemiş gibi. Ya da şarkı söylemiyor da şarkıyla anlatıyor gibi. Bundandır ki standart şarkı formundan uzak çoğu şarkısı. Belirgin bir nakarat, aynı melodiyle tekrarlanan cümleler, şarkının ilk ve ikinci yarısının birbirinin aynısı olması gibi alışageldiğimiz formüllerden azade birçok Kalben şarkısı. Hazmetmek, ezber etmek, akla yazmak çok da kolay değil bu yüzden. Bütün şarkıları birbirinin devamı ya da uzantısı gibi de algılayabilirsiniz ilk dinleyişte. Ama bütünden tek tek şarkılara doğru yürüdüğünüzde, Kalben’in dünyasına adım atmanız ve onu anlamaya başlamanız kaçınılmaz olacak.


Tabii bu noktada teknik bir detay da dikkat çekici. Albümdeki tüm şarkıların düzenlemeleri Berkant Ali İncesaraç ve Kalben tarafından yapılmış. Ve alabildiğine sade, neredeyse gitarla bestelendikleri halleriyle bırakılmış şarkılar. Çok az enstrüman Kalben’e eşlik ediyor şarkılarda ve hiçbir enstrüman da rol çalmıyor. Bildik “intro” ya da ara nağme klişeleri yok şarkılarda. Bir içli keman, bir solo atan gitar yok sözgelimi. Belli ki özellikle böyle olsun istenmiş. Buna rağmen şarkılara konserlerden aşina olanlar, albümdeki bu hallerini eleştiren yorumlar yapmışlar, gördüm. Aslında en çok da bunun için albüm kaydedilirken şarkılara pek makyaj yapılmamış sanırım. Bu, ilk albüm için akıllıca ama bundan sonrası için riskli bir tercih olabilir.


Çıkış şarkısı olan “Saçlar” başta olmak üzere, “Sadece”, “Doya Doya”, “O Ye Bebek”, benim albümde öncelikle sevdiklerim oldu. Toplamda ise farklı bir ses, bir şarkı söyleme biçimi, bir dil ve bir yaşam biçimi, bir dünya görüşü barındıran şarkılar dinlemenin tadını çıkarmak için bu aralar önerilebilecek en iyi albüm olduğunu söyleyebilirim.


Albümün kapak fotoğrafları Aytekin Yalçın tarafından çekilmiş, kartonet tasarımı ise Hayrettin Taşkaya tarafından yapılmış. Kalben’i en doğal haliyle fotoğraflaması nedeniyle Aytekin Yalçın’ı, her bir şarkının sözleriyle ilintili tasarımları, renk seçimleri ve nefis kapak illüstrasyonu nedeniyle de Hayrettin Yalçın’ı tebrik etmek lazım.


Bir de kartonetteki teşekkür yazısında bir detay var ki yazmadan geçemeyeceğim. Kalben, onlarca insana teşekkür ederken müziğine ilham verenleri de unutmamış ve Sezen Aksu’dan Nazan Öncel’e, Deniz Arcak’tan Nil Karaibrahimgil’e, birçok pop şarkıcısının da ismini zikretmiş. Bunu Mabel de yapıyor hep. “Ben o kadar alternatifim ki hiç pop dinlemem, bilmem, sevmem,”  sahtekârlığına meyletmeden, samimiyetle, kalpten ifade edilmiş bir şükran bu. Nasıl ki İbrahim Tatlıses şarkısı söylemek bir utanç değilse, onların müziğinden beslenmiş olmak da bir utanç değil, olmamalı. Sadece bunun için bile alkışlayabilirim uzun uzun Kalben’i.

NİSAN 2016

22 Haziran 2016 Çarşamba

İrem Derici - "Dantel"

ORTAYA KARIŞIK DANTEL


(29 Mart 2016 tarihinde www.hayatmuzik.com 'da yayımlanmıştır.)

Kariyerine 2012 yılında “Bensiz Yapamazsın” teklisiyle başlayıp dört yıl boyunca teklilerle devam eden İrem Derici, nihayet beklenen albümünü yayımladı. Bu zamanda tekli yayımlamak her bakımdan daha mantıklı evet ama albüm de başka bir şey elbette. Bir sesi bir albüm boyunca dinlemek, onun kendine uygun gördüğü, seçtiği yahut onun için seçilmiş belki de yazılmış şarkıları ardı ardına dinlemek, o iklimi hissetmek dinleyici için başka bir ihtiyaç. Her albümün şöyle ya da böyle, şarkı şarkı kurduğu bir dünya var çünkü ve aradan yıllar da geçse, bir gün dönüp dinlediğinizde, o dünyanın içine tekrar giriveriyorsunuz. “Sezen Aksu ‘88” başka bir dünyadır mesela benim için, İzel’in “Bir Küçük Aşk”ı başka bir dünya… Tek tek şarkılar çok ender, ama bir bütün olarak albümler yoğun olarak yaşatır bu duyguyu.


Bu işin bir tarafı… Diğer taraftansa ileride Türk popunun 2010’lu yılları anıldığında, İrem Derici adının hakikaten ilk sıralara yazılıp yazılamayacağına dair doğrulamayı da ancak bir albümle yapabileceğimizi düşünüyordum ben. Peki yapabildim mi? Henüz değil ama çok fazla ipucu topladım.


İrem Derici’nin İD Müzik ve GNL ortaklığıyla yayımlanan ilk albümü “Dantel” adını taşıyor. Daha albüm piyasaya çıkmamıştı ki, sosyal medyada albüm kapağındaki yüzü dantelli İrem derici fotoğrafı, ilgili ilgisiz herkesin kafasına dantel koyup poz vermesi ile muhtemelen önceden planlanmamış bir “viral”e dönüştü. Gerçi İrem kafasına değil dantel, huni koyup poz verse de böylesi bir “viral” yine yayılabilirdi çünkü albümü dört gözle bekleyen hazır kuvvet bir kitle vardı.


Peki albümde yer alan iddialı şarkılardan birinin adı olması bir yana, “dantel” kelimesinin çağrıştırdıkları albüm hakkında bir fikir verebilir miydi bize? Öyle ya, bir yanda dişi, feminen, kadın ilgi alanına ait (hatta siyah olması durumunda –ki burada öyleydi- belki de seksi) bir obje dantel dediğimiz şey ama bir yandan da anneleri, anneanneleri, çeyiz, çeyiz sandığı, kırlent, kabul günü, orta sehpası gibi birtakım toplumsal kültür öğelerinin geleneksel bir simgesi. Yani bir yanda ellerinde floresanlar, üzerinde deri kıyafetle dans eden bir “fırlama” İrem Derici, bir yanda bembeyaz elbiseler, çiçekler içinde şükür dualı şarkılar söyleyen huşu içinde bir İrem Derici. Bu albümde her iki İrem Derici de mi vardı? Öyle mi anlamalıydık? Dinleyince gördük ki, evet.


Aslında bu durumun bilinçli ve kasıtlı bir şekilde tercih edildiğini söylemek doğru olmayabilir. Daha ziyade bir ne yapacağına emin olamama, orta yolu arama hali söz konusu. Zira beğenilerin ya da tercihlerin doğrudan doğruya kutuplaşmaya, ayrışmaya dönüştürüldüğü bir toplumda popüler bir iş yaparken ortak beğeniyi yakalamak giderek zorlaşıyor. Bugüne dek bildiğimiz bütün formüller ters yüz. Nitekim İrem Derici de farklı beğeni kriterlerine hitap edecek şarkıları aynı albümde bir araya getirirken en doğrusunun hangisi olacağını kestirememiş gibi. Bu, bir ilk albüm için dezavantaj değil belki, hatta ticari avantaj bile olabilir ama yukarıda bir yerlerde bahsi geçen “albümün dünyası, iklimi” kavramını zedelediği de bir gerçek.


Söz ve müziği Ayla Çelik tarafından yazılmış ve düzenlemesi Erhan Bayrak tarafından yapılmış “Dantel” albümden ilk klip çekilen şarkı oldu aynı zamanda.  Pop standartları içerisinde “hit” olabilmenin her türlü şartını karşılayan, akılda kalıcı bir melodi örgüsü, eşlik edilebilir bir nakaratı, birden fazla slogan sözü, cümlesi olan şarkı, bir de Erhan Bayrak’ın maharetli elleriyle buluşunca, albüme sıkı bir açılış ve de çıkış şarkısı olmuş. İrem Derici’nin bu albüm (öncelikle de bu şarkı) vesilesiyle dans dersleri alması, daha profesyonel bir imaj çizgisi belirlemesi ve böylece üzerine çoktan giymesi gereken “pop-star”lık elbisesine ucundan kıyısından sahip çıkmış olması da şarkıya çekilen klibe fazladan anlam yüklüyor.


Albümde “Dantel”le aynı kulvarda ve klibi çekildiğinde muhtemelen “Dantel”den daha fazla ilgi görecek, çünkü çok daha ortalama bir yerden ses veren “Evlenmene Bak” var bir de. Düzenlemesini Mustafa Ceceli’nin yaptığı bir Sinan Akçıl şarkısı bu. Bir Sinan Akçıl şarkısı olduğunu ilk dinleyişte anlıyorsunuz. Öncelikle şarkının nakarat melodisinin (bir başka Sinan Akçıl şarkısı olan) “Düm Tek Tek”in “intro” melodisini çokça andırmasından, sonra da Sinan Akçıl’ın alamet-i farikası haline gelmiş hece hece söylenme biçiminden. Albümü piyasaya çıkmadan yaklaşık bir hafta önce dinlemiştim. Bu şarkıyı dinledikten sonra İrem’e dönüp şunu sordum: “Bu Sinan ne yapıyor ne ediyor da ondan aldığı şarkıları herkes onun gibi söylüyor?” Gülüştük sonra. “Belki de şimdiki ergen müzik dinleyicisi böyle seviyor diye özellikle böyle söylüyorsunuzdur,” demedim tabii. Yüz yüzeyken çok kibarımdır.


Şaka bir yana, benim fena halde takıntılı olduğum prozodi sorunu nedeniyle albümde dinlemekten mümkünse kaçınacağım iki şarkı vardı; biri buydu, diğeri ise söz ve müziği Hüseyin Boncuk’a ait, düzenlemesi ise Rıza Esendemir tarafından yapılmış “Seni Çok Seviyorum” idi. “Evlenmene Bak”ın nakaratının tamamındaki hece hece söyleme biçimi, “Seni Çok Seviyorum”da ise “buuuu kaaaaa-dar zor mu?” cümlesi fena halde rahatsızlık verdi çünkü daha ilk dinleyişte. Bunu bir yana koyarsak, “hayatın anlamı üç kelime bence; seni çok seviyorum” gibi çok basit ama çok güçlü bir slogana sırtını dayamış, “ilan-ı aşk” şarkıları (veya “düğün şarkıları”) diye tanımlayabileceğimiz kategori içerisinde (neyse ki bu defa düğünlerin açılış şarkısı olamayacak hızda bir metronomla çalınmış) bu şarkı, albümün sevilen şarkılarından biri olabilir büyük ihtimalle. Hatta Rıza Esendemir’in bir parça “demode” ve hafif kalmış düzenlemesine rağmen böyle bu.


Yok eğer daha “cool”, daha kulüp işi, elektronik bir şarkı arıyorsanız, albümde o da var. Söz ve müziği Serhat Tekin’e, düzenlenmesi Ozan Çolakoğlu’na ait “Suçu Bana Atma” tam da böyle bir şarkı. Güzel başlayan, “köprü”ye güzel çıkan ama nakaratı düşük bir şarkı “Suçu Bana Atma”. Bu da “hit” olma ihtimalini zayıflatıyor. Albümde Ozan Çolakoğlu tarafından düzenlemesi yapılmış bir diğer şarkı olan “Aşk, Kışlıkları Giy” ise Alper Narman ve Onur Özdemir ortaklığıyla yazılmış. Bu şarkı da özellikle alışılagelmişin dışında şarkı sözleriyle albümün daha “modern” kanadında duranlardan biri.    


Söz ve müziği Onur Cumaoğlu’na ait “Aşk Olsun”, aynı adlı sinema filminin jenerik şarkısıydı ve yine İrem Derici tarafından seslendirilmişti. Bu albümde ise şarkıyı Erkin Aslan’ın düzenlemesiyle dinliyoruz. Müzikal oyun şarkılarını anımsatan, eğlenceli ve kıvrak ritimli bu şarkıyı İrem Derici de teatral bir yorumla seslendirmiş. Bu ton ve bu şarkı söyleme biçimi İrem için en doğrusu olabilir ya da ben öyle hissettim en azından.


Tabii Türk popunun olmazsa olmazı İspanyol yürüyüşlü bir şarkı da var albümde. Söz ve müziği Kaan Karamaya’ya ait “Dur, Yavaş”ı Erhan Bayrak düzenlemiş. Daha önce Ebru Gündeş, Selim Gülgören gibi isimlere şarkı vermiş, genç bir müzisyen olan Kaan Karamaya’nın bu şarkısının sözleri “Kalbimin Tek Sahibine” şarkısına gönderme yapıyor, bir nevi o şarkıyı söyleyene cevap veriyor gibi. Bu anlamda enteresan bir deneme. Düzenleme çok kavrayıcı ve sürükleyici. Bu şarkı beklenmedik bir biçimde albümün yükselen şarkılardan biri olabilir.


Albümün sürpriz şarkısı ise hiç kuşkusuz “Gittiğinde Anladım” adlı alaturka şarkı. Sözleri Aşkın Tuna’ya, müziği Hüsnü Üstün’e ait bu şarkıyı İrem Derici, babası Hulusi Derici ile birilikte söylüyor. Yeni bir şarkı değil bu; daha önce Hüner Coşkuner, Gaye Aksu, Ömür Göksel gibi isimler tarafından da seslendirilmiş. Albümün bütünü içerisinde çok aykırı dursa da, bir baba-kız düeti olarak alaturka bir şarkı seçilmiş olması, yine bir “geleneksel” çağrışımı yapmıyor değil. Bir reklamcı olmanın ötesinde, müzikle de içli dışlı olan ve zaten kızının kariyer planlamasında da epeyce katkı sahibi olan Hulusi Derici, bu şarkıda Zeki Müren gırtlak nağmeleriyle kızına destek verirken, İrem Derici de zorlanmıyor, hatta duygusunu da vererek, doğru vurgularla söylüyor şarkıyı. Şarkının Mustafa Ceceli tarafından yapılan düzenlemesi de tam dozunda.


Alaturka olur da arabesk olmaz mı? Kıyısından köşesinden ona da dokunmuş İrem bu albümde. Söz ve müziği Arzu Daydinç’e ait “Gizli Sevda”, 2006 çıkışlı Ferdi Tayfur albümü “Aşkın Cezası”nda yer almış ilk kez. Bu albümde ise şarkıyı Uğur Can Sezen ve Serdal Karaoğlu’nun düzenlemesi ile dinliyoruz bu şarkıyı. Doğrusu benim bildiğim Ferdi Tayfur şarkılarından biri değildi. Ne ki şarkının Ferdi Tayfur versiyonu da Tayfur’un şarkı söyleme biçimi dışında pek öyle koyu arabesk gibi değil. Bugünün pop müziğinde böylesi şarkılara arabesk de denmiyor artık. Kendi kulvarında güzel, etkili bir şarkı ve ticari bakımdan da iş yapacak şarkılardan biri gibi duruyor.   


Albümde iki tane de Batılı formda yavaş şarkı var. Biri Erkin Aslan tarafından yazılmış ve düzenlenmiş “Ölürüm O Bakışlarına”, diğeri ise Sinan Akçıl’ın söz ve müziği, Mustafa Ceceli’nin düzenlemesiyle “Bana Hiçbir Şey Olmaz”. Her ikisi de son derece sağlam ve güçlü şarkılar. Her ikisinin düzenlemesi de senfonik öğeler taşıyor ve her ikisinde de İrem Derici şarkıcılığını (daha doğrusu sesini) gösterme şansı yakalıyor. “Ölürüm O Bakışlarına” da yılların müzisyeni Erkin Aslan’ı İrem Derici ile düet yaparken dinlemek bir sürpriz. “Bana Hiçbir Şey Olmaz” ise Sinan Akçıl’ın isterse müzikalitesi yüksek şarkılar da yazabileceğini göstermesi açısından dikkat çekici. Popüler olma kaygısını bir yana koyarsak, bu iki şarkının albümün en iyileri olduğunu söylemek de mümkün olabilir.


Albümün Aytekin Yalçın tarafından çekilmiş fotoğrafları, daha çok bir moda çekimi havasında. Fotojenik olmadığını kendi de kabul eden İrem’den yaşından büyük gösteren“cool” bir kadın çıkarılmış. Nafız Oksar’ın tasarımı da fotoğraflarla uyumlu. Bu da yukarıda bahsi geçen “starlık” vurgusu anlamında akılcı belki ama ben olsam daha sıcak bir imajı, daha cıvıltılı renkleri tercih ederdim, o ayrı. İrem’in doğası bu değil çünkü.   


Toplamda bu “ortaya karışık dantel”in bir ilk albüm olarak görevini yerine getirebileceğini söylemek mümkün. Evet, bir müzikal bütünlük yok. Evet İrem Derici’nin şarkı seçerken sayısız parametre arasında boğulduğu çok açık. Ve evet teknik olarak şarkıcılığının varacağı son nokta burası değil. Elindeki imkânlarla daha iyisini yapabilir mi? Yapabilir. Zamanla yapacaktır da mutlaka. Şu ana kadar yaptıkları hiç de azımsanacak şeyler değil ve bunları sadece babasının reklamcı olmasına bağlamak haksızlık olur. Sırtını zengin babasına, dayısına, sevgilisine yaslamış nice şarkıcı gelip geçti, isim vermeye hacet yok. İrem’in çabası, yeteneği ve çalışkanlığı onlarla kıyaslanamaz bile. Önümüzdeki yıllarda bunu daha net görebileceğimiz konusunda ümitliyim.

MART 2016